Ukrayna’da Egemenlik Krizi: Türk-Kazak Çekişmesi ve İki Milletin Etimolojik Ayrımı

775 0

Nasıl Başladı?

Zaferler mağlubiyetlerden sonra kazanılır.

Mertcan Abbasoğlu

Kazaklar çok defa Devlet-i Aliyye topraklarını taciz etmiş, yağmalar gerçekleştirerek kaçgunlara müsait ortam yaratmıştır. 1594, 1601, 1602 (Kire baskını), 1606 (Ak Kirman baskını), 1609-1613 (Tuna baskını), 1614 (Kefe baskını), 1625 (Trabzon baskını), 1614-1616 (Sinop baskını), 1614-1620 ve 1625’te ve 1642’de de tekrardan İstanbul’a 1676’da Akmescit ve Bahçesaray’a ve gelecek yüzyıllarda daha farklı Devlet-i Aliyye topraklarında terörvari saldırılar, baskınlar ve yağmalar düzenlemişlerdir. 1637 ve 1647’deki iki Azak kuşatmasının da baş rolünde Kazaklar bulunur. Başta belirtmekte fayda var at üstünde ok atan Kazaklardan bahsetmeyeceğiz. Daha sonraları niçin Kazak dediğimi ne sebeple de Kazak olmadıklarını açıklayacağım.

Ancak Kazaklar (şimdilik hangileri olduğu esrarengiz kalsın) için kimi tarihçi devede pire bile olmayacak suçlar işleyip Türk devletini dara düşürecek etkileri olmamıştır der. Ben pek öyle düşünmüyorum. Şayet Türk Sultanına hakaret etmeleri devede pire değilse bu incelenmesi gereken bir konudur. Gelin Kazakları yaptığı yağmaları üzerinden okuyalım…

I. Ahmed zamanında (1615) Kazakların İstanbul’da saldırdıkları yoğun bölge olarak Üsküdar.

1660 tarihli Venedik istihbarat raporunda (Venedik Gizli Servisi: Rönesans’ta Bir İstihbarat Teşkilatı adlı eser) Kazakların İstanbul baskınında ortalığı talan etmekle kalmadığı yaklaşık 2,000’e yakın insanı öldürdükleri ve haftalarca İstanbul’a gemi giremediğini yazmıştır.

Bu çapulların 1660 senesi için bile Türkler için gerçek bir tehlike arzettiğini, Raguza ve Venedik istihbaratından öğrenmekteyiz. Bu tarihte Padişah (IV. Mehmet), Kazakların nakliyat gemilerine devamlı olarak yaptıkları baskınlardan ötürü kıtlık tehlikesi ile karşı karşıya kalan halkın infialini teskin için Edirne’den hareketle İstanbul’a gelmek zorunda kalmıştır.


Bartl, P. (1998). 17. yüzyılda ve 18. Yüzyılın ilk yarısında Kazak Devleti ve Osmanlı İmparatorluğu. İlmi Araştırmalar, (6), 301-330.

Kazakların yine aynı şekilde İstanbul’a yaptıkları bu uzun süreli ve aralıkları kısa dolayısıyla başkentin toparlanmasına da aman vermeyen baskınlar neticesinde İstanbul 11 yıl kıtlıkla mücadele vermiştir. Edirne çevresindeki Balkan yerleşkelerinden insanlar korkudan Anadolu’ya göç etmekteydiler. Demografik olarak bir zemin kayması yaşanıyordu. Şayka adı verilen ve zamanında donmuş olan Karadeniz’deki hafif buzları dahi yararak istikameti yönünde güzergah açan bu gemiler Venedik üzerinden Avrupa’ya tanıtılıyor, Venedik idarecileriyse hevesle bu kayık tarzı su üzerinde giden gemiden hallice aracın olası haberlerini can kulağıyla dinlemek için Kazakların yeni istilalara mahal vermesini bekliyordu. Şaykalar Kazakların vazgeçilmez yüzen canavarlarıdır.

Şayka

Papa VIII. Clemens 1593 yılında yani Vatikan idaresine oturduktan 1 yıl sonra bu hadiseler üzerine doğrudan Kazaklara elçi gönderiyor. Daha 1,250 yıl önce barbar dedikleri Türklere karşılık bu sefer Türkleri zor duruma düşüren barbarlara insancıl yaklaşıyor. Çok etkileniyorlar bu başarılarından. Hele ki Avrupalı krallar ve o dillere destan Devlet-i Aliyye-Fransa ilişkilerinde Fransızlar da aynı Papa Clemens gibi Kazak istilalarından etkilenecektir ki XIII. Louis (17. asırda) Kazak Hetmanlığıyla münasebet geliştirmenin çıkar kapısı olabileceği düşüncesinde. Macar Kralı ve tabi aynı zamanda Kutsal Roma Cermen İmparatoru II. Rudolf 1590’dan 1596’ya kadar Kazaklar ile her türlü görüşmeyi sağlayabilmek için elçiler hediyeler mobilyalar ziynet eşyalar gönderiyor. Devlet-i Aliyye’yi sadece deniz hudutlarında dize getirmekte başarılı olabilen istilacı bir kavim olan Kazakların potansiyel tehdit olabileceğine aldırış etmeden Rurik hanedanından Rusya Çarı I. Fyodor (Rurik sülalesinin son Rusya Çarıdır) bile Kazakların en tehlikeli ve saldırgan grubu olan Zaparoglar ile münasebetler gerçekleştirmiştir. Ne için? Devlet-i Aliyye’yi daha da tarumar ve halsiz bırakabilmeleri adına stratejik iş birliği için.

Bunları yapmakla da kalmadılar sadece. Padişah II. Osman’ın Hotin’de felaketine de neden olacaklar. II. Osman (1618-1622) 1618’den sonra artan bu Kazak tehdidine karşılık en büyük tedarikçileri olan Lehlerle tarihsel husumeti ilerletme gayesine girmedi. Etkinliğini ucuz hamaset gütmeden kırma derdindeydi. Öyle ki II. Osman’ın da zaten sonu olacak olan bu Lehistan’a yönelik taarruzu Hotin’de uğradığı mağlubiyeti Kazakları daha da iştahlandıracaktır. Ancak iş o kadar basit değildi. Türk Sultanı II. Osman’ın asıl hedefinde doğrudan olmamakla birlikte Kazaklara en büyük tedariki sağlayan Lehistan’ın (Polonya) omurgasını da kırmak yatmaktaydı. Hatta zaman zaman Lehistan-Türkiye toprakları arasında teması bulunan Karadeniz üzerinden Sinop ve Kefe gibi limanlar da Kazaklar tarafından yağma atılarak talan ediliyor, bu hareketlere istinaden de Kazaklar Lehistan’a sığınarak Devlet-i Aliyye ile kendileri değil güvelenmelerine olanak sağlayan Lehistan ve elçileri muhatap olmak zorunda kalıyordu.

II. Osman’ın Hotin ile amaçladıklarından birisi de budur. Lehlerin Kazakları olası finanse etme cesaretlerini yok etmek. Başarılı olunamamasındaki nedenlerin başında malumunuz III. Murad’ın Yeniçeri askeri sistemini kurcalamasıyla ilgili.

Günümüzde Batı’nın taşeron devletlerinden olan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerin karşılığı 16. Yüzyıl itibariyle bu rolü Kazaklar üstlenmektedir. Tekrar altını çiziyorum. Biz aynı adla ısrarla kullanılan başkalarını işliyoruz.

Divan-ı Nadirî’den II. Osman zamanındaki Karadeniz’deki Osmanlı-Kazak çekişmesini tasvir eden bir minyatür.

Kazakların da başlarının dertte olduğu bir topluluk vardır ki onlar da Tatarlardır. Tatarlar da Kazaklar gibi yağmalar atıp haraçlar keser, köleleri satarak temel geçim kaynaklarını köle ticareti ve navlun ticareti (gemi taşımacılığı) ile uğraşan, Karadeniz’deki limanlara uğrayan ticari gemileri yoklayarak geçimlerini sağlıyorlardı. Kazakların başını ağrıtan en büyük unsur.

Esirlerin birçoğu Kırım’da kalırdı. Tatarlar’ın sürekli olarak seferde olmaları ve ziraata fazla zaman ayıramamalarından ötürü, burada bunlar tarım işçisi olarak kullanılmaktaydılar. Bunların büyük bir kısmı Kırım Tatarları’na asimile olurdu. Evliya Çelebi, Kırım’daki 24 kadılıktaki esirlerin kaydedildiği 1666 tarihli bir tahrire istinaden şu sayıları vermektedir: (200 bini Han’ın malı olmak üzere) 600 bin erkek Kazak esir, 122 bin kadın, 100,600 kız ve 200 bin erkek çocuk, dolayısıyla toplam bir milyondan fazla esir!


Pritsak, O, “İlk Türk-Ukrayna İttifakı (1648)”, İlmi Araştırmalar, (7), 2014, s. 257

Kazakları tehdit eden Tatarlar doğal olarak Kazakların suç işledikten sonra sığındıkları Lehleri, Lehistan’ı da tehdit etmektedir. Hatta Lehistan hudutlarında bulunan Voyvoda Gaspar’da (Boğdan) Tatar baskısı dolayısıyla Lehistan’a iltica etmekten başka bir çaresi olmayacaktır. Çünkü Kırım üzerinden inanılmaz bir kuvvetle Kuzey Batı şeridini Tatarlar tahakküm altına almıştır. Boğdan’ı biliyoruz ki Devlet-i Aliyye’ye bağlı bir yapıda seyretmekte idi varlığı.

Dolayısıyla bağlı bulunduğu devletin tam tersine bir memlekete irtica etmesi doğal olarak (Ukrayna’nın Kuzeyinde kalan Özi vilayeti)Beylerbeyi olan İskender Paşa Voyvodayı teslim almak adına bu Lehistan hudutlarında bir grup çatışmaya girişir. Böylelikle daha evvel bahsettiğimiz Hotin Muharebesi’nin zemini atılmış olunur. Voyvoda Gaspar’ı teslim alma niyeti üzerine Lehistan’ın Kazak Hetmanlığı finansörlüğünü de engellemek bindirilmiştir artık.

Hotin Kalesi kuşatılsa da yeniçerilerin huzursuzluğu ve cenk meydanını terk etmeleri üzerine 1621 Ağustos’udnda girişilen muhasara hazırlıkları aynı yılın Ekim ayında sona erdirilmek zorunda kalınır. Yaş’ta Leh kuvvetlerine karşılık bir savaş zorunlu galibiyet elde eden Devlet-i Aliyye bu zafer ardından asıl kale muhasarası istikametinde yoluna devam eder. Ancak Leh kuvvetlerinin bir yandan da çarpıştığı unsur Tararlardır. Acımasızca kan gölüne çevirmişlerdir etrafı. Lehistan Kralı III. Zygmunt Waza açıkça ortalığı karıştıran Tatarlar ile bir ateşkes imzalamak ister ancak Tatarlar bu antlaşmayı kabul etmez, ganimetler daha cazip gelir. Tatarlar’da Leh kuvvetini ilk etapta ezip geçen Devlet-i Aliyye ordusunun geriye bıraktığı artıkları kılıçtan geçirir. (Dinyeper Beylerbeyi) “Ohrili Hüseyin Paşa” canhıraş halde gövde gösterisi yapsa da yeniçeriler kale muhasarasıyla birlikte aynı zamanda farklı meydanlarda savaşıyor olmaları kimilerinin kılıç bırakarak kimilerinin de kumandanların sözünden çıkarak meydanı terk etmesiyle Hotin mağlubiyet getirecektir. Bunun sebebi açıkça III. Murat’ın Yeniçeri ocağının dinamiklerini bozmuş olmasından dolayıdır. 1582 yılında şehzadesi ve aynı zamanda veliahdı olan Mehmed (III) adına düzenlettiği sünnet merasiminde oğlunu çok eğlendirdiği için gösteriyi icra eden birine ne dilersen gerçekleştireceğim taahhüdüne karşılık o kişinin de yeniçeri olmak istediğini söylemesi ve gerçekleşmesi yeniçeri ocağının kurallarına aykırı bir İrade-i Seniyye olmuştur. Padişahın bu arzuyu taltifle gerçekleştirmesi ocağın bozulmasına, Hotin muhasarasındaki yeniçerinin kuvveten mağlubiyetine kadar olan süreçte ordunun bel kemiğinin çürümesine sebebiyet verecektir. Yeniçeri bu vakitten sonra artık Padişaha, ulemaya ve tabi Osmanlı bürokrasisine bir zamanlar çakıl taşı koyuyorken artık kayalar koyacak hale gelmiştir. Orduyu bir ekmek kapısı olarak gören sokaktaki herkes akın akın ocağa yazılmaya başlayacaktır. Bu da Ohrili Hüseyin Paşa’nın ve Sadrazam Ali Paşa’nın Turla’yı geçerek o meşakkatli ve çok paralar harcanan muhasaranın başarısız olmasındaki asıl sebebi teşkil etmektedir ocağın bozulması. Ocağın bozulmasının başka bir etkisi de yeniçeriye verilen cülusla gelir. Yeniçerilerin artan sayısı (çok kısa bir sürede) verilen cülus miktarını da arttıracak ve hazineyi didikleyecektir.

Şeyh-ül Müverrihin Halil İnalcık Hocanın Devlet-i Aliyye eserinde (sayfa: 213) 1480’de 10,000 olan Yeniçeri sayısının 1568’de ancak 12,798 olduğu belirtiliyor. 1609’da bu sayı birden 37,627’ye ve 61 yıl sonra 1670’de 53,849’a yükseliyor.

Cülus bahşişi demişken miktarı da söylemekte fayda var ki hesap yapabilesiniz. Yeniçerilere 3,000, Sipahilere 1,000 akçe verilmesi kanundur. 3,000 x 37,627 = 112.881.000 akçe. (akçe gümüştür)

Kazaklar dönerken Yeniçeriler geliyordu..

Leh ressam Jozef Brandt tarafından resmedilen II. Viyana kuşatmasından zaferle dönen Kazak Süvarisinin tasviri (1898)

Kazaklar Lehlerden aldığı güçle birlikte Dinyeper ırmağı ağzından aşağıya doğru kuvvetli kaleler yapmaya yeltendi. Aynı şekilde bu kaleler ne var ki en büyük avantajları olan o şahane Şayka kayıkları ile nakliyece takviyelenmiş idi. Manevra kabiliyeti yüksek olan bu kayıklar içerisinde yüzlerce kana susamış savaşçıyı aynı anda taşıyabildiği gibi at da taşıyabilmekte idi. Atları da bu doğrultuda eğitmişlerdi. Suda salınım hareketine göre at kendisini sakinleştiriyor ve harlanmıyordu. Devlet-i Aliyye çok defa Azak’ın güvenliği adına Şaykalar ile devasa donanmalarla mücadeleyi denemiş fakat şaykalar hep üstün gelmiştir. Devlet-i Aliyye 1578 itibariyle deniz üstünlüğünü gittikçe kaybetmeye başlaycaktır. Flandırya (Flandr) Kralı I. William (Orange) III. Murad’a imdat mektubu gönderdiğinde Osmanlı İspanya Krallığı ile ikinci defa Akdeniz’de karşı karşıya gelecek mecali kalmamıştı. Kral II. Felipe’nin de I. William’ı kolay lokma halinde yutmasını sağlayan, gücü yitmiş isyancının ahvalini ve direnişini sonlandıran da Osmanlı’dan son çare yardım istemesi ve o yardımı alamaması olacaktır. Dolayısıyla Şaykalar ile gücünü yitirmiş bir donmanın sadece 59 yıl sonra 1637’de güçlenmeye yeni başlayan Kazaklar ve şaykaları ile Azak’ı savunması da beklenemez idi zaten. Olmayacaktır da. Bu yaptırdıkları kaleler ile Akkirman ve Dinyeper havalesinde terör estirdiler. Neden? Çünkü bu hudutlar Devlet-i Aliyye’nin Balkanların kuzeyindeki İstanbul’a gıda tedariki sağlayan köy ve kasabalarla doluydu. Süt, peynir, un hatta temel gıda maddeleri dışında saraya doğrudan giren tadilat malzemelerinin de bir kısmı buradan gelmekte idi. Koyun  kuzu cenneti idi bu iki coğrafya arası. Kazaklar’a karşı da Osmanlı’nın oraları koruması gerekiyordu ve çok çaba sarf edildi. Ancak neticeyi değiştirmedi. İstanbul (I. Ahmed: 1603-1617) ilk defa 1614’te Kazak istilasına maruz kaldı. Kıtlıkla mücadele edildi.

En büyük kırılma noktası 1637 tarihli Azak taciziyle başlayacaktır Türk devleti ile Kazaklar arasındaki ilişkilerinde. Artık birbirine diş geçirmeye çalışan iki güçtür. Azak Kalesi’ni talan edenler Don Kazaklarıdır

Don Kazakları, Rusların köylülere uyguladığı ağır kölelik düzeninden kaçarak, 15. yüzyılın sonları ve 16. yüzyılın başlarından itibaren Don bölgesinin ormanları ve bozkırlarını mekân edinmeye başladı


Yüksel, S., ” Don Kazaklarının Azak’ı İşgalleri (1637-1642)”, Tarih Araştırmaları Dergisi30(49), 2011 s. 207

1637 yılındaki istila girişiminde tahtta IV. Murad bulunuyordu. İmparatorluk Padişahın demir gürzü altında tekrardan canlandırılmaya çalışılıyor olunsa da İran dize getirilse de Kazaklar için aynısını söylemek pek yanlış olur. Kazaklar karşısında hiçbir müdahalesi olamamıştır. Bunda iklimin etkisi oldukça fazla. Kış ayında Karadeniz’in hafif buzlandığı sırada gerçekleştirilen bu Azak Kalesi yağması Murat’ı tehdit ederek gerçekleştirilmiştir. Şaykalar buzlarda da yolunu açabiliyor olsa da koskoca Türk donanması oraya gidemez gitse de çok geç kalacaktır. Ancak Sultan IV. Murat kabuğuna çekilerek beklemeyecektir. Bir taarruz başlatsa da Osmanlı tarafı bu şiddetli kayıplarla başarısız olacak ancak 1642 yılında (Sultan İbrahim: 1640-1648) Azak kalesi Kazaklar’dan kendilerinin iştahlı destekçisi olan Çar tarafından tehdit edilerek kaleden tahliyeleri sağlanabilecektir.

Karadeniz’i Fokurdatan Kazak Bastonu

III. Jan Sobieski’nin 1871’de Juliusz Kossak tarafından II. Viyana’daki galibiyetini resmeden tasviri.

Türk Devleti 1460 itibariyle yönünü kuzeye, fetihlere çevirecek. Bu aslında bir tür zorunluluk sayılabilir. Çünkü 1453’te Atik Roma İmparatorluğu’nın kalıntısı olan Doğu Roma’nın ortadan kaldırılması (Mora her ne kadar Trabzon fethinden 1 sene önce Fatih tarafından alınsa da) bölgedeki ve Anadolu’daki “Bizans” zihniyetini yahut hak talebinde bulunabilecek, meşru propaganda haline getirebilecek oluşumların kökünden temizlendiği anlamına gelmemektedir. Çünkü IV. Haçlı Seferi (1204) sonrası kurulan Trabzon Rum Devleti bu minvalde tehditti. Trabzon’un da fethiyle artık Karadeniz’in hakimiyetine bir kapı da aralanacak. Karadeniz deyip geçmeyiniz. Fatih Trabzon’dan sonra 1475’te Kırım’ı da ele geçiriyor. Anlaşılan yukarılardan aşağı sıklıkla yağma için inen ve tehdit oluşturan asilerin verdiği zararlar sıklıkla olmakla birlikte ağır kayıplara da yol açabiliyordu. Mesela Naima Tarihi’ne bakarsak 1624 Yeniköy Kazak istilasında zayiat büyüktür. Aynı zamanda Naima “böyle bir mel’unluk hiç görülmemiştir” demekte. Bu Temmuz (Şevval) 1624 baskını 150 şayka ile gerçekleşiyor. 150 tekne İstanbul’a sızıp (çünkü Karadeniz boş, donanma Kefe’de istirahatte) dükkanları aleve verip binlerce insanı orada katledip emniyetli şekilde geri dönüyorlar. Yeniçeriler ve Bostancıların da bu olayı duyması keklik uçtuktan sonra oluyor…

Kuzeye kilitlenmemizdeki bir etken yine Kazaklar oluyor.

Fark ettiyseniz Trabzon ele geçirildikten sonra Fatih Trabzon’da sınırlı kalıp Karadeniz’i donanma ile savunma fikrinde asla olmuyor; Kırım’a gidiyor. Bunun basitçe günümüzdeki güncel olaylarla da bir benzerliği var. 2019 Barış Pınarı Harekatı örneğinde olduğu gibi. Suriye münakaşasında Afrin’e girilmesi gerekliliğinin meşruiyeti gibi. Çünkü siz savunma hattını asıl memleketten ne kadar uzağa taşırsanız esas topraklarınızda savunmaya muhtaç kaldığınızda güç yitimine uğramamış olursunuz. I. Harp’te Filistin’den sonra Suriye’ye geri çekinilmesindeki neden de açıkça budur. Bu kayıp değil Ana vatanı müdafaa için “stratejik” bir hamledir. Biraz daha basitleştirirsek.. Bir odada olduğunuzu düşünün karşı odadan size saldıranı kapınızda karşılarsanız en başından mağlup olmuş demeksinizdir. Ama apartman merdiveninde veya düşmanın oda kapısı önünde savunma hattı kurarsanız sizin aileniz de odanız da malınız mülkünüz, halkınız da o denli refah içinde ve korunaklı halde olacaktır. Osmanlı’nın temel fetih politikası da budur. Cihat yerini gazaya ve zamanla da gaza yerini savunmaya bırakmıştır. Savunma-saldırma cepheleri de değişmiştir.

Kazakları da ilgilendiren nokta tam olarak burasıdır. Fatih’in 1475’te Kırım’ı alması Hetmanlık kurmadan çok önce dağınık yağmalar atan Kazakları bölgede varlıklarının tehdit altına girdiğinden şüphe etmeleri üzerine bir teşkilatlanmaya mecbur bırakmıştır. XVI. Yüzyılın başlarından sonra da Lehistan krallarınca Tatar akınlarından ülkeyi sakınmak adına Kazakları kiralamaya ve kendilerine Tatarlara karşı bir tampon güç yaratmak amacıyla kullanılmışlardır. Dolayısıyla Lehlerin (onların haritalarıyla) Doğu hudutlarını korumak için Kazakları sınır boylarına Tatar akınlarında zayıf kalan yerlere yerleştirme politikası Kazakları kuzeyden güneye indirmiş, daha sonra da Ukrayna’da Lehlere musallat edecektir.

Batı kaynaklarında ve evraklarında Osmanlı diye bir devlet geçmez. Yoktur. Türkiye derler yahut Türk devleti derler. Referans olarak 10 Ağustos 1920 Sevr Antlaşması’nın metnini alabiliriz. 1920’de Türkiye Cumhuriyeti olmadığına göre bahsi geçen ve metin kapağında ifade edilen “Turkey” kelimesi bizim adlandırmamızla Osmanlı, Osmanlı’nın kendisine dediği şekliyle Devlet-i Aliyye yani Yüce Devlet’tir. Daha eskiye bu bahsi geçen 16. asra bakmak, orada Osmanlı’nın nasıl adlandırıldığına ulaşmak istersek pek tabi haritalar bizlere yardımcı olabilir. Aynı şekilde 16. asırda da Turkei şeklinde Devlet-i Aliyye (Osmanlı) ifade edilmektedir. Şeyh-ül Müverrihin Halil İnalcık’ın da en nadide eserini Devlet-i Aliyye olarak adlandırmış olmasının esas sebebi de devlet adının Osmanlı olmayışıdır. Dolayısıyla burada geleneksel kullanım olan Osmanlı ve Avrupa metinlerinde işaret edilen Turkei (Türkiye) isimleri Cumhuriyet öncesi Türk Devleti’ni tanımlamak için kullanılmıştır. Türkiye tarihi öğretilirken çevresel şablonlaşmadan uzak kalındığı için en fazla siyasi münasebet kimle yapıldıysa onunla Türkiye/ Osmanlı tarihi ilerletilmekte. Bu bir problem ve ciddi bir problem. En temel eksikliklerden birisini de size anlatıyorum an itibariyle. Kazaklar…

16. asırda çizilmiş bu haritada da “Türk İmparatorluğu” ibaresi var. Çember içerisinde ise The Armes of Turkie yazmakta

XVII. asırdan sonraki döneme umumiyetle baktığımızda Devlet-i Aliyye’nin öz ve geleneksel anlamda batı ile doğu siyasetini harmanladığını görürüz. Üstünlük taslarken oryantalizm görülür. Kralların gönlü okşanırken de siyaseten Türk devletinin emir altındaki bağımlı idarecisi olduğu hatırlatılır ancak öyle bir güçsüz bırakılır ki (kuvvet bakımından) Fransuva’ya yapılan muamele misali de Krallara hadleri hudutları zaman içerisinde gerek mektuplarla gerek yıldırım hızıyla çıkan göz dağı verme yoluyla hatırlatılmaktaydı. Ama XVII. Asırdan sonra Türk Sultanları bu geleneksel harmoniden uzaklaşarak artık Doğu ve Batı siyasetinin son çıkmazından sapmış vaziyette daha çok Kuzey memleketleri ilgi odağı olur. Fatih ile başlayan bu ilgi 17. Asırdan sonra daha da artacaktır çünkü Rus tehdidi bulunuyor. 1587’de artık Kuzey’de bir tampon bölge oluşturulmasının devlet adına mecburiyeti aşikar olacaktır. Çünkü 1587 öncesinde 1568-1570 arasında gerçekleşen IV. İvan’ın düzenlediği Astrahan Seferi Türkleri Kuzeyi de boş bırakmamaları gerektiği konusunda haberdar edecektir. İlerleyen safhada I. Petro’nun saldırgan (yayılmacı) talepleri doğrultusunda da artık devletin mücadele yöntemi Kuzeye, savunma yönü Batı’ya geçmiş olacaktır. Önceden savunma kısmı bir başka Türk devleti olan Safeviler’e odaklıydı. Aşılamayacak dağlık arazinin Pargalı’nın aklına Doğu sınırı için (ele geçirilebildiği taktirde) harkulade savunma hattı oluşturabileceği, devletin de bütünüyle Batı’ya bu minvalde odaklanabileceği düşüncesini getirmiştir. Konuyu fazla dağıtmadan, Türk devletinin kuzey yönlü ilgisinin başlıca nedenlerinden biri de Karadeniz’den doğrudan gelen yağma akınlarına Kırım egemenliği tek başına engel olamamasıdır. Bu tarihten sonra tampon oluşturma iyice anlam kazandı. Kuzeye gidilmesi halinde pek bir kazanç elde edemeyeceğini Osmanlı bilse de Lehistan’ın bu gidişatta en büyük engeli teşkil edeceğini Türkiye bilmekteydi. Unutulmadan söylenmesi gereken önemli kısımsa Lehistan’ın 16. Yüzyılda Osmanlı’ya tarafsız bir tampon devlet otoritesi olarak Lehistan’ın varlığının korunması Türklerin en büyük siyasi hamlesidir. Kendi enerjini harcayarak oluşturmaktansa var olanı koru yeğdir. Ama Osmanlı maalesef bu dokunmazlığının faturasını II. Viyana muhasarasında ağır ödeyecektir. Merzifonlu Karamustafa Paşa’nın basiretsizliğine ek olarak Lehlerin seçim yoluyla kendilerine önder olarak belirlediği III. Jan Sobieski II. Viyana muhasarasında Osmanlı ordusuna kuzeyden saldırarak darmadağın edecektir. Böylelikle III. Jan’ın Osmanlı ile gerçekleştireceği savaşlarla elde edeceği 1683 sonrasındaki galibiyetleri Litvanya-Lehistan Birliğini kısa sürede tekrardan inşa etme, canlandırma olanağını eline geçirmiş olacaktır.

Lehistan’ın taşeron müstemleke gücü olan Kazaklar 1648 yılında Lehlerden Bohdan Hmelnitski önderliğinde ayrılarak Ukrayna platosunu da içerisine alan kurdukları Kazak Hetmanlığı adıyla III. Jan’ın ordusuna destek vermekten tam 20 yıl sonra da utanç duymayacaklardır.

Kazaklar Nerede Yaşarları?

1648 sonrasında artık belirli sınırları kendilerine yurt belirleyen Kazaklar kaçgun faaliyetlerinden vaz geçmiş değillerdir. Haritada yerlerini çizecek olursak Moldovya’dan sınırımızı başlatarak günümüz Ukrayna’sının merkezine kadar ve o sınırları çevreleyecek şekilde bir daire çizmemiz gerekir. Kuzey hattı boyunca. Bir süre Kırım Hanlığı otoritesi altında kalmayı kabullenseler de steplere onlar da sığamayacaklardır. Stepler o zamanların kaçgunları için vatan idi. İzlerini kaybettirme yoluydu. Gündemden bir süre uzaklaşma, aranırlılıklarını gizlemek için doğal bir lütuf idi.

Sultan IV. Mehmed’in Kazakları Bağışlayıcı Mektubu ve Zaparog Kazaklarından İvan Sirko’nun Sultan IV. Mehmed’e Yazdığı burada belirtmeyeceğim pek ifade de etmeyeceğim Sultan’a verilen yanıttan. Yayın kurallarına aykırı çünkü.

Öncelikle İvan Sirko kimdir? İvan Sirko Slavdır. Ve Ortodoks Hristiyandır. Aynı zamanda da Kazakların Zaporojya Host’unun Atamanıdır. Yani İvan bir Ortodoks Hristiyan Kazaktır. Peki Kazaklar Hristiyan Türkler midir?

-Sabırlı olun..

1654 yılında giderek zayıflayan Kazak Hetmanlığı

Mektuplaşma sürecinin arka planı bulunur. Öyle durduk yere Sultan bana tabii olun sizi affedeyim demedi. Arka planında IV. Mehmed’in Kazakların idari merkezi olan Siç’i yani günümüzde Ukrayna içerisinde kalan bölgeyi (daha sonra Kazakların baş şehirleri haline gelecektir) ele geçirmek için Sultan yaklaşık 10,000 kişilik bir ordu hazırlatır ve bölgeye gönderir. Ancak Kazaklar tarafından “tamamı” “kellesi kesilmek suretiyle” gövdeleri de birbirinden ayrılarak 10,000 askerin hepsi katledilir. Biz daha önce de sarf ettiğim gibi Lehlerin seçim yoluyla önderleri olarak belirlediği III. Jan Sobieski Zuravno’yu muhasara altında tutuyorken Kazaklar da bundan istifade İvan Sirko önderliğinde önce Akmescit’i (Simferopol) ardından da yıldırım hızıyla Bahçesaray’ı (Kırım) yağmaya başladılar. Peki bu Jan’ın muhasara ettiği yerden Kazaklar nasıl istifade ettiler? Zuravno denilen kale günümüzde Ukrayna’nın Liviv oblastı içerisinde yer alır. Sahibi de o zamanlar Osmanlı’dır. Kuşatan III. Jan’da Kazakların Siç’te 10,000 kişilik Osmanlı ordusunu katletmesi üzerine saldırmıştır. 1675’teki bu Siç saldırısından sonra yani 1676’da Zuravno kuşatılmış, İzvanaç Antlaşması Ekim’de imzalanarak 1672 Bucaş Antlaşma şartlarını hafifleterek İzvanaç Antlaşması Osmanlı lehine sonuçlanmıştır. Bu antlaşmayla Bucaş’ta kaybedilen Podolya’nın (Osmanlı’ya verilmeyecek olsa da) hak olarak Türk toprağı olduğu kabul ediliyor ve çok can alıcı noktası Ukrayna bölgesindeki Kazakların da istilasında bulunan toprakların 3’te 1’i Lehistan’a teslim edilmiştir. İşte bu vahim durumdan istifade Kazaklar Akmescit ve Bahçesaray’ı yağmaladılar. Bu tablonun sonucunda Osmanlı’ya diş geçirebilmiş olan yamyam bir topluluk Dinyeper’de inanılmaz tacizlere devam etti. Olan biteni buraya yazamayacağım kadar tacizler, tecavüzler hatta bu tecavüzler içerisinde Macarlar tarafından kayda geçirildiği düşünülen kolu bacağı koparılmış erkek kadın ölülerin de tecavüze uğradığı bir tablo ortaya çıkmıştır. Sırf gözleri güzel diye gözlerini oyup kurutup kolye yapar bu Kazaklar. İşte bu ağır küfür dolu saldırılar Sultan IV. Mehmed’e son çare diplomasi dilini kullanmayı zorunlu kılar. İlk mektubu da bu cihetle mütevazı bir dille Padişah gönderir.

Ben, Muhammed’in oğlu; Güneş ve Ay’ın kardeşi; Tanrı’nın torunu ve veziri; Makedonya, Babil, Kudüs, Yukarı ve Aşağı Mısır’ın hükümdarı; İmparatorların imparatoru; hükümdarların hükümdarı; hiç yenilmemiş harikulade savaşçı; Hz. İsa’nın kabrinin yılmaz bekçisi; Tanrı tarafından seçilmiş mütevellinin ta kendisi; Müslümanların ümidi ve huzuru; Hıristiyanların kahredicisi ve koruyucusu olan; ben, Sultan — size emrediyorum Zaporojya Kazakları, kendi rızanızla ve direnmeden bana teslim olun ve saldırılarınızla beni rahatsız etmekten vazgeçin


Friedman, V. A. (1978). The Zaporozhian letter to the Turkish Sultan: Historical commentary and linguistic analysis. Slavica Hierosolymitana, 2, 24.

Ancak İvan Sirko’nun cevabı mütevazılığın kenarından köşesinden dahi geçmez. İvan’ın verdiği cevabı merak edenler vermiş olduğum ilgili dipnottan yararlanarak İngilizce metnine ulaşabilirler zira Kazak Sirko’nun yanıtı epey ağır ve burada telakki edilmesi de pek müstesna olacak derecededir. Kısacası Sultan’dan bahsederken müstehcen benzetmeler kullanarak şahsını Lucifer’in Katibi, Babil’in zangocu şeklinde yazdırmıştır. Ama mektup sonunda Sultan’ın yollattığı mektubu okumadan yazdırdığını da ekleyecek kadar tipik yağmacıdır. Kudretin bana işlemez gibi kelamlar vs…

Peki Kimdir Bu Kazaklar? Ortodoks Türkler midirler ? Yoksa Uydurma Metin midirler?

Türkistan’daki Kazak Hanlığı sınırları içerisinde bulunan Kazaklar ile bir ilgileri, münasebetleri ve hatta hısımlıkları yoktur. Sovyetlerin milletler üzerindeki deformasyonuna tamah eden insanlar (o şekilde adlandırma olduğu, Türkistan’dakilere Kazak denilerek yağmacı benzetmesi atfedildi şeklindeki yorum) olsa da esasında o iyi işler yapmayan Slavlar ile hiçbir ilgileri yoktur Kazakistan’da ikamet edenlerin. SSCB elle tutulur algı yönetimini burada da sürdürmektedir. 1828 Türkmençay ve daha öncesi 1813’teki Gülistan Antlaşmasıyla Kafkasya’daki Türklerin (Azerbaycan) isimleri de dezenformasyona tabii tutulmuştur. Kuzeyde (Şimali Azerbaycan) kalanlara Ruslar Tatar demeye çalışırken, Gündeyde (Cenubi Azerbaycan) gurbete sürüklenenler zamanla Perslerin (Pers diyorum çünkü Türkçe’de -pe sesi vardır) Zerdüşt akrabaları olan Azeri etnik grubu ile asliyeti, Türk olmayı söndürme denenmiştir. “Azeriler yok” demiyorum çarpıtılmasın. Bu bahsettiklerimiz de zaten Türk veya Müslüman olmayıp (Murat Bardakçı Doğu’daki Kosakların Müslüman olanları da var diyor) Türkistanlı da değildirler. Podolya’da Lehistan’ın para vererek kullandığı yağmacı bir oluşumdur. Daha sonraları Leh tahakkümundan kurtularak siyasi bir oluşum olarak 1648 tarihinde (Çirgin başkentinde) Bohdan Khmelnytsky önderliğinde Ukrayna dolaylarına yerleşerek orada kalıcı olmaya çalışmış Ortodoks Slav toplumu. Podolya’da ve yer yer aşağılarında fırtınalar estiren Slavlar..

Müslüman Dostları Var mıydı?

Kırımlı Togay Bey

Es geçemeyeceğimiz bir istisna durum var elbette. Ortodokslar ile sürekli hır gür içerisinde değildik. Ayasofya’da Müslüman sarığı yeğleriz diyenlerle kavgalı olmanın, gerektiğinde dostlukları yağmacı grubun ekseriyetinde kenara atmanın anlamı olmaz. Müslüman-Hristiyan ilişkisi var burada. Kırımlı Togay Bey (Tugay) ile Kazak Hetmanı Bohdan Khmelnytsky arasında. Togay bey önemli bir askeri liderdir. Kırımlı Arğınların soyundan. Arğın Doğan Toğay bey ya da Arhyn Dohan Tohai bei. Kırım Hanlığı’nın atar damar sancaklarından biri olan Perekop’ta idarecilik yapsa da Kazaklarla olan münasebeti Perekop idareciliğinden sonraki yakın zamanda gerçekleşecek. Kazakların Hetmanlık kuruluş tarihini 1648 olarak söylemiştik. Tugay Bey’de bu yılda Kazakların emirleri altında bulundukları (parayla iş yaptıkları) Lehlere karşı isyan etmesi üzerine olaya dahil olmasıyla Hetmanlık’ın kurucusu Bohdan Khmelnytsky ile münasebetleri böyle başlayacak. Tugay bey Lehlere (Chmielnicki İsyanı) isyan eden Kazaklara sayısında çok ihtilafın olduğu (6,000 ile 20,000 arasında olduğu söyleniyor) bir ordu toplayarak destek çıkıyor. 1651 yılında vefat edeceği ana kadar da Kazaklarla iyi ilişkiler sürdürmüştür. Ama yine de Kazakların Hetmanlık öncesindeki yağmacı tavrını statüsel bir sebepten dolayı (daha sonra Müslümanla dost ilişkisi kursalar, öncesinde) Türk Sultanını tiye dahi almamaları pek de iyi niyetli kimseler oldukları anlamına gelmez.

Rötar yapalım biraz ilerisinde ne yapmışlar bir bakalım

Mesela sadece Türk toprakları veya Lehistan üzerine tacizleri (yahut Çarlık üzerine) olmuyor. 1648 yılında kurulan Hetmanlık’ta Kuruluş tarihleri 1763 senesinde Hetmanlıkları dağılış sürecine girmiş kesin olarak da 1 yıl sonra haritadan silinmişlerdir ancak Napolyon’u Rus topraklarından süren Kozak Süvarileridir. Bonapart’ın 1812’de Rusya’ya düzenlediği 5 ay 2 hafta süren seferinde kaybettiği 520,000 kişiden büyük bir kısmını Slav Kosak süvarileri öldürmüştür. Napolyon geri çekilirken sefere çıktığı 685,000’lik ordudan kalan ve Npolyon’u Fransa’ya ulaştıran az miktar askeri de telef etmeyi başaracaklar.

Kazak Hetmanlığı’nın ordu sistematiği

Aynı zamanda mevcut tarihe 132 yıl daha ekleyerek II. Dünya Savaşı’na gitmiş oluruz. Kozakların nesli tükenmemiştir. Kaçgun savaşçı rollerini devam ettirirler. Ama varlıklarının sebebi de zaten savaşabiliyor olmaları. Nazilerin 1941’de SSCB’ye Molotov-Ribbentrop Saldırmazlık Paktı’nı çiğneyerek savaş açmasından hemen sonra aynı yıl 30 Haziran’da Ukrayna milliyetçileri tarafından Ukrayna Devleti gayrımeşru ve gayrıresmi yollardan bir isyan hareketiyle ilan edilir. Ekim 1942 senesindeyse bu dayanaksız ilan Ukrayna İsyan Ordusu adında da bir tür cılız savunma, direniş örgütü kurdular. Nazilerin kumandasında ise tarihsel öfke olan Kazaklar bulunuyordu ve bunlar İsyan Ordusu’na katılmayı tercih etmeyerek Nazilerin komutanlığında eskiden olduğu gibi ezici güçlerini tekrardan devam ettirmeyi tercih ettiler. Çok da başarılı oldular yalan değil. Hitler’in göz bebeği sayılı süvari tümenlerinden biriydi. I. Kazak Süvari Tümeni olarak adları geçer. Waffen-SS Süvari Tümeni’ne bağlıdır ve üst çatı komutanları Helmut von Pannwitz’dir. Ancak biz 1942’den önce de Waffen için çalışan jurnalci Slav Kosakların olduğunu biliyoruz. Bu I. Tümen Kızıl Ordu’nun karşısındaki Bahçesaray ve Akmescit’i yağma eden Don Kazaklarından oluşuyordu. En tehlikeli olanları tabi zaman içerisinde Çarlık egemenliğinde Sibirya’ya kadar da yayılmış olan Sibirya Kazakları. Bu II. Alay’da görev yapan en acımasız birliktir. Dua ediniz Kazakların elinde can vermediğiniz için.

Peki ne oldu bunlara sonra? II. Dünya Savaşı ardından buhar mı oldular? – hayır. Kazakların başına Sovyetler zamanında çok daha farklı olaylar geldi ve günümüzde de varlıkları devam ediyor. Ancak bu daha farklı olayları başka bir bölümde ele almak konu bütünlüğüne sadık kalmamız için gerekli.

Peki Etnik Kökenleri Nedir? Neden Kazak Denir? Kim Kazak Der? Diğerleri Ne Der? Hangi Kazaklar Bunlar?

Bu dört soru bir silsiledir. Kazakları yani Kozakları yani “Cossacks” ifade ederken bilinmesi gereken en öncelikli uyarının Kazakistan’daki Türkler ile bağlarının bulunmuyor olması. Cevapları doğru bilindiği takdirde önemlidir. 19 yüzyılın önemli Alman dilbilimcisi olan Max Vasmer’in filolojik çalışmaları ve etnolojik incelemeleriyle Kazaklar (Kosaklar) Türk değil Doğu Slavları olarak kaydedilmiştir. Max Vasmer ayrıca detaylıca Fin-Ugor ve Hint-Avrupa Dil aileleri dahil olmak üzere bu çevreyi de incelemiştir. Kosak kelimesi Vesmer’in sözlüğünde “kadim Doğu Slavları” şeklinde. Dolayısıyla Türk değil, Türkistanlı değildirler. Hakimiyet sahalarına baktığımızda da Hazar’a yaklaşıyorlar sınır olarak. Geçemezdiler de zaten. Vsmer’in sözlüğünde “Ukrayna Kazakları” veya “Doğu Slav Grubu” olarak da geçerler. Kazak diyenler Osmanlı. Ancak İngilizceye Kosak (Cossacs) olarak geçmiştir ve dolayısıyla onların lügatında Kazak ile Cossacs farklıdır. Burada anlattığımız “Kazak” yağmaları Kazakistan’da yaşayan Türkler ile hiçbir ilgisi yoktur. Ya da şöyle diyeyim aklınızda yanlış haliyle kalmaması için. “Kosaklar Türk değil”. Manşetin ve yer yer kullanılan “Kazak” ifadesinin dayanak noktasıysa “Osmanlı”nın bu yağmacı Doğu Slavlarına verdiği “Kazak” isimlendirmesi.

İlya Repin tarafından 1878’de resmedilen “İvan Sirko”nun Sultan IV. Mehmed’i dikkate almadan ona göndermek için yazıya geçirttiği mektubunu tasviren. İvan Sirko, kırmızı kaftanlı gülen Kosak’ın solunda, yazı yazan katibin arkasındakidir.

Kosaklar net olarak bilinen kadarıyla ilk defa Karadeniz’in Kuzeyindeki Kıpçakları incelemeye tabii tutmuş olan 14. Asırda Latince hazırlanmış olan Codex Cumanicus eserinde geçiyor. Orada da yağmacı özelliklerinden ve saldırgan eğlence anlayışlarından bahsedilir. Tamamıyla devlet otoritelerini tiye almayan yaramaz ve aldırış etmeyen Slav grubu olarak bahsedilmekte.

Ukrayna coğrafyasında Dinyeper’de bulunan Kazaklar, Osmanlı litera‐ türünde Zaporog veya Şelale Kazakları adıyla anılmışlardır. Özi Kazakları, Barabaş, Sarıkamış ve Potkalı Kazakları olarak üç kısımdan oluşmuşlardır. Bunlardan Dinyeper ve Aksu (Buğ) nehirleri arasında bulunan bölgedeki bataklığa Türkler Sarısu veya Sarıkamış dedikleri için buradaki Kazaklar, Sarıkamış Kazakları adını almışlardır. Potkalı ise bu bölgedeki bir adanın adı olduğundan Özi Kazaklarının bir kısmı da bu ismi almışlardır. Kendilerine karargah olarak belirledikleri yere de Sich (Seca, Siecz, Sieç, Seç) adını ver‐ mişlerdir. Bir adadan oluşan bu karargaha girebilmenin  şartlarından bir tanesi erkek olmak ve diğeri de Ortodoks inancına sahip olmaktır. Bu şartlar dışında milliyet farkı buraya giriş için engel olmamıştır


Kanat, V., “Osmanlı-Rus Diplomasisinde Bir Kriz: Ukrayna Kazakları (1768-1792)”, Tarihin Peşinde Uluslararası Tarih ve Sosyal Araştırmalar Dergisi, 19(19), 2018, s.495

Kosak ile Kazak aynı değil. Ama kullanım olarak bakıldığında aynı gözüküyor. O asırlarda Türkistan’daki sakinler için kullanılmıyor sadece. Murat Bardakçı aynı zamanda Kosaklar için Doğu’da kalanların bir kısmının da Müslüman olduğunu söylemekte. Tabi bu da araştırma, ispat ve veri sunumuyla iştigaldir. Ben yalnızca Podolya’daki meşguliyetin Slavlar üzerinden olduğuna dikkat çekmeye gayret ettim. Öyle ki bu karıştırılma hem adlandırmadan hem de ilgisizlikten geliyor. Kazakistan Cumhurbaşkanı’nın da söylediği gibi biz (Kazaklar) Türk’üz.

Özetle bu denli kanlı çekişmelerin en temel sebebi Türk devletinin savunma ve saldırı pozisyonlarını, cephelerini değiştirmesidir. 1683’ten itibaren başlayan savunma Batı’ya 1670’ler itibariyle ağırlıkla saldırı Kuzey’e Rus ve Slav Kosak tehdidine karşılık tercih edildi.

Mertcan ABBASOĞLU

[email protected]


Kaynaklar:

Allen, W., E., D., “The Ukraine A History”, Cambridge At The University Press, 1940, s.170

Bartl, P. (1998). 17. yüzyılda ve 18. Yüzyılın ilk yarısında Kazak Devleti ve Osmanlı İmparatorluğu. İlmi Araştırmalar, (6), 301-330

Sultanın İ. Sirko’ya ve İvan Sirko’nun Sultan’a yazdığı mektubun değerlendirilmesine ilişkin makale: Friedman, V., A., ” The Zaporozhian letter to the Turkish Sultan: Historical commentary and linguistic analysis”. Slavica Hierosolymitana, 1970

Kanat, V., “Osmanlı-Rus Diplomasisinde Bir Kriz: Ukrayna Kazakları (1768-1792)”, Tarihin Peşinde Uluslararası Tarih ve Sosyal Araştırmalar Dergisi, 19(19), 2018, s.495

Pritsak, O, “İlk Türk-Ukrayna İttifakı (1648)”, İlmi Araştırmalar, (7), 2014, s. 257

Yüksel, S., ” Don Kazaklarının Azak’ı İşgalleri (1637-1642)”, Tarih Araştırmaları Dergisi, 30(49), 2011 s. 207

Mertcan Abbasoğlu

Mertcan Abbasoğlu

Osmanlı ve Türk Tarihi üzerine parlak zamanların darlıklarını araştıran, Atatürk'ün açtığı yolda ilerleyen genç bir müellif talebesi.

Related Post

Kırım Hanı Selim Giray Han

Posted by - 28 Haziran 2020 0
Selim Giray, 1631 yılında Bahçesaray’da dünyaya geldi. Babası Bahadır Giray tahta çıkacağı 1637 yılına kadar Osmanlı’nın rehini olarak bugün Bulgaristan…

TÜRKLERİN ANA YURDU

Posted by - 9 Mart 2021 0
Türklerin ortaya çıkışı, Avrasya’nın kuzey bölgelerinin en uç doğu noktalarında kesin bilinmeyen bir tarihe rast gelmektedir. Dil bilimciler ve Antropologlara…

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir