TÜRKLERİN ZAFER AYI AĞUSTOS: Malazgirt, Sakarya, Büyük Taarruz

580 0

Milletlerin hayatında önemli dönüm noktaları vardır. Yüce Türk Milletinin de şanlı tarihinde birçok önemli dönüm noktaları da Ağustos ayında yaşanmıştır. Anadolu coğrafyasına Ata Yurdu Orta Asya’dan (Türkistan) son gelen Türk kafileleri ve obaları Selçuklu Türk İmparatorluğu bünyesinde gelmişti. Sultan Alparaslan liderliğindeki Selçuklu Türk Ordusu kendisinden sayı bakımından üstün Doğu Roma (Bizans) Ordusunu Malazgirt’te mağlup etti ve ilelebet Anadolu’yu Türk Milletine yurt yaptılar. Diğer iki zafer ise Malazgirt’ten yaklaşık 8-9 asır sonra gerçekleşen Gazi Mustafa Kemal Atatürk liderliğindeki 1921 Sakarya Meydan Muharebesi ile 1922 Büyük Taarruz Zaferleridir. Bu iki zaferle de Anadolu’dan ölsek bile vazgeçmeyeceğimizi bütün dünyaya ilan ettiğimiz olaylardır.

Şimdi sırasıyla Türk’ün bu 3 şanlı zaferini siz değerli okuyucularımıza anlatmaya çalışalım.

Yarı göçebe hayattan yerleşik düzene geçiş sürecinde Türkler’in kurduğu en büyük imparatorluklardan birisi Selçuklu Devletiydi. Orta Çağ’da yaşadığı döneme ve coğrafyaya gerek medeniyet anlamında gerekse de askeri anlamda büyük katkıları oldu Selçuklu atalarımızın. Hakimiyet kurdukları coğrafya ise sadece Anadolu ile sınırlı değildi. Asya, Afrika ve Avrupa’da etkisi ve egemenliği mevcuttu. Türkiye Cumhuriyeti Devletimizin ve Türk Milletinin millet olma ve devlet kurma silsilesinde çok büyük bir yeri ve önemi de vardır Selçuklu Devleti’nin.

11. yüzyılda ise Selçuklulardan önce ve hemen kuruluş aşamasında diğer güçlü Türk Devletleri de mevcuttu, Karahanlılar ve Gazneliler gibi.

Büyük Selçuklu Devleti’nin siyasi anlamda ortaya çıkması da şu şekilde olmuştur:

Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşunu sağlayan Dandanakan Savaşı’ndan (431/1040) sonra Merv şehrinde toplanan büyük kurultayda cihan hâkimiyeti mefkûresi doğrultusunda tesbit edilen fetih planları çerçevesinde Selçuklular bilhassa batı yönünde büyük fetih hareketlerine başladılar. Anadolu’nun bir Türk yurdu haline getirilmesi uğruna yapılan bu mücadeleler sırasında Selçuklu kuvvetleri Sivas’a kadar ileri hareketlerine devam etmişler ve buradaki Bizans kaleleri ve müstahkem mevkilerini geniş çapta tahrip etmişlerdir. Anadolu’daki Selçuklu fetih hareketlerinin hızla devam ettiği sıralarda Doğu Roma’da imparator olan IV. Romanos Diogenes (Romen Diyojen), gittikçe artan Türk fetihlerini durdurmak amacıyla çeşitli milletlerden meydana getirdiği bir orduyla Mart 1068’de Anadolu’da Selçuklu kuvvetlerine karşı harekâta başladı ve Maraş’a kadar gitti. Ancak kesin bir başarı kazanamadan geri döndü. Yeniden başlayan Selçuklu akınlarına karşı sevkettiği kuvvetlerin yenilmesi üzerine imparator, Sivas ve Malatya’ya iki ordu gönderdiği gibi kendisi de üçüncü bir orduyla bizzat harekete geçerek Harput yörelerine kadar ilerledi. Fakat Selçuklu kuvvetlerinin Orta Anadolu’nun merkezi durumundaki Konya başta olmak üzere birçok şehir ve kasabayı fethetmeleri karşısında hiçbir başarı elde edemeden İstanbul’a dönmek zorunda kaldı (1069). İmparatorun 1070 yılında saraydaki muhalefet sebebiyle başkentten ayrılamadığı için en güvenilir kumandanları emrinde gönderdiği ordular da başarılı olamadı. Bunun üzerine Romanos Diogenes, doğrudan İran’a ulaşıp merkezlerini ele geçirmek suretiyle Selçuklu Türk tehdidini kökünden halletmek için Ayasofya Kilisesi’nde düzenlenen büyük bir törene katıldıktan sonra 13 Mart 1071 günü öncekilerden daha güçlü bir orduyla yola çıktı. Çeşitli kaynaklarda 600.000’e varan rakamlar verilmekle birlikte 200.000 kişi civarında olduğu tahmin edilen bu ordu Balkanlar’daki Peçenek, Uz, Kıpçak ve Hazar Türkleri ile Slav, Alman, Bulgar, Frank, Ermeni ve Gürcüler’den oluşturulmuş ve en güçlü silahlarla donatılmıştı. Öte yandan Fâtımî Veziri Nâsırüddevle el-Hamdânî’nin davetiyle, fakat aslında önceden beri tasarladığı fetih amacıyla Horasan’dan Mısır’a doğru hareket eden Selçuklu Sultanı Alparslan da Halep önlerine gelmiş bulunuyordu. Halep’i bir süre kuşattıktan (Şâban 463 / Mayıs 1071) sonra şehri elinde tutan Mirdâsî Emîri Mahmûd’un, huzura çıkıp itaat arzetmesi üzerine Alparslan Mısır’a gitmek üzere Halep’ten ayrıldı. Yolda Romanos Diogenes’in elçisi kendisine yetişip imparatorun Menbic, Ahlat ve Malazgirt’in iadesini istediğini, aksi takdirde bir orduyla harekâta başlayacağını bildirdi. O sırada başka kaynaklardan, Bizans imparatorunun çok önceden harekâta başladığını ve kalabalık bir orduyla Erzurum yönünde ilerlemekte olduğunu haber alan sultan, elçiyi sert bir cevapla geri gönderdikten sonra Mısır seferini yarıda kesip Doğu Anadolu’ya yöneldi ve yiyecek sıkıntısı sebebiyle bir kısım yaşlı askeri terhis ederek Urfa üzerinden Diyarbekir yöresine vardı. Silvan’da iken imparatorun Malazgirt Kalesi’ni zaptedip halkını kılıçtan geçirdiğini öğrenince Erzen-Bitlis Boğazı yoluyla Ahlat’a doğru yola çıktı. Aynı günlerde imparator da Gürcistan’ı yeniden ele geçirmek ve özellikle ordusuna yiyecek sağlamak için 20.000 kişilik bir kuvveti kuzeydoğuya gönderirken arkasını güven altına almak amacıyla 30.000 kişilik bir kuvveti de Ahlat üzerine sevketmişti. Alparslan Ahlat’a yaklaşırken bu ikinci kuvvet Selçuklu atlıları tarafından durduruldu ve geri çekilmek zorunda bırakıldı. Sultanın Ahlat’a geldiği haberi duyulunca imparator bunun doğruluğunu tesbit için Nikephoros Bryennios kumandasında yeni bir birlik gönderdi. Bu birlik de Ahlat Selçuklu Garnizonu kumandanı Emîr Sunduk tarafından bozguna uğratıldı. Sunduk, imparatorun Basilakes (Vasilakes) Magistros kumandasında gönderdiği kuvveti de yenilgiye uğrattı. Basilakes esir alındığı gibi beraberinde taşımakta olduğu büyük haç da Selçuklu kuvvetlerinin eline geçti. Sultan bu haçın zafer alâmeti sayılarak Bağdat’taki halifeye gönderilmesi için o sırada Hemedan’da bulunan Vezir Nizâmülmülk’e ulaştırılmasını emretti. Böylece büyük karşılaşmadan önce yapılan öncü savaşlarının tamamı Selçuklular tarafından kazanılmış oldu.

Çeşitli milletlerden oluşması sebebiyle birlikten mahrum 200.000 kişilik Bizans ordusuna karşılık Selçuklu ordusu hepsi aynı ideale hizmet eden yaklaşık 50.000 kişiden ibaretti. Alparslan’ın beraberinde Gevherâyin, Afşin, Savtegin, Sunduk ve Ay Tegin gibi Anadolu’yu ve Bizanslılar’ı iyi tanıyan tecrübeli akıncı beyleriyle Artuk, Tutak, Dânişmend, Saltuk, Mengücük, Çavlı, Çavuldur ve Porsuk gibi Selçuklu devletinin en değerli emîrleri bulunuyordu. Alparslan, öncü savaşlarından bir süre sonra Ahlat’tan ayrılarak Ahlat-Malazgirt arasındaki Rahve ovasında karargâhını kurdu ve bir kısım askerini tepelere yerleştirip ovayı kontrolü altına aldı (25 Zilkade 463 / 24 Ağustos 1071). Arkasından, Bizans ordusuna oranla kendi ordusunun küçüklüğü sebebiyle bir meydan muharebesine girişmeye henüz karar vermediğinden görünüşte barış teklifinde bulunmak, gerçekte ise düşmanın durumunu tesbit etmek maksadıyla imparatora bir elçilik heyeti gönderdi. Öncü savaşlarını kaybetmesine rağmen askerlerinin çokluğuna ve iyi donatılmış olmasına güvenen imparator Alparslan’ın bu elçilik heyetini köşeye sıkıştığı için gönderdiğini zannederek teklifini sert bir şekilde reddetti. Bunun üzerine savaşın kaçınılmaz olduğunu gören sultan ordusunu savaş düzenine soktu ve bir kısım atlı kuvvetlerini küçük bir yarma vadi boyunca pusuya yatırırken bizzat kumanda edeceği 4000 kişilik hassa askerini merkez hattına yerleştirdi. Bir süre sonra, merkez hattında Romanos Diogenes olmak üzere Nikephoros Bryennios, Aliattes ve Andronikos Dukas gibi kumandanların yer aldığı Bizans ordusunun da savaş düzenine girmesiyle iki ordu karşı karşıya geldi ve 26 Zilkade (25 Ağustos) son hazırlıklarla geçirildi. Bu arada Abbâsî Halifesi Kāim-Biemrillâh da o sıralarda bütün İslâm dünyasının yakından ilgilendiği Malazgirt Muharebesi’nin Alparslan tarafından kazanılması hususunda bir dua metni hazırlatarak cuma namazında bütün İslâm ülkelerindeki minberlerden okutulmasını emretti. 27 Zilkade 463 (26 Ağustos 1071) Cuma günü öğleye kadar orduyu denetleyen ve kumandanlarına son direktiflerini veren Alparslan, imamı ve fakihi Buharalı Ebû Nasr Muhammed’in bütün müslümanların İslâm’ın zaferi için dua ettikleri cuma günü öğle vaktinde düşmana saldırması tavsiyesine uyarak ordusuyla birlikte cuma namazını kıldıktan sonra “Ölürsem kefenim olsun” dediği beyaz bir elbiseyle askerin karşısına çıktı ve şöyle dedi: “Ben, Müslümanların camilerde bizim için dua etmekte oldukları bu saatlerde düşmanın üzerine atılmak istiyorum. Galip gelirsek arzu ettiğimiz sonuç gerçekleşmiş olur, yenilirsek şehit olarak cennete gideriz. Bugün burada ne emreden bir sultan ne de emir alan bir asker var; ben de içinizden biri olarak sizinle birlikte savaşacağım; benimle gelmek isteyenler peşime düşsünler, istemeyenler serbestçe geri dönebilirler.” Alparslan bu ünlü konuşmasının ardından ilk hücumu başlattı.

Doğu Roma İmparatoru Romanos IV Diogenes, Sultan Alparslan’ın huzuruna esir olarak getirilirken.

Şiddetle saldırıya geçen hassa askerleri birkaç saat içerisinde, Alparslan’ın bizzat yönettiği sahte ric‘at harekâtı ile başlarında Romanos Diogenes’in bulunduğu Bizans merkez kuvvetlerini peşlerine düşürerek pusudaki birliklerin önüne çekmeyi başardılar. Pusudaki Selçuklu atlıları taarruza geçtikleri sırada Alparslan da çekilmekte olan kendi kuvvetlerini geri çevirerek hücuma kaldırdı. İmparator hatasını anladığında artık çok geç kalmıştı. Romanos Diogenes sol kanattan yardım istediyse de pusudan çıkmış bulunan Selçuklu atlıları buna engel oldular. Öte yandan sağ kanat kuvvetlerinin çoğunluğunu teşkil eden Türk kökenli askerler başlarında Tamış adlı beyleri olduğu halde Selçuklu tarafına geçtiler ve bu olay ordunun dağılmasına sebep oldu. Bu durum karşısında imparator askerlerini geriye çekip karargâhın arkasında toparlanmak istediyse de geri çekilişi kaçış şeklinde değerlendirildi ve önce ihtiyat kuvvetleri, arkasından Ermeni kıtaları savaş alanını terketti. Sonuçta öğle vaktinden geceye kadar devam eden bu meydan muharebesinde Bizanslılar ağır bir yenilgiye uğradı. Ordunun büyük bir kısmı kılıçtan geçirilmiş, imparator ve çok sayıda general esir alınmış, askerlerin ancak bir bölümü kaçarak canlarını kurtarabilmişti.

İslâm, Bizans, Ermeni ve Süryânî kaynaklarının belirttiğine göre Alparslan imparatora bir savaş esiri değil bir konuk hükümdar muamelesi yapmış, hatta onu yanına oturtmuştur. İki hükümdar arasında geçen müzakereler sonunda aşağıdaki maddeleri ihtiva eden bir barış antlaşması imzalandı: 1. İmparator kurtuluş akçesi olarak 1,5 milyon altın verecek. 2. Bizans Devleti her yıl Selçuklular’a 360.000 altın vergi ödeyecek. 3. Bizans’ın elinde bulunan bütün İslâm esirleri serbest bırakılacak. 4. Bizanslılar gerektiğinde Selçuklular’a askerî yardımda bulunacak. 5. İmparator kızlarından birini sultanın oğluna nikâhlayacak. 6. Antakya, Urfa, Menbic ve Malazgirt Selçuklular’a bırakılacak. Barış antlaşmasının imzalanmasından bir gün sonra Alparslan, maiyetine iki hâcib ve 100 hassa askeri verdiği Romanos Diogenes’i İstanbul’a doğru uğurladı. Ancak Bizans Senatosu, mağlûbiyet haberini alınca Romanos Diogenes’i tahttan indirip yerine VII. Mikhail Dukas’ı imparator ilân etmişti. Bizans kuvvetleri tarafından teslim alınan Romanos Diogenes getirildiği Kütahya’da gözlerine mil çekilerek hapse atıldı; ertesi yıl da Kınalıada zindanında öldü.

Savaştan sonra İsfahan’a giden Alparslan, başta Abbâsî halifesi olmak üzere bütün İslâm hükümdarlarına fetihnâmeler göndererek kazandığı zaferi müjdeledi. Bu haber ulaştığı her yerde büyük coşkuyla karşılandı ve bütün müslümanlar üzerinde derin bir etki meydana getirdi. Halife Kāim-Biemrillâh, Alparslan’a değerli armağanlarla birlikte özel bir mektup göndererek kazandığı zaferden dolayı onu kutladı ve ona çeşitli unvanlar verdi. Diğer İslâm memleketleri hükümdarları da Alparslan’ı özel heyetlerle değerli armağanlar ve tebriknâmeler gönderip kutladılar. Ayrıca devrin şair ve edipleri sultan hakkında kasideler, çeşitli övgü yazıları kaleme aldılar. Birçok tarihçi bu büyük zaferi, Hz. Ömer devrinde Bizans’a karşı kazanılan Yermük ve Sâsânîler’e karşı kazanılan Kādisiye zaferlerine benzetmiştir. Yalnız İslâm dünyasında değil Batı dünyasında da dikkat ve ilgiyle izlenen bu zaferden birkaç yıl sonra Anadolu ve Suriye’de hâkimiyetin müslüman Türkler’in eline geçmesi üzerine bütün Avrupa bir araya gelmiş ve Haçlı seferlerinin hazırlıklarına başlamıştır.

Malazgirt Muharebesi Türk ve dünya tarihinin dönüm noktalarından birini oluşturur. Bu zafer sonunda, Bizanslılar’ın bütün maddî imkânlarını kullanarak hazırladıkları büyük ordu dağıldığından daha sonraki yıllarda Türkler önemli bir direnişle karşılaşmadan Anadolu içlerine akarak kısa zamanda Ege ve Marmara kıyılarına kadar ilerlemişler ve bu defa istilâ ve yağma amacı taşımadan fethettikleri toprakları vatan edinip Saltuklu, Mengücüklü, Dânişmendli, Dilmaçoğulları, Ahlatşahlar, Yinaloğulları, Çubukoğulları ve Artuklu devletlerini kurmuşlardır.

1071’den 1921’e Sakarya: Aradan geçen 850 sene içinde kesintisiz şekilde Anadolu’da ve hatta 400-500 yıl Balkanlarda ve Orta Doğu’da Türk hakimiyeti devam etti. Ne yazık ki, bir takım askeri, siyasi, ekonomik, sosyal vb. nedenlerden ötürü Avrupa’nın ortalarına kadar devam eden Türk hakimiyeti 1683 II. Viyana Kuşatmasından sonra sürekli geriledi. 1912 I. Balkan Harbinin ardından Avrupa’dan atıldık. I. Dünya Savaşı sonrasın da ise Kafkaslar, Orta Doğu, Adalar Denizi ve Doğu Akdeniz’den atıldık. Daha beterini ise 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi sonrasında yaşadık. Elde kalan son Vatan toprakları Musul, Halep, İzmir, Van, Erzurum, Trabzon, Antalya, İzmir, Adana, Maraş, Antep, Urfa, İstanbul birer birer işgal edildi ve uydurma devlet Yunan’a da işgal için izin verdi Batı. 15 Mayıs 1919’da katil Yunan ordusu güzel İzmir’i ve çevresini işgal ederek bir anda Batı Anadolu kaybedildi. Zaman geçtikçe de arkasına İngiltere, Fransa ve diğer Batılı devletlerin desteğini alarak Ankara Polatlı’ya kadar dayandılar.

İşte 1683 Viyana’dan bu yana yaşanan geri çekilmenin artık son sınırıydı bu. Türk Milleti ya yok olacaktı ya da var olacaktı. Üçüncü bir seçenek yoktu artık. Türk Ordusu I. ve II. İnönü’de Yunan ordusuna karşı ilk kez düzenli Ordumuzla zafer kazanmıştı ancak, Ordumuz tam anlamıyla hazır değildi ve yüzlerce eksikliğimiz vardı. Yunanın bu beklenmedik yenilgisi ağa babaları İngiltere ve Fransa’da da şaşkınlık ve tepkiye yol açtı. Katil, çapulcu Yunan ordusuna daha fazla yardım ve moral için dönemin Yunan Kralı Konstantin teftişe geldi. 14 Temmuz 1921’de Kütahya-Eskişehir mevzilerinde 25 Temmuz’a kadar devam etti.

Yunan Kralı Konstantin, Kütahya’da Yunan ordusunu teftiş ederken

Mustafa Kemal Paşa’nın askeri dehası burada da bir kez daha ortaya çıktı ve Türk Ordusuna Sakarya Nehrinin doğusuna çekilme emri verdi.

İşte burada o meşhur sözünü söyledi ve dedi ki: “İşte şimdi zafer kazandık, düşmanı Milletimin namahreminde boğup atacağım!”

Mustafa Kemal Paşa ve Yaveri Cevat Abbas Gürer ile Sakarya’da

Yunan yemi yutmuştu. Ancak Ankara’daki Meclis’te Mustafa Kemal Paşa’ya muhalefette olan grupların da eline koz geçmişcesine Mustafa Kemal’i ve Orduyu suçlamaya başladılar.

Mustafa Kemal Paşa, 4 Ağustos 1921’de TBMM’ne bir önerge vererek Başkomutanlık sorumluluğunu almaya hazır olduğunu, “Zavallı milletimizi esir etmek isteyen düşmanları mutlaka mağlup edeceğini” meclis kürsüsünden ilan etti. Ancak bu yetkinin geçici bir süreyle olmasını talep etti, eğer Meclis ve Milletimiz razı olursa bir üç ay daha uzatabilir dedi. 5 Ağustos 1921 tarihinde de Mustafa Kemal Paşa Başkomutan oldu. İlk iş olarak da “Tekalifi Milliye” yasası çıkartıldı. Ülkede “Milli Seferberlik”ilan edildi. Türk Milleti Ordusu ve Askeri için seferber olmuştu ancak gariban Anadolu halkının elinde ne olabilirdi ki? Varını yoğunu esir düşmemek için feda etti. Henüz tam randıman sağlanmadan düşman Sakarya’ya dayandı.

Tekalifi Milliye: Türk Milleti gece, gündüz Ordusu için çalışıyor, neyi varsa paylaşıyor.

Savaş 22 gün 22 gece sürdü, şehit olan Mehmetçiğin silahını arkadan gelen arkadaşı ya da Komutanı alıyor vuruşmaya devam ediyordu. Komutanlar da erlerle omuz omuza düşmanla dövüşüyordu.

Sakarya’da ALLAH ALLAH nidalarıyla taarruz eden Mehmetçikler

Sakarya Savaşı’nın diğer bir adı ise Subay Muharebesidir. Çünkü yüzlerce Türk Subayı şehit düşmüştür. Türk tarafının kaybı 5713 şehit, 18.480 Gazi, 828 esir ve 14.268 kayıp, toplamda ise 39. 289 zayiatımız vardır. Yunan ordusunun zayiatı ise; 3758 ölü, 18.955 yaralı, 354 kayıp olmak üzere toplam 23.007 kişi telef olmuştur.

 Mustafa Kemal Atatürk bu muharebe için “Sakarya Melhame-i Kübrası” yani kan gölü, kan deryası demiştir.

Sonuç olarak, Türk Ordusu zafer kazandı, Yunan katliam ve tecavüzlerine maruz kalan yaklaşık 1 milyon Türk rahat bir nefes aldı. Diğer sonuçları ise: 1683 Viyana Kuşatmasından bu yana devam eden geri çekilme durdu. İngiltere’nin Anadolu’yu Yunan’a işgal ettirmek ve Türkleri Anadolu’dan atma hedefi hayal oldu. Sovyetler ile antlaşmalar sağlandı, Doğu Cephemizdeki zaferlerle de rahat bir nefes aldık. Fransızlar ile 20 Ekim 1921’de Ankara Antlaşması imzalandı, Güney Cephemiz Hatay hariç kurtuldu. Mustafa Kemal Paşa’ya TBMM tarafından Gazilik ve Mareşallik rütbesi verildi. Zafer sadece Anadolu’da değil bütün İslam coğrafyası ve dünyada yankı yarattı. Esir İslam bölgelerinde umuda yol açtı. En önemlisi de Türk Milleri Taarruza geçti. Ancak düşmana öldürücü son darbe için 1 yıl daha beklemek zorundaydık. Yunan bu sefer savunma pozisyonuna geçti.

Bir Millet diriliyordu, üzerinden ölü toprağını atmıştı Sakarya’da

Sakarya Zaferi, esir Müslüman ülkelerde de büyük sevinçle karşılandı ve Türk İstiklal Harbi örnek alınmaya başlandı. Bu bölgelerden birisi de Tunus’tu ve Tunus’un lideri Habib Burgiba bakın o günleri nasıl anlatıyor: Sakarya Zaferi’ni radyodan ve gaztelerden öğrenmiştim o zamanlar 20’li yaşlarımın başında genç bir delikanlıydım ve Allah’a şöyle dua etti; Allah’ım bir gün ben de Mustafa Kemal gibi Milletimin başına geçip, düşman Fransızları yenerim İnşallah dedim ve şükürler olsun Allah bana ve Milletime de düşmanı yenmeyi nasip etti ve Tunus kurtuldu diyor.”

Ayrıca Tunuslu ve Cezayirli Mücahitlerin şehit olduklarında Fransız askerlerinin ceplerinde buldukları şey ise: bir tarafında Türk bayrağı, diğer tarafında Mustafa Kemal Paşa’nın fotoğrafı olan bir kartpostal !

Tunuslu Müslümanlar işgalci Fransızlara karşı
Tunus Devlet Başkanı Habib Burgiba

Büyük Taarruz: Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Çakmak Paşa’ya çok gizli bir taarruz planı yapmasını istedi. Fevzi Paşa 3 plan sundu. Planın adı “Kurt Kapanı” planıydı. 1. Plana göre Türk Ordusu Bursa-Eskişehir arasından düşmanın ardına düşerek çembere alacak ve imha edecek, Bursa’dan çemberin kapanması ise 650 km’lik bir mesafe.

2. Plan ise düşmanın en güçlü olduğu yerden tabiri caizse kafadan taarruz etmek. Afyon istikametinden direkt olarak düşmana vurmak.

3. Plan ise en riskli ve tehlikelisi, güneyden Afyon-Uşak arasındaki sarp Ahır Dağlarından bir gece yaklaşık 10 bin kişilik Fahrettin Altay komutasındaki Türk Süvari Birliği düşmanın arkasına konuşlandırmak.

Mustafa Kemal Paşa hangi planı uyguladı dersiniz? Elbette ki 3. planı. İsmet Paşa dahil birçok Kurmay karşı çıktı çünkü plan çok tehlikeliydi ancak en kısa yoldan sonuca ulaşılacağı için Mustafa Kemal ve Fevzi Çakma Paşalar diretti.

Düşmanı aldatma planları ise şu şekildeydi:

  1. Her gün Türk Askeri Yunan ordusunun önünde güneyden kuzeye doğru yüryecek ve tam karşısında mevzilenecek. Yunan gözetleyicileri de bugün şu kadar Türk Askeri mevzilendi, şu kadar top vardı gibi raporlar yazdılar. Ancak akşam olunca Türk Askeri esas taarruz bölgesine geri çekildi, ertesi sabah ise yine aynı iş yapıldı.
  2. Mustafa Kemal Paşa’nın Başkomutanlık Forsu ve Karargahı düşmanın tam merkezine dikildi, Halbuki Komutan Kocatepedeydi.
  3. Mustafa Kemal taarrzudan önce Çankaya Bağevinde (Köşkte) “Çay Partisi” verdi, davete Ankara’daki bütün yabancı gazeteci ve özde istihbaratçı sözde başka meslekteki ajanlarda geldi. Türk Subayları ufak bir tiyatro sergilediler aslında. Arkada hemşireler acele bir şekilde üst kata çıkıp Mustafa Kemal Paşa’ya sıcak ıhlamur, havlu ve kova götürüyordu, Subay emrediyordu; çabuk kızım Paşa yine ateşlendi koşun ıslak havlu getirin diyerek. Yabancı davetlilere de şu hikaye söylendi; efendim siz keyfinize bakın, Mustafa Kemal Paşa birazdan teşrif edecekler, biraz ateşi var, rahatsızlandı, ateşi dinsin bize katılacak” diye.

Halbuki Paşa Kocatepe’de Cephedeydi. Annesi Zübeyde Hanım da oğluna yazdığı mektupta şunları söylüyordu: “Oğlum Mustafam, çay partisi veriyormuşsun, biliyorum orada değilsin, yine cephedesin. Sakın zafer kazanmadan geri dönme.”

26 Ağustos sabahı, Türk Topçusu cehennem kapıları Yunan topçu gözetleyicilerinin üstüne ateş yağdırmaya başladı. Öte yandan Bir gece öncesinden altların nalları sökülerek, kağnılara yağ sürülerek, tekerlerine keçeler bağlanarak, sarp dağlardan aşıp gelen Türk Süvarisi düşmanın ardına düşmüştü.

Yıllarca İngiliz ve Fransızların sonsuz desteğini alan Yunan ordusu büyük bir bozgun yaşıyordu. Yunan mevzilerini özellikle ve bizzat gelip düzenleyen İngiliz Genelkurmayı, taarruzdan önce adeta Türklerle dalga geçercesine şunları söylüyordu: “Sakın ha taarruzu düşünmeyin, çünkü Yunan mevzilerini biz yaptık, 6 ayda aşamazsınız, eğer 6 ayda aşarsanız kendinizi 6 günde aştı sayabilirsiniz. “

Yunan mevzileri 6 saatte sökülüp atıldı, Yüzbaşı Faruk elindeki beylik tabancası ile HAYKIRIYORDU: SİNCANLI OVASI YARILDI, YUNAN CEPHESİ YARILDI, DÜŞMAN ORDUSU PARÇALANDI, HÜCUM, ALLAH’A ŞÜKÜRLER OLSUN, OVA YARILDI DİYORDU.”

Palikarya (etekli) Yunan Evzon askerleri, Büyük Taarruzdan hemen önce!

Türk Süvarisi hızar gibi bir oradan bir buradan katil ve tecavüzcü Yunan’ı biçiyordu. Hatta kuzeyden Sakallı Nurettin’in birlikleri Bursa’da öyle bir dört nala at sürmüştü ki güneydeki birliklerimizle buluştular. 12 Yunan tümeninden 7’si 30 Ağustos’ta Dumlupınar Meydan Muharebesinde imha ve telef oldu, kaçmayı başaran 5 Yunan tümeni ise ne yazık ki Afyon’u ve İzmir’i yaktı ancak onlar da denize döküldü 9 Eylül’de.

Mustafa Kemal haykırıyordu işgalci Yunan Başkomutanına: “Hacıanesti gel de kurtar ordularını” diye.

Tıpkı Atası Alparslan gibi: Alparslan’a Komutanlarından birisi gelip, Hakanım düşman ordusu çok kalabalık ne emredersiniz diye sorduğunda, Alparslan Komutana: “Onlar da bizi görüyor merak etme” dediği gibi.

İşte Yüce Türk Milleti’nin zaferlerle dolu tarihinden 3 altın zafer. Malazgirt, Sakarya ve Dumlupınar. Kutlu Olsun.

Dipnotlar: https://islamansiklopedisi.org.tr/malazgirt-muharebesi

Oğuz KALELİOĞLU: Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi, Pelikan Yayınevi

Related Post

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir