TÜRK TARİHİNİ TERS YÜZ ETMEK ÜZERE OLUŞTURULAN “YAHUDİ-ÇİN-MOĞOL TARİH ENCÜMENİ

1483 0

TÜRK TARİHİNİ TERS YÜZ ETMEK ÜZERE OLUŞTURULAN

 “YAHUDİ-ÇİN-MOĞOL TARİH ENCÜMENİ

USTACA HAZIRLANAN BİR YALANLAR DİZİSİ

“CAMİÜT-TEVARİH”

TÜRK TARİHİNİN HANGİ İHANETLERLE BU GÜNE GELDİĞİNİ KAYNAKLARIYLA OKUYUNUZ OKUTUNUZ..

Sevgili Okurlar,

Gazan Mahmud Han’ın çocukluğu büyükbabası Abaka Hanın yanında geçti. Abaka Han ve babası Argun Hanın bağlı olduğu Buda dininin prensiplerine göre yetiştirildi. Babasının 1284’te tahta çıkmasından sonra Horasan, Mazenderan ve Rey vilayetlerinin valiliğine atandı. 1291’de İlhanlı tahtına çıkan Geyhatu’yu 1295’te deviren yeğeni Baydu, iktidarı ele geçirdi. Ancak Gazan, bu duruma karşı çıkarak Baydu ile mücadeleye girişti.

İSLAMİYETİ SEÇEN MOĞOL HÜKÜMDARI GAZAN HAN

Gazan Han, kumandanlarından Nevruz’un tebliği üzerine İslamiyet’i kabul etti. Onunla birlikte kumandanlarından, vezirlerinden ve askerinden 400 bin kişi de Müslüman oldu.

Müslüman askerlerinin başında olarak yeniden harekete geçen Gazan, İlhanlı başkenti Tebriz’e girdi ve Baydu’yu yakalatarak idam ettirdi. Böylece hükümdarlığını ilan eden Gazan Han, öncelikle ülke içerisinde huzur ve asayişi sağladı. Kendisine karşı isyan eden Moğolları şiddetle bastırdı. İktisadi hayatı düzeltmek için faaliyet gösterdi. Sikke ve ölçü reformları yapmak ve vergi kaynaklarını yeniden tespit etmek suretiyle devletin bütçesini düzene koydu. Halkı inim inim inleten vergi sistemi değiştirildi. Askerin maaşını yeniden tespit ederken, orduyu yeni silahlarla teçhiz etti.

Moğollar arasında İslamiyet’in yayılmasını sağlayan Gazan Han, ülkeyi pek çok cami, mescit, medrese, han ve hamam gibi dini ve sosyal eserlerle donattı. Tebriz yakınlarında bir rasathane kurdurdu. Fen ilimlerinden astronomi, tarih, tıp ve kimya ile meşgul oldu. Tarih bilgisi fazlaydı.

Ana dili olan Moğolcadan başka birkaç lisan bilen Gazan Han Köksüz gördüğü Moğollar ile dev bir tarihe ve geçmişe sahip Türkleri aynı ırkın müşterek temsilcileri imiş gibi göstermek için Tarih reformuna girişti Tıpkı bu gün olduğu gibi “Eski Türk tipinin Mongoloid şekli ve bu şeklin iklim ve karış tesirleriyle değişmesi hakkındaki” ilk nazariye, Hicretin sekizinci ve Miladın on dördüncü asrının ilk senelerinde, yani H. 700-703 tarihlerinde İran’da yayımlandı..

Gazan Han’ın Türk Moğol nazariyesini meydana getirmede faydalandığı diğer bir isim olan Reşüdiddin, Hemedan’da dünyaya geldi. Doğum tarihi olarak 645 (1247), 646 (1248) ve 648 (1250) yılları verilir. Hekimlikle uğraşan bir Yahudi ailesinin çocuğudur. Otuz yaşlarında iken İslâmiyet’i benimsediği rivayet edilmektedir.

Muhtemelen Abaka Han zamanında (1265-1282) tabip olarak devlet hizmetine girdi ve Argun Han devrinde (1284-1291)konumunu iyice güçlendirdi. Gâzân Han döneminde Vezir Sadreddin Zencânî’nin katledilmesinin ardından Sa‘deddîn-i Sâvecî ile birlikte vezir tayin edildi (697/ 1298). Gazân Han’ın birinci (699/1300) ve üçüncü (702/1303) Suriye seferlerine katıldı. İlhanlı Devleti’nin yeniden yapılandırılması için pek çok alanda uygulanan reformlarda aktif olarak görev aldı. Gazân Han’ın Tebriz yakınlarında yaptırdığı Şen- bigazân-Şâmıgâzân, Gazâniyye-Külliyesi’nin mütevelliliğini üstlendi.[1]

Gazân Han’ın Memlükler’e karşı ittifak teklifinde bulunmak için Papa VIII. Bonifacey’e gönderdiği 12 Nisan 1302 tarihli mektupta adının Gazân Han ve Emîr Kutluğ Şah ile birlikte zikredilmesinden onun dış siyasetle de ilgilendiği anlaşılmaktadır

Câm Eu’t-tevârîh’in bir bölümünden ibaret olan eser Moğol, Türk, Arap ve İbrânî hükümdarlarının şeceresini ihtiva etmektedir.[2]

Kurnaz bir Hemedan Yahudisi olan “Ebül-Fazıl Reşidüddin Mehemmet ibniİmad-üd – devle”nin yazdığı “Camiüt-tevarih” ismindeki külliyatın muhtelif ciltlerinin muhtelif yerlerinde Türklerin Moğol ırkına mensup olduklarından bahsedildi. Çin’den Tarih yazımı konusunda uzman tarihçiler getirilerek hazırlanan bu kitap Türk Moğol ırk birlikteliği yalanının temelini teşkil etti.

USTACA HAZIRLANAN BİR YALANLAR DİZİSİ

“CAMİÜT-TEVARİH”

Sevgili Okurlar,

Peyami Safa’nın da dediği gibi “Yalan’ın en kalitelisi hakikat trenine takılarak söylenir. Önce öyle bir hakikat söylenir ki tartışmasız gerçektir. Bu hakikatin trenidir. Arkasından bu trene yalan vagonları eklenir. İlk okudukları hakikatin tesirinde kalanlar arkasından gelen yalanlara inanırlar. Buna “Hakikat trenine takılan yalan vagonları” denir.

“Camiüt-tevarih”de öyle bir giriş yapıldı ki bu giriş tartışmasız bir gerçekti ve Türkler ile ilgili övgülerle doluydu. Çok sayıda basılan ve tanıtılan kitap yayıldı yayıldı. Moğol Türk birlikteliği ve tarihi meydana getirme amacına yönelik olarak hazırlanılan bu kitapta önce  Türk tarih okuyucularının gurur duyması sağlandı

Bakınız kitabın girişinde ne deniyor:

Mağrib diyarından Hint Denizi nihayetine kadar yaşayanlar Türklerdir; ‘Deşt-i Kıpçak, Rus, Çerkeş, Başgırd, Talaş. Sayrarn, Ibir, Sibir, Bular, Ankara Nehri, Türkistan ve Uyguristan uyarları, Naymanların kaldığı Erdiş (Irtiş) Gölü, Irtiş, Karakuruin, Altay Dağları, Organ/Orhun nehri, Kırgız diyarları, Kem-kenciyut, Moğolistan diye bilinen birçok kışlak ve yaylak yerleri ki Kireyitlerin diyarı, Onon, Kemren, Köke-navur, Boyır-navur, Karkab, Köyen, Ergenekon, Ka­lır, Selenge, Tokum, Kalalçm-alt, Çin şeddine bitişik olan Ötügün’de hep onların (Türklerin) kabile ve boyları otururlar. Bugün de bütün ‘Çin, Hint, Keşmir, İran-zemîn, Rum, Şam ve Mı­sır’a kuvvet ve şevketle hükmederler; Dünyanın meskûn olan kısımları onların idarelerindedir”

Bu Türklerin en başında bugün Türkmen denilen Oğuzlar vardır; ayrıca Kıpçak, Kalaç, Kanklı, Karluk ve diğerleri de onlara mensupturlar. Hatta bugün Moğol diye şöhret bulan Celayir, Tatar, Uyrat, Merkit ve gayrileri de sayılabilir. Bunlara Kireyit, Nayman ve Öngütleri ve diğerleri eklenebilir…. Bütün bunların lehçeleri birbirine yakındır. Ancak bütün bu Türk kavimlerinin oturdukları yerlerin hava ve suyundan dolayı özellikleri biraz farklı olabilmiştir.

Reşidüddin bir kısım bilgileri yazılı kaynaklardan bir kısmını her kavmin bi­lenlerinden nakledeceğini söyleyerek şöyle devam eder: “Sahralarda oturan Türk kavimlerinin isimleri, Nuh Peygamberin oğlu olan Abulca Han’ın oğlu Dib Yaquy Han’ın dört oğlundan gelmektedir. Nuh Peygamber ona “Abulca Han” ku­zey, kuzeydoğu ve kuzeybatı taraflarını verip göndermişti. DibBakuy’un oğulları Karahan, Orhan, Gürhan ve Küz-han idi. Karartanın oğlu ise Oğuz’dur.

Oğuzca tazı “kardeş ve amca çocukları dost olmuşlardı; Oğuz’un altı oğlu ve herbirinden dörder torunu oldu. Sağ koldaki oğulları Kün, Ay ve Yulduz Han sol koldakiler ise Kök, Tak ve Dingiz Han’dır. Oğuz’a uyan ve dost olan biraderzâde ve anıca çocukları da Uygur, Kanklı, Kıbçak, Karluk, Kalaç ve Ağaçerilerdir.

Oğuz’a dost olmayan amcaları Orhan, Küzhan ve Kür-han, kardeş ve oğul­ları ile ilgili ayrıntılar bilinmiyor. Bunlar bugün Moğol diye anılacaklar ise de İlk ve asıl isimlen Moğol değildir, İlk kısım Celayir, Simit, Tatar, Merkit, Kürlevüt, Tolas, Tumat, Bulgacin, Kermucin, Urasüit, Tamgalık, Targut, Uyrat, Bergut. Kon, Telengüt, Köstemi, Uryanka, Konkan ve en sonda Sakayitler vardır. Bir de Taciklerin Moğol dedikleri Kireyit, Kayman, Öngüt, Tenkqut, Bekrin ve Kırkızlar sayılabilir.”[3]

TÜRK GENÇLİĞİ YENİDEN TARİHİNE SAHİP ÇIKMALI,

YALANLARI YIKMALIDIR

Sevgili okurlar,

Bu giriş ve söylenenler halen tarihçilerimizi müspet yönde etkilemektedir. Halbuki bu iltifatın arkasında Türklerin aleyhine gizli emeller vardır.

Moğol hükümdarının Yahudi vezirine böyle bir nazariye yayımlattırmaktan maksadı, Cengiz İmparatorluğunun kurulduğu on üçüncü asra kadar Asya tarihinde hiçbir rol oynamış olmayan ve hatta bizzat Reşidüddin’in de itiraf ettiği gibi o zamana kadar adı bile meçhul olan Moğol kavmini, Asya’nın ve dünya Tarihinin gelmiş geçmiş en büyük ırkı olan Türk Milletiyle yan yana getirerek Türk tarihinin iftihar edilecek mazisine iştirak ettirmek ve aynı zamanda kendi sönük nesebini eski Türk hakanlarının parlak geçmişlerine bağlamaktı. işte bundan dolayı üç büyük cilde baliğ olan “Camiüt-tevarih”, İran Moğol idaresinin en çoğaltılması veya tıpkı yazımı için Tebriz “Rab’ı Reşidi” veyahut “Reşidiye” isminde yüz binlerle altına mal olan bir vakıf bile tesis edilmişti.

TÜRK TARİHİNİ TERS YÜZ ETMEK ÜZERE OLUŞTURULAN

“YAHUDİ-ÇİN-MOĞOL TARİH ENCÜMENİ

Sevgili Okurlar,

Çin vakayinameleri ancak Miladın on ikinci asrından itibaren onlardan bahsetmeğe başlamışlardı Geçen asrın büyük Türkologlarından “Abel Remusat”, “Tatar dillerine ait araştırmalar” ismindeki eserinde bu vaziyeti şöyle izah etmişti:

“Çin müverrihlerinin eserleriyle sabittir ki, Moğol kabileleri derin “bir zulmet içinde yaşamışlar ve Cengiz Hanın tarih sahnesine çıkmasından önce “az çok bir şöhret kazanmış hiçbir reise bile sahip olmamışlardı”. Bu vaziyette Moğolların o türedi devletleri için binlerce senelik Türk tarihini toptan ve birdenbire benimseyivermek, o asırların asalet zihniyetiyle meşbu insanlarına karşı siyasi bir zaruret hükmündeydi. Türk Moğol birliği işte bu koşullar altında -Moğollar tarafından Türk ırkı aleyhine-tertip edilen bir nazariye oldu.”[4]

“Reşidüddin bu işi tek başına başarmış değildi: Cengiz’in torunu ve Çin imparatoru Kubilay’ın İran Moğol sarayında sefiri ve Moğol orduları başkumandanı Pulad Çeng-Siang, Gazan Han’ın emriyle bu resmi tarihin ana hatlarını Yahudi vezire dikte etti; bundan başka birkaç Moğol “ravi”si daha bulunarak Reşidüddin’e “Şifahi rivayet”ler ile ilgili olarak yardım ettirildi.”[5]

“Fazla olarak Moğol sarayında tababet, heyet, tarih vesaire gibi ilimlerin hepsinde birden mütebahhir geçinen “Yük Sun” ve “Li Ta Çö” isminde iki Çin müneccimi de vardı. Bunlar da ellerinde bulunan bir Çin kronografisi ile Reşidüddin’e muavin tayin edildi.

 Türk tarihini ters yüz etmek Türklere ait başarıları Moğollarla paylaştırmak üzere-bir Yahudi-Çin-Moğol tarih encümeni kurulmuş oldu. Reşidüddin bilhassa Moğol kumandanını rivayetlerini en küçük teferruatına kadar harfiyen kaydedip hiçbir noktasını tahkik ve tadil etmiyordu.[6]

Hatta bundan dolayı, manzum bir Moğol şahnamesi yazmış olan “Şemsüddin-i Kaşani” isminde bir şair bile bu vaziyeti şu Farisi beytiyle tespit etmişti:

“Bu vaziyette “Pir” olan tabii Moğol generali ve “Mürit” de kalemiyle kanaatini Gazan Han’a kiralayan Yahudi vezirdi. Reşidüddin’in bu şifahi kaynaklarından başka, bir takım yazılı kaynakları da vardı: bunların en mühimi, “Altan Depter = Altın Defter” ismindeki Moğol kitabıydı. Diğer “Evrak-u-tavamir” içinde en mühimlerinden biri de, kendisinin Yahudi olmak itibariyle metin ve tefsirlerine pek mükemmel vakıf olduğu Tevrat’tı. Zaten Türk ve Moğol oylarını birleştirirken Yahudilikten Müslümanlığa geçmiş olan “Yafes” efsanesinin bu müşterek mahiyetinden istifade etmişti [7]

Blochet’nin dediği gibi, o zamana kadar kendisi için tamamıyla meçhul bir mevzu üzerinde Moğol tezini müdafaa eden Reşidüddin efsane ve gerçekler yerine uydurdukları olaylar dışında başka bir gerekçeye dayandırabilecek vaziyette değildi[8]

Devrin bu sözde ilmi vaziyeti Türk ve Moğol ırklarını bir asılda birleştirmeye işte bu derece müsait vaziyette bulunuyordu. Para ile ilmi görüntü vererek kitap hazırlayan bu Yahudi vezir için, birbirine hiç benzemeyen Türk ve Moğol tiplerinin gözle görülen şekil ve renk zıtlığını ise az çok makul ve mantıki bir izahla gidermek gerekiyordu.

Reşidüddin, işte bu mecburiyetle mahut “İklim ve bir arada bulunma” nazariyesini ortaya attı; “Camiüt-tevarih”in “Tarihi mubareki Gazani” ismindeki birinci cildinin Ayasofya kütüphanesinde 3034 No. Da mukayyet Arapça yazma nüshasının 60 ıncı sayfasında, bilimsel olmaktan ziyade siyasi diyebileceğimiz bu teori şöyle tespit edildi:

Yani: “… Oğuz Han’ın buhara, Mavera-ün-nehir ve İran havalisine geçmesinden itibaren, Türkmenler bu memleketlerde türeyip üreme ve Acemlerle karışmalarından ve su ile havanın tesiri altında kaldıklarından dolayı şekil itibariyle gittikçe Acemlerin şekillerini aldılar; ancak büsbütün Acem olmadıkları için Türk’e benzeyenler manasına gelen “Türkmen” ismiyle anıldılar. İşte bu sebepten dolayı bu isim tekmil Oğuz boylarına alem oldu; bütün Oğuz akvamı bu isimle anılıp şöhret buldu”.

Hâlbuki o yıllarda ki İran’ın Acem halkı Sogd ve Toharistan gibi bölgelerden gelerek İran’a yerleşmiş – Afgan-Hindu Türk karışımı – biraz daha esmer tıknaz halklarla kendilerinden daha beyaz ve gösterişli Türklerin karışmasından oluşmuş bir topluluktur. Acemlerde beyazlık ve gösterişli bir güzellik bulunuyorsa bunun sebebi diğer unsurlar değil Türklerdir. Reşidüddin’in anlattığı acem masalı açıkça sırıtan bir yalandır.

Avrupalı sözde Bilim adamları bir yandan “Reşidüddin” denilen tarih uydurucusunu kaynak gösterirken diğer taraftan “Reşidüddin”’in ortaya sürdüğü saçma sapan Acem’e benzeme iddiası yerine daha saçma bir iddia ortaya atmaktadır. Bu iddiaya göre “Türkler Moğolllara benzer sarı ve çirkin tiplere sahipken Rum, Gürcü, Çerkez ve Ruslarla karışarak beyazlaştıkları iddiasıdır.

Hâlbuki 11-13.yy’da İran’da Acemlerle Oğuzların hiçbir ırkı ilişkisi bulunmadığı gibi Büyük Selçuklu devletinin yıkılmasına kadar varan Oğuz – Selçuklu zıtlaşmasının sebebi Büyük Selçuklu hükümdar ve çevresinin İran kültürü ve yöneticilerine gösterdiklerini yakınlıktır. Nitekim Büyük Selçuklu Devletini 1157 yılında yıkan Oğuzlar Acem şehirlerini yerle bir etmişler ve bir asırlık mağduriyetin acısıyla Acem kentlerinde temizlik yapmışlar kendisine Fars yakıştırması yapan Acemler İran’da bir kültür hareketi denilecek kadar sayıca azalmışlardır.

Büyük Selçukluların 1048’de Çağrı Bey zamanında Anadolu’ya başlayan ve 1071 Malazgirt zaferiyle ile hız kazanarak 14.yy’a kadar hızlanarak devam eden Oğuz göçleri ile Anadolu’nun dağına taşına Türk Mührü vurulmuştur.

Anadolu’da Rum, Gürcü, Çerkez ve Ruslarla karıştığı iddia edilen Oğuz Türkleri genelde Yörüklerden oluşmaktadır. Yörükler bu “Karışma” iddiaların ileri sürüldüğü 19.yy ile 20.yy başlarında bile dağlarda, obalarda, köylerde kasaba ve küçük şehirlerde kapalı toplumlar halinde yaşamaktadır. Çevre illerle hatta köylerle bile kız alış verişinin pek bulunmamaktadır. M.Ö.’ki yıllara ait olması lazım gelen Oğuz destanlarında bile Türk tipi bellidir ve kendine beyaz diyen Avrupa’dan daha beyaz daha aridir. “Ari = Arı ” sözcüğü bile Türkçedir. Önceki paylaşımlarımızda belirttiğimiz gibi Batı biraz güzelleşmiş ve beyazlaşmışsa bunu Türklere borçludur.

Şark Meselesi kapsamında bir önceki yazımızda anlattığımız gibi Batı’nın Türkleri kötülemede bulduğu yol “Türklerin Moğollar ile aynı ırka mensup olmaları”dır. Halbuki  Türkler Asya’nın hükümdarı olmuşlar Kore’den Hazar’a kadar uzanan muhtelif kavim boy ve ulusları devletlerinin bünyesinde toplamışlar ancak bu tarihlerde varlığı dahi bulunmayan Moğolların Türkler ile yegane ilişkisi Cengiz Han döneminde kurulmuştur. Moğollarla Türklerin eski tarihlerinde böyle bir birliktelik husule gelmemiş Irk karışması veya müşterek tarih söz konusu olmamıştır. 

Tarihe bir göz atacak olursak Hunlar ve Göktürkler ve sonrasında kurulan Türk devletleri büyük Cihan devletleriydi. Ancak Hunların ve Göktürklerin veya Selçuklu tasvirlerinin Moğollar ile alakası bulunmadığı gibi o tarihlerde Moğol ırkının tarih sahnesinde yer aldığına dair bir kaynak bulunmamaktadır. Moğollar Türklerin binlerce Km uzağında henüz birliktelik oluşturma süreci yaşayan küçük birtopluluktu.

Son 200 yıldır zorlama iddialarla M.S.1200 yılı öncesinde yaşamış bir çok Türk kavmi hatta Avarlar bile Moğol olarak gösterilmekte, tarihin eski devirlerinde Moğollara haritalarda yer bulunmaktadır. 40 yıldır Türk tarihi ile ilgili en yoğun çalışan, hilafsız yazan bir arkadaşınız olarak 12.yy öncesi Türk Moğol tarihinin tamamıyla uydurma olduğunu rahatça söyleyebilirim.

REŞİDÜDDİN CAMİÜT-TEVARİH’İ PARAYLA YAZDIRMIŞ

Reşidüddin’in diğer kitabı “Tarihi mubareki Gazani”nin ona ait olmadığı ve kendi namına neşredildiği “Edgard Blochet” in incelemesiyle meydana çıkmıştır. Bu yazarın “Reşidüddin’in Moğol tarihine methal” isimli eserinin 133 ve müteakip sahifelerinde izah edildiği gibi, “Tarihi Mubarek”in asıl müellifi Ebul-Kasım Abdullah ibni Ali Mehemmed-ül-Kaşani’dir. Reşidüddin devrinde Moğol idaresinin memurlarından olan bu mağdur adam, Yahudi vezirin hırsızlığını muhtelif eserlerinde bütün tafsilatıyla anlatmıştır. Nitekim “Blochet” in aynen iktibas ettiği izahlarından biri şöyledir[9]:

 “Yani: Türk takvimindeki üçüncü ayın altıncı gününe müsadif olan “şevval ayının beşinci Pazar günü “Urtu-Khata” Horasan’dan geldi; gene bu ayın onuncu Cuma günü İran veziri “Hace Reşidüddin” bu biçare yazarın telif  ve  tasnif  etmiş olduğu bir eser olan “Camiüt-tevarih” ismindeki  kitabı  bazı dolandırıcı  Yahudiler  vasıtasıyla  padişaha arz ve takdim etti ve buna mükafat olarak elli Tuman – yani bir milyon dinar-kıymetinde mülkler, köyler ve çiftlikler aldı. Bu emlakten her sene kendisine gerek vergi ve gerekse mahsulatın en ala kısımlarının bedeli olarak emin ve sağlam surette yirmi Tuman yani dört yüz bin dinar temiz para gelmektedir. Kendisi bu parayı kitabın bu kitabı tasnif eden yazarıyla yarı yarıya paylaşacağını evvelce vadetmiş olduğu ve kitabın asıl yazarı bu esiri ikmal için yıllarca uğraşıp fevkalade bir gayretle uğraşarak çalıştığı halde kendisine bir para bile vermemiştir.” (Blochet, s. 129 “Reşidüddin’in Moğol tarihine methal” s. 95)

Beyit: “eziyeti ben çektim, ancak efendim onu kendi hesabına geçirdi, Reşidüddin bu yüzden birçok teveccühlerle ikballere nail oldu…”

Bu mağdur müellif o gaddar Yahudi’nin burada gördüğümüz hırsızlık hikâyesini muhtelif eserlerinde tekrar etmiştir. Reşidüddin’in bu suçu yalnız istikbale intikal etmekle kalmayıp kendi zamanında da teşhir edilmiş ve mesela rakibi olan vezir “Sadeddin” onu Sultan Olcaytu’nun huzurunda “Hilekar, sahtekar ve arabozucu olmak ve gizlice Yahudilik ve büyücülük” etmekle itham etmişti[10] (Blochet, s. 8, 9 ve 152)

Blochet şöyle diyor: “Nitekim ‘Tarihi mubareki Gazani’nin hakiki yazarı Abdullah  ül-Kaşani’dir ve açıkça görüldüğü gibi Reşidüddin bu kitabı pek cüzi bir takım tadilatla külliyatına birinci cilt olarak ilave etmiştir.” [11]

Reşidüddin’in adi bir intihalden çok ağır olan bu eser hırsızlığına bir din sahtekârlığı da ekleniyordu Reşidüddin’in Sahte bir Müslümanlıkla örtmek istediği Yahudiliği herkesçe malumdu; hatta bundan dolayı sonraları Timur’un oğlu “Miranşah” onun “Reşidiye” deki kemiklerini Müslüman mezarlığından kaldırtıp Yahudi kabristanına bile koydurmuştu[12] (Prof. Dr. İsmail Hami Danişmend, Hint Avrupa menşe birliği Sayfa 10) Bütün bunlar bu adamın para için her şeye tenezzül edecek bir tıynette bulunduğunu göstermesi itibarıyla eserinde en az nispette bile ilmi bir kanaat gölgesi aramak bu sahtekârın soy ve ırk bahislerine itimat etmek lüzumsuz bir uğraş olacaktır.

İşte Moğollar ile Türklerin aynı soydan geldiğinin senaryosu böyle bir sahtekârın eliyle yazılmış bir yalanlar dizisidir. Bundan sonra bu senaryo üzerine yine aynı dalkavukluk ve çıkar hesapları ile düzmece kitaplar yazılarak bir külliyet ortaya çıkmıştır. Türkler tarih yapmış sahtekârlar tarih yazarak Türklerin tarihinden Moğol efendilerine pay çıkarmışlardır.

 CAMİÜT-TEVARİH YÜZYILLARCA YILLARCA İKTİBAS EDİLİYOR

Sevgili okurlar,

16 ve 17.YY’larda “Hamdullahül-Müstevfi-l-Kazvini “Tarihi güzide”yi, Şerefüddin Ali-i-Yezdi “Zafername-i-Timur Kürkan”i, anonim bir müellif “Muizz-ül-ensab”ı, KemalüddinAbdürrezzakibni İshak – is – Semerkandi “Matlaus – sa’deyn”i, Mirhond “Ravzat-üs-safa”yı ve Hondmir’ de “Habib-üs-siyer”i yazdı; kalemlerini para ile satıp, Reşidüddinin ırk ve soy nazariyelerini hemen aynen tekrar etmekten başka bir şey yapmadılar[13]

Bu dalkavuk yazarlarla beraber Timur’un torunu Sultan Uluğ Bey ibni Şahruh’da “Ulus-ı-erbaa-i Çingizi” isminde ve ayni mahiyette bir eser meydana getirdi. Cengizin torunlarından Ebul-Gazi Bahadır Han’ın”Evşal-i-Şecere-i Türki” ismindeki bir sonraki kitabı da konumuz itibarıyla “Camiüt-tevarih” in hulasasından başka bir şey değildi. Bu yazarlar dairesine dâhil olan bütün müellifler Türk ve Moğol ırklarını birleştiriyor ve bu suretle Cengiz’le (Timur)un soyunu “Oğuz” soyuyla karıştırıyorlardı.

Hâlbuki Türk tarihinin Cengiz öncesi dönemlerinde Oğuzlar ve Moğollar bir arada yaşamadığı gibi Moğolların geldiği bölgelerde bir kaynaşma olmamış Oğuzlar Anadolu’ya göç etmişlerdir. Hun Göktürk ve Uygurların Tüm Asya’da hüküm sürdüğü yıllarda ise Moğolların adı sanı bile yoktur. Çin yıllıklarında bile Moğol adına 12.yy’a kadar rastlanılmamaktadır.[14]

YALANLARI YAENİ YALANLAR İZLİYOR..

Sevgili Okurlar,

Reşididdün’den sonra onu taklit ederek yazılan bu eserlerde Hanedan hükümdarlarının emirleriyle yazılmış ve Doğu Bilimcisi Blochet’nin “Introduction a l’histoiredes Moğols de Fadl-Allah Rashided-din” ismindeki eserinin muhtelif sayfalarıyla Lucien Bouvat’nın “L’Empire Moğol” ismindeki eserinin 26 ıncı ve 119 uncu sayfalarında açıkça izah edildiği gibi soylar tahrif edilip ırklar birbirine karıştırılmıştır. Leon Cahun “Asya tarihine methal” ismindeki meşhur eserinin 205 inci sahifesinde bu hakikati şöyle izah eder: “Asya imparatorluğu Türk ve Moğol milletlerinin hâkimiyeti altında büyük “Cengiz Han” tarafından birleştirildiği zaman, devletin resmi müellifleri birtakım siyasi sebeplerden dolayı imparatorlarına öyle bir soy ağacı uydurdular ki bunda eski Türk hanedanlarıyla yeni Moğol hanedanının isimleri mütekabil nakiller ve iktibaslarla yan yana getirilerek hep bir arada görülüyordu.”[15] (Prof. Dr. İsmail Hami Danişmend, S.10)

PROF.DR. İBRAHİM KAFESOĞLU TÜRK GÜZEL ANLAMINDA KULLANILMIŞTIR.TÜRKLERLE MOĞOLLARIN IRK VEYA KÜLTÜR BİRLİĞİ – BENZERLİĞİ YOKTUR

Hâlbuki Turan tipine örnek olan Orta-Asya, Maveraünnehir ve diğer yakın-Şark Türkleri beyaz tenli, koyu parlak gözlü, değirmi yüzlü (ay yüzlü, badem gözlü), endamlı, sağlam yapılı erkek ve kadınları ile Orta-çağ kaynaklarında güzelliğe misal olarak gösterilmiş, hatta bilindiği üzere İran edebiyatında, Türk sözü bazan güzel manasında kullanılmıştır. (İbrahim Kafesoğlu  İslam Ansiklopedisi C. 12. II Türkler Maddesi   Sayfa. 144)

Türk Moğol ırk birliği tezi Hepsi birbirinin aynı ve Reşüdiddin’in uydurma kitabı kaynak alınarak yapılmıştır. Eski çağlarda Türklerin varlığı olmayan Moğol ırkından gösterilmelerinin hiçbir bilimsel tarafı yoktur.

Türklerle Moğollar arasında dil birliği bakımından bir münasebet olmadığı:

J. Nemeth, Die Türkisch mongolische Hypdothese, Z D M G, 1912 LXVI. 549-576; (bk. Mad. Altaik);

J. Benzing, Einführung uni das Studium der  altaischen Philologie und Türkologie, Wiesbaden, 1958, s.  27, 42;

 İ. Kafesoğlu, Türk tarihinde Moğollar ve Cengiz meselesi, T,D, İstanbul, 1953, v.113-125;

G. Caluson, The cesa againsi the Altaic tehory, C A J, 1957, II/3, 181-187; ayn. Mll, Turk, Mongol, Tangus, Asia Major, yeni seri, 1960, VIII/ı, 109-112;

G. Doerfer, Turkische und mongolische Elemente im Neupersischen, Wiesbaden,  1964, I. 51 – 105)

Türklerle Moğolların etnoloji yönünden bir ligi bulunmadığı

Prof.Dr.W. Eberhard, Ülkü, 1940, sayı 92, s. 189;

 Prof.Dr.W. Eberhard Çin’in şimal komşuları, 1942, s. 45-64;

Prof.Dr.W. Eberhard Eski Çin kültürü ve Türkler, DTCFD, 1943, I/4, 27

Orta-Asya’daki kazılarda elde edilen antropolojik malzemenin incelenmesi soncu olarak, bu iki kavim arasında soy birliğinin bahis konusu edilemeyeceği

B. Ögel, İslamiyetten önce Türk kültür tarihi, 1962, s. 3-14, 47-49;

W. Eberhard, Ülkü, 1940, sayı 92, s. 189. Ve bunun gibi bir çok ciddi kaynakta ortaya konmuştur.

Yapılan antropolojik araştırmalar, bilhassa Asya’da M. Ö.III binden beri mevcut kurganlardan çıkarılan iskeletler üzerinde Yapılan araştırmalar

G. F. Debets. 1948, 1950, 1958, V. V. Ginzburg, 1946, 1950, 1954 v.b. Türklerin Brakiefal, savaşçı, beyaz ırka mensup oldukları Türk göçlerinden önce Avrupa’da yaşayan Dolikosefal (kafatası dahil daha küçük iskelet yapısına sahip) ırklarla yine dolikosefal mongoloidler ve dolikosefal Samiler olmak üzere diğer ırklardan ayıran üstün özelliklere sahip olduğu antropolojik verilerle tespit edilmiş  bir ırk oldukları anlaşılmıştır.

Uzak-Şark ve Orta-Şark’ta asırlarca ikametin ve anayurt dışındaki bölgelerde coğrafi şartların sebep olduğu bazı değişiklikler dikkate alınmak üzere, bariz vasfı, beyaz renkli düz burunlu değirmi çehreli, hafif dalgalı saçlı, orta gürlükte sakallı ve bıyıklı olan Turan tipi için:

L. Baartucz, A. Mağyar ember, Budapeşte, 1938, s. 414 v.d.; L. Rasonyi, Tarihte Türklük 1971, s. 9;

B. Ögel, İslamiyetten önce Türk kültür tarihi, 1962, s. 196;

Urfalı Mateos, Urfalı Mateos vekayinamesi, Türk. Trc. H. Andreasyan, s. 171, not 154

Moğol’dan ve sarı Çinliden farklı, beyaz Türk ırkı için bk.

J. Deniker, Les races et les peuples de la terrer, Paris  1926, s. 459;

G. E. Smith, Human History, London, 1934, s. 146;

W. M. Mc Govern, The Early empires of Central Asia, Chapel Hill-North Carolina, 1939, s. 95 v. D. ;

Wi. Eberhad, Eski Çin kültürü ve Türkler D T C F D, 1943 I, 27

MOĞOL TARİHİNDE BOZKURTLAR VE ARSLANLAR

Sevgili Okurlar,

Orta Asya Türk tarihinde otorite olan ünlü tarihçimiz Prof.Dr. Saadettin Gömeç

“Reşidüddin tarafından kaleme alınan Oğuz Kağan ve Ergenekon Destanları Moğollara ve Çingiz Han’a yeni bir nesep uydurmak amacıyla değiştirilmiştir. Bugün bu durum aşağı-yukarı kabul gören bir hakikattir. Oğuz Kağan ve Ergenekun (veya Türeyiş) Destanı’nın gerçeklerinin nasıl olduğunu, farklı kaynakların yardımıyla ortaya koyabiliriz.”

tespitleriyle başladığı “Türklerin ve Moğolların Tarihi İki Boyu” adlı makalesinde şunları söylüyor :

Mesela, Moğolların Gizli Tarihi‘nin giriş kısmında, Oğuz Kağan Destam’nda, Oğuz’un çocuklarına okları teker teker ve sonra da birlikte kırdırma teşebbüsünün bir benzeri anlatılır. Buna göre, Alan-koa bir ilkbahar günü, beş oğluna bir ziyafet hazırlar. Yemek esnasında onlara birer ok vererek, kırmalarını söyler. Onlar teker teker zorlanmadan okları parçalarlar. Anaları, sonradan beş oku bağlayarak kırmalarını ister. Ancak beş çocuk sırayla bunu yapmayı denedilerse de başaramazlar. Bunun üzerine Alan-koa, tıpkı Oğuz Kağan gibi çocuklarına şöyle nasihatta bulunur:

“Sizler, benim vücudumdan dünyaya geldiniz. Eğer ayrı ayrı hareket ederseniz, deminki beş yalnız ok misali kolayca parçalanırsınız. Ancak biraraya bağlanmış beş ok gibi davranırsanız, size kimse zarar veremez”. Zaten bundan sonra da Alan-koa’nın öldüğünü görüyoruz. Durum böyle olunca şunlar da söylenebilir:

Uydurma Moğol geleneğine göre, Moğol kavminin teşekkülünde ve yükselmesinde iki kabile söz konusudur. Bunlardan birisi Nirunlar, diğeri de Dürliginler. Yani Nirunlar Bozkurt’un (Kök Börü) çocukları, Dürliginler de Asya halkları arasında mühim bir yeri olan Arslan’ın ahfadıdır. Ergenekun Destanı’nın Mogollara tasarlanmış şeklinde karşımıza Nirunlar (Börüler) ve Dürliginler (Arslanlar) diye iki aile çıkıyorsa; o zaman Türklerde de bu adlar ile anılan iki kabilenin olması gerekiyor. Bunu ispatlayabilmemiz için de, elbette tarihi kaynakları incelememiz lazımdır.

Eski Türk toplumunda ilk sosyal birlik olan oguş, yani aile bütün toplumun çekirdeği durumundadır. Kan akrabalığı esasına dayanır. Türkler dünyanın dört-bir tarafına dağılmalarına rağmen varlıklarını koruduysalar bu, aile yapısına verdikleri önemden ileri gelir. Bunun bir delili de Türk dilinde, başka hiçbir millette olmadığı kadar çok akrabalık adına rastlanmasıdır. Türk tarihine ve kültürüne baktığımızda, Türk devletinin yükselmesinde ve gelişmesinde zaman zaman birtakım liderlerin ön plana çıktıklarını görürüz.

 Mesela Bumin ve İstemi, Bilge ile Köl Tigin, daha sonraları Tuğrul ve Çağrı gibi. Bu durum bütün Türk tarihi için geçerlidir. Bazan millete ve devlete öncülük edenler şahıslarsa, bazan da aileler bu işi üstlenir: Yaglakarlar, Yağmalar, Çigiller, Kınıklar, Kayılar vs. gibi. İslam öncesi Türk tarihinin kaynaklarında ise devlet kurucusu iki aile ile karşılaşıyoruz. Bunlardan birisi Börülüler (A-shih-na), diğeri de Arslanlardır (A-shih-te). Bugüne kadar A-shih-te ailesi üzerinde pek durulmamışsa da, A-shihnaların kimliği hususunda üç-aşağı, beş-yukarı birtakım tahminler yapıldığını biliyoruz.

Biz Türklerde, iki hayvanın kültürümüzde mühim bir yeri vardır. Bunlardan birisi kurt (börü), diğeri de arslandır ki (veya bars= tonga), Aşina’nm kurt ile alâkasını aşağı-yukarı herkes kabul ediyor. Arslan da büyük bir ihtimalle A-shih-te (Aşite) ailesinin sembolüdür. Bu Türk kültür hayatı için gayet normal bir hadisedir. Çünkü Türk boylarına ad verme gelenekleri içinde hayvan isimlerine de rastlıyoruz (Ak Koyunlu, Kara Koyunlu, Kara Keçili, Sarı Keçili, Alayuntlu vs). Aşitelere (A-shih-te) baktığımızda, devamlı Börülülerin (Aşinalar) yanında bulunan ve onlara yardımcı olan bu ailenin, Börülülerin (Aşinalar) akrabası olduğu çok kuvvetli bir ihtimaldir. Kök Türkler çağında, Aşina Nishu- fu’yu kağan ilan eden A-shih-te ileri gelenleri, Kutlug’un yanında da Tunyukuk (Tonıkök/ veya Tonga-yukuk?) vasıtasıyla görülmektedir.

Bilindiği gibi Tunyukuk’un adı Çin kaynaklarında A-shih-te Yüan-chen şeklinde yazılıdır. Dolayısıyla bu önemli ailenin üzerinde araştırmacıların ciddi incelemelerde bulunmaları şarttır. Bu şekilde kısa bir açıklama yaptıktan sonra, Kök Türk Kağanlığı dönemi olayları sırasında mühim vazifelerde bulunan, daha doğrusu Kök Türk Kaganlığı’nın yeniden yükselişi ve toparlanışında adları sıkça geçen iki Aşite beyinin faaliyetlerini kısaca bir hatırlayalım.

Kök Türk Kağanlığı 7. yüzyılın ortalarında, doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine kadar büyük bir kargaşa içine düşmüştü. Devlet içeriden ve dışarıdan ihanetlere maruz kalıyor, halk perişan bir halde yaşıyordu. Elbette ki, bu asil millet sahipsiz değildi. Her şeyden önce Tanrı onu gözetiyor ve kolluyordu. Aklını başına alması için birtakım belaları üzerine musallat ettiyse de, kitabelerin ifadesine göre yine onu yükseltecek olan Tanrı’nın iradesiydi.

İşte bu aşamada devletleri ve milletleri için gözlerini hiçbir şeyden esirgemeyen delilerin ortaya çıktığını görüyoruz. Bir milletin hayatında nekadar çok deli varsa, o millet o kadar büyüktür. Tabiki biz burada “deli” kavramını müspet manada kullanmaktayız. A-shih-te Fengchi ve A-shih-te Wen-fu da bizim tarihimizin şanlı  delilerindendir (Eski Türklerde gözünü budaktan esirgemeyen, devlet ve millet adına yapılan savaşlarda er meydanına ilk önce çıkan kişilere “deli alpler” veya “deli bahadırlar” deniyordu. Bakınız, J.Barbaro, Anadolu’ya ve İran’a Seyahat, Çev. T. Gündüz, İstanbul 2005, s. 31.)  

Sene 671, artık Kök Türk aksakalları arasına girmiş olan Aşina Tu-chi (belki Tugçu) halkı etrafına toplamaya başladı ve 676 kendini kağan ilan etti. Fakat 679’da o tuzağa düşürülünce esir olarak Çin’e gitmek zorunda kaldı. Aşina Tugçu çok ihtiyatsız davranmıştı. Üzerine gönderilen Çin ordusunun maksadını anlayamadı. O bu gelenlerin İran’a yürüdüklerini sanıyordu. Nihayet 679’da A-shih-te Feng-chih ve A-shih-te Wen-fu adlı iki  lider, halkı ile beraber Çin’e karşı ayaklandılar ve Börülü (Aşina) soyundan,  Çin kaynaklarında adı A-shih-na Ni-shu-fu şeklinde yazılan Kök Türk beyini kağan yaptılar.

Diğer Kök Türk ileri gelenleri de bu ayaklanmayı destekledi.Böylece baş kaldıranların sayısı yüzbine kadar çıktı. Ancak felaketler Türklerin peşini bir türlü bırakmıyordu. İl Kağan döneminden beri, Türk topraklarında yaşanan kıtlığın ardı-arkası kesilmiyordu. Bu hareketi bastırmak için yola çıkan Çin ordusu, Türkler tarafından bozguna uğratıldı. Sonradan ayaklanmanın liderlerinden A-shih-te Feng-chih’in esir alınması ve Kök Türkler arasında çıkan bir anlaşmazlık sırasında A-shih-na Ni-shufu’nun öldürülmesi isyanı durduramadı. Bu kez Aşina Fu-nien kendisini kağan ilan etti ve A-shih-te Wen-fu ile birleşerek Çin’e saldırdı.

Büyük bir Çin ordusunu bozguna uğrattılar. Nihayet Çin geleneksel politikasını uygulayarak ikisinin arasını açmayı başardı. Bundan dolayı zayıfladılar ve Çinli askerler tarafından tutuklandılar. Aşina Fu-nien ve A-shih-te Wen-fu başta olmak üzere 54 Türk beyinin başları kesildi. Aslında Çin imparatoru isyan edenler teslim olduğu takdirde, öldürülmeyeceklerine dair söz vermiş olmasına rağmen, bu vaadini tutmadı.

Aşina Ni-shu-fu ve Aşina Fu-nien’in ölümleriyle neticelenen hareketler kitabelerde; Türk milleti şöyle demiş: “Devlet sahibi idim, devletim şimdi hani? Kimin devleti için kazanıyorum. Kaganlı millet idim, kağanım hani? Hangi kağanın işini gücünü çeviriyorum”, dedikten sonra Çin imparatoruna düşman oldu. Ancak bundan sonra kendilerini düzene sokamadıklarından yine boyun eğdiler”, şeklinde ifade olunmaktadır.

Yazıtlardan da anlaşılacağı üzere, işini-gücünü Çin adına yapan Kök Türkler, daha önceden de söylediğimiz gibi başsız olmayıp, Çin imparatorluğunun kuvvetleri tarafından bozulsalar da, birbiri ardı-sıra  kağanlar çıkarmışlar ve varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Bunlar bir yana, yukarıda da belirttiğimiz üzere, Moğol  an’anesindeki Nirun ve Dürligin ailesinin tam karşılığını Türkçe ve Çince kaynaklarda Börüler (Aşina) ve Arslanlar (Aşiteler) şeklinde görmekteyiz. “

TÜRK VE MOĞOL DİL BİRLİĞİ VE BERZERLİĞİ İDDİALARI

Sevgili Okurlar,

Irk itibarıyla olduğu gibi, Dilbilimi itibarıyla de Türk ve Moğol dillerinin ayni asla mensubiyeti hakkındaki nazariyeyi Doğu da ilk defa olarak yine Reşidüddin ortaya atmıştır.

Prof. Dr. İ.Hami Danişmend’in bu konuda ki tespitlerini aynen aktarıyoruz:

Bu dil nazariyesi, Camiüt-tevarih’in Arapça nüshasının 23 üncü sayfasında yani. “Türklerle Moğollar ve bunlara mensup şubeler birbirlerine benzemekle beraber dilleri de menşe itibarıyla birdir” şeklinde tespit edilmiştir. Yine ayni eserin “Topkapı” sarayındaki “Revan odası” kütüphanesinde 1518 No. Da mukayyet acemce nüshasının 14 üncü sayfasında Türklerden bahsedilirken. Yani. “Bunların görünüşleriyle dilleri Moğolların görünüşleriyle dilleri gibidir” denilmekte ve ayni nüshanın 30 uncu sayfasında de ayni nazariye yani: “Moğol kavmi umum Türk kavimlerinin bir koludur ve bunların görünüşleriyle dilleri de birbirine benzer olup bu ırkın tamamı birden Nuh Peygamber Aleyhisselamın oğlu (yafes)in neslindendir” tarzında tekrar edilmektedir.

Ancak (Reşidüddin) bu dil  birliği nazariyesini yalnız böyle tespit ve tekrar etmekle yetinmeyerek ırk meselesinde verdiği şekilde bir sürü izahat vermeye ve birtakım kendi kanısına uygun deliller göstermeye teşebbüs etmemiştir.

Reşüdiddin  Türk Moğol Dil birliği  iddiasını Türk ve Moğol dillerinin karşılıklı birbirinden alıp verdikleri kelimelere istinat ettirmek istediği tahmin edilebilir. (Reşidüddin)in yolundan gidenlerden bazıları da bu hususta tamamıyla ona tabi kalmışlardır. Halbuki kendisiyle çağdaş olan (Endülüslü Ebu-Hayyan) bu meseleden hiç bahsetmemiş ve “Kitab-ül-idrak li-dil-il-Etrak” ön sözünün 6 ıncı sayfasında açıkça belirtildiği şekilde Türkçe’ye yalnız Acem ve Türkmen lehçelerinden geçen sözcükleri tespit etmekle yetinmeetmiş olduğu gibi, eserini “Camiüt-tevarih” ten bir asır sonra yazmış olan “İbni Mühenna”da Acem, Türk ve Moğol dillerine ait lügatinin 230 uncu sayfasında Reşidüddin’in nazariyesini üstü kapalı olarak çürütecek bir ifade kullanıp Türk ve Moğol dillerindeki müşterek sözcüklerin komşuluk münasebet ve ihtiyaç gibi sebeplerle Türkçe’den Moğolcaya geçmiş şeyler olduğunu açıkça belirtmiştir.

Doğu ilim dünyasında Türk-Moğol dil birliği nazariyesi Reşidüddin ve onu izleyenlerin teşkil ettikleri dairenin dışına çıkmamaktadır.

Zaman itibarıyla bu daire  devrinden evvel yazılmış İslam eserlerinde bu dil nazariyesine esas olacak ilmi ve kati bir kayıt aramak gereksizdir.

Her ne kadar (kaşgarlı Mahmut) Moğolların Yahudi vezirinden takriben bir buçuk asır evvel “Divan-ı Lügat”ın birinci cildinin başlangıcında adıyle andığı Moğolları da bu camiaya dahil göstermişse, de o, bu tasnifi tamamıyla coğrafi bir esasa göre tertip etmiş, yani bu hususta eski Arap coğrafyacılarının umumiyetle Asya ve bilhassa Türk dünyası hakkındaki belirsiz bilgisini esas tutmuş ve hatta Çin’i bile bu daireye alarak genel bir harita dahi çizmiştir.

 Ancak buna rağmen, kitabın 30 uncu sayfasına da dil itibarıyla Moğol lehçelerini Türk dillerinden sarih olarak ayırmış, Moğol topluluklarının ayrıca dilleri olduğunu ve bununla beraber “Türkçe’yi beğenmekte olduklarını ancak asıl Türkçe’nin Oğuz, Kıpçak, Kırgız vesaire gibi Türk milletlerinin müşterek dilleri olduğunu kati surette açıkça belirtmiş ve hatta Divan’ın bütün ciltlerinde Oğuzcayı genel Türkçe’den bile büsbütün ayrı bir lehçe olarak mütalea etmiştir. Bundan dolayı bu durumda Reşidüddin’i ırk birliği gibi dil birliği nazariyesinin de yanlış olduğu ortadadır.[16]

… Doğu’da olduğu gibi Batı’ta da ırk birliği ile dil birliğinin müşterek bir tarihi vardır: bu tarih 1830 senesinden itibaren “Turani diller grubu” şeklinde çürük bir nazariye ile netleşmeye başlamıştır. Bu nazariyeye göre, Ari, Sami ve Hami zümrelere dahil olmayan bütün diller “Turan grubu” adında ayrı bir zümre teşkil ederler; bu zümreye dahil olan dillerin morfolojilerinden başka birçok kökleri de müşterek sayılır ve işte bu yakınlık nazariyesine istinaden bütün bu dillerin Turani bir ana dilden doğmuş lehçeler olduğu iddia edilirdi.

Bununla beraber, bu genel zümre Kuzey ve güney kollarına ayrılıyordu: Kuzey kolu “Ural-Altay” dillerinden ve Güney kolu da diğer birleşik dillerle Çince, Japonca vesaire gibi tek heceli dillerden oluşmuştu.

Daha sonraları bu iki kol müstakil gruplar sayıldı. “Turani, vasfı yalnız “Ural-Altay” zümresine dünya oldu ve bu zümre Samoyed, Fin, Türk Moğol ve Tunguz kollarına ayrıldı; hatta bazı bilginler nazarında Polinezya ve Siyam dilleri de bu Turani tasnife dahildi; ancak bütün bu nazariyeler, “Zend Avesta” dan “Şahname” ye intikal etmiş mitolojik bir şahsiyet olan “Tur”un adını birbiriyle hiçbir münasebeti olmayan bir sürü milletlere yaymaktan başka bir esasa istinat ettirilememişti.

Bu tasnif içinde bulunan diller hep birleşik olmakla beraber köklerinin birbiriyle hiçbir alakaları yoktu. Onun için bu saçma nazariye ilk ortaya atıldığı günden itibaren “Otto Böhtlingk”, “Schleicher” ve “Whitney” gibi bilginlerin tenkit ve itirazlarına mukavemet edemedi ve ondan sonra bunun yerine muhtelif oryantalistler tarafından muhtelif tasnifler meydana getirildi.

Ancak “Turan” ve “Ural – Altay” tabirleri tamamıyla terk edilmiş değildi; yalnız Türk, Moğol ve Tunguz kavimlerinin “Altay kolu” adıyla bu camiaların ayrı bir şubesini teşkil etmekte olduklarından bahsediliyordu.

Fazla olarak, on dokuzuncu asrın başlarından itibaren “Moğol” tabiri altında da pek genel tasnifler yapılmış olduğundan bütün bu isimler karma karışık kullanılıyor ve her biri her bilginin kendi kabulüne göre ayrı bir mana ifade ediyordu.

Mesela Fransız Türkologu “Abel-Remusat” 1820 tarihinde birinci cildini neşrettiği “Recherches surles Langues Tartare” adındaki eserinin giriş kısmının 38 inci sayfasınada”Moğol” grubunu esas itibarıyla Mançu, Doğu Moğol, Kalmuk ve Doğu Türk lehçelerinden oluşmuş dört kola ayırdıktan sonra tibet lehçesini de bunlara zammedip toplam olarak beş koldan oluşmuş bir zümre teşkil ediyordu. Bu tasnife göre Türk ve Moğol dilleri ayni dil ailesinden demekti. Halbuki ayni mukaddimenin 36 ıncı sayfasındaki ırk taksimatı içinde (Abel-Remusat) Türkleri Avrupalılarla beraber Kafkas uruğuna, yani beyaz ırka ve Moğolları da Çinliler, Tunguzlar, mançular ve Tibetlilerle beraber sarı ırka mensup göstermişti.

Bu suretle Türkler ırkan beyaz cinse ve dilen de sarı ırka nispet edilip dilleri arasında bir uyuşmazlık hasıl oluyordu. Her ne kadar “Albert Carnoy” gibi bazı yazarlar dilin mutlaka ırka tabi olmadığını ve hatta bazen kendi dilini unutup yabancı bir ırkın dilini benimsemiş milletler bulunduğunu kaydederlerse de, kendi dilini unutmamış olan ve bu öz dili üzerindeki yabancı tesirleri gayet açık olarak belli bulunan Türk ırkı hakkında “Abel-Remusat”nın düştüğü hatayı mazur göstermek için böyle bir yorumdan istifadeye imkân yoktur.[17]

Esasen bu büyük Fransız oryantalistin düştüğü çelişkiler bundan ibaret değildi: yine ayin Girişin 30 uncu sayfasından, 34 üncü sayfasına kadar ırkların ve milletler arasındaki ırki benzerliklerin tayininde kati bir ölçü olarak en sadece en iptidai fikirleri ifade eden kelimeler üzerinde mukayese yapılmasını ve bu gibi mukayeselerde, ana, Baba, erkek, Kadın; Baş, El, Güneş, Yıldız, Taş ve Ağaç gibi basit kelimelerle birden ona kadar olan ilk sayıların esas alınmasını tavsiye ettiği ve bu gibi kökleri birbirine yakın olan dillerin mutlaka ırki bir birlikteliğe aracılık etmiş olacaklarını en kati şekilde açıkça belirtmiş olduğu halde, metnin 303 üncü sayfasından itibaren Türk diline tatbik ettiği bu mukayese usulüyle her nedense Çince ve Türkçe arasında bir münasebet aramakta ve kitabının başında Türklerin beyaz ırka mensup olduklarını kabul etmiş olduğu halde   Hint-Avrupa dilleri arasında böyle bir mukayeseye girmekten klasik bir zihniyetle imtina etmektedir.

Çince ile Türkçe arasında bulduğu münasebet de “Tuğ”, “Değmek”, “Tan” ve “Su” gibi birkaç kelimeye münhasır ve bu kelimelerle Çince karşılıkları arasındaki benzerlik hususunda kendisi bile kararsızdır. 304-305 inci sayfalarda da  Moğolca ile Türkçe arasında müşterek olan sözcüklerin esas itibarıyla bu iki dilin birinden diğerine geçmiş olduğunu kabul ettikten sonra, hangisinden hangisine geçtiğini tetkik edip hiçbir neticeye varamayarak bu gibi sözcüklerin önemli bir yekun tutmadığını itiraf etmekle yetinmektedir. Herhalde bu bilgin o klasik zihniyetten biraz sıyrılıp Türk dilinin köklerini Moğol dillerinden başka dillerle mukayese etmiş olsaydı, Türkiyat sahasında büyük neticeler elde etmiş böylece aynı kitapta kendi yazdıklarının kendisi tarafından çürütülmesi gibi zor bir duruma düşmekten kurtulmuş olurdu.

Geçen asrın ilk senelerine ait olan bu çelişkili kabuller, pek önemsiz bir takım şekil ve tasnif farklarıyla aynı asrın sonlarında da aynı çelişkileri göstermekte devam ediyordu; arada geçen devrin temin edebildiği gelişim adımları en fazla dil bilgisi sahasına kendini göstermiş bundan dolayı kökler üzerinde esaslı neticeler verecek mukayeseler yapılamamıştı. Mesela Türk diliyle çok uğraşmış meşhur oryantalistlerden “F. Lenormant” “Histoire ancienne de ı’Orient” adındaki büyük tarihinin 1881 de yayılan dokuzuncu tabının ırklarla dillere ayırdığı birinci cildi S. 356’da kendi fikirlerini şöyle açıklıyordu:

 “Macar-Japon veyahut Macar-Altay dillerinin uzun müddet kabul edilmemiş olan menşe birliği meselesi bugün artık münakaşa götürmez bir olgu şeklini almıştır; bu hal, bilhassa bu dillerin mukayeseli sarfı üzerinde çalışıp büyük bir cereyan ve hatta bir “okul” meydana getirmiş olan Castren’in eseridir.

REŞÜDİDDİN’İN YALANLARI OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE

ETKİSİNİ SÜRDÜRMEKTEDİR.

Sevgili Okurlar

Türkiye’de medrese zihniyetiyle Arap ve Acem kültürünün hâkimiyeti sebebiyle bu Moğol propagandası bilimsel izahlar görüntüsü altında Türk ellerine sokmuştur. Mesela İkinci Murat devrinde Türk tarihçilerinden Yazıcı zade Ali efendi “Tarihi Ali Selçuk” adındaki Türkçe eserinin Oğuz ırkından bahseden birinci kısmında Reşidüddin’i kaynak alarak: “Bekavli hükemayı Hatay ve Uygur ve muhasibanı Türkan-u-Mogol şöyle naklederler ve dahi bunun üzerine müttefiktirler” ibaresiyle Türkleri Moğol ırkına mensup gösterirken düştüğü hatanın tabii farkında bile olmamıştı.

İstanbul’un fethinden (Kanuni) devrinin sonlarına kadar klasik Osmanlı tarihinin tespit edildiği devirde yetişmiş resmi tarihçilerle soy bilimcilerinin bir çoğu da bu Moğol ve Acem hurafelerinin niteliğini ve niceliğini dahi anlamadan tesirleri altında kaldılar.

Ancak eski devirlerde Acem kültürüyle Doğudan giren bu uydurma nazariyeler, yeni şekilleri de on dokuzuncu asırdan itibaren Avrupa’da Şark Meselesi kapsamında üretilen “Türklerin Sarı ırka mensup olduğu Avrupa ve Anadolu’dan çıkarılması gerektiği” şeklindeki iftiralar ve “Türk Moğol Irk Birlikteliği nazariyesi” kapsamında batıdan gelmeye başladı. Onun için Doğu tesiri altında kalan eski yazarlarımızla batı tesiri altında kalan yeni tarihçilerimizden birçoklarını Türk ırkı hakkındaki kabulleri arasında büyük bir fark olmadı.

Medrese devrinde olduğu gibi, Darülfünun devrinde de eski Türkler Mongoloit sayıldı. Mesela Şehbenderzâde Ahmed Hilmi, İslâm Tarihi adlı meşhur eserinde “Moğolları da büyük Türk ailesinin bir kolu ve sarı ırkın bir şubesi” olarak değerlendirmekteydi.[18] Ahmed Hilmi 1911 yılında yazdığı “Kan Birliği, Din Birliği” adlı şiirinde: “Türk ulusu bin obaya ayrılır. Kimi Kırgız, kimi Tatar çağrılır. Kimi Özbek, kimi Uygur ya Kaçar Kimi Moğol, kimi Fin ya Macar. Bir babanın oğulları, yandaşı, değil miyiz hepimiz kan kardaşı” diyordu. [19]

Bu yanlış kanaati Cumhuriyet döneminde sürdüren tarihçilerden birisi de Zeki Velidi Togan’dır. Zeki Velidi’nin  I.Türk tarih Kongresinde Barthold ve Batılı sözde tarihçilerin tesirinde kalarak “Türk tarihini küçük ve parçalı gösterme” şeklindeki tezleri, Dr.Reşid Galip, Sadri Maksudi Arsal ve Şemseddin Günaltay gibi bilim adamlarının yoğun eleştirisine sebep olmuş bu eleştiriler kongre salonun da Zeki Velidi Togan aleyhinde tepkiye dönüşmüş, Zeki Velidi ile ilgili tepkilerin haklılığı görülerek Atatürk tarafından yurt dışına gönderilmiş, yazdığı çok uzun mektuplara rağmen Atatürk kendisini tehlikeli görerek affetmemiş Ancak 1939 yılında Türkiye’ye dönebilmiştir.

Zeki Velidi Togan’ın da etkisiyle Türklerin Eski Çağ Tarihi Batı tarafından uydurulan Hint Avrupa nazariyesi ile Batı’ya mal edildi. Mete Han’dan başlatılan kısır tarihe ise Moğollar ortak edildi. Üstelik bu zararlı ve gerçek dışı teoriler gerçekmiş gibi kitaplara yazıldı. Milliyetçi, Ülkücü, Türkçü gençlere bu yalanlar adeta ezberletildi. Türk tarihini kısa sürede zirveye çıkaran Atatürk ve dönemin çok kıymetli bilim adamlarının titizlikle çalışarak hazırladığı  “Türk Tarih Tezi” karalandı kötülendi. Dr Reşit Galip, Sadri Maksudi Arsal, Şemseddin Günaltay  başta dönemin Türkçü şahsiyetlerinin tamamı kötülendi. Türk gençlerine Türk tarihi minyatür hale getirilmiş bir şekilde okutuldu. Akademisyen tarihçilerimiz Batı’nın bize dayattığı

  1. Hint Avrupa (İndo Germen-Ari Aryan) teorisi dahilinde Son Buzul Çağına kadar giden büyük Türk tarihinin çeşitli yerlerine Hint Avrupa yalanını dahil ederek Anadolu,İran, Asya,Hindistan Mezopotamya tarihimizi,Hatta Mısır ve Avrupa tarihimizi Avrupalılara devrettiler.  
  2. Türk Moğol Irk birlikteliği yalanını Batı da hazırlanan saçma sapan teorileri kopyalayarak anlattılar

Böylece Türk tarihi minyatür bir tarih haline getirildi.Elimizde neredeyse bir Selçuklu birde Osmanlı tarihi kaldı. Onda da Türklerin maruz kaldığı zulümlerin kızgınlığıyla baş başa kaldık.

Provokatörler boş durmadı  Sarışın Mavi gözlü güzel yüzlü Türkler yerine sanki tarihte övülecek Türk kalmamış gibi Mongoloid suratlı resimlerin altında “Moğol Atalarıyla övünenler” ortaya çıktı.

Değerli Arkadaşlarım,

Yukarı da anlattığımız gibi Moğollarla Türklerin ırk birlikteliği yoktur. Bu güne kadar yapılan antropolojik, arkeolojik çalışmalar ve diğer tarihi kaynaklar bu birlikteliği desteklememektedir.

Son sözü Prof.Dr. Sadeddin Gömeç’e verelim :

“Türklerden etkilenmek zorunda kalan Moğollar, 10. asırdan sonra hem toplum yapısıyla, hem de devlet teşkilatı açısından Türkleri taklit ettiler. Ayrıca bunun dışında bir yol izlemeleri de mümkün değildi. Çünkü kendilerinden önceki en mükemmel örnek olarak iki toplum ve devlet teşkilatı söz konusu idi ki; bunlardan birisi Çin, diğeri de Türklerdi.

Çin sistemini benimsemeleri onların yaradılışına aykırıydı.Bulundukları coğrafyayı, geçim vasıtalarını ve hakim oldukları halkları göz önüne alınca, Çin usulünde yapılanmanın hiçbir anlamı yoktu. Zaten Türk-Mogol Devletinin kuruluşundan kısa bir süre sonra, Kubilay Kağan’ın düştüğü hata bunu ispatlamaktadır.

O zaman karşılarında yegâne numune olarak Türk devlet teşkilatı ile toplum düzeni bulunuyordu; neticede onlar da bunu seçtiler. Böyle olunca Türklere ait pek çok şey Moğol toplumuna da yansıdı. Her şeyden önce Çingiz Han’ın Moğolları Türk nüfus ile kıyaslandığında o kadar azdı ki, Çingiz Han mecburen Türklere de kendisini kabullendirmek durumundaydı. O vakit ona bir şecere uyduruldu, bu da; Türklerin türeyişi ve Oğuz Kağan destanlarının bir kopyasıydı. İşte bu soy kütüklerin tanzimi sırasında devlet adamlarıyla, âlimler, Türk devletinin teşekkülünde ve yükselişinde iki aileyle karşılaştılar.

Bunlardan birincisi bütün Türk kökenli halklar tarafından saygı duyulan ve sevilen idareci kabile Börülüler (Aşina), diğeri de onlara daima yardımcı olan, bazan da, mesela 8. asırdan sonra iktidar mevkiine geçmeyi başaran Arslanlardı (Aşite). İşte Moğollar da, milli destanlarını oluştururlarken bu iki aileyi örnek alarak, Nirun ve Dürligin adındaki bu sülaleleri ön plana çıkarmışlardır.”

Sayın Gömeç  bu çalışmasıyla “Moğolların sadece Türk Tarihini değil, Türk efsanelerini, destanlarını bile kopyaladıklarını ortaya koyuyor.”

Millet olarak gerçek tarihimizden habersiz olduğumuz için  700 yıl boyunca insanlarımıza Tacüt Tevarih’i anlatarak Moğolları ululaştırdık.

Atatürk’ün ebediyete intikalinden sonra Türk Moğol ırk birlikteliği masalı parlatıldığı için çocuklarımıza Moğol isimleri verdik. Şimdi de onların yüzbinlerce Türk’ü katleden kağanları ile övünmeye kalkıyoruz.

Avrupa’da Asya’da Amerika’da tarihe yön vermiş medeniyetin beşiğini teşkil etmiş kavimler, devletler Türk aslından geldikleri için övünürken bizim böyle bir hataya düşmemiz ve kabul edilebilecek bir durum değildir.

HER TÜRK KAHRAMAN DOĞAR

Değerli Arkadaşlarım.

Tarihte Türkler kadar kahraman yetiştirmiş ikinci bir millet yoktur. Çünkü her Türk’ün genetiğinde kahramanlık vardır. Övüneceksek kendi kahramanlımızla övünelim. Dünya tarihinde bu kadar zulme uğramış bu kadar acı çekmiş buna rağmen her seferinde ayağa kalkmış mağdur,mazlum ancak emsalsiz ölçüde kahraman ikinci bir millet yoktur.

Gerçek tarihimizi öğrenirsek genetiğimizde gizli milli hafızamız canlanır. Yeniden milli şuurla ayağa kalkarız.

Biz Türk’üz. Bizim Atalarımız Türk’tür.

Haydi hep beraber haykıralım…

Ne Mutlu Türk’üm diyene..

9 AĞUSTOS 2020 Saat 04.45

TANER ÜNAL


[1]Osman Gazi Özkuzu- Güdenli, Gâzân Hân ve Reformları Kaknüs Yayınları  İstanbul, 2009

[2]TDVA cilt 35 s.20

[3]Prof. Dr. Tuncer Baykara, Ege Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, Genel Türk Tarihi, s.346, Ankara 2002

[4]AbelRemusat”, “Tatar dillerine ait araştırmalar C. I, s. 13

[5]AbelRemusat C. I, s. 13

[6]Blochet, “Reşidüddin’in Moğol tarihine methal” s. 95

[7] Tarihi mubarekiGazani, yaprak 10 Akt Prof. Dr. İsmail Hami Danişmend,  S. 6

[8]Blochet, s. 129 “Reşidüddin’in Moğol tarihine methal” s. 95

[9]Blochet, s. 129 “Reşidüddin’in Moğol tarihine methal” s. 95

[10]Blochet, s. 8, 9 ve 152

[11]Blochet s. 150-151 Akt Prof. Dr. İsmail Hami Danişmend, S.9

[12]Blochet, s. 30 Akt Prof. Dr. İsmail Hami Danişmend, S.10

[13] Prof. Dr. İsmail Hami Danişmend, S.10

[14] Prof. Dr. İsmail Hami Danişmend, S.10

[15] Prof. Dr. İsmail Hami Danişmend, S.10

[16] Prof.Dr.İ.Hami Danişmend 1, 1935, S. 13

[17] Les Indo-europeens, s. 62 Akt Prof.Dr.İ.Hami Danişmend 1, 1935, S. 14

[18] Ahmed Hilmi (Şehbenderzâde), İslâm Tarihi, Doğan  Güneş Yayınları, İstanbul, 1971,s.457.

[19] Uğur Uçar, Şehbenderzâde Ahmed Hilmi’de Türklük Tasavvuru, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2009 s. s.57, 75–78

Related Post

Anayasa Değişikliği ve Çözüm Süreci

Posted by - 19 Kasım 2020 0
“1982 Anayasası kimin Anayasası?” sorusunu soran Hikmet Sami Türk, “Anayasadan Türklüğün kaldırılamayacağını” vurguyarak, “Bu Türk milletinin anayasasıdır. Türk milletinin adı…

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir