Türk Gençliği Olarak Büyük Kurtarıcı ATATÜRK’ün İşaret Ettiği Yolda Yürümeye Devam Edeceğiz

532 0

Sevgili Okurlar,

Atatürk’ün 1919-1938 yılları arasında yaptığı mücadelenin Türk dili, Türk Tarihi, Türk Kültürü ve Türk adı etrafında şekillenmiştir. Atatürk’ün izlediği milli siyaseti, milli hedefleri otaya koyması yapılan inkılabın bir Türk inkılabı olduğunu açık bir delilidir.

  Atatürk Türk İstiklal ve cumhuriyetini, ahlak, bilgi, fazilet, iman, milli ruh, milli şuur ve milli ülkü sahibi olması gereken, Türk Gençliğine emanet etmiştir. Bu gençliğin milli şuurdan uzak,yabancı hayranlığı, Türk düşmanlığı ve  maddi menfaat hesapları içerisinde olması durumunda gerektiğinde kanını, canını vererek, milletini koruması tabii ki mümkün değildir.

Bir milletin İstiklalinin korunur halde olması için o milleti meydana getiren insanların birlik ve bütünlük içerisinde şuurlu bir şekilde hareket etmesi gereklidir. Birlik ve bütünlüğün tesisi için o ülkenin iç ve dış düşmanlara karşı dikkatli, uyanık ve güçlü olması gereklidir. Bunun içinse o milleti meydana getiren fertlerin aynı dili konuşmaları, aynı tarihi şuur etrafında birleşmeleri, Aynı konuda iman ve inanç sahibi olmaları, aynı kültür ve  ülküyü benimsemeleri, ekonomilerinin tam bağımsız, devletlerinin milli olması, milletlerini milli bir kıskançlıkla korumaları şartları vardır. Bütün bu bahsettiğimiz hususlar Türk Milliyetçiliğinin vazgeçilmez unsurları Atatürk inkılabının ise temel ilkeleridir.

Atatürk’ün en önemli tarafı, onun fikirlerine, davranışlarına kaynak, teşkil eden Türk milliyetçiliğidir. Bu nedenle Atatürkçü olduklarını iddia edenlerin önce Türk milliyetçisi olmaları, Milli Kültürümüze ve kıymet hükümlerimize karşı saygılı olmaları, Türk dili ve tarihini sevip saymaları, emperyalizmin her türlüsüne karşı olmaları gereklidir.

Sevgili Okurlar,

Bu ülke Türk Yurdudur! Türkiye Türklerin oturduğu memleket veya Türklerin yurdu demektir. “Türkiye”tanımlamasına Bizans ve Latin kaynaklarında çok rastlanır. Marko Polo Anadolu’dan geçerken Anadolu’ya “Turcia minor”, yani Küçük Türkiye; Orta Asya’nın içine girince de, Orta Asya için “Turcia Major” yani “Büyük Türkiye” demişti. Bu sözün içinde herhalde “Türk devleti” anlayışı da saklı idi. Araplar da Türk dünyası için, “arz üt-Türk” demişlerdi[1] Diğer taraftan Mısır’da yaşamış olan memluk veya Kölemen devleti (1250-1517) ne de “Devlet-i Türkiye” denilmiştir.

Atatürk, Türk yurdunu şöyle tanımlar:

“Türk milleti Asya’nın garbında ve Avrupa’nın şarkında olmak üzere kara ve deniz sınırlarıyla ayırt edilmiş, dünyaca tanınmış, büyük bir yurtta yaşar. Onun adına “Türk Eli” derler. Türk yurdu daha çok büyüktür. Yakın ve uzak zamanlar düşünülürse Türk’e yurtluk etmemiş bir kıt’a yoktur. Bütün dünyada, Asya, Avrupa ve Afrika Türk atalarına yurt olmuştur. Bu hakikatler eski ve hususiyle yeni tarih vesikalarıyla malûmdur. Fakat bugünkü Türk milleti, varlığı için bugünkü yurdundan memnundur. Çünkü Türk, derin ve şanlı geçmişin, büyük kudretli atalarının mukaddes miraslarını bu yurtta da muhafaza edebileceğinden, o mirasları, şimdiye kadar olduğundan çok daha fazla zenginleştireceğinden emindir…” [2]

. Türklük bizi bir arada tutan bağdır. Kimliğimizdir. Bizi kimliksizleştirmek isteyen Batının[3] asıl hedefi Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Ulus Devlet ve üniter yapısını şehir devletleri haline getirene kadar parçalamaktır.

Irkçılık ve diğer bu yöndeki suçlamalar Batı’nın yerli işbirlikçileri vasıtasıyla Türk toplumuna “Toplum Mühendisliği” yeni adıyla “Algı yönetimi” Türk tarihinde ki tanımlamasıyla “Mankurtlaştırma” yöntemiyle şekil vermek için bir dayatmadır. Bu dayatmalarla kayıtsız, şartsız Türk milletine ait olan egemenlik haklarını, Türk milleti dışında uluslar üstü kuruluşlara devrini temin etmek için çalışan içimizdeki yerli işbirlikçiler yanılgı içerisindedirler.

Atatürk inkılâbının esası Türklüğe dönüştür. Bunun için iki dev cüsseli atılım yapılmıştır. Bunlar Dil ve tarih sahasında bizzat Atatürk’ün önderliğinde yürüyen yoğun ve zorlayıcı çalışmalardır. Bu çalışmaların gayesi Milletimize Türk kimliğinin kazandırılması, onun bu milli şuur etrafında birleştirilmesi milli birlik ve bütünlüğün tesisidir. Atatürk Batı’nın çirkin yüzünü tanımış, milletin karşı karşıya kalabileceği tehlikeleri görmüş bir dilci veya tarihçiymiş gibi gecesini gündüzüne katarak bu sahada bir takım hizmetler yürütebilecek kişileri seçmiş onları sofrası etrafında toplamış adeta yeni bir savaşa sokmuştur.

Atatürk hayatı boyunca tarih ile sıkı bir ilişkisi bulunduğu halde, tarih adını taşıyabilecek bir kitap yazmamıştır. Büyük Nutuk, ustalığını yaptığı Türk Devrimi üzerine siyasal bir açıklamadır. Şu da var ki, Atatürk’ün klasik değerde bir tarih görüşü vardır. Bu görüş onun yazılarında, Türkiye Büyük Millet Meclisinde ve ülkenin çeşitli bölgelerinde vermiş olduğu demeçlerde belirmektedir. [4]

Atatürk’ün tarih bilgisi, bunu liderlik sanatında büyük bir ustalıkla kullanması, tarih yazıcılığı ötesinde belli bir tarih görüşüne de sahip bulunması, bu açıdan kendi zamanını aşan geniş devirleri ve güzel olarak insanlık tarihinin sorunlarını ele alması gibi özellikleri ile ayrı bir önem kazanmaktadır.[5]

Atatürk, derin bir tarih şuuruna sahip, eşi az önderlerden biridir. Onda bu şuur, bir yandan Türk tarihine derin bir bakış, öbür yandan tarih önünde yüksek bir sorumluluk duygusu şeklinde kendini gösterir. Nihayet onun Türk tarihine bakış tarzı bizzat bir tarihî âmil mahiyetini de kazınmıştır. Atatürk’ün dehasının bu yönü, onu anlamak için büyük önem taşır.[6] Atatürk, hayatının her noktasında milletine güvenmiştir. Çünkü milletini milletinin başka milletlere nasip olmayacak tarihini çok iyi biliyordu. Nitekim Kurtuluş Savaşına başlamak üzere olduğu günleri şöyle anlatıyordu:

“Ben 1919 yılında Samsun’a çıktığım gün, elimde, maddi hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk Milletinin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevi bir kuvvet vardı. İşte ben bu ulusal kuvvete, Türk Milletine güvenerek işe başladım.”[7]

Atatürk geçmişte Türk varlığı araştırmalarından edindiği bilgileri yeni Türk Milletine öğretecekti. Tarihte kahramanlıklar göstermiş olan bir milletin daha sonraki yıllarda bu özelliklerden sıyrılamayacağını açık bir dille anlatmaya başladı. Türkiye’de toplumu meydana getirecek bireylerin kendi kişisel yeteneklerine ve kendi ırkına güvenme duygusunu işliyor, milletin düşünce gücünü geliştiriyordu.

Gazi Mustafa Kemal İstiklal Savaşı başlangıcında milletinin tarihini biliyor bu nedenle Milletine duyduğu güvenden güç alıyordu. Halka, yöneticiler ve kumandanlara yayınladığı bildiriler ile Sivas Kongresinin açış konuşmasının ana teması, geçmişte Türk varlığı araştırmalarının verilerini yansıtmaktaydı.

Atatürk, çağının en büyük savaşı olan Türk İstiklal savaşını ve yaşadıklarını Büyük Nutuk’ta dile getirdi. Bir anlamda bu milletine karşı hesap verme, dünyaya karşı ise Türk Milletinin asil bir millet olduğu hangi şartlar altında olursa olsun içeride, hangi işbirlikçiler ve hangi zararlı adamlar yer alırsa alsın medeni bir yapı teşekkül ettirerek halkın desteğine dayalı bir şekilde istiklal savaşı yapabilecek güçte olduğunun ilanı idi.

Eğer Atatürkçülükten bahsediyorsak Büyük Önder’in Türk Devrimini bir bütün olarak ele almamız gereklidir. Atatürk bize bir takım hedefler koymuştur. “Türk’ün Gerçek Tarihine dönüşü” olan Türk Tarih tezinin ilmi yönü her geçen gün daha da ağırlık kazanmaktadır. Türk tarih tezi aynı kararlılıkla üzerinde durulan bir hedef olsaydı, eğer I. ve II. Türk tarih kongrelerinde gösterilen yolda yürünseydi, bu gün Türk gençleri çok farklı bir tarih şuuruna sahip olurlardı. Belki bu karmaşanın içerisinde kalmazdık.

Onun Türk tarihi ile ilgili çalışmaları Batı’nın Türkiye aleyhindeki iddialarına bilimsel bir tarzda cevap verme şeklinde başladı. Türk tarihi ile ilgili olarak Batı’nın kasıtlı yanlış değerlendirmelerinin altında emperyalist emeller yatıyor ileride yapılacak top yekün bir saldırının alt yapısı hazırlanıyordu. Bu durum Türk münevverleri, aydınları hatta genç öğretmenlerimiz tarafından bile idrak ediliyordu.

Nitekim Bayan Afet (Prof.Dr. Afet İnan) 1928 yılında İstanbul’da Fransız (N.D.D.) mektebinde okuduğu sırada bir coğrafya kitabında, Türk ırkının sarı ırka mensup olduğu ve “secondaire” ikinci derecede addedildiğini resimlerle bezenmiş bir şekilde okuyor, bu resim ve bilgiye göre etrafına bakıyor ve bunun hakikate uygun olmadığını görerek kitabı Atatürk’e ulaştırıyordu.[8] Atatürk “Hayır böyle olamaz. Bunların üzerinde meşgul olalım” demekle kalmıyor, derhal yeni kitaplar getirterek bizzat çalışmaya başlıyordu. Bu arada birçok bilim ve fikir adamımız bu konuda endişelerini dile getiriyor ve milli bir tarihimizin olmaması ve Avrupalıların Türk tarihini barbar ve istilacı bir kavim olarak nitelendirmeleri karşısında endişelerini belirtiyorlardı. [9]

Atatürk’ün Türk Tarihinin kısa zamanda araştırılıp ortaya çıkarılması, Türklerin kültür ve medeniyet dünyasına katkıları, yetiştirdiği büyük şahsiyetlerin insanlığa hizmetleri ortaya konulması talimatını vermiştir. Böylece, dünya, Türklerin nasıl şerefli bir geçmişe ve zengin bir kültüre sahip olduğunu öğrenecek ve yeni yetişen Türk çocukları da atalarının şanlı tarihinden haberdar olacak, onlarla övüneceklerdi. Bu, aynı zamanda, Türk milletinin milli birliğini ve heyecanının kuvvetlendirecek, milli mücadele yıllarında olduğu gibi, Türkler için, güçlükleri yenmede ve muasır medeniyet seviyesine ulaşmada büyük bir destek olacaktı. Aynı zamanda diğer Türklerle olan müşterek tarihimiz ve kültürümüz ortaya çıkacaktı.

Bunun yanında Batılıların bize vatan olarak çok gördükleri Anadolu’nun eski tarihinin araştırılmasını istedi. Atatürk Türklerin 1071 Malazgirt zaferinden önce de Anadolu’ya gelmiş olduğunu biliyordu. Şayet, tarihin ilk çağlarında, Asya’dan gelerek Anadolu’da medeniyetler kurmuş kavimler arasında Türklerin de bulunduğu tespit edilirse, Batılı bir çevrenin, “Türkler Anadolu’ya sonradan gelen bir millettir, geldikleri yere dönmelidir” iddiasını çürütmek mümkün olacaktır.[10]

Türk tarihinin derinliklerine inmek ve Anadolu tarihinin Türklüğünü ispat etmek isteyen Atatürk, Türkçü bir yaklaşımla Türk tarih kurumunu kurmuş “Türk tarih tezini” ortaya atarak Hint Avrupa nazariyesini çökertmiş, milli bir tarih anlayışı gerçekleştirmiştir. Türk Dil Encümenini kurarak çok kısa bir sürede Osmanlıca’dan Halkın Türkçe’sine dönüş gerçekleştirilmiş, Türkçe’nin Türkiye’ye  hakim olması için elden gelen yapılmıştır. “Güneş Dil teorisini” ortaya atmış, Türk dilinin diğer dillerden üstün olduğunu ve bütün dillerin anasının Türkçe olduğunu ispat etme gayretini sürdürmüştür. Türk folkloru, Türk kültürü üzerinde çalışmalar yaptırmış, Dış Türklerle ciddi bir şekilde ilgilenmiştir.  “Türk Milletini tarihte hak ettiği şanlı yerine oturtmak ülküsünü benimseyerek yılmadan çalışmak, damarlarındaki asil kana, cevhere, Türk ırkına ve Türk tarihine güvenmek, Türk Kültürünü, Türk Milletini yükselten ve büyük millet yapan hasletlerini sevmek ve sevdirmeye  çalışmak, yüzyıllardır yaşanan sıkıntılar nedeniyle iktisaden kalkınmış milletlerle aramızda meydana gelmiş eksikleri tamamlayarak yüksek Türk Kültür ve Medeniyetini zirveye çıkarmak…” İşte Türk inkılabının bütün unsurları hep bu ana gayeye, bu hedefe ulaşmak için ancak birer zaruri vasıtadan ibarettir. Dr. Selahattin Ertürk Hocaoğlu, Türkçülük ve Kemalizm adlı makalesinde şöyle diyor: “Türkiye’de bir inkılap yapıldığı kabul edildiğine göre, bu inkılabın bir fikri dayanağı olacaktır. Türk  inkılabının fikri zemini nereden gelmektedir” sorusundan sonra şu cevabı veriyor: “İhtilallerin dayandığı fikriyat, daha önce Türk cemiyetinde mevcut bulunan üç cereyandan İslamcılık, Osmanlıcılık, Türkçülük” birinin, yani “Türkçülüğün” tatbikatı olabilir. Nitekim öyle olmuştur.

Mustafa Kemal, İttihat ve Terakkicilerin tatbik edemedikleri Türkçülük idealini tatbik etmek istemiş; fakat bunu söylemeden yapmayı tercih etmiştir.”[11]

1932 yılında düzenlenen ı. Türk tarih kongresi ve 1937 yılında düzenlenen 2. Türk Tarih Kongresinde Türkiye’nin ve Batı’nın çok kıymetli bilim ve fikir adamları Türk tarih tezinin önemini anlatmışlardır. Atatürk’ün önderliğinde geçen o muhteşem yıllar Türk tarihinin ve Türklüğün zirveye çıktığı yıllardır

Atatürk sadece Tarih konusuyla ilgilenmemiştir. Dil konusunda Türkçeye dönüş devrimini gerçekleştirmiştir.

“Benim en büyük fahrim servetim Türk yaratılmamdır” diyen Atatürk Konya’dan Selanik’in köylerine iskan edilmiş Yörük aşiretlerine mensup vatansever duygularla yetişmiş bir Türk evladıdır. Ancak onun yetiştiği yıllar Osmanlı Cihan devletinin son yıllarıdır. Ülke emperyalistlerin elinde oyuncak haline gelmiş, Osmanlı devleti daha Atatürk doğmadan iflasını ilan etmiş, ülke ekonomisi yabancıların kontrolüne girmiş, Reji İdaresi vatandaşların üç kile buğdayının bile ikisini ambarından götürmekte, Türkler tarımda, sanayi de sadece ırgat olarak yer bulabilmektedir. Bu gün nasıl “Mavi akım” veya “ Ödeme garantili işletme modelleri” ile Türk Milleti soyuluyorsa o günlerde de “Km garantili” Demiryolları yapılıyordu. O yolların 20 şer Km her iki tarafında ki yer altı ve yer üstü zenginliklerini götürme hakkı yabancı şirketlere aitti.

Ülkelinin ormanları yer altı ve yer üstü zenginlileri sürekli şekilde vagonlarla taşınmaktaydı. Bu öylesine bir soygundur ki, demiryollarının geçtiği yerlerde eskiden aslan avcılığı yapılan ormanlar varken şimdi nebati toprak bile kalmamıştır. Dağlar soyulmuş, ovalar bataklık haline dönmüştür. Levantenler, azınlıklar her türlü işbirlikçiler ülkenin bütün varlıklarını küçük saray yavrularında “soylu” (!) bir hayat yaşayarak sömürürken,  Türk milleti ne olduğunu anlamadığı ve hak etmediği borçlarla karşı karşıya kalmıştır. Bu borçların ödenmesi için yapılan anlaşmalarla önce şehirlerin, sonra kasabaların, arkasından köylerin gelirleri yabancı şirketlere devredilmiş bu şirketler köylülerin depolarındaki 3 kile buğdayın 2 sini götürmektedir. Vergilerin yüksekliği nedeniyle üretim düşmüş yer yer kıtlıklar başlamış resmi verilere göre halk otlarla, onu da bulamazsa ağaç kabukları ile beslenmektedir. Üstelik bütün bu çileye sabreden Türk milleti “İdraksiz Türk” denilerek aşağılanmaktadır. Türk milleti için kara günlerdir o günler.. Henüz Yusuf Akçura’nın “Üç tarz-ı siyaset”i bir cılız ses olarak çıkmaktadır. Ziya Gökalp’in “Türkleşmek Muasırlaşmak İslamlaşmak” demesine bile 10 yıl vardır. İşte o günlerde Yani 1905 yılında ki bir hatırasını Atatürk bakınız nasıl anlatıyor:

   “Bizim neslin gençlik yıllarına Osmanlılık telkin ve etkileri hakimdi. İmparatorluk halkını meydana getiren Türk’ten başka milletlere, bu arada yanlış bir din anlayışı ile Araplara, sarayın ordu ve devlet ileri gelenleri arasında bulunan ırkdaşlarının tesiriyle Arnavutlara özel bir değer veriliyor, oralardan söz edilirken “kavm-i necib” deyimi ile sıfatlandırılarak bu duygunun belirtilmesine çalışılıyor, memleketin sahibi ve devletin kurucusu olan biz Türkler, ikinci planda gelen önemsiz halk yığınları sayılıyorduk.”

“Şair Mehmet Emin Yurdakul’un ilk defa Manastır askeri idadisinde öğrenci iken okuduğu: ‘Ben bir Türküm, dinim, cinsim uludur’” mısra ile başlayan manzumesinde, bana milli benliğimin gururunu tattıran ilk anlatımı bulmuştum. Fakat ben asıl bunu, orduya katıldığım ilk günlerde, bir Anadolu çocuğunun gözyaşlarında gördüm ve kuvvetle duydum. Ondan sonra Türklük, benim en derin güven ve kaynağım, en engin övünç dayanağım oldu. Kendimi hiçbir zaman Osmanlılığın telkin ettiği başka milletleri öven ve Türklüğü aşağı gören eksiklik duygusuna kaptırmadım.”

“Bakınız nasıl oldu. Kurmaylık stajı için (5 Şubat 1905) verildiğim süvari alayı Hayfa’da bulunuyordu. Kışla ile deniz arasında geniş bir talim alanı vardı ve piyade acemi eğitim devri yeni başlamıştı. Erleri bölgeden toplanmış Arap gençlerinden, öğretici kadro da tecrübeli ve Anadolu kıta çavuşları kadro da tecrübeli ve Anadolu kıta çavuşları olan Türk delikanlılarından kurulu idi. Katıldığım bölüğün alaydan yetişmiş Makedonya Türklerinden, ileri yaşlı bir yüzbaşısı vardı. Erlere, çavuşlar talim yaptırıyor, biz subaylar arada dolaşarak çalışmaları izliyor ve denetliyorduk. Yüzbaşı çavuşlara karşı sert davranıyor, yeni erlere ise fazla şefkatli görünüyordu. Onların herhangi bir şekilde azarlanmasına, hırpalanmasına gönlü razı olmadığını ısrarla söylüyordu. Hâlbuki talimlerde, Türkçe bilmedikleri için çavuşların söylediklerini iyi anlayan kimi erlerin yanlış hareketlerinin zaman zaman çavuşların sabırlarını tükettiği, sertçe davranışlarına yol açtığı da oluyordu.”

“Bir gün yüzbaşı, bu yolda harekette kendini alıkoyamayan bir çavuşunu mimlemiş ve talimden döndükten sonra, birlikte oturduğumuz bölük komutanlığı odasına çağırtmıştı. Takım komutanı ile birlikte gelerek yüzbaşısını saygıyla ve askerce selamlayan çavuş yirmi beş yaşlarında dinç ve yakışıklı ince bıyıklımı, elmacık kemikleri fazla kabarık, uyanık bir Türk çocuğu idi. Yüzbaşı, onun milli şerefini ağır şekilde hançerleyen “Türk” sözleriyle azarlamağa başlamıştı. “Sen nasıl olur da: “Kavm-i Necib-i Arab”’a mensup peygamberimiz efendimizin mübarek soyunda olan bu çocuklara sert davranırsın, ağır söz söyler, kalbini kırarsın, kendini bil, sen onların ayağına su bile dökmeğe layık değilsin” gibi gittikçe manasızlaşan fakat yaşlı yüzbaşının samimi inancından kuvvet alan sözlerle hakaret ediyor, gittikçe asabileşiyordu.”

“Ben dikkatle çavuşun yüz ifadesini izliyordum. Başlangıçta üstünde bir babaya duyulan saygının samimiyeti okunan çizgiler sertleşmeye, içten gelen haklı bir isyanın ateşleri gözlerinden okunmağa başlamıştı.”

“Fakat gerçek itaatin sembolü olan her Türk askeri gibi buda iç duygularını gelmemesini bildi. Sessizce göz pınarlarından dökülmeye başlayan yaş damlaları yanaklarında birbirini kovalayarak bıyıkları üstünde toplanıyordu.”

“Ben bir taraftan üzgün ve sinirli bu sahneyi seyreder ve söylenenleri dinlerken, bir yandan da içimde bir isyan duygusu şahlanıyor ve şöyle düşünüyordum: “O erin bağlı olduğu kavim birçok bakımdan necib olabilirdi. Fakat çavuşun, yüzbaşısının ve benim bağlı olduğum kavmin de tarihlerini şerefle dolduran büyük ve asil bir millet olduğu da biran şüphe götürmez bir gerçekti. Türklük hakkındaki o günkü görüş ise, doğrudan doğruya Türk aydınlarının kendi kendini bilmemesinden ve başka milletlerde şu veya bu sebeple üstünlük var sayarak, kendini onlardan aşağı görüp nefsine olan güveni yitirmesindendir. Artık bu yanlış görüşe son vermek, Türklüğümüzü bütün asalet ve necabeti ile tanımak ve tanıtmak gerekmekteydi, dedim ve o andan beri inandığım bu gerçeğe bütün Türklerin inanmasını bununla övünüp kendine güvenmesini ülkü bildim”

Mustafa Kemal Genç bir Türk subayı içi Türklük ateşiyle yanıyor ancak bunu ifade bile edemiyor. Çünkü gururla “Arnavut”’um veya “Arab”ım diyebiliyorsunuz ancak “Türk”’üm diyemiyorsunuz[12]..  Bu sebeple, Atatürk Cumhuriyeti döneminde yapılan bazı aşırılıklar Türk olmayanları “Kavmi Necip” olarak gören Türk’ü aşağılayan, Türk milletini geri plana iten azınlıkçı faaliyetlere karşı duyulan soylu bir tepkidir.

Dönemin ünlü fikir adamlarından Dr. Selahattin Ertürk Hocaoğlu, “Türkçülük ve Kemalizm” adlı makalesinde şöyle diyor: “Türkiye’de bir inkılap yapıldığı kabul edildiğine göre, bu inkılabın bir fikri dayanağı olacaktır. Türk inkılabının fikri zemini nereden gelmektedir” sorusundan sonra şu cevabı veriyor: “İhtilallerin dayandığı fikriyat, daha önce Türk cemiyetinde mevcut bulunan üç cereyandan (İslamcılık, Osmanlıcılık, Türkçülük) birinin, yani Türkçülüğün tatbikatı olabilir. Nitekim öyle olmuştur. Mustafa Kemal, İttihat ve Terakkicilerin tatbik edemedikleri ‘Türkçülük’ idealini tatbik etmek istemiş; fakat bunu söylemeden yapmayı tercih etmiştir.”[13]

Atatürk 1935 yılında bir vesileyle gençliğe şöyle sesleniyordu:

 “Her Türk ferdinin son nefesi, Türk milletinin nefesinin sönmeyeceğini, onun edebi olduğunu göstermesidir. Yüksek Türk, senin için yüksekliğin hududu yoktur. İşte parola budur.” [14]

“Bu vesileyle muhterem milletime şunu tavsiye etmek isterim ki, başına geçireceği insanların kanındaki cevher-i asliyi tayin etmekten bir an fariğ olmasın.”[15]

Mahmut Esat Bozkurt Atatürk İhtilali isimli eserinde Atatürk’ün “Kanını taşıyandan başkasına inanma!”[16] Sözlerini aktarırken şunları söylüyor:

“Hiç unutmam İstiklal savası sırasında Londra konferansına Ankara hükümeti tarafından gönderilen murahhas heyeti sırasında İzmir Milletvekili sıfatıyla bende bulunuyordum. Reisimiz olan Çerkes Bekir Sami’nin işi gücü Kafkasya’da bir Çerkes devleti kurdurmak olmuştu. Halbuki biz Türk İstiklalini kurmaya memur idik. Türk devlet işlerini Türk’ten başkasına vermeyelim. Türk devlet işlerinin başına  Türk’ten başkası geç memelidir.” [17]

Atatürk Türkçüdür. Atatürk’ün bakış açısını içtimai hadiselerin sebeplerini antropolojik temele dayandırmak bakımından ele alındığı taktirde; “Muhtaç olduğu kudretin damarlarındaki asil kanda mevcut” olduğunu ifade eden Türkçülük, kendi ırkının üstünlüğünü iddia etmek bakımından ele alındığı taktirde, “Bir Türk cihana bedel” diyen, milleti tarif ederken mühim bir unsur olarak kan birliğini de alan ve bu fikrin parti tüzüğüne geçirdiği gibi mektep sıralarında okunacak kitapların yazarlarına da empoze eden Mustafa Kemal’in Türkçülüğü inkar edilebilir mi?…

Atatürk döneminde ki marşlar bile o dönemde milli şuurun ulaştığı zirvenin anlaşılması bakımından dikkate değer:  

İstiklal Marşından: “Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal”, “Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal”. “Onuncu yıl Marşından: “Türk’üz, bütün başlardan üstün olan başlarız”; Harbiye Marşından; “Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız”; Yedek Subay Marşından “Türklüğün öz cevheri taşar temiz kanından”; Kuleli Marşından; “Hayat umar Vatan tatlı sesinden: “Miras kalan asil kanla ceddinden”; Piyade Marşından: “Alnımda ırkımın hilali…”Bu söylemler bizim bu gün toplum olarak kabul ettiğimiz soy bütünlüğünü esas alan bakış açısının daha ilerisinde ırka dayalı bir milliyetçi anlayışı temsil eden ifadelerdir.

Türklüğümüzle gurur duyuyoruz. Biz onurlu bir milletiz. Dünya milletler ailesinin en şerefli üyesiyiz. Tarihimizle kültürümüzle bütün milletlere önderlik etmiş bir milletiz.

Atatürkçülüğün özünde Türk insanını, Türk Kültür ve Medeniyetini yükseltmek, Türkçeyi Türkiye’ye hâkim kılmak,  Tam bağımsızlık, milletleşmek ve üniter yapıyı korumak esas ve prensipleri vardır. Adı Türk, Dili Türkçe olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti bizim devletimizdir.

Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığının sebebi Türk düşmanlığıdır. Yaşımız 20’de olsa, 40’da olsa, 60’da olsa, 80’de olsa, damarımızda ki asil kanın idrakinde Türk gençliği olarak, Büyük Önder Atatürk’ün Gençliği hitabesini rehber edindik.. Atamızın çizdiği yolda, onun yarım bıraktığı eserleri de tamamlayarak, sonuna kadar yılmadan yürümeye kararlıyız.

Tüm Değerli Arkadaşlarıma sağlıklı mutlu başarılı güzel bir gün diliyorum

TANER ÜNAL


[1] Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Geliş Çağları, Ankara 1979, s. 20 ve diğer.

[2] Atatürk, Genelkurmay Asker Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1980, S. 537-538

[3] A.B.D, AB, Uluslar arası sermaye, Sistem-Elit küreselleşme v.d. Emper. org.

[4] Enver Ziya Karal, Atatürk ve Tarih,Türk Dili, sayı 170, kasım 1965

[5] Prof. Dr. Bekir Sıtkı Baykal, Atatürk ve Tarih, Belleten, Ekim 1971, Cilt XXXV, Sayı 140, S. 532.

[6] Prof. Dr. Halil İnalcık, Türk Tarihi ve Atatürk’te Tarih Şuuru, Türk Kültürü Dergisi, Mayıs 1963, Sayı. 7, Sayfa. 6

[7] Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, 1968, s. 109

[8] Prof. Dr. Afet İnan,  Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, S. 192

[9] Gazi Mustafa Kemal Türklerle ilgili tarafgir yayınları bilgileri, yargıları inceledikten sonra, şu sorular üzerinde çalışmalar yapılmasını istiyordu:

1. Türkiye’nin en eski halkı kimlerdir?

2. Türkiye’deki ilk uygarlık nasıl ve kimler tarafından kurulmuştur?

3. Türklerin dünya tarihindeki ve uygarlığındaki yeri, hizmeti nedir?

4. Türklerin Anadolu’da bir aşiretten bir devlet kurmuş olmaları mümkün olmadığına göre bu olayın gerçek yönü nasıl açıklanmalıdır?

5. İslâm Tarihinin anahtarları ile Türklerin İslâm tarihindeki yeri ve rolleri nedir?[9]

[10] Atatürk’ün Türk Tarihi ile ilgili görüşleri hakkında daha fazla bilgi için bk.M.Saray, “Atatürk ve Türk Tarihi”, Türk Kültürü, sayı: 249 (Ocak 1984), s.1-18

[11] (Prof. Dr. Hikmet Tanyu, Atatürk ve Türk Milliyetçiliği, Orkun Yayınları,  Ankara 1961, s. 8)

[12] 14 Eylül 1931 günü Faik Reşit Unat ile Dolma bahçe sarayı balkonunda bir sohbet esnasında Mustafa Kemal tarafından ifade edilen bu sözler onda, Türklük duygusunun daha çok genç yaşlarda, asker ocağından filiz saldığını göstermektedir.

[13] Akt Prof. Dr. Hikmet Tanyu, Atatürk ve Türk Milliyetçiliği, Orkun Yayınları,  Ankara 1961, s. 8

[14] U. Kocatürk, Atatürk’ün söylev ve demeçleri s 187.

[15] Dr. Selahattin Ertürk’ün verdiği kaynaklar Orkun sf.3 Akt Prof. Dr. Hikmet Tanyu, Atatürk ve Türk Milliyetçiliği, Orkun Yayınları,  Ankara 1961

[16] Atatürk İnkılabı M. Esat Bozkurt Kaynak yayı. 3. basım 1995 s.267

[17] Birinci Meclis’e Amasya milletvekili olarak giren Bekir Sami Bey, Ankara hükümetinin ilk dışişleri bakanıydı. Galatasaray Lisesi ve Paris Siyasi Bilimler Okulunu bitirmişti. Dışişleri Bakanı olarak 1921 yılında yapılan Londra Konferansı’na Ankara hükümeti adına katılmış ve Ankara’nın batılılarca tanınması anlamına gelen bu ilk resmi dış ilişkilerde hükümeti temsil etmişti. Bekir Sami Bey, konferanstan hemen sonra Londra, Paris ve Roma’da Ankara’ya sormadan çeşitli anlaşmalar yapmış ve Mustafa Kemal’i son derece sinirlendirmişti. Yaptığı anlaşmalarla İngiltere, Fransa ve İtalya’ya Türkiye’nin değişik bölgelerinde maden arama ve işletme imtiyazları veren, Türk politikasının tersine Kafkaslarda İngiltere’nin kuşatma sağlamasına yönelik bir takım faaliyetlerde bulunarak bunları Ankara hükümeti adına imzalayan Bekir Sami Bey, Ankara’ya döner dönmez hemen görevden alınmıştı. Ankara hükümeti, ilgili devletlere gerekli bildirimi yaparak, kendi temsilcisinin imzaladığı imtiyazları kabul etmediğini ve anlaşmaları onaylamadığını bildirmek zorunda kalmıştı. Bekir Sami Kunduk Kafkaslarda kendinin dük olduğu bir devlet kurma hayali peşine düşmüş, bu hususta Sovyetler Birliği bünyesinde şahsi faaliyetlerde bulunmuş, TBMM’nin haberi olmadan Türk devletinin aleyhine İngilizlerle bir takım anlaşmalar yapmıştır. Lozan Murahhaslarından Dr. Rıza Nur’un Moskova hatıralarında daha geniş bilgi vardır. Bekir Sami Beyin durumu devletin en üst makamlarında bulunduğu halde kendi ırki davasının peşine düşenlere en güzel örnektir.

Related Post

TURANÎ KAVİMLER (II)

Posted by - 20 Ağustos 2020 0
-Nippo Kavmi’nin Medeniyet-Kültür-Din Eksenine Genel Bakış Nippo halkının Turan Kavimlerinden bir kol olduğunu önceki yazımda belirtmiştim.Nippolar’da göç kanununa uyarak Altay-Issık-Göl…

Kırım Hanı Hacı Selim Giray Han (II)

Posted by - 14 Temmuz 2020 0
Osmanlı Devleti, Avusturya sınırında 1685’de Uyvar ve 1686’da Macar Beylerbeyliği merkezi Budin’in düşmesiyle Belgrad’a geçildi.1687’de 2.Mohaç Meydan Muharebesi meydana geldi…

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir