SÜMERLER NEDEN TÜRKTÜR – 2

889 0

TARİHTEKİ SAHİP OLDUĞUMUZ MEDENİYETLER, KAVİMLER KAVİM DEVLETLER, DEVLETLER, CİHAN DEVLETLERİ, TIPKI BU GÜNKÜ VATAN TOPRAKLARI GİBİ VATANIMIZDIR.

SÜMERLER NEDEN TÜRKTÜR – 2

İÇERİDEN VE DIŞARIDAN SALDIRI ALTINDAYIZ. TARİHİMİZİ BİLMEZSEK YAŞADIĞIMIZ TOPAKLARA TUTUNAMAYIZ..

ATALARIMIZIN AYAĞINI BASTIĞI HER KARIŞ TOPRAK PARÇASININA SAHİP ÇIKMALIYIZ

ESKİÇAĞ TARİHİMİZİ ANLATMAYA DEVAM EDİYORUZ

Sevgili Okurlar,

Tarih; insanlığın geçmişini anlatan, geçmiş zamanları inceleyen bir bilim dalıdır. Tarih “Nereden geliyoruz ve neyiz sorularına cevap veren bilimdir.’’, “Geçmişte yürüdüğümüz uzun yolun hikâyesidir.”, “Geçmişte olan olaylar hakkında belgelerin verileridir.”, “Beşerin hafızasıdır ve beşer mazisinin ilmidir. Bir insanın geçmişte yaptıkları nasıl ki gelecekte yapacaklarının teminatı olacak, nasıl geçmişte yaptıkları geleceğine yön verecekse Tarihini bilen milletler aynı şekilde gelecekte neler yapabileceklerini, neleri başarabileceklerini görür ona göre hareket eder. Geçmişini bilen milletler tehlikelerin nereden geleceğini görür aynı tehlikeleri bir daha yaşamamak için gayret ederler. Çünkü büyük milletlerin büyük ve ezeli düşmanları olur.Bu sebeple Büyük Milletlerin düşmanları önce o milletin tarihini öğrenirler. Tarihi kayıtları gözden geçirirler ona göre stratejiler oluştururlar. Bu sebeple geçmişte yaptıkları hataları tekrar yapan milletler aynı felaketleri tekrar tekrar yaşarlar .

Geçmişte büyük medeniyetler kurmuş milletler, Tarih bilincine sahip olurlarsa gelecekte aynı başarıları tekrar tekrar yaşamaya adaydırlar.

Tarih vizyondur. Tarih geçmişimiz değil geleceğimizdir.

Tarihimizi bilmezsek ilerleme imkanımız olmadığı gibi yaşadığımız topaklarda tutunma imkanımız olmaz. Tarihteki sahip olduğumuz medeniyetler, kavimler kavim devletler.devletler,Cihan devletleri tıpkı bu günkü vatan toprakları gibi vatanımızdır. Atalarımızın ayağını bastığı her karış toprak parçasını kutsal bir emanet olarak korumalı tarihimize leke getirmemeliyiz.

Tarihimizi okumak öğrenmek araştırmak hepimiz için milli bir görevdir. Buna rağmen İnsanlarımızın büyük bir bölümü mankurtlaştırılmış hamasi bilgiler ile kafaları doldurulmuş bilimsel kaynaklara dayalı çalışmaları okumak istememekte birde slogan tarzı eleştiriler yaparak bilimsel çalışmalara karşı çıkmaktadır. Hâlbuki nasıl en büyük zenginliğimiz hafızamızda ki güzel hatıralarımız ise, milletçe en büyük hazinemiz de tarihimizdir.

Bu sebeple bilhassa Türk Milletinin geleceği olan gençlerimizin Türk tarihinin bilinmeyenlerini araştırmaları, bizim sizlere özet olarak anlatmaya çalıştığımız tarihimizin her safhasını daha derinlere inerek tanımalı geçmişimizin hazinelerini geleceğimize taşımalıdır. Tarihimizi milletçe idrak edersek, milli hafızamız o kadar güçlü hale gelir. İşte o zaman Ulusal bilincimiz/Milli Şuurumuz gelişir milletçe güçlü ve yenilmez oluruz.

Sevgili Okurlar,

Sami Türk Münasebetleri bahsinde daha geniş bir şekilde bahsedeceğimiz gibi Arabistan çöllerinden taşan Sami dalgalarını Fırat kıyılarına dayandırdıkları üçüncü bin başlarında Sümer’ler Sinear’da yüksek bir kültürün bütün güzelliklerini yaşatıyorlardı. Bu sayede memleket, Aydın, ziraatı, güzel ve hurma bahçeleri, sürülerle dolu otlak ve yaylakları, zengin sanat eserleri, mabetlerinde toplanan hazineleri, çeşit çeşitli tarım, gıda ve yaşam için gerekli eşyalar ile dolu dükkân ve mağazaları ile; Arap Yarımadasının kum çölleri ile İran’ın yalçın kayalıkları arasında, civardaki barbarların ihtiraslarını çeken zengin bir saha teşkil ediyordu.

Ziraat ve ticarette pek ileri giden Sümer’ler, tahıl sebze ve meyvelerin, hayvanları ehlileştirmeği, bakır ve altın gibi madenleri en iyi verimli biçimde yetiştirmeyi biliyor, tuğladan evler, mabetler, saraylar yapıyorlardı. Türkler gibi iltisakî bir dil konuşuyor, bilahare çivi yazısı şekline soktukları bir yazı icat etmiş bulunuyorlardı. Fakat bu medeniyetin gelişmesine çalışmakta birbirlerine rakip olan Sümer siteleri arasındaki husumet Sinear’a girmek için fırsat bekleyenlere ümit veriyordu. Rakip Patesilerden her biri hasmına üstünlük için Fırat boylarına dolmuş olan Bu gün Arap adını veridğimiz Dolikosefal Sami’lerden aylıklı asker alıyorlardı.

Samiler sadece orduya girmekle kalmadılar, arazilerde veya atölyelerde çalışmaya başladılar. Zamanla çoğaldılar Sümerlilere karıştılar ve yönetimi ele geçirerek Sümer Kültürünün ve Sümer dilinin egemen olduğu ancak Sümerlilerin yönetimden dışlandığı AKAD devletini kurdular.

Bu gün İtalya’da tüm tarihi eserlerin ve Latin alfabesinin sahibi, yaklaşık 2000 yıl süreyle dünyanın en güçlü imparatorluğu Roma devletini kuran Etrüksler önce işçi olarak aldıkları Romalıları daha sonra asker olarak görevlendirmişler, parlamentoya almışlar ancak geçen 200 yıl içerisinde hızla çoğalan Romalılar yönetimi ele geçirmişlerdir.

Med’lerden Partlara ve Safevilere binlerce yıllık Türk Yurdu İran’da halkın yarıdan fazlası Türklüğünün şuurunda olsa bile, kalan kısmının %90’ı da menşe itibarıyla Türktür. Ancak bu gün İran’da kendilerini Farsi kabul eden bir halk var ve İranda bir Farsi devlet bulunuyor. Bu durum kültür kaybının acı bir örneğidir.

Tarihte büyük medeniyetler kurmuş onlarca Cihan Devleti içeriden yıkıldı. Önce iktidarı kaptırdı sonra devletini.. Sonra büyük kıyımlar veya İstiklal mücadeleleri yaşadı.

Bu gün Gayrı Türk gayrı milli unsurların çözüm süreci adı altında Dolmabahçe de açıklanan bildiriyle Türk Milletinin sahip olduğu egemenlik haklarını PKK ile paylaştırmak suretiyle yapmak istedikleri de buydu. Türkiye’ye hiç gereği yokken 7 Milyon Suriyelinin doldurulmasının Seçim Sırasında APO’nun açıkladığı planlarda görüldüğü gibi PKK ve Suriyeli birlikteliği ile yeni bir çözüm sürecinin başlatılması ve Türk Milletinin zaten ikinci sınıf vatandaş durumuna düştüğü ülkemizde bunu resmileştirerek Türksüz Anadolu sürecinin başlatılmasıdır.

Türk Sümer Uygarlığının, Samilerin etkin bulunduğu AKAD devletine nasıl dönüştüğünü bilmezsek, Bozkurt efsanesinden doğan Romus Romulusun kurduğu varsayılan Türk Etrüks Medeniyetinin nasıl Roma İmparatorluğu haline dönüştüğünü bilemezsek, Türk Milletinin tarih boyunca Medeniyet götürdüğü topraklarda kurduğu çok sayıda devlet ve Medeniyetin zamanla nasıl başkalaştığıyla ilgili tarihleri milli hafızamıza nakşetmezsek, bizi gayrı Türk gayrı milli unsurların yönetmesinden kurtulamayız. Türk Milleti olarak Turan’ı kuramayacağımız gibi bu gün yaşadığımız vatan topraklarına tutunmakta zorluk çekeriz.

Sevgili Okurlar,

Büyük Türk Milletini tarihte olduğu gibi çağdaş medeniyet seviyesinin üzerine çıkararak hak ettiği yere oturmak Türk milletinin ilelebet yaşamasını sağlamak hepimiz için milli bir görev olmalıdır. Bunun için Milli Şuur / Ulusal Bilincç sahibi gençler yetiştirmek mecburiyetimiz bulunmaktadır.

Milli şuurun en önemli iki unsuru vardır. Dil ve Tarih.. Türk Dili ile ilgili çalışmalar yetersiz olmakla birlikte Türk Tarihi ile ilgili yapılan çalışmalar tersine yol almakta Atatürk’ün ebediyete intikalinden bu yana Türk tarihi ile ilgili çalışmalar aleyhimize yürümektedir.

Türkçü yazarlarımızın bir kaçı hariç diğerleri bile Türklerin Eskiçağ Mezopotamya, Eskiçağ Anadolu tarihini reddetmektedir. “İran, Turan” şeklinde kitaplar yazarken bile Hint Avrupa nazariyesiyle Baştan sona Türk tarihi olan İran Tarihini reddetmektedirler. Kendilerine iletiler göndermemize rağmen Batının uydurma Hint Avrupa tezlerini ciddi kaynaklarmış gibi esas alarak kitap yazmaya devam etmektedir.

M.Ö.209 “Mete Han”dan başlatılan eskiyi inkâr eden, Eskiçağ Tarihmizdeki onlarca büyük Türk kavmini veya Kavim devletini reddeden bir anlayışa sahip olunması çok yanlıştır. Bu yazılanları okuyan gençlerimiz “doğrusu böyle” zannetmekte karmaşa içerisinde kalmaktadır. Bu durum Türk tarihinin Eskiçağda ki “Kavim”, “Kavim Devlet” ve bu günü şekillendiren boy ve budunlarını kendilerine mal eden, kısaca “Batı” dediğimiz ulusların işine yaramaktadır.

Diğer konu ise bir önceki paylaşımımızdaki bahsettiğimiz gibi, gayrı milli unsunların Eskiçağ Türk tarihini anlatmamızdan duyduğu rahatsızlık ile ilgilidir. 40 küsür yıldır yazdığımız her yazı burada yaptığımız her paylaşım konuşla ilgili kaynakların tamamına yakınının incelenmesi neticesinde elde edilmiş bilgilerdir. Kaldı ki son paylaşımlarımıza özellikle dünyanın sahasında otorite olarak kabul ettiği bilim adamlarımızın yazdıklarından örnekler sunuyorum.

Ord Prof.Dr. Arif Münfit Mansel, Prof.Dr. Vecihe Hatipoğlu, Benno Lahandsbeger ve sahasında kalem oynatacak şahsiyetleri yetiştirmekte zorlandığımız kıymetli bilim adamlarımızın önemli araştırmaları neticesinde yayınladıkları eserlerini kaynak alarak yaptığımız paylaşımları, müşahhas/somut bir gerekçe veya kaynak bile gösteremeden laf cambazlığı yaparak eleştirilmesi bizi yıldırmayacaktır.

Değerli Arkadaşlarımızın affını arz ederek bu şahısların tamamına birden sesleniyorum.

Bizi tanıyan tüm arkadaşlarımız bilir cemekan gibiyizdir. Tüm muarızlarımıza söylüyorum. Türklerin Eskiçağ Tarihiyle ilgili yazdıklarımıza bir diyeceğiniz varsa bizi hakaret içeren sözcüklerle değil somut bilgilerle eleştiriniz. Bizim ana sayfamızda eleştiriniz. Tüm arkadaşlarımız görsün bizde cevabını verelim. Bu konuda en yetkin şahıslarınız kimlerse getirin onlarla tartışalım. Burası er meydanı. Eskiçağ tarihi kavim devletlerinin adlarını sıralayarak kurduğunuz guruplarda Türklerin Eskiçağ tarihini Kürtlere ve Avrupalılara maledilmesine bundan sonra sessiz kalmayacağız. Bizde yazılarımızı o sitelerde paylaşmaya devam edeceğiz. İnsanlarımızı aldattığınız yeter artık!

Sevgili Okurlar

Orta taş çağından (Mezolitik çağ M.Ö.15.000-6000)diğer bir deyişle Son buzul çağından bu yana elde edilen buluntular ve tarihi eserler vasıtasıyla dünya tarihi yeniden şekillenmektedir. Türkler son buzul çağından sonra dünyanın daha medeni hale gelmesini sağlamış Türklere has kemik yapısına/ Antropolojik özelliklere sahip (Alpin Brakisefal) temel bir ırktır.

Türk’ün yaşamadığı coğrafya hemen hemen yok gibidir. Türkler Asya, Anadolu, Hazar, Güney Rusya stepleri ve Karadeniz çevresinde yaşıyordu. Asya’da yaşayan Türk boy ve budunları doğal afetler, nüfus artışı ve otlak yetersizliği, siyasi anlaşmazlıklar ve ağır dış baskılar gibi nedenlerle dünyanın başka bölgelerine göç etmek zorunda kaldılar. Bu göçlerin bir kısmı milattan önceki devirlerde gerçekleşirken, bir kısmı da milattan sonraki dönemlerde cereyan etmiştir. Milattan sonraki göçler hakkında kesin sayılabilecek bilgilere sahip olduğumuz söylenebilir.

Fakat, milattan önceki devirlerde meydana gelen göçlerin ayrıntılarını, belgelerin yetersizliği yüzünden tam olarak bilemiyoruz. Buna rağmen, milattan sonraki yüzyıllarda cereyan eden göç yollarına bakarak, milattan önceki yüzyıllarda Türklerin hangi istikametlerde ve nerelere göç etmiş olduklarını az çok tahmin etmek mümkündür. Çin, Hindistan, Avrupa, Balkanlar, İran, Mezopotamya Türklerin milattan Önceki bin yıllarda göç ettikleri ülkelerdir. Bu ülkelerde milattan önceki binli yıllarda yaratılan medeniyetlerde de belirgin bir şekilde Türk kültürünün izlerine rastlanması, Türklerin çok eski zamanlarda buralara göç etmiş olduklarını ve buraları birer vatan haline getirdiklerini göstermektedir.

Sevgili Okurlar,

Anadolu’nun en eski kavimlerinden biri olarak karşımıza çıkan Hurriler’in ve onların devamı olarak kabul edilen Urartular’ın, Güney Rusya’da büyük bir imparatorluk kuran İskitler’in, İtalya’da Roma medeniyetinin temellerini atan Etrüskler’in en eski Türk kavimlerinin önde gelenleri arasında yer aldıkları bugün artık bilinmektedir. Nitekim, bu kavimlerden kalan yazılı belgeler üzerinde yapılan filolojik tetkikler, adı geçen kavimlerin dillerinin Türkçe ile akraba olduğunu ortaya koymuştur.

Türklerin oturduğu coğrafi bölgeler hakkında bu ön bilgileri verdikten sonra, şimdi de Eskiçağ tarihinde boy gösteren Türk gruplarını biraz daha yakından tanıyabiliriz.

19. yy’ın sonlarına kadar Batı Uygarlığının temelleri Antik Yunan ve Roma uygarlıklarına bağlanmaktaydı. Ancak 20. yy.dan itibaren bilim adamlarının büyük çoğunluğu tarafından, Batı uygarlığının temellerinin Dicle, Fırat ve Nil ırmaklarının kıyılarında atılmış olduğu kabul edilmektedir. Bu yüzden, arkeologlar, öncelikle Tevrat ve Antik kaynaklarında geçen, Assur ve Babil uygarlıklarını araştırmak için bu ırmakların boylarında kazılarını yoğunlaştırmışlardı. Ancak bu çalışmalar, bu uygarlıklardan daha önce, burada yaşayan önemli bir uygarlığın varlığını ortaya çıkarmıştır.

Kısa bir tanımlamayla dünyanın en eski uygarlığı, Dicle ve Fırat ırmaklarının aşağı kıvımları boyunca, Basra Körfezi’ne kadar dayanan düz bir alüvyon ovası üzerinde, Mezopotamya’da doğmuştur. Mezopotamya, öncelikle coğrafi bir adlandırmadır. Bu adlandırma, Kuzeyde Toros Dağları, güneyde Basra Körfezi, doğuda Zagros Dağlan, batıda Suriye Çölü’yle çevrelenen alan için kullanılmaktadır.

Fırat ve Dicle’nin denize kavuşmadan önce boydan boya kastettiği Aşağı Mezopotamya bölgesinin çok geniş bir alan kapladığı söylenemez. Eni, iki nehirle ve bunlara açılan kanallarla sulanana sağlı sollu dar şeridi aşmamakta, boyu da 600-700 kilometre civarında kalmaktadır. Mezopotamya, adının da ifade ettiği üzere, iki nehir arasındaki ülkedir. İklimi aşırı derecede kuraktır.

Bağdat ile Basra Körfezi arasındaki engebesiz, dümdüz alana yılda 200 milimetreden az yağmur düşer. Mayıs’tan itibaren yaz ayları boyunca yaklaşık 15 hafta ise kupkuru geçer. Fakat bu kurak ülkenin toprakları nehirlerin suyuyla sulandıklarında, bereketli hasatlar elde etmek olasıdır. Bunun sağlanması için de, Anadolu’nun eriyen karlarıyla kopup gelen dehşetli sellerin denetim altına alınması gerekir.

Dicle ve Fırat her zaman bugünkü yataklarından akmamıştır. Bu bakımdan, eski yerleşim yerlerinin harita üzerindeki konumlarından yola çıktığımızda, ilginç bulgularla karşılaşmaktayız. Tarihi yerleşim merkezlerinin çoğu bugün nehirlerden belli bir uzaklıkta kalmıştır.

bin yıla ait hemen hemen hiçbir yerleşim kalıntısı nehirlerin hâli hazırdaki kıyısında yer almamakta, hatta çoğu bugün iki nehir arasında uzanan çölün içinde kalmamalıdır. Bu iki değişken (nehir yatakları ve deniz kıyısı) birbiriyle sıkı sıkıya ilintilidir. İşe ikincisinden başlayalım.

“Irmaklar arası” anlamına gelen Mezopotamya Ön Asyanın iki büyük ırmağı olan Dicle ile Fırat arasında, Toroslardan Basra körfezine kadar uzanan ülkedir.

Mezopotamya fiziki yapısı, genellikle “Yukarı Mezopotamya” ve “Aşağı Mezopotamya” olmak üzere ikiye ayrılmaktadır.

Yukarı Mezopotamya: Bağdat ile Anadolu içlerinde Diyarbakır’a kadar uzanan kuzey kesimidir. Güneye oranla dağlık olmasından “Dağlık Mezopotamya” denilebilir.

Bu kesimde büyük bir imparatorluğa başkent olmuş, Assur kentinin yer alması nedeniyle, bölge, tarihte daha çok Assurya olarak anılmıştır .

Aşağı Mezopotamya: Basra Körfezi ile Bağdat arasında kalan bölge¬nin güney kesimidir. Burası kuzeye göre ovalıktır. Bu nedenle buraya “Ova¬lık Mezopotamya” da denebilir.Aşağı Mezopotamya’nın güneyine, İlk Çağda Şanar, Sinear yahut Sümer ülkesi, kuzeyine ise Akkad ülkesi adı verilirdi.

Mezopotamya’ya Avrupalı araştırıcılar bu bölgenin güney kesimine “Babylonya”, kuzey kesimine de “Asur ülkesi” adını vermektedirler ama bölgenin uygarlık bütünlüğü dikkate alınınca Mezopotamya tarihini birlikte ele almak daha doğru olmaktadır. Hatta Güney – Batı İran bölgesi olan Elam’ın da Mezopotamya tarihi içerisinde ele alınması zorunluluğu vardır.

Yukarı Mezopotamya ise “Asur ülkesi” olarak adlandırılır.

Asya Kıtası’run Akdeniz’e açılan kapısı durumunda olan Mezo¬potamya, en geniş hatlarla Asya’nın batısındaki Akdeniz ile Basra Körfezi arasında kalan yaklaşık 120 bin km2 lik bir alandır. Bu alan doğuda İran, kuzeyde ise Anadolu platolarını oluşturan yüksek dağlarla bir hilal şeklinde kuşatılmıştır.

Mezopotamya üç tarafı dağlarla çevrilmiş yalnızca güneyden son¬suzmuş gibi görünen Suriye ve Arabistan çöllerine açık geniş bir düzlüktür. Bu düzlüğün kuzey ve kuzeydoğusunun dağlarla Basra Körfezi kıyısının bataklıklarla; güney ve batısının çöllerle sınırlan¬dığı görülmektedir.

Öyle ki Dicle ve Fırat Nehirleri bölgeden geç¬memiş olsa, Mezopotamya Suriye Çölü’nün bir devamı niteliğinde olacaktır. Nehir avantajının yanı sıra Mezopotamya’nın iklimi de yerleşmeyi teşvik edecek niteliktedir. Kışların kısa ve yazların uzun sürmesi, bölgenin tercih edilmesini sağlamıştır.

Bazen; kuzey ve güney Mezopotamya arasındaki Bağdat ve çevresine “Orta Mezopotamya” denilmektedir. Tarihte ise, Akkadların başkenti olan Agade kentinin de yer aldığı bu kesim, “Akkad Ülkesi” olarak bilinmekteydi. Akkadlar buraya mat akkadîm demişlerdi. Sümerler de buraya, yine Akkad Ülkesi anlamına gelen ki-uri diyorlardı .

Fırat ve Dicle: Tarihte Fırat’a Sümerler Buranın ve Akkadlar Pu-rat- tu; Dicle’ye Sümerler Idigna/Idigina, Akadlar ise Idiqlat diyorlardı

Anadolu topraklarından doğan bu nehirler birçok kollardan oluşur. Fırat, Anadolu’da en önemli kolları olan Karasu ve Murat Su’yu ile birleşerek, Kargamış’ta Türkiye topraklarım terk eder; buradan da Suriye çöllerine doğru akar.

Dicle nehri ise, Küçük Zab, Büyük Zab ve Diyala (Tumat) nehirleri ile birleşmektedir. Fırat ve Dicle nehirleri Kuma civarında birleşerek, daha sonra Elam dağlarından inen Kerha ve daha güneyde Kamn nehirlerini de sularına katarak, 160 km. lik bir yolculuktan sonra Basra körfezine dökülürler.

Burada nehirlerin getirdikleri alüvyon nedeniyle bir set oluşmuştur. Bu yüzden, nehirlerin suyu rahatlıkla denize dökülemediğinden çevreye yayılmaktadır. Bataklıklardan oluşan bu alana tarihte “Deniz İli” adı veril¬mişti. Kiepert’e göre, bu alan M.Ö4. yy.dan bu yana 80 km. kadar denize doğru ilerlemiştir .

insanlık tarihinde özel bir yeri olan Mezopotamya’nın çekim merkezi olmasının nedenlerinden biri sulu tarım yapabilmek için gerekli ekilebilir düz alanların nehirlere yakın yerlerde oluşudur. Sulu tarım muhtemelen yağmurla birlikte taşan suların ilkel havuzlarda toplanmasıyla gerçekleştirilmiştir. Yani Mezopotamyalılar, suyu kontrol altına almayı öğrenmişlerdir.

Sulu tarım, “zaman- takvim-iş gücü Organizasyonu”nu zorunlu kıldığından devlet denilen kontrol mekanizmasının bu topraklarda ortaya çıkması kaçınılmaz olmuştur.

Mezopotamya’nın çekim merkezi olmasının ikinci nedeni ise su yolu taşımacılığıdır. Suyolu taşımacılığı, endüstri öncesi tüm toplumlarda en ucuz taşıma yöntemidir. Bir nehirde taşımacılık yapabilmesi için o nehrin debisinin düzenli olması gerekmektedir. Dicle ve Fırat bu özelliklere sahip iki nehirdir.

Tarihin ilk zamanlarından itibaren değişik etnik toplulukların devamlı etkileşerek farklı devletler kurduğu Mezopotamya’nın bugünkü Bağdat orta nokta kabul edildiğinde kuzeyine Asur; güneyine Akad, Babil ve Sümer ülkesi denilmektedir. Güney ülkelerinin doğusunda Elam Devleti bulunmaktadır.

Mezopotamya’nın kuzeyi ve güneyi hem iklim hem de yer şekilleri bakımından farklılık göstermektedir. Kuzey Mezopotamya dağlık, güney Mezopotamya daha ova görünümündedir. Mezopotamya’nın coğrafi şartlarına göre denizden uzak özellikle Yukarı Dicle bölgesinde kurulan her devlet siyasi birliğini tamamladıktan sonra Kuzey Suriye üzerinden Akdeniz’e ulaşmayı hedeflemiştir. Bu nedenle Kuzey Suriye tüm Eski çağ boyunca Mezopotamya, Mısır ve Anadolu arasındaki ticari ve kültürel ilişkilerin kesişme noktası olmuştur.

Aşağı Mezopotamya düz ova görünümündedir ve dışarıdan gelen akınlara açıktır. Bu görünümünün iki önemli sonucu olmuştur: Dışarıdan gelen kavimlerin bölgeyi ele geçirmeleri kolay olmuştur. Başka bir deyişle istilaya açıktır. Buna karşılık Mezopotamya’da oluşan uygarlığın dışarıya yayılması da kolay olmuştur. Yani Ön Asya’yı etkilenmesinden bu jeopolitik yapısı etkin rol oynayacaktır.

M.Ö. 5. ve 4 binlerde Dicle ve Fırat ırmakları ayrı ayrı Basra körfezine dökülmekteydiler. Zamanla getirdikleri alüvyonlarla Basra körfezinden yer kazanacaklar, iki ırmak birleşerek denize ulaşacaktır.

Bu ırmaklar olmasa bölge çöl görünümü kazanacak denli bir sıcak iklime sahiptir. Bu bakımdan Mezopotamya’da eski bir uygarlığın oluşumunda bu iki ırmak önemli yer tutar. Bölge madence ve taşça fakirdir.

Böyle olunca ırmakların suladığı alandan yararlanan insanların temel uğraş alanı tarım olacaktır. Irmakların getirdiği verimli topraklar tarıma elverişli bir ortam oluşturmuştur. Coğrafi yapının bu özelliğinden yararlanmasını bilen insanlarda tarıma dayalı bir uygarlık oluşturmayı başaracaklardır.

Taş, az olduğundan, değerli bir madde görünümü kazanacak, yalnızca tapınak yapımında kullanılacak, buna karşılık bol bulunan çamurdan yararlanılarak kerpiç ve bunun pişirilmesiyle tuğla üretilip çokça kullanılacaktır. Ancak kerpicin zamana dayanıklılığı az olduğundan yapıtlarının bir çoğu uzun süre kalmamıştır. Yazılı belgeler için de kullanılan kil tabletlerinin durumu da aynı niteliği taşımaktadır.

Dicle-Fırat vadisini Nil vadisiyle karşılaştıracak olursak, buranın Mısır gibi yeknesak bir ülke olmadığını, kuzeyde iki büyük ırmaktan başka bir takım ırmaklar bulunduğunu, ayni zamanda kuzey ile güney arasında oldukça büyük iklim değişiklikleri olduğunu görürüz. Diğer taraftan yanları hemen hemen hiç meskûn olmayan çöl ile korunmuş olan Mısırın tersine olarak Mezopotamya her taraftan açıktır.

Bu ülkeyi çeviren dağlık yahut düzlük bölgeler İlk Çağda oldukça keşif bir nüfusa sahiptiler. Mezopotamya’dan sonra gelen ova, hemen çöl şeklini almamaktadır. İlkbahar yağmurları sayesinde bu komşu bölgelerin bir kısmı ziraata ve hayvan yetiştirmeğe elverişli idi. Fakat bunların hepsinden çok daha verimli bir ülke olan Mezopotamya komşu kavimleri istila isteklerini sürekli olarak kurcalamış ve bunların muhtelif zamanlarda burayı ele geçirmelerine yol açmıştır.

Mezopotamya için üzerinde durulacak bir nokta bu ülkenin Mısırdan daha az kendi kendine yetmesidir. İki büyük ırmağın arasında taşsız ve ağaçsız, kumsal bir ova binlerce kilometrelik bir uzunlukta kuzeyden güneye doğru uzanmaktadır. Vakıa bu ülkenin yukarı kısımlarından yapılarda kullanılmağa elverişli bir çeşit yumuşak kalker taşı vardır,

Fakat iptidai alet ve edevatın yapılmasında önemli bir rol oynayan çakmak taşı bu ülkenin hiçbir tarafında yoktur. Bu yüzden Mezopotamya’ya yerleşmiş olan insanlar komşu ülkelerden iyi cins taş, çakmak taşı, madenlerden ise en çok bakır getirtmek zorunda idiler. İşte bu ekonomik durum burada, pek eski zamanlardan beri, ticaret ve sanayi üzerine kurulu bir takım kültürlerin meydana gelmesine yol açmıştır.

Mısır gibi Mezopotamya’da, zaman ile bir takım iklim ve arazi değişikliklerine uğramıştır. Mesela her sene ırmak taşmaları sonunda muayyen kalınlıkta bir tortu ovayı kaplamış ve buranın verimini pek fazla arttırmış, fakat ayni zamanda toprak seviyesinin yükselmesine sebep olmuştur.

Diğer taraftan ırmakların mansaplarına yığdıkları çamur ve kumlar Basra körfezi kıyılarının şeklini de oldukça değiştirmiştir. Bugün kıyının körfeze doğru bir asırda aşağı yukarı 2,5 kilometre ilerlediği tespit ediliyor. İlk Çağda iki ırmak birbirinden ayrı olarak Basra körfezine dökülüyorlardı. Irmakların mansap bölgeleri bataklık halinde idiler.

Buralara gelen ilk insanlar bu bataklıkları kurutmak, aynı zamanda taşmalar sayesinde sulanan toprakların veriminden faydalanmak için büyük emekler sarf etmişler, burada pek erken hayvan yetiştirmenin yanında ziraatla meşgul olmağa ve birtakım ağaçlar, en çok hurma ağaçları yetiştirmeğe başlamışlardır.

Fakat bu insanlar, suların tarlalarda taşma müddetinden daha uzun bir zaman kaldığı ve bu suretle taşma sonunda kuvvetli güneşin tesiriyle toprakların sertleşmesine meydan verilmediği takdirde, mahsulün çok daha bereketli olduğunu anlatmakta gecikmemişler, setler ve suni göller meydana getirmek suretiyle suların akışını tanzim etmeğe ve kanallar yapmak suretiyle tarlaları muntazam fasılalarla sulamağa başlamışlardır.

Bu iş hiç şüphesiz kolay olmamıştır. Fakat tabiata karşı açılan bu çetin ve sürekli mücadele, yavaş yavaş semerelerini vermeğe başlamış ve Aşağı Mezopotamya’yı tarlaları, meraları, zengin hayvan sürüleri ve hurma bahçeleriyle Ön Asya’nın bir cenneti haline getirmiştir. Fakat bu ülkenin zenginliği ve verimi arttığı nisbette dağlık bölgeler yahut bozkırlarda oturan kavimlerin burasını ele geçirme istekleri de fazlalaşmış ve bunların büyük yahut küçük akınlar halinde bu ülkeye göç etmelerine sebep olmuştur.

Bu durum Mezopotamyalıların pek erken birleşik bir hayat sürmeleri ve aralarında bir teşkilat kurmalarında başlıca rolü oynamıştır. Bu sayede bu ülkede, pek eski devirlerden itibaren, devamlı ve muntazam bir gelişme gösteren bir takım yüksek kültürlerle karşılaşıyoruz.

Mezopotamya’nın eski sakinlerinin “Purattu” dedikleri Fırat ile “Idiglat” ismi verdikleri Dicle nehirlerinin kıyıları boyunca birçok şehirler kurulmuştur. Ur, Uruk, Kiş, Umma, Eridu, Larsa, Nippur, Şuruppak ve Mari, bu kentlerin önde gelenleridir.

Sevgili Okurlar,

Sümer, Akadlılarca Aşağı Mezopotamya’nın güneyine verilen addır. Bunun karşılığı Tevrat’ta Sinear’dır. Bu bakımdan Sümerliler demek daha doğruysa da ülkemizde çağun alışıldığı Sümer tarihi ile ilgili ayrıntıları belirten belgeler – özellikle yazılı belgeler – coğrafi yapı nedeniyle günümüze ulaşma olanağı bulamamıştır. Bu bakımdan tüm “eskiçağ” uygarlık ortamlarında olduğu gibi kesin bir tarihlemede de bulunma imkanı yoktur.

Bu bakımdan eskiçağın uzun bir zaman dilimi için “görece kronoloji” ileri sürülmesi zorunluluğu vardır. Görece kronoloji saptarken yazılı belgelerde adı geçen kral listelerine dayalı oranlamalar, karbon on dört yönteminden çıkarılan arkeolojik yaklaşımlar gibi tekniklerden yararlanılmaktadır. Kuşkusuz matematiksel bilimlerden alabildiğine yararlanılarak salt kronolojiye doğru gidilmektedir. Görünen odur ki salt kronoloji ile eskiçağ tarihinin bu eski devrelerinin aydınlatılması çok zor, belki de imkânsızdır.

Bakır Çağı devrin sonlarına doğru Mezopotamya’da çömlekçi çarkı, silindir mühür ve yüksek mabet gibi birtakım yeni kültür unsurlarıyla karşılaşılmaktadır ki, bunlar, M.Ö. 6.000’lerde Mezopotamya’ya gelen Asya kökenli Ön Sümerlere aittir.

Ord Prof.Dr. Şemseddin Günaltay’a göre “Ön Sümerler ve gerek Sümer’ler yani ırka ve aynı kültür kaynağına mensup insanlardı. Yalnız Ön Sümer’ler daha eski bir kültürü temsil ediyorlardı.

Dördüncü binde Sümer yurdu medeniyetini yükselten Sümer’ler ise aynı ırkın daha ziyade tekamül etmiş kütlelerini teşkil ediyorlardı.”

Sümer tarihinin bu ilk devrelerine değin toplu bilgilere geçerken site –Şehir devletleri üzerinde kısa bir açıklama gerekli olacaktır.

Yalnız Mezopotamya’da değil, tüm Eskiçağ toplumlarında tarihi devirlere girerken yeni yeni oluşmuş bu tip devletlerle karşılaşmaktayız. Gerçi süre bakımından aralarında binlerce yıla varan farklar olmasına karşın bazı ortak gelişim noktalarını saptama olanağı vardır Mısır’da, Anadolu’da, hatta Ege ve Yunanda, aynı başlangıç noktasıyla karşılaşmaktayız.

Sümer’lerde en eski devirlerde saçlar uzun olup boynu ve omuzları örtüyordu. Bazen de başta bir topuz yapılıyor, arkaya sarkan saç örgüleri ise başı kuşatan bir kordela ile tespit ediliyordu. Uzun sakallar, göğüs üzerine sarkıyor, bıyıklar tıraş ediliyordu. Fakat üçüncü bine doğru, Sunmer’ler de başı ve sakalı da tıraş etmek modası galebe etmiş, bu zamandan itibaren tıraşlı çehre Sümer’leri ayırt eden bir hususiyet olumuştur.

Sümer’lerin kıyafetleri, kendi dillerinde adına (Gu-en-na) denilen ve Grekler tarafından Konakes şekline sokulan bir kostüm idi. Bu kostüm, kalın dokumalı, uzun peşli bol kumaştan mamul bulunuyordu. Üzerinde 3’den 10 sıraya kadar birbiri üzerine dikilmiş şeritlerden pililer bulunuyordu.

Bu kostüm, uzun bir gömlek şeklinde sağ kol ve sağ omuz açık kalmak üzere sırta alınıyordu.

Başlarına daima serpuş giymiyorlardı. Giydikleri zaman serpuşlar, külah, kavuk, tulga (miğfer) şekillerinde olurdu. Reislerin ve mabutların serpuşları, muhtelif renk ve şekilde, kuş tüyleriyle, boynuzlarla müzeyyen olurdu.

Sümer Yurdun da MÖ 4. binyıldan itibaren köylerin yavaş yavaş büyük nehir kollar boyunca dizildikleri tahmin edilmektedir. Fakat sulama metinler çok daha eski tarihlidir.

Sümerler, kendilerinden önce güneydeki bataklık bölgeye yerleşen kavimlerin medeniyetine, yukarıda sıraladığımız bazı yeni kültür unsurlarını da katarak, mevcut eski köy kültürünü bir “şehir kültürü ”ne dönüştürmüşlerdir. Gerçekten onlar, bataklık arazinin içinde yerleşmeye elverişli adacıklara ayrı ayrı cemaatler halinde yerleşerek birçok şehir devleti kurmuşlardır.

Eridu, Ur, Uruk, Lagaş, Umma, Şuruppak ve Kiş, bu şehir devletlerinin en önemlileri arasında sayılabilir. Bu sitelerin hemen hepsi kazılmış ve buralardan çıkarılan arkeolojik ve yazılı malzeme ile Sümer tarihi aydınlanmıştır.

“Ur şehrinde kazılar yapmış olan L. Wooley, Ur devrine (yaklaşık M.Ö. 2600-2500) ait mezarlar ortaya çıkardı. ‘Ur kral mezarları’ olarak anılan bu mezarlardan pek çok değerli eser ele geçmiştir. Mezarlar taştan ve galeriler halinde yapılmıştır, üzerleri kubbelidir.” (Kurgan tipi)

Ünlü İngiliz arkeolog Sir Charles Leonard Woolley) (1880-1960). tarafından 1929’de üzerine yığılmış bir halde 79 kadavra bulunan bir mezar yeri daha ortaya çıkarılmıştır. Bunların saray erkan ve yöneticelerine mahsus oldukları tahmin olunabilir. Pek çok kıymetli taşları, mücevherleri, eşyaları ihtiva eden bu mezar yerinde hiçbir yazıya tesadüf edilememiştir.

Burada diğer mezarlardaki eşyalardan fazla olarak bir takım musiki aletleri de bulunmuştur. Bulunan Harp’lerden birinin üzerinde bir altın boğa başı bulunuyordu.

Ur’da kral mezarlarından çıkarılmış olan bu kıymetli eşyalardan bir kısmı Bağdad Müzesinde bulunmaktadır. 789 ve 800 numaralı mezarları muhtevi mahzen yanında bir sürü insan ve hayvan iskeletlerini muhtevi bir mahal bulunmuştur. Buranın methalinde başlarında bakır miğferleri, ilerinde silahları henüz durmakta olan altı asker iskeleti bulunuyordu.

Müteakiben burunlarına gümüş halkalar, göğüslerine gümüş plakalarla kaplı enli gerdanlıklar takılı öküzler tarafından çekilen dört tekerlekli iki araba duruyordu. Arabacının iskeleti de hayvanların iskeletleri yanında yatıyordu. Duvarın önünde dokuz kadın iskeleti bulunuyordu. Bunların çemberle süslenmiş başlarında çiçekli, taçlar, yüksek altın ve gümüş taraklar, bulunuyordu.

Toplam 60 civarında insan isketili ile yanlarında bulunan hayvan iskeletleri Herodot’un İskitlerde ölen kralların cariyeleri, köleleri, hizmetçileri, atları ve müzeyyen arabaları ile beraber gömüldükleri ile ilgili anlatımlarıyla örtüşmektedir. Yine aynı şekilde Hun veya Göktürk Hanlarının köleleri, cariyeleri ve atları ile beraber defnedildiklerine dair Çin vakayinamelerinin tafsilatı göz önüne getirilirse Ur’da keşfedilen kral ve kraliçe türbesinin yanında bu kadar çok insan, hayvan iskeleti ile araba ve eşyalar bulunması sebebi daha kolay anlaşılabilir.

Sevgili Okurlar,

Dilimizin en eski yazılı belgeleri VIII. yüzyıla ait olan Orhon ve Yenisey yazıtlarıdır. VI. yüzyılın sonunda bir Budist metni olan Nirvana-Sutra’nm Türkçeye tercüme edilerek Çin’den Bumin Kağan’ın oğlu Topo’ya gönderildiği bilinmekle birlikte bu metin henüz elimizde değildir.

Köktürk kağanı Ch’i-min tarafından 607 yılında Çin imparatoru Yang- ti’ye gönderilen mektubun Çincesi kayıtlara geçirilmiştir. Bu mektubun önce asıl nüshanın Köktürkçe ile yazılıp sonra Çinceye çevrilmiş olduğu ileri sürülen Prof. Dr. Masao Mori, Köktürklerin en geç VII. yüzyılın başlarında Runik alfabesini kullanmış olabilecekleri fikrini savunmaktadır.

Henüz elde Köktürk ve Yenisey yazılarından çok daha eskiye ait dil malzemesi hakkında bilgi verecek doğru dürüst metin bulunmamakla birlikte Türk dilinin yaşının çok daha eskilere uzandığı bilinmektedir. Bunu, Türklerle komşu olan yabancı kavimlerin dillerindeki Türkçe kelimelerde görmekteyiz. Özellikle Çin, Moğol, Sümer dillerindeki Türkçe kelimelerden hareketle, Türkçenin M.Ö. 3000’lerde konuşulduğu bilimsel metotlarla ispat edilmiştir

Türk dilinin eski Mezopotamya dilleri ile olan ilişkileri, geçen yüzyılın başından beri canlılığını kaybetmeden tartışılan bir konu olmuştur. Bu konu ile ilk olarak Alman dilbilimci Fritz Hommel (1854-1936) ilgilenmiştir. Hommel, dil ve folklor çalışmaları ile Sümerce-Türk-Altay yakınlığı üzerinde çalışmalar yaptı. Sümerce dingir “Tanrı” ile Altay dillerindeki tanrı-tengri- dengir “Tanrı” arasında koşutluk ve eski Kuban kültürü ile Sümer kültürü arasındaki benzerlikler Max Ebert’in de dikkatini çekti. M.Ö. 4 binlerde Orta Asya göçebelerinin Mezopotamya’nın sınırlarına dayanmasından haraket eden George Aaron Barton (1859-1942), Elam kültürünün kökenlerini etnolojik olarak İç Asya’dan getirmektedir.

Bu konu ile Benno Landsberger (1890-1968), Kemal Balkan ve Osman Nedim Tuna (1923- 2001) da ilgilenmiş ve çeşitli çalışmalar yapmışlardır. Bunlardan, son yıllarda Osman Nedim Tuna tarafından Sümer ve Türk Dillerinin Tarihî İlgisi ile Türk Dilinin Yaşı Meselesi adı ile yayımlanan kitapçıkta 168 sözcüğün Sümerce- Eski Türkçe ses denkliği kurulmuştur.

Türkçe ile Sümerce arasındaki ilişkiler hakkında birkaç çalışma:

Osman Nedim Tuna, Sümer ve Türk Dillerinin Tarihî İlgisi ile Türk Dilinin Yaşı Meselesi, Ankara 1990

Benno Landsberger, “Önasya Kadim Tarihinin Esas Meseleleri” İkinci Türk Tarih Kongresi Zabıtları, Eylül 1937, s. 20-25

Kemal Balkan, “Eski Önasya’da Kut (veya Gut) Halkının Dili ile Eski Türkçe Arasındaki Benzerlik” Erdem, Atatürk Kültür Merkezi Dergisi, Cilt 6, Sayı 16, Ocak 1990, s. 1-65

Bu dönemde Türk diliyle ilişkilendirilen dillerden biri de Dravidcedir. Dravidler, M.Ö. 4000’lerde Kuzey-batı Hindistan’a (bugünkü Pakistan ve Afganistan) bölgelerinde yaşayan ve eklemeli bir dil konuşan halktır. M.Ö. ikinci bin yılda Dravidce ile Türkçe arasında çeşitli kelime alış-verişi olduğunu savunan Ahmet B. Ercilasun, bu diller arasında 44 ortak kelime tespit etmiştir.

Türkçe ile benzerlikleri ön çıkan bir diğer dil de Hurricedir. Hurriler, M.Ö. 2300-1200 tarihleri arasında Kuzey-Irak ve Güneydoğu Anadolu’da yaşamışlardır. Hurrice ile Türkçe arasında birtakım ses, yapı ve sözlüksel bakımdan var olan birtakım koşutluklar çeşitli araştırmalara konu olmuştur.

Son yıllarda Proto-Türkçe-Akadca arasındaki kelime koşutlukları üzerinde çalışmalar yapılmaktadır. Güney-Asya kuşağında yaşamış olan Dravidce, Elamca, Sümerce, Akadca ve Hurrice gibi eklemeli ölü dillerle Türkçenin çeşitli düzeydeki benzerlikleri, M.Ö. 4000’lerden itibaren Türk dilli toplulukların bu bölgelerde bulunduklarını göstermektedir.

Bir önceki paylaşımımızda bahsettiğimiz gibi Ünlü Sümerolog benno Landsberger (1887-1968) Uluslar arası İkinci Türk Tarih Kongresi’nde (İstanbul 20-25 Eylül 1937) sunmuş olduğu “Önasya Tarihinin esas Meseleleri” adlı bildiride Mezopotamya’da Kut (Gut) adını taşıyan ve Sümerliler gibi Asya kökenli olan bir kavmin dilinin de Türkçe’ye benzediğini ileri sürmüştür.

Landsberger, Türkçe ve Kutça arasındaki benzerliklere (Belleten, cilt3, s. 235) temas etmeye devam etmiş ve ölüm tarihine kadar bu görüşlerinde ısrarlı olmuştur. Daha sonraları Prof. Kemal Balkan, Hocasının bu tezini yeni buluşlarla desteklemiştir. Nitekim, “Eski Önasya’da Guz, Kut veya Guti halkının dili ile Eski Türkçe arasındaki benzerlik” adlı yazısı (Erdem Dergisi, c. 6, sayı: 16, 1990) Kutların hükümdar adlarıyla Orkun anıtlarındaki hükümdar adları arasındaki yakın benzerliklere dikkatlerimizi çekmektedir.

Gutiler M. Ö. 2500’den sona 125 yıl Mezopotamya’ya hükmetmişlerdir. M.A. Beek, Mezopotamya’nın Atlası Adlı eserinde (1982) Kutların Zağros dağlık bölgesinde Nuzu (Yorgan Tepe) ve Kerkük’ün doğusunda Küçük Zab ve Diyala arasında bulunan bir bölgeye yerleşmiş olduklarına işaret etmektedir. Hatta B. Hrozny’ye göre; “Gutiler, Lullubi ve Kasit(Guz=Oğuz) halkları ile de akrabadırlar.

Hrozny tarafından çizilen bir atlasta da Kut halkının Hazar gölünün güneydoğusu ile Amu darya ırmağı arasındaki bir bölgede, Türkistan’da oturmakta idi. Böylece, Aydın Sayılı’nın da belirttiği üzere; “Mezopotamya’da Kut (Gut) adını taşıyan Sümerliler gibi Orta Asya kökenli olan bir kavmin dilinin de Türkçe’ye benzemekte olması çok dikkat çekicidir:” (Aydın Sayılı, Hoca Ahmet Yesevi, Erdem, Atatürk Kültür Merkezi dergisi, c. 7, sayı: 219, 1995, s. 783-796)

Mezopotamya kültür sahasının (Sümer, Gut) Türklüğü hususunda Prof. Dr. Mebrure Tosun da benzer görüşleri paylaşmaktadır.

Anadolu’nun paylaşılamayan tarihsel bir kaderine tanık olmaktayız. Dünyanın tanınmış Sümeroğlu S.N. Kramer, Sümerce’nin Türkçe’ye benzer bir dil olduğunu belirtmiştir.

Ön Asya Kadim Tarihinin Esas Meseleleri adıl bildirisiyle Benno Landsberger konuya dil açısında yaklaşmıştır: Kramer’in “İnandırıcı ve tamin edici çalışmalarıyla yaratıcı bir akla sahip olan Benno Landsberger” diye belirlediği bu dünyacı ünlü Sümerolog, adı geçen kongrede görüşlerini ana çizgileriyle şu tarza açıklayacaktır: “ Sümer dili yalnız fenonmenolojik bakımdan değil, aynı zamanda tarihi bakımdan da bütün Asya boyunca uzanan daağlık havalide konuşulan geniş bir dil grubuna ait bulunuyor.

Bu neviden, olup, bugün yaşamakta bulunan biricik dil ailesi Türk dilleridir.” Daha sonraları, Sümerce ve Ural, Macarca arasındaki lengüstik metodlara dayanarak yürütülen karşılaştırmalı çalışmalar L. Rasoni tarafından da desteklenmiştir: “… Yazılı tarihlerden binlerce yıl önce Çin’de, Hindistan’da, Mezopotamya’da, Anadolu’da ve Orta Asya’da öyle kültür unsurlarına rastlanır ki, bunların hareket noktasını Steppe (Bozkır) kültürlerinde aramak gerekir. Ancak bu zamanlarda, onlara Türk denmiyordu. ”

Aynı şekilde, İstvan Fodor da “Sümerler ve Macarlar yahut Ural Halklarının Birbirleriyle Yakın Akrabalıkları var mıdır?” adlı yeni bir makalesinde ilginç görüşler ileri sürmektedir. Fodor’un daha önce Andras Zakar tarafından geliştirilen “Sümer Diline Dair” ve “Sümer, Ural-Altay Yakınlıkları!” başlıklı incelemeleri de bu benzerlikleri ortaya koymaktadır.

Aynı şekilde, Kuzey Kafkasya’nın (kabarda, Balar Muhtar Cumhuriyeti) tanınmış tarihçi, arkeolog ve etnoloğu İsmail Mızı-Ulu da yeni yayınlanan bir eserinde Sümerlerin Türklüğünü ileri sürmektedir.

Sümerlerin Türklüğüne, çok önceleri Q. Vinkler, F. Hammel., B. Qroznı, V. Struve ve diğerleri temas ederken, günümüzde dış Türklere mensup O, Süleymenov, B. Yusufov ve Aydın Memedov’da aynı çizgiyi izlemişlerdir. Hatta. İ. Mızı-Ulu Türklerin ana yurdunun Altay dağlarında değil, Volga-Ural (İtil Cayik) nehirleri arasında bulunduğunu ve M.Ö. 3000 yılında Azerbaycan; Gürcistan, Ermenistan ve Anadolu’ya geçtiklerini iddia etmektedir.

Sevgili Okurlar,

Sümerliler, diyoruz; çünkü Sümer, halkın oturduğu yere verilen ad. Bu, Türkçede “tepesi yüksek, sivri dağ” demekmiş. Bu isimde Moğolistan’da, Türkistan’da dağların olduğunu Yakın zamanda kaybettiğimiz Servet Somuncuoğlu’nun Sibirya’dan Anadolu’ya Taştaki Türkler/From Siberia to Anatoliathe Turks on the Rock adlı kitabında görüleceği gibi Sümerliler, kendilerine“Kiengir, Kingir, Kenger” diyorlardı. Türkler arasında tarihteki en eski boy adı imiş “Kenger”. Bunların yoğun olarak bulundukları yerde bulunan Keş/Kiş yer adının, Sümerlilerin Mezopotamya’da ilk kurdukları şehrin adı olmasını bir rastlantı olarak kabul etmek hiç de kolay değil.

Ayrıca, Türkmenistan’da bir Türkmen obasının adını “Kügür”, Azerbeycan’da bir yer adını da “Kenger” olarak buluyoruz. Burada yaşayanlar kendilerine “Kengerlu, Kengerli” diyorlar.

Bu da Sümerlilerin“lu.kenger.ra = Kengerli insan” deyimine uyuyor. Ayrıca Sümerliler kendilerini “Karabaşlı” olarak tanımlıyorlar.

Türklerde “kara”ilebaşlayan Karakaslar”, “Karaçorlular”, “Karapahpahlar”, “Karadağlılar”, “Karakalpaklar” gibi boy adları var. Bunlardan bir kısmı aynı ad ile Anadolu’nun doğusuna göç ederek Kars ve Muş vilayetlerine yerleşmişler. Manas Destanı’nda Manas ziyafete çağrılınca, “Karabaşlı kişiyiz” diyor. Bu “Yalnız başımıza yiğidiz” demekmiş. Sümerlilere Karakalpaklar, daha uygun görünüyor. Hakaslılar da kendilerine “Karabaş, Karabaşlı” diyorlarmış. Buradaki “kara” da saygınlığı ifade ediyormuş. (Hakaslı Sayın Timur Davletov)

Sümer destanlarıyla Türk destanları arasında çok yakın bağ var. Önce Tufan olayını anlatanGilgameş’in adı geliyor. Sümer metinlerinde Gilgameş “çok bilen, bilgili, her şeyi bilen ve gören”olarak nitelenir. Diğer taraftan “Gilgameş” adındaki ilk heceyi tanımlayan işaret hem “gil” hem de “bil”olarak okunabilir.

Sümer bilimciler arasında bunlardan hangisinin okunması daha uygun olacağı konusu tartışılmaktadır. Eğer biz ön heceyi “bil” okuyacak olursak, “bilga”, “bilgan” kelimeri Türkçede bil kökünden “bilim, bilik, bilgi, bilgan = bilen” anlamına geliyor.

Eski Türklerde Bilge Kağan, Bilge Beggibi kahraman adlarına ve unvanlarına rastlanıyor“Meş”, “mış” ile son bulan “Alpamış”, “İlalmış”, “Tohtamış” gibi Türk kahraman adları ile “Bilgameş” arasındaki bu kadar benzerlik, aynı kökten gelmiş olacaklarını göstermektedir. “Meş”, “miş” eki de “saygın” demekmiş. Ayrıca Bilgameş Destanı ile Türk destanları arasında, özellikle Dede Korkut destanı arasında boğanın öldürülmesi, ağacın kökünden çıkarılması gibi birçok benzerlikler var.

Sevgili Okurlar

Dünyaca Ünlü Sümeroloji Profesörü Dr. Benno Landsberger“Sümerler” adlı makalesinde şunları söylüyor:

“Sümerce dünya dillerinin veya dil guruplarının hemen herbiri ile mukayese edilmiştir.

Bu denemelerin en ciddisi Türkçe ile olan mukayesedir. İzahlarımdan anlaşılacağı gibi, kompleksiv hususiyet, zencirleme ibare teşkili, Sümerce ile Türkçeyi, Asya çevresinin daha başka dillerini de ilâve etmek mecburiyetinde olduğumuz büyük bir dil gurubuna bağlar. Saydığım diğer hususiyetler Türkçede yoktur.”

“Yine meselâ: ‘Türkçe “ev-de” yerin Sümerce “e-ta” gibi benzerliklerde gevşek bir akrabalık ifade eder. Yine bu gevşek akrabalığın diğer bir delili daha, Sümercede olsun, Türkçede olsun birinci şahsın “M” ikinci şahsın “S” ile gösterilmesidir.”

“Mukayese edilen diğer dillerle Sümerce, belki bünye bakımından daha yakın benzerlikler gösterir. Bütün bu benzerlikler o kadar umumidir ki, tam bir dil akrabalığına delâlet edemez. Hele lûgat bakımından Türkçe müstesna olmak üzere, hiç bir dille kanaat verici etimolojik tek bir kelime müsavatı bulmağa muvaffak olunamamıştır. Türkçe, Sümerce karabetinin başta gelen müdafilerinden olan Alman Hommel, Türkçe ile etimolojik müsavat gösteren 350 kelime sayar. Bu benzerlikler gayet tabii olarak yeniden incelenmek zorundadır.

Çünkü Hommel’in devrinden beri Sümeroloji çok ilerlemiştir. Diğer tarafdan mukayese için ele alınan Türkçe kelimelerin de en eski şekilleri göz önün de tutulması gerektir. Hommel’in yaptığı mukayeseler içinde en cazibi Sümerce “dingir” ile, Eski Türkçedeki “tengri” kelimesidir. Burada bir tesadüfe inanmak pek zordur.”

Sevgili Okurlar,

Ünlü Tarihçimiz Prof.Dr. Hüseyin Namık Orkun’un görüşleri şöyle :

“Mezopotamya’da kurulan en eski medeniyetin Sümerler tarafından vücude getirildiği, Sami kavimlerin bu hazır medeniyete konduğu malumdur. Sümerlerin dilinde Türkçe sözlerin olduğunu da Hommel’den itibaren bir çok ilim adamları ileri sürmektedirler. Bu husustaki araştırmalar henüz başlangıç halinde olduğundan Sümer dilinde mevcut olan Türkçe kelimelerden sarih bir netice elde etmek mümkün değildir. Bu tek tük kelimelerle Sümerlerin kavmiyetini meydana çıkarmağa imkân yoksa da bu kelimelerin mevcudiyeti Sümerlerle Türklerin münasebetini ve Türklerin bu devirlerde mevcut olduğunu göstermeğe kâfidir.”

Muazzez İlmiye Çığ, Sümer dili ile Türk dili arasındaki benzerlikleri ayrıntılı olarak açıkladığımakalesinde şunları söylüyor:

Sümer dilinde -Türk dilinde olduğu gibi kelimeler kök halinde, onlara ekler yapılarak yeni kelimeler oluşturuluyor. Sümer dili de Türk dilinde olduğu gibi fiil bakımında çok zengin. Ses uyumu var. Erkek, dişi ayrımı yok. Türkçede olduğu gibi kısa anlatımla geniş anlam veriliyor.

Sümerliler, bundan 6000 yıl önce Dicle ve Fırat nehirleri arası olan Mezopotamya’nın güneyine gelip yerleşmiş, orada büyük bir uygarlık kurarak en az 2000 yıl varlıklarını korumuşlardır. Onların uygarlıklarının en önemli olayı dillerine göre bir yazı icat etmeleri, okullar kurarak kil üzerine yazarak o yazıyı geliştirip her istediklerini yazabilmeleridir.

“Çiviyazısı” adı verilen bu yazıyı, gerek Sümerliler zamanında var olan gerekse daha sonra tarih sahnesine çıkan Ortadoğu milletleri de kendi dilleri için kullanmışlardır. 1800 yıllarının başlarından itibaren, bu yazının ve dilin çözülmesi çalışmaları başlamıştır… Nineve’de “Asurbanipal Kitaplığı”nın bulunması ile yazının ve Asur dilinin 1855 yılında çözümü başarıldı.

Okunan bazı Asurca metinlerin satır aralarında, başka dilde yazılmış satırlara rastlandı. İlk olarak bu satırların İskit veya Turan dilinde yazılmış olacağını ve yazının onlar tarafından icat edildiğini, çiviyazılarını çözmeyi başaran Rowlinson ileriye sürmüştür. 1869’da Jule Oppert, bu dile “Sümerce” adını verdi ve bu dilin Türk, Fin ve Macar dillerine akraba olduğunu söyledi…

1874’de Francois Leonorment da bu dili Ural Altay dil grubuna koyuyor. Joseph Halevy ise -bunlara tamamıyla karşı çıkarak- bu dil, Sami Akatların özel bir amaçla uydurdukları bir dildir, diye tutturuyor. Onun bu direnişine başkaları da katılıyor ve bu sav 50 yıl kadar sürüyor. Daha sonra güney Mezopotamya’da yapılan kazılarda çıkan bol miktardaki Sümer belgesi üzerinde büyük bir gayretle çalışıldı.

Sözlükleri, gramerleri yapılmaya başlandı. Bunlar üzerinde çalışanların hepsi Batılı bilginlerdi. Onlar Türkçe bilmiyorlardı. Türkçenin etimolojik bir sözlüğü de yoktu. Yine de Fritz Hommel, Diyakonov, İzakar Andereyas, İrene iskenderi gibi bilim insanları Sümer dilinin Fin, Kafkas Uygur dillerine benzeterek bir hayli eşanlamlı Türk ve Sümer kelimesini karşılaştırmışlardır.

Herhangi geniş bir çalışma yapmadan Sümer dilini Türk diline benzetenler A. Falkenstein,Hartmut Schmökel ve S. N. Kramer’dir. Kramer, hemen her yazısında -yeri geldikçe- bunu tekrarlamıştır. Ölümünden iki ay önce çevirisini yaptığım ve Türk Tarih Kurumu tarafından yayımlanan Tarih Sümer’de Başlar kitabını eline aldığı gün, 28 Eylül 1990’da bana şöyle yazmıştı: “Ne de olsa bu kitap, büyük bir olasılıkla Türkçe gibi bitişken bir dil konuşan ve Güney Mezopotamya’ya 6-7 bin yıl önce Orta Asya’nın herhangi bir yerinden göçmüş olan Sümer halkı hakkında…

Sümerlilerin Türklerle ilgili bir halk olduğu fikri Atatürk zamanında geçerli idi. Böyle olabileceği hakikatten hiç de uzak değildir”. Sümeroloji Hocam Benno Landsberger de“Sümer dili, hem dil bakımından hem de bütün Asya boyunca dağlık bölgelerde konuşulan dil olması bakımından önemlidir. Bu türden olup bugün hâlâ yaşayan dil Türk dilidir”, diyor. Türkmen yazarları da Sümercenin daha çok Türkmen Türkçesine benzediğini ileri sürüyorlar.

Sümer dili ile Türk dilini karşılaştırmak o kadar kolay bir iş değil. Önce, yazılı kaynak olarak bugün için elimizde “Orhun Kitabeleri” var. Arada 4000 yıla yakın bir zaman dilimi bulunuyor. Bu süre içinde Türkçe kuşkusuz birçok değişikliğe uğradı.

Diğer taraftan Sümerce kendisinden çok ayrı bir gruba ait olan Akad dili yoluyla çözüldü. Akadca’da “ı, o, ö, ü” gibi sesli harfler ve “c, ç, f. ğ, ng” gibi sessiz harfler yok. Sümerce işaretlerin birkaç tür okunuşu var. Şöyle ki, somut bir kelimeyi anlatan resim yazısından çevrilmiş bir işaret, o resim ile ilgili soyut anlamları da taşıyor. Örneğin: Göğü ifade eden bir işaret hem gök hem de tanrı anlamına geliyor.

Ayrıca, aynı işaretin hece okunuşu da var. Bu bakımdan okunuşlarda yanlışlar olabilir. Diğer taraftan, Türkçenin en eski kelimelerini çeşitli Türk dillerindeki okunuşlarını bildiren tam etimolojik sözlük yok.

Aynı şekilde, DÖ 3000-1850 yılları arasında yazılmış olan Sümer dilinin de bir etimolojik sözlüğü yok. Kuşkusuz bu süre içinde Sümer dili de bir hayli değişmiş olabilir. Karşılaştırmalar hiç de kolay değil.

Sümer dilinde -Türk dilinde olduğu gibi- kelimeler kök halinde, onlara ekler yapılarak yeni kelimeler oluşturuluyor. Sümer dili de Türk dilinde olduğu gibi fiil bakımında çok zengin. Ses uyumu var. Erkek, dişi ayrımı yok. Türkçede olduğu gibi kısa anlatımla geniş anlam veriliyor.

Karşılaştırmalardan bütün bu zorluklara rağmen, son yıllarda Azerbeycan’dan Prof. Atakişi Celiloğlu Kasım, Sümer işaretlerine yeni okunuşlar da vererek çok eski Türk kelimeleriyle karşılaştırmalar yapmış ve onları “Sümerce Kesin Türkçedir” adlı bir kitapta toplamıştır.

S. N. Kramerde Sümercenin tam tercüme edilemediğini, ileride değişebileceğini söylüyor. Yüksek Mühendis Selahi Diker, yaşamının kırk yılı boyunca bütün dillerle Türk dilini karşılaştırmış ve sonunda bütün dillerin kaynağının Türkçe olduğunu gösteren bir kitap yazmış.

İran’dan Roshan Kheyavi yazmaya başladığı bütün Ural-Altay dillerinin etimolojisini kapsayan sözlüğün ilk cildini yayımlamış. Bunda da başlangıç olmasına rağmen 101 kelime içinde 35 Sümer kelimesi Türkçe köküne bağlanıyor.

Prof. Osman Nedim Tuna, 165 Sümer kelimesini, hem anlam hem de fonetik bakımından uyan Türkçe kelimelerle eşleştirmiş; o, bu tezini, Amerika’da Türkolog ve Sümer bilimcilerin olduğu bir kongrede sunmuş ve hemen hiç tartışma olmadan bu tez kabul edilmiş. Ona göre, Sümerliler ile Türkler arasında tarihsel bir ilişki bulunmasını, Türklerin en az 3500-4000 yıl önce Anadolu’nun doğu bölgesinde yerleşmiş olmalarına bağlıyor. Türk dili 5500 yıl önce bağımsız ve iki kollu bir dil olarak bulunuyordu. İlk ana Türkçe ise 10.000 yıl eskiye gidiyor, diyor.

Türkmen olan Begmyrad Gerey, Sümer kültürünü arkeolojik buluntular, mimarlık, efsaneler, yer adları ve dil yoluyla Türkmen kültürü ile karşılaştırmış; anlam ve fonetik bakımından Türkçe-Sümerce 295 kelimeyi eşleştirmiş ve böylece 5000 yıllık Sümer-Türkmen bağını bir kitap halinde göstermiştir.

Yarın konumuza devam edeceğiz.

Mutlu Sağlıklı coronasız güzel bir gün dileğiyle sevgiler Saygılar selamlar.

TANER ÜNAL

Related Post

Ermenistan Teslim Oldu!

Posted by - 10 Kasım 2020 0
Azerbaycan ordusu karşısında ağır kayıplar veren ve son olarak Şuşa’yı kaybeden Ermenistan, Dağlık Karabağ’da teslim oldu. Ermenistan Kelbecer, Ağdam ve…

Ermenistan Açlıkla Terbiye Olmak İstiyor

Posted by - 21 Ekim 2020 0
Ermenistan hükümeti, Türk ürünlerinin ithal edilmesini geçici olarak yasaklama kararı aldı. Hükümet kararının aralık sonunda yürürlüğe gireceği belirtildi. Ermenistan hükümetinin açıklamasında, “Ermenistan…

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir