Sarmat Kavminin Sosyo-Politik Tarihi ve Kral Arthur’un Türklüğü

1641 0

Yeni gelecek için düğmeye basıldı. Dolayısıyla gidişatta birlik ve beraberlik artık “bilgi” düzeyine kadar indi. Bizlerin birliği tahsis eden dinamikleri korumak ve her ne olursa olsun “ufak” politik yemlere karnımızın artık tok olması gerek ki bu da yeni dünyanın “metodolojisi”dir. Biz görklü devletlerin bir devamı olarak Türk-İslam şiarının her daim “ahlaken” ve “madden” canlı kalabilmesi adına her birimizin bu güzergahta gönüllü nöker olması icap eder. Peki ufak siyasi yemler neler olabilir? Örneğin yakın zamanda Mehmetçik’imi şehit eden Rusların, Kızıl Ordu korosuyla mehter çalması alenen taciz ve büyük bir ironi gizler içerisinde. Pişkin pişkin olanları, yaptıklarını bile isteye “şehitlerimizin” ardından “ayı” yüzlerini göstermeleri demektir bu. Arkadaşlar yutmayın bu yemleri. Çocuklarınız varsa kimin kim olduğunu açıkça öğretin. Değerler ile yoğrulabilmeyi evladınıza nasip etmek sizlerin, bizlerin elinde.

Rus ders kitaplarındaki ve Rus Tarih derslerinde Sarmatların göç güzergahlarını ifade eden harita

Biz umumiyetle eşeleyeceğimiz gerçekliğe dönecek olursak, Herodot bunların “Sarmat” veya “Sauromat” şeklinde iki türlü kaydetmektedir. Ben bazı Grek kronikleri ve Edirne’de yaşadığım zaman zarfında Bulgar elçiliğindeki yalvar yakar ricam üzerine tercüme ettirdiğim kaynaklara istinaden Herodot’un bu iki farklı isimlendirmeyi kullandığını tespit ettim. Herodot onlara Don nehrinin doğusunda yani tekabülen günümüzdeki Astrahan bozkırlarında rastlandığını ifade eder. Elbette Türkistan bozkırlarından çıkan Sarmatlar doğal güzergahlardan biri olan Kafkasya’nın kuzey burçlarından Don ile Volga arasında yurtlanmayacaklardır. Biliyoruz ki bu yurtlanmayı kabul etmeyen Sarmatlar aynı şekilde Theodor, “İskit hükümdarları Sarmatları Media’dan Don civarına getirip yerleştirdiler” ifadesini kullanır.

Media bölgesi aklınızı karıştırmasın, buralar günümüz Azerbaycan ile Irak-ı Acem coğrafyasıdır). Ama o esnada Masaget adlı Türk kavmi Sarmatları çok iğrenç derecelerde köşeye sıkıştırmaktaydı. Tarihte yurtlanmanın değiştirildiği sebeplerden biri de kesinlikle göçe zorlanmaktan geçer. Sarmatlar, İskitlerin zayıflamasından büyük ölçüde faydalanarak benim düşünceme göre önce Tuna üzerine keşifler yaparak daha sonra Don’un kuzey hudutlarına birlikler göndermek suretiyle bu iki bölge arasındaki İskitya’ya birlikler göndererek hafiften içlere doğru temkinlice ilerlediler. İskitleri kendilerine bu şekilde de bağlamış oldular. Kısacası İskit iktidarı çok geçmeden Sarmatların kanatları altında teslim olmuştur.

M.Ö 323 yılını ifade eden Asya Haritası. En sağdan itibaren İskitler, Sarmatlar ve Sarmatları yıkılışa sürükleyen Masaget kavmi

Devasa bozkır artık tüm nimetleriyle Sarmatlara aittir. Daha fazla derinlere inmeden önce belirtmek istediğim birkaç etimolojik inceleme ve tespiti aktarmak isterim. Tarihi isimlendirmelerin doğrusunu ve düzgün telaffuz şeklini bulmak oldukça zordur arkadaşlar. Örneğin;Kuzey memleketlerinde İskitler için İskülüt denilir. Avarlar için çok farklı adlandırmalar yapılır ki en ilginçleri Eftalitler üzerine yapılan isimlendirmelerdir. Örneğin bir tarihçi veya sosyal bilimci (ben sosyal bilimler okumaktayım) sosyo-ekonomik alanlarıyla başlıca devasa bilgi yığını oluşturabilecek “ordu” sistemleri araştırmalarını gerçekleştirebilmek ve bütünleştirebilmek için çok fazla emek sarf etmesi gerekir. Doğu Roma’da farklı, Hint kaynaklarında farklı, Türk kaynaklarında hiç geçmemiş ancak Çin yıllıklarında bangır bangır farklı adlarla bahsedilen Turan kavimlerinin birleştirilmesi inanılmaz zaman alır.

Bizler ve sizler araştırmalarını yazılı, yazılmış veya hazırdan tercüme edilmiş yahut tercüme ettiğiniz var olan taze kaynaklardan elde etmekteyiz. Ancak bir de şu yönden düşünün: her şeyi birleştiren insanların işini düşünün. O sebeple farklı adlandırmalar halen daha canlı ve kanlıdır. Bununla birlike Sarmak kelimesinin Persçe “Sar-amed” kelimelerinin bozulmuş şekli olduğu tahmin ediliyor.

Bazıları bunun bir tür benzetme ismi olduğunu ileri sürmek şartıyla Sarmatların, Fin-Ugor halklarından biri olan Çirmişler olabileceğini kaydetmekte. Çirmişler, Tatarlar için Çuvaş derler. Çuvaşistan kendisini deformasyon sebebiyle Tatarlardan farklı sanarak ayrı bir Türk kavmi olduğunu iddia eder; bu balinalar uzayda yaşar demek gibi bir şeydir.

Nikolay İvanoviç İlminskiy

Nikolay İvanoviç İlminskiy şöyle kurnaz bir heriftir, kendisini Çarlık Rusya sınırları içerisinde bulunan ancak çok zayıf halkalarla birbiriyle ilgisiz olan Türk topluluklarını parçalamanın peşindedir. Kazan Ruhani Akademisinde öğrenim gören bu canavar Tatarca ve Arapça’yı bir Tatar ve Arap’tan daha iyi bilir, Türk lehçeleri üzerine inanılmaz yatkınlık elde etmiş ve Rusya egemenliğinde yaşayan halkları Ruslaştırmak adına ömrünü zehir etmiş Rus misyonerdir. Bu sebeple Çuvaşça (Tatarca) öğrenir ve bölge halkının içine adeta asalak gibi sızar. Daha önceleri Tatarca konuşan bu halk Nikolay İvanoviç İlminskiy’nin faaliyetleri sonrasında saçma sapan Tatarca-Rusça karşımı bir dil olan “Çuvaşça” konuşmaya başlar. Diyorum ya yeni geleceğin metodolojisi “birliği” sağlayan bağları öğrenmek ve onlara sıkı sıkı sarılan çocuklar yetiştirmekten geçmektedir.

Nikolay bu halkın içine sızdığında tam 18 yıl asla Rusça konuşmaz. Hatta öyle bir hale gelir ki Rusça’yı unutacaktır adeta. Bu 18 yılda tamamen kültüre kendini kaptırmışcasına bütün benliğini bölgeye vakfeder. Halkın şeceresini çıkartır. Başkente raporları iletir. Raporlarda yazan “Türk olduklarını tespit ettiğim bu halkın artık yeni adı vardır dostlar! “Tatarlar azalacak, Çuvaşlar çoğalacaktır”. der. Yani Tatar nüfuzunu açıkça asimile ettiğini ifşa eder. Peki bunu nasıl yapıyor? Rus filologlarıyla kurduğu devasa ekiple “kiril” alfabesi platformu üzerinde “her Rusun okuduğunda anlayacağı ancak her Tatarın (Çuvaşın) okuduğunda Rusça’yı anlayamayacağı” bir dil geliştirtti. Yani adam üşenmemiş ben bu Türklerin zayıf halkasından yakaladım nasıl bölüp Ruslara zimmetleyebilirim diye düşünüp durmuş. Önce dillerini, sonra dinlerini, sonra adetlerini, sonra yaşantılarını, sonra da eğitimlerini, en son da özlerini (tarihlerini) değiştirmeyi başarmıştır. Oluşturduğu yapay Çuvaş diliyle bir destan yazar ve eğitimsiz Tatarlar “kandan candan” dost bildikleri sırtlanın oyununa gelerek “destanda” yiğit Ruslar olarak cenk eden savaşçı bir millet olarak okuyunca kendilerini işte kütleler halinde binlerce yıldır benliklerini kaybetmeyen halk 5 yılda kaybolan tarihler listesinde yerini alır.

Etnogenez anlamında Türk görünümü olan Çirmişler, 1900

Böylece Rus ve Macar tarih yazıcıları bunların Çuvaş demelerine bakarak Tatarları Fin soyundan kabul etmek onlar için doğru olsa da benim için asla doğru olmayacağı gibi isimlerinin Sarmat olması dolayısıyla bu Türkleri Çirmiş-Finler gibi göstermek de ne mümkündür ne de akla mantığa bilime sığar. Yahu adamlar “kandırılmış” . Bunu bile bile nasıl Çirmiş’tirler dememi beklersiniz? Atın o at gözlüklerinizi. Çünkü Sarmatların Kafkaslar’da ortaya çıkmış olmaları oraya da Azerbaycan üzerinden gelmeleri dolayısıyla Çirmiş-Fin olmalarını imkansız kılmaktadır. Zira bu topraklar oldum olması Türk toprağıdır.

Benim düşünceme göre de bir ihtimal Finler Çirmiş ismini bu Türklerden almışlardır. Theodor meselesine de bir açıklık getirelim. Hangi Thedor’dan bahsettiğimi merak etmiş olabilirsiniz. Eski Yunan tarihçisidir kendisi. Sicilya doğumlu ve M.Ö 50’li yıllarda Avrupa-Asya ülkelerini gezdikten sonra “Tarih Kütüphanesi” ismiyle 40 bölümden oluşan mükemmel bir tarih kitabı oluşturmuştur. Buna sahip olmanın keyfi çok başkadır. Benim açıklamadığım arşivimde de bu kitap bulunur. Bunun ifşasını çok önemseyeceğinizi de sanmam açıkçası. Bazı tarih kitapları gibi özellikle Rus tarihçisi Gumilev’de Sarmatların İskitlere tam bir soykırımı uyguladıklarını kaybetmekten çekinmez. Yani iftira gibi görünse de kaynaklar bunu doğrular; iki Türk kavmi birbirini doğramıştır.

Çok eskiden beri tabiatın bir kanunu olan çeşitli isimler taşıyan halklar bir araya geldikleri vakit azınlık ve çoğunluk dikkate alınmaksızın bunlardan herhangi biri hakim zümre olduğunda diğerleri de onların ismiyle zikredilirdi. Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan halkların tabi özel isimleri bulunuyordu ancak ilkel olarak bile gelişmeyen vatandaşlık kavramından dolayı 1857’lere kadar hiçbir ülkede ayrı sınıfsal tabirler tam olarak kullanılmazdı. İngiltere içinde yaşayan Hintliysen Hintli olduğunu ispatlayana kadar kafadan gövde ayrılırdı. Bu ancak modern vatandaşlık algısıyla değişerek “etnik” isimlendirmeye getirilen hürriyetin ürünü olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti içerisinde yaşayan Ahıskalıyım diyebiliyorsam veya Türkiye Cumhuriyeti içerisinde yaşayan Kürt’üm diyebiliyorsanız kusura bakmasın kimse hepimiz bunun için kan dökmüşlere kan borcumuz vardır.

Bu durumda ülkeleri ve kendileri de o hakim zümrenin ismiyle anılmaya başlardı. Bu kanun gereğince İskitler ile Sarmatlar birbiriyle büyük kaynaşma gerçekleştirerek “Sarmat” ismi kullanılmaya başlanmıştır. İskit kelimesi de haliyle unutulacaktır. Yani bugün İskitlerin tahminen nerelerde olabileceklerini bulmak istiyorsak Sarmatların, Perslerin ve daha yakın zamandaki Osmanlı-Rus göç güzergahları ve göç idareleri iyi takip altına alınmalıdır. Bunu serinin ilerleyen ilgili bölümlerinde ele alacağım.

Yunanlar’da Romalılar’da bu kanunu bozmayarak siyasi anlamda bütünleşik olmayan ayrı halkları, aynı hayat tarzını paylaşmaları noktası nazarında hareketle daha önce mevcut olan bir halkın ismiyle veya daha sonraki daha genç bir milletin adıyla zikrederek yok etmeye gayret etmiştir. Nasıl ki Grekler İskit kelimesiyle bütün Turani kavimleri işaret ediyorlarsa, Romalılar da önceden tanıdıkları “Sarmat” kelimesi içine daha önce tanımış oldukları İskitleri de dahil etmektedirler. Böylece Romalı kartograflar çok ama çok daha evvel İskitya bölgesine yani Tuna’dan Amuderya ve Trakya’nın kuzey kesimlerine (Istıranca’nın az daha ötesi) kadar uzanan toprakları “Sarmatya” olarak kaleme alırlar. Belki bilenleriniz vardır, ortalama bir süre boyunca Baltık Denizi’de Sarmat Denizi olarak kullanılmıştır. Bunun nedeni Sarmat hakimiyetinde olan İskitlerin (artık biliyoruz ki onlar da Sarmattır) Baltık taraflarına kadar göç anlamında ilerlediği ve kalıntılar bıraktığından buluntuların oradaki denize de adını vermesi bu şekilde gerçekleşir.

Sarmat Kavminin Akıbeti

Türk tanımlamasının ne şartlar altında yaptığımızı bildiğinizi farz ederek (bütün yönetilenlerin Türk sayılmadığını, genellemeye düşmeden sadece yönetici sülalenin Türk olduğunu öğrendiniz dolayısıyla biliyorsunuz artık) Sarmatların ahlak ve gelenek cihetinden gerek İskilütlerden ve gerekse diğer Turani kavimlerden farklı bir yanının olmadığını söyleyebilirim. Bana kalırsa ve etnik bölücülük konusunda mahir olan Sovyet tarihçilerine göre belki yaşadıkları döneme göre diğer kavimlerle kıyas edildiğinde ayıplanacak bir adetleri yahut vukuatları bulunmuyor. Ne var ki bunlar başka milletler gibi mütevazı, edepli, ilme düşkün, derviş meşrep bir gezgin kıyafetiyle değil, bilahis vahşi görünümle Avrupalıların karşısına çıkmış olduklarından dolayı kendilerini onlara sevdirememişlerdir.

Avrupa toplumu son 1300 yıldır kendinden güçlü olana karşı baş kaldırmakta dirayetsiz, tepeden inme özgürlük olmadığı sürece özgür yaşadığını ve ufak eylemleri özgürlük haykırışı olarak gördüğü için Sarmatlar ile karşılaştıkları vakit hele ki İskilütlerin Dara’yı 3 defa bozguna uğratmaları üzerine çok az bir grup olarak koskoca Saka topraklarını istila etmeleri.. bunlar Avrupalılar için hakikaten büyük trajedidir. Avrupa dediğime bakmayın, coğrafyayı kast ediyorum. Hepsinin ismini tek tek saymak ile ele bir şey geçmeyecektir.

Sarmatlar miladi olarak 1. asırda hakim kavim olarak hemen hemen tarih sahnesine çıkmayı başardılar. Romalılar Trakya’yı zapt edip Tuna sahillerine hayallerini iştirak ettirdikleri vakitte bu korkunç görünümlü komşularıyla tanış oldular. Bana kalırsa o tarihten itibaren Roma tarihçileri sürekli Sarmatlar hakkında bilgiler verdi. Sarmat kavmi Azak Denizi’nden Tuna sahillerine kadar uzanan topraklarda at süren devasa şekilde muharabelere katılan bir kavimdir. Bu Türk kavmi iki büyük boydan teşekkül etmiştir. Biri Roksolon boyu diğeri ise Yazığ’dır.

Roksolonlar Azak Denizi ile Karadeniz sahil şeridini kendilerine mesken tutmuşlardı.Yazığlar ise Tuna sahillerine sıçramış fakat Roksolonlar kadar yaygın değillerdi. Roksolonlar Roma ordularıyla sıkça çarpışır, vur-kaç yaparak inanılmaz anlamda zayiat verirlerdi. Roksolonlar Roma ile sık sık çarpışıp galip gelirdi. Yazığlar’da Mysia (Anadolu içerisindeki Erdek dolayları) bölgesini zorla savaş yoluyla elde etmişlerdi. Roma’da altın, gümüş ve o zamanlar için “meta” olarak kabul edilen kadın boldur.Romalıların kendilerinde bolca bulunan altın ve gümüşe olan zaafları olduğundan Sarmatları altın vermek suretiyle kandırır ve kendine dost ederlerdi. Kadınları ile de entrika peşinde koşarlardı.

Zeki olduklarını söylemek zor olsa da takdir ettiğim yanlarından birisi de Çin’in gelecekte sıkça yapacağı entrikalar yoluyla Hiung-nu yönetici kesimini Çinlileştirmesi (en azından birkaç yüz sene sonra kanlarına Çin kanı karışacaktır) gibi Sarmatlar da gen yoluyla Avrupa ve Roma toplumlarına bağlarını bu şekilde aktarmışlardır. Ancak bu kadınları meta olarak görmüyor, Roma saraylarını içten fethetmenin bir yolu olarak algılıyorlardı. Vaktiyle bütün dünyaya hakemlik yapan Roma senatosu artık göçebelerin elçilerini kabul etme durumunda idi. Adını şuan hatırlayamadığım Romalı tarihçi şöyle söyler “Yazığlar, düşman değil altın ve gümüş kaynağı olan, Roma’nın asıl müttefikleridir”. Gerisini siz düşünün.

M.Ö’den beri Avrupa fıtratında bir şey değişmemiş. Tabi koskoca aşiretin içinde sadece bu iki boy yok. Bunlar sadece önde gelenler ve daha aktif olanlar. Biraz da kendilerine dair daha çok iz bırakanlar. Sarmatlar içerisinde bulunan diğer boyları yazmak gerekirse Krali Sarmatlar, Ugorlar, Alanlar ve Siraklar söylenebilir. Sarmatların zayıflaması da diğer Turani kavimlerin zayıflamasına benzer. Bitmek tükenmek bilmeyen savaşların sonunda “nefes alamaz” hale gelirler. Sarmatları da zayıflatan en büyük etken ele geçirme duygusunun dizginlenememiş olmasıdır. Altın gümüş bol ancak savaşlarda zaruri yere ölen savaşçı kesimin azalmaya başlaması asıl muharebelerde devletin yetersiz ordu çıkartmasına sebebiyet verdi.

Düzenli bir garnizondan da bahsetmek doğru değil. Roksolonlar ile Yazığlar tek tabanca takılır örneğin. Büyük savaşlar dışında ortalıktaki kendilerinden olmayanları avlamakla meşgullerdir. Sınır güvenliklerinde de bu iki boy hakikaten yeri doldurulmaz bir efor harcar. Devletin ve kavmin bel kemiği oldukları için onların da zayıflatılması Sarmatları iyice önü alınmaz girdaba sürükler. Geri o zamanlar için güney Rusya’da, Dinyester boylarında göçebe hayat sürerek sürekli Romalıların dikkatini de çekmiyor değillerdi. Ama bir süre sonra Roma İmparatoru Markianus Sarmatlara kanca geçirmeyi başarır. Önce Yazığları Mysia’dan tepelediler sonra Roksolonları Tuna hududundan geri püskürttüler. İskitlerin Dara’ya dediği gibi “geniş bozkırda bize yok oluş yok Dara, gel içeri gel!” mantığıyla sınırları Romalıların beklediğinden erken terk eden Sarmatlar İskit mantığı ile içe çekilerek amansız düzlüklerde mahvetmek istiyorlardı. Fakat bu ters tepecek. Markianus’un indirdiği ağır darbe sonudu bir kısmı İllyria ve Roma topraklarına getirip yerleştirdi. Ne var ki Sarmatların zayıflamaları Gotların güçlenmesine zemin de hazırlayacaktır.

Roma topraklarına götürülen Sarmatlar,Gotlar ile birlikte kaynaşmaya çalıştılar. Gotlar mı başardı Sarmatlar mı başardı yoksa Markianus mu başardı orası size kalsın fakat bu kaynaşma sonucunda Sarmatlar kendi adlarını unuttular. Ana yurtlarında kalan Sarmatlar ise kendilerinden sonra tarih sahnesine çıkan Alanlar ve Hiung-nu’lar gibi Türk kavimleriyle kaynaştılar. Bir kısmı (çok az) yani Yazığların bakiyeleri olan “Yatvag”lar ise Ariler (Slavyanlar) arasında kaldıklarından onlar da asimile oldu. Miladi olarak tekabülen V. asrın sonlarına gelindiğinde artık tarihte Sarmat dadına rastlamak çok zordu. Hızlı giriş yaptılar ancak İskitler kadar dayanamadılar. Kısaca Yatvaglar’dan da bahsetmek isterim.

Eski dönemlerde tarihi bilgi toplaman çok zor olduğundan ve hatta bu tür bilgiler hakikaten az olduğundan, birçok halkı nereye yerleştireceğinizi, kime bağlayacağınızı bilemezdiniz. Yahut tahminler yürütür ve çoğu kez babalarla oğulları birbirinden ayırmaya çalışır bazen de oğlu baba, babayı körpe bebek yapma ihtimaliniz ilk dediğimden daha yüksek olurdu. Örneğin milattan 1.5 yıl kadar önce yaşamış olan Romalı tarihçi şöyle söyler: Vendler ile Finleri aynı kavim olarak görmüş ve bunları hangi millete bağlayacağını bilememiştir. Vendler için Fin’dir, Finler için de Vendler ile kaynaşmış melez bir topluluktur (akraba) der. Yani bunların Germen halkının mı yoksa Sarmatların mı bir kolu olduğunu anlayamamıştır. Ancak çok daha sonralı olay çözülecek ve Vendlerin Germen, Finlerin ise Sarmat kökenli olduğu ortaya çıkmıştır. Tıpkı bu örnekte olduğu gibi 50 yıl önce yazılmış Rus tarih kitapları da İskitleri hangi gruba sokacaklarını bilemediklerinden, onları Slavyan olarak göstermişlerdir. Fakat bugün bakıyoruz Doğu ve Batı, Güney Slavları içerisindeki hiçbir millet ile bağlantısı yoktur.

Mesela meşhur Rus tarihçisi Karmazin zamanında Slavyanların hangi kökten geldikleri dahi tam olarak bilinmiyordu. Geri o zamanlar için çoğu şey henüz açığa çıkmamış olsa da (teknik açıdan) günümüze ulaşmayan Altınorda dahil iskit ve Sarmat eser/kalıntıları o dönemler için incelenmesi mümkün ancak çözümlenmesi için teknik edevatın pek olmadığı zamanlardır. Zira Karamazin 1. Aleksander döneminde yaşamış ve 12 ciltlik Rus tarihini yazmış, sonra ömrünün 12 yılını boşa harcadığı kanısına vararak itiraf etmiştir (Rusların kökenine dair zırnık bir şey bulamadım diye). 1826’da da 60 yaşında pisi pisine öldüğünü yazdılar. Bunların emeğe de saygısı yok. Ancak daha sonra gelen Solvyeff döneminde bu konu nihayet aydınlığa kavuşturulabildi. Böylece İskitlerin Turani bir kavim olduğu, günümüz Rusya’nın en eski halkını teşkil ettikleri; Slavların bu cihetle en eski Ari ırkından olmakla birlikte Rusya’ya çok sonraları Galiçya hudutları üzerinden göç ettikleri kesinlik kazanıyor. Peki bu Solvyeff kim ?

Kendisi çağdaş Rus tarihçilerindendir. 28 ciltlik meşhur tarih kitabını yazmış ve 1870’de vefat eden muazzam insandır. Tespitlerine göre Slavyanların ilk ayak izleri ilk olarak Vistül nehri sahilinde (yani Prusya dolaylarında) Milattan sonra V. asrın ilk çeyreğine doğru fark edilmiştir. Slavyanlar ise oradan 1800’lerin Avusturya sınırları egemenliğinde bulunan Galiçya bozkırından göç etmişler, bir kısmı ana vatanlarında kalmayı tercih etmiş olsa da diğer büyük yoğunluğu Polonya ile Rusya’nın batı taraflarında Dinyeper Nehri dolaylarına göç ederler. Solovyeff İskitlerle, Slavyanlar arasını kesin bir çizgi ile bu şekilde ayırır. Ancak taa kaç yıl sonra. Unutmadan söylemek gerekir, Sarmatlar, İskitler’den çok daha cingöz Recai’dirler. İngilizceye ve İngiliz tarihine kadar etkileri bulunur. İngiliz kültür ve siyasetine olan etkilerini biz Kral Arthur üzerinden anlıyoruz.

Barbar Adası’nın Efsanevi Kralı Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri’nin Hikayesi

15. yüzyılda Peter Vischer tarafından yapılmış anakronik bir Arthur levhası

Öz haliyle bahsetmek icap ederse, “Kupa” Kraliyet İskitlerini, “Kılıç” Savaşçı İskitleri, “Boyunduruk” ise Tarımcı İskitleri temsil etmektedir. İskitler kendilerinin Kolaksais’in soyundan geldiklerine inanmaktadırlar. Özellikle bu “Kutsal Kupa” ve “Kutsal Kılıç”ı aklınızın bir köşesine not edin. Gelecek yazılarda tekrar karşılaşacağız! bu “Kutsal emanetler” ve onların “Muhafızları” ile. Bunlar hem Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri hem Haçlı Seferleri döneminde meydana çıkan Tapınak Şövalyeleri ile alakalı hikayelerle doğrudan birbiriyle ilgilidir. Ve hatta bir ölçüde Mason Locaları ile bu ilgiyi yapıştırabiliriz de. Yine Herodot’a göre İskit yahut İskülüt savaşçıları her muharebeden sonra hükümdarın huzuruna çıkarlar ve savaş sırasında gösterdikleri kahramanlıkları anlatırlar; eğer düşman savaşçı öldürdülerse ganimetten yüklüce pay almak için onun kafasını ya da kafa derisini kanıt olarak kralın ayakları dibine atarlar ve ortada bulunan büyükçe bir kazandan kralın izniyle onlara özel kupalarda şarap içerlermiş. Krala sunulan deri ise düşmanın heybetini göstermesi adına sırtından yüzülerek getirilirmiş; ne kadar şişko yahut kaslı ise deri o denli geniş ve kalın olur icabında. Er meydanında herhangi bir yiğitliği olmayan savaşçılar ise kedinin ciğere baktığı gibi bakar, utanç içinde seyrederlermiş bu sahneleri. İskitler savaş tanrısı Ares’i de kutsarlar, onun yardım ve koruyuculuğunu elde etmek için ona kurbanlar sunar- genellikle at ve her yüz düşman esirlerinden biri adına tören de yaparlardı. Ares oldukça büyük bir odun yığınının tepesine saplanmış devasa ve metal bir kılıçla (genellikle kılıçla) temsil edilirdi. Bu İskit geleneği Nart Destanlarında (ki bu destanlar Kuzey Kafkasya halklarının dillerinde pelesenk olmuştur) da gerçeğe yakın bir şekilde yer almaktadır. Nart yaşlıları bir gün bir yarışma düzenlemeye ve “Nartların en iyisi”ni seçmeye karar verirler. Buradaki olay üç tane Nart ailesinden sadece 1 tanesi olan “Ehchergate” savaşçı sülalesinin yalnızca erkekleri Urijmeg, Hemits, Batraz ve Soslan da yarışmaya katılırlar ve her yarışmacı İhtiyarlar Meclisi karşısında şahsi meziyetlerini ve kahramanlıklarıyla birlikte güç ve kuvvetlerini anlatır. Burada eşsiz ve çok önemli bir nesne bulunur ki o da yarışmacının önünde sihirli olan kupadır. Onlar bu kupaya “Nartamonge” demektedirler. Eğer yarışmacı işkembeden konuşuyorsa, palavra atıp milleti keklemeye çalışıyorsa, gerçekte olmayan kahramanlık hikayeleri uyduruyorsa (ki bu zaten ihtiyarlar tarafından fark edilirdi) “kupa” kımıldamadan olduğu yerde dururdu. Yok eğer savaşçının anlattıkları gerçekse ve de yalan söylemiyorsa “Nartamonge” kendiliğinden en tatlı şarapla dolar ve hiçbir şekilde müdahaleye gerek kalmadan galip gelen yarışmacının ağız hizasına kadar yükselirdi.. ve yarışmacı o kupadan hakkı olan şarabı içerdi. Bu bende Hogwarts’a yeni gelen öğrencileri sınıflara ayıran o cadı şapkasını anımsatıyor. Çünkü düzenek aynı… şapka öğrenciye takılır (kase yarışmacının önüne konur) gak guk eder, öğrencinin niyetini tahlil eder (kupa da aynı şekilde yarışmacının sözlerine göre tepki verir) ve sonunda belirli bir sınıfa öğrenci ayrılır (aynı şekilde kupa kıpırdamazsa palavracı olur yarışmacı, eğer kıpırdar şarapla dolarsa yarışmacı kahraman olur). Buna benzer Narnia Günlükleri gibi İngiliz yapımı yahut İngiliz kaleminden çıkmış fantastik sanılan şeylerin kökeni Pagan dönemi Keltlerine iştirak etmiş, onların bir tür kaynaşma sonucu elde ettikleri yahut benimsedikleri (kendilerine göre de yorum getirdikleri) farklı toplumların inançlarından etkilendikleri ain, ritüel yahut inançlardır. Yani Paganizm dolaylı yollardan halen daha yaşamaktadır. Somut bir örnek vermek gerekirse ahlak kavramının yok edilmiş olması Pagan döneminin tipik varlık kanıtıdır. Yeterli gelmezse Mazdek isyanı (Rahip Mazdek) ne diyor? “kadın bir metadır (ortak maldır) bütün savaşlar bu meta için çıkar o yüzden benim kadınım senin senin kadının benimdir” düşüncesiyle Sasani topraklarında kokuşmuş Pagan zihniyetini yaymaya çalıştı. Günümüz de aynı değil mi sevgili okurlar? Başkalarının kavramlarıyla yaşamaya çalışmak başka kralların soytarısı olmak demektir. Bu kadar açıktır bu durum.

Diğer bir yandan King Arthur in Legend and History eserinde Kral Arthur  Sarmatyalı yuvarlak masa şövalyelerinden biri olarak ifade edilir. Yine o eserde Anavatanı Karadeniz sahili olan O zamanki Sarmanya olan ülke bu teşekküliyatın doğuş ve esin kaynağı olarak belirtilir.

Bizim burada ele aldığımız Şövalye Tristan’dır. Bu şövalye esasında bir tür namuslu erkek tiplemesiyle kitaplarda ve (zaten de Antonio Fuqua’nın filimde tasvir edildiği gibi ele alınıyor) belirtilen, Sarmat topraklarında doğmuş iri yarı yakışıklı kaslı ve her kadının kendisine düşkün olduğu (iddia edilen) bir çocuktur. Sarmatlar Romalılar ile giriştikleri son 4 savaşı kaybederek antlaşma yapmak zorunda kalıyorlar ve bu antlaşma neticesinde Sarmatlar 15 yıl boyunca ülke sınırları içerisinde doğan her çocuğu Roma ordusuna hediye olarak vermek zorunda. Tristian’da bu çocuklar arasındadır. Kıyafetleri ve kullandığı silahları ile oldukça oriental bir görüntü vermektedir. Zaten henüz 13 yaşında çok etkileyici bir vücuda sahip olduğu kroniklere işlenmiş olunsa da esasında onu çekici ve günümüze kadar kalıcı yapan bakışlarındaki büyüleyicilik değil bileğinin ve göğsünün kuvvetidir. Ok atmakta ve nişancılıkta usta biri olması (kan çekiyor çünkü) Roma ve kendilerinden sonraki diğer Avrupa ordularındaki ok atma becerilerinin Tristian’dan ordularına aldırdıkları eğitimler, ok atma talimleri neticesinde geliştiğine inanılır. Çünkü arbelet dediğimiz ok türü binlerce yıl boyunca kullanılsa da tutuş ve diz çökerek atış tarzı Tristian’ın avını 12’den vurma taktiğidir. Asosyal hayatı bu yeteneklerini sürekli taze tutmasında ona kolaylık sağlayan hususların da cabası… Genelde ekipten ayrı çalışır gözetleme gibi bireysel faaliyetlerle ekibine destek verir. Hayatı çok fazla sorgulamaz. Hayattaki rolünü, risklerini ölmeyi ve insan öldürmeyi kabul etmiştir ve bunu sorgulamadan yaşar. Diğer şövalyeler görevleri ve riskler üzerine tartışırlarken Tristan onlarla ve ölümle dalga geçmektedir. Gerek bu tip yaklaşımları gerekse asosyal yapısı ve bazen insanüstü gibi görünen yetenekleri yüzünden diğer şövalyeler tarafından anlaşılmaz, dengesiz ve farklı olarak görünmektedir. Ama ölümle dalga geçmesi veya insan öldürme işini sorgulamadan yapması onun insancıl vasıfları olmadığı anlamına gelmiyordu. Ona karşı soğuk tutumlarına rağmen arkadaşlarına bağlı, bir kuşla iletişim kurabilecek kadar duygusal, bir kralın karşısına çıkabilecek ve ağır yaralıyken bile pes etmeyecek kadar cesur biridir şeklinde ifade edilir kitapta. Öyle ya literatür taraması bu tür karmaşık olayların neticeye ulaştırılmasında çok mühimdir.

Biz tarihsel dönemlere dönerek Barbar adası ile Sarmatların münasebetlerini incelemeye devam edersek…

M.Ö. 300’lü yıllarda doğu illerinden İskit coğrafyasına intikal eden Sarmatlar İskit yurduna çöreklenirler. Sarmatlar’da İskülütler ile aynı etnik ve kültürel kökenden gelmekte ve ne enteresan aynı dili konuşmaktadırlar ve daha da ileri gitmek istersek İskitleri kendi içlerinde asimile etmekte de zorlanmadılar. Önemli Sarmat kolları Aorsiler, Yazığlar (İazgiler), Siraklar ve Roksalanlardır. Sarmatlar Roma İmparatorluğu ile daha çok barışçı bir ilişki içinde geçinmeyi tercih etmişlerdir (yukarıda sebebiyle birlikte açıkladım). Roma ordusunda paralı askerlik yapanlar olduğu bilindiği gibi aynı zamanda Roma sınır kentleri ile ticari ilişkiler ve ticarethaneler kuranların sayısı da azımsanmayacak kadar fazladır. Ama bu iç güveysi haller savaşa tutuşmadıkları anlamına gelmez. Tristian adlı varlığı tartışmalı şövalyenin hikayesinden de bunu anlamanız pek mümkündür.

Kroniklerde tasvir edilen hayali Kral Arthur’un tasviri

M.S. 100’lü yıllarda bu kez doğu hudutlarından -İskitlerin varlığı sırasında artlarında olan Sarmatların’da gerisinde bulunan- Alan topluluğu kütleler halinde geldi ve Sarmatları egemenlikleri altına aldılar. Bununla birlikte Alan toplumu da İskit-Sarmat büyük sülalesinin güçlü bir koludur ve aksanları farklı olsa da Sarmatlarla (ve tabii İskitler ile) aynı dili konuşmaktadırlar. Alanların Kafkas coğrafyasına yerleşene kadarki teptiği güzergahlara ait bir topluluk mu yoksa Sarmatların içinden (Aorslar) çıkan savaşçı bir bodunlar birliği mi olduğu konu ile ilgili akademik çevrelerde tartışmalıdır. Yaklaşık M.Ö. 50 ve M.S.450 yıllarına tekabül eden aralıkla bugünkü Avusturya ve Macaristan toprakları üzerinde Sarmat sülalesinin önemli bir kolu olan İazgi teşekküliyatı, hükümdarlığı vardı. Bu bölgenin adı o dönemde “Panonia”dır ve aynı zamanda Roma İmparatorluğu’nun sınırlarına dayanan ve onlardan imparatorluk sınırları içerisinde yurt istemekte ısrarcı olan problemli kavimlerin konaklaması için gözden çıkarılan ve onlara tahsis edilen bir yerdir de. Tuhaf olanıysa bu bölgenin Roma ve Ravenna’ya çok yakın bir yerdir. Bu iki şehir İmparatorluğun ihtiyar başkentleridir.

İazgiler ve Roma İmparatorluğu güçlerince M.S. 175 yılında bir savaş patlak verir. İazgiler bu savaşı kaybederler ve savaş tazminatı ve barış koşulu olarak Roma’ya 8500 savaşçı vermeyi kabul ederler. İazgi kralının adı Zanticus’dur. İmparator Marcus Aurelius bu savaşçıların 5500’ini İngiltere’ye gönderir. İngiltere de Roma’nın eyaletidir ancak adanın kuzey yarısı Pikt ve Kaldonyalı yerlilerin kontrolündedir. “Sınır”a M.S. 100 yıllarında İmparator Hadrien tarafından bir duvar örülmüştür ve İazgi savaşçıları bu duvarı Pikt saldırılarına karşı koruyacaklardır. İazgiler Roma ordusu içine entegre olurlar ve yerli halka karışırlar. Çok az bir kısmı yirmi beş yıllık askerlik görevi bitince “Roma vatandaşı” olarak İtalya’ya gider, bir kısmı tekrar anavatan Panonia’ya döner ama çok büyük bir çoğunluk adada kalırlar. 475 yılında Roma İngiltere’den çekilince kalan İazgiler İngiltere’nin kuruluşunda, ekonomik, sosyal ve kültürel hayatta çok önemli roller üstlenirler. Özellikle büyük toprak sahipleri, İskoç aristokrasisi ve “Lordlar” sınıfı büyük ölçüde İazgi kökenliler tarafından oluşturulur. İngiltere’nin mitolojik kurucu kralı “King Arthur ve Şövalyeleri” efsaneleri İazgilerin Asya bozkırlarından getirdikleri ve İskitlere kadar uzanan mitolojik “Nart savaşçılarının” İngiltere’de yerel figür ve motiflerle (daha çok Kelt kaynaklı) beslenerek yeniden üretilmiş formudur. Kısacası sevgili okurlar Barbar adasının sakinleri medeniyeti ithal ederek yorumlayıp diğer coğrafyalara ihraç ederek kendilerinin kopyacılığını gizlemişlerdir.

Tüm okurlarıma en derin sevgi ve saygılarımla, esen kalın arkadaşlar…

Mertcan Abbasoğlu

Mertcan Abbasoğlu

Osmanlı ve Türk Tarihi üzerine parlak zamanların darlıklarını araştıran, Atatürk'ün açtığı yolda ilerleyen genç bir müellif talebesi.

Related Post

SÜMERLER NEDEN TÜRKTÜR?-1

Posted by - 10 Ağustos 2020 0
Dil verileri, tarihin saklı gerçekleri için sağlam kanıtlardır. Çünkü hiç bir sözcük kökü, eskilere dayanılamadan yaratılamaz.

BÜYÜK İSKENDER (II)

Posted by - 28 Temmuz 2020 0
“Uzun yaşayıp şöhretsiz ölmektense, kısa yaşayıp şöhretli ölmeyi tercih ederim.” Büyük İskender -ZEUS’UN OĞLU Tahta çıkışından beri Pers İmparatorluğu’nu ele…

Büyük Kıtlık (1845-1852)

Posted by - 4 Mart 2021 0
Büyük Kıtlık (Great Famine: 1845-1852) döneminde 23 yaşındaki Sultan Abdülmecit kıtlığı hususi doktoru olan Joseph sayesinde öğrendiğinde 1847’de İrlanda’ya yardım…

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir