PROF. DR. ZİYA GÖKALP’I EBEDİYETE İNTİKALİNİN 96. YILINDA SAYGIYLA VE RAHMETLE ANIYOR TÜM YÖNLERİYLE ZİYA GÖKALP’İ ANLATIYORUZ

565 0

“TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ HİÇBİR ZAMAN İSLAMCILIK VE DİN DEVLETİ İLE YAN YANA ANILMAZ. TÜRKÇÜLÜK/TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ UYGAR BİR DÜŞÜNCE AKIMIDIR.” PROF. DR. ZİYA GÖKALP

O’ İÇTİMAİYAT KÜRSÜSÜNDE DERS VERİRKEN BİR SOSYOLOG, “ALA GEYİK” İ YAZARKEN BİR ŞAİR, “ALTIN DESTAN”, “KIZILELMA”, “ALTIN IŞIK” I KALEME ALIRKEN BİR TÜRK DESTANCI VE FOLKLORCUSU, KANT’TAN, NİETSCHE’DEN VE BERGSON’DAN FİKİRLER NAKLEDERKEN BİR FİLOZOF, “YENİ HAYAT” TAKİ MANZUMELERİ İLE BİR TERBİYECİ VE ATEŞLİ BİR TÜRK DEVRİMCİDİR

Sevgili Okurlar,

Ziya Gökalp’in asıl adı Mehmed Ziya’dır. 1875’de Diyarbakır’da doğmuştur. 6 Kardeşin en büyüğüdür. Ziya Gökalp’in Anne ve baba tarafı eğitimli ve bürokraside hizmet etmektedir. Babası Diyarbakır’lı Mehmet Tevfik Efendi, Çermik’lidir. Çermik Bir Türkmen kasabasıdır ve Mehmet Tevfik Efendi’nin ailesi Türkmen ileri gelenlerindendir. Ziya’nın annesi, Pirinççi-oğlu Hacı Salih Ağa’nın kızı Zeliha Hanım (1856-1923)’dır. Ziya’nın anneannesinin de Hacı Fatma Hanım, Divan’ı ve Tuhfe-i adlı Farsça-Türkçe lûgatı bulunan Diyarbekir müftüsü şâir Hoca Mes’ud Lutfi Efendi’nin kızıdır. (Ziya Gökalp’ın atalarına âit geniş bilgi için bk. M. F. Kırzıoğlu, Yazılı Vesikalara göre: Ziya Gökalp Müzesi ve Ziya Gökalp, İstanbul, 1956; N. Gökalp, “Ağabeyim Ziya Gökalp’ın hayatı”, Ziya Gökalp dergisi, sayı 6, ocak-nisan, 1977” s. 166 v.d.)Ayrıca Ziya Gökalp’in aile fertleri itibarıyla ve ırkan Türk olduğu ile ilgili Küçük Mecmua dergisinde yayınladığı yazısı – Küçük Mecmua, sayı 28; 25 Aralık 1923, s. 1-6) Diyarbakır vilâyeti evrak müdürü olan Mehmed Tevfik Efendi, muhitinin aydın simalarındandı. Vilayet gazetesinde başmuharrirlik yapıyor, memleketteki yeni fikir hareketleri ile alâkadar oluyor, Namık Kemal’i anlayarak ve severek okuyordu. Ayrıca bir “Diyarbakır Salnâmesi”de yazmıştı.

Bu aydın babanın, Ziya Gökalp’in yetişmesi üzerinde müspet bir tesiri oldu. Mehmet Tevfik Efendi  oğluna “Gençlerin bir taraftan Fransızca’yı, diğer taraftan Arapça ve Farsça’yı iyi öğrenmesini, ondan sonra hem garp ilimlerine, hem şark bilgilerine mükemmelen vâkıf olarak bunların mukâyese ve te’lifiyle milletimizin muhtaç olduğu büyük hakikatleri meydana çıkarmalarını” tavsiye etmektedir. (“Felsefi Vasiyetler, I: Babamın Vasiyeti” Küçük Mecmûa, I, sayı, 17 s. 2 v.d.)

Nitekim Gökalp’ın daha çocuk yaşlarında iken okumaya karşı derin bir heves duyduğu görüldü. Diyarbakır Askerî rüştiyesini böyle bir hevesle bitirdi. Bilhassa müspet ilimlere karşı ciddî bir ilgisi ve istidadı vardı. Çeşitli dilleri öğrenmek bakımından da ayrı bir kabiliyeti bulunmaktaydı. Farsçayı, Arapçayı amcasından öğrendi. Yine genç yaşlarında Fransızcasını hayli ilerletmişti. Bu arada temas ettiği bir kısım halktan faydalanarak Kürtçeyi öğrenerek bu konuda çalışmalar yayınlamıştı.

Ziya Gökalp Diyarbakır Askerî Rüştiyesinden sonra bir müddet de aynı şehrin mülkiye idadisinde okudu. Matematik (Riyazi dersler) yanında felsefi bilgilere de alaka gösteriyor, İslâm felsefesini, tasavvuf kültürünü öğrenmeğe çalışıyordu.[1]

Ziya Gökalp, idadînin son sınıfında iken, okulda arkadaşlarıyla her akşam hep bir ağızdan tekrarlamak zorunda bulundukları “padişahım çok yaşa” yerinde, “millet çok yaşa” diye bağırmak cesaretini göstermişti…

Yüksek Öğrenimini yapmak üzere İstanbul’a gittiği zaman da Hükumet karşıtı gizli derneklere girmiş, zararlı sayılıp yasaklanan kitapları okumuş, Osmanlı hükumetini kuşkulandıracak davranışlarda bulunmuş, bu yüzden son sınıfta iken yaz tatilini geçirmek üzere gittiği Diyarbakır’da tutuklandığı gibi, İstanbul’a gidince de yakalanarak hapsedilmiştir. Bir yıl cezaevinde de yatan Ziya, bir yere ayrılmamak üzere 1900’de Diyarbakır’a gönderilmiş ve Meşrutiyet’in ilânına kadar burada kalmıştır.

Ziya Gökalp’ın düşünce hayatı, gençliğinde kendini araştırmakla başlar. Bu yüzden, bunalımlar içinde üzüntülü yıllar geçirdiği olur. Düşünce hayatında hazırlık dönemi ise, 1900-1908 arası Meşrutiyet’in ilânına dek geçen 8 yıl içindedir. Bu dönemde Ziya Gökalp okumuş, yazmış, araştırmış ve kendini hazırlamıştır.[2]

Sevgili Okurlar,

İmparatorluk devrinin 1908’den sonraki safhasında siyasî, içtimaî ve iktisadî şartların ağırlığı altında bunaldığı yıllardayız. İmparatorluk 1908 sonrası çok çeşitli siyasi ve sosyal çalkantıların içerisinde iken idealist genç bir subay kurtuluş çareleri aramaktadır. Bu genç Subay’ın adı Mustafa Kemal’dir. Mustafa Kemal yurdu yuvarlanmakta olduğu esaret uçurumundan kurtarma çarelerini düşünmektedir.

 Aynı yıllarda Türk tarihinde yüzyıllardan beri eşi görülmemiş bir fikir hamlesine sahip Ziya Gökalp yoğun enerjisiyle çalışmaktadır. Bir süre sonra Ziya Gökalp’ın vakur ve tesirli sesi Türk toplumunun her kesiminin saygısını kazanacak yeni bir heyecan fırtınası estirecekti. Vakur haliyle kızgın lâv denizlerini barındıran gizli hareketsiz dağlara benzeyen Ziya Gökalp Türk’e has sükûnetiyle topluma ışık saçmaya hazırlanıyordu

Sevgili Okurlar,

1908’de II.Meşrutiyetin ilanı ile birlikte, Ziya Gökalp İttihat ve Terakki Cemiyetinin Diyarbakır şubesini kurdu ve  Dicle Diyarbakır’da bir İttihad ve Terakki şubesi açtı. Dicle Peyman isimli gazetelerde yazılar yazmaya başladı. 1910’da Selânik’te toplanan İttihad ve Terrakki Cemiyeti kongresine Diyarbakır temsilcisi olarak katıldı. Selanik’te düzenlenen toplantılarda etkili konuşmaları, onu ön plana çıkardığı gibi talep üzerine seri konferanslar vermeye başladı. Yurtsever düşüncelere sahip ancak bunu bir zemine oturma becerisini gösteremeyen, geçmişteki ilişkileri sebebiyle de zararlı fikirlere açık halde bulunan İttihat ve Terakki partisinin merkez-i umumî azalığına seçildi.

Toplumbilimin yurdumuzda tanınıp yayılmasını isteyen Gökalp ilk adım olarak, İttihatçıların Selânik’te kurdukları idadînin programlarına “Sosyoloji bilimi” dersini koyduruyordu.

Ziya Gökalp Selânik’te Ömer Seyfeddin, Ali Cânib gibi milliyetçi gençler tarafından yayınlanan Genç Kalemler mecmuasının neşriyatına iştirak etti. Bu mecmuanın 23 Şubat 1326 (1910) sayılı nüshasındaki “Turan” isimli meşhur manzumesiyle milliyetçi muhitlerde elektrikli ve ışıklı bir tesir uyandırıyordu.. Aynı mecmuanın 1911 yılında “Yeni Lisan” makalesiyle yaptığı büyük hamleye o da eskiliğin mukavemeti isimli yazısıyla ve kuvvetle katıldı. Mecmuanın diğer sayılarına yüksek değerde felsefi içtimai (Sosyal) makaleler verdi. Bu makaleler, Gökalp’ın otuz dört yaşlarında bulunduğu o çağlarda ne olgun bir felsefi kültüre sahip bulunduğunu açıkça gösteriyordu.

Gökalp’ın ilk benimsediği ilke, Osmanlılığa, Osmanlıcılığa karşı Türkçülüktür. O, henüz İstanbul’da Türk Ocağı kurulmadan ve Türk Yurdu dergisi çıkmadan önce, Selânik’te Genç Kalemler dergisinde çıkan “Turan” manzumesinde:

“Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan

Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir Turan”[3]

Diyordu. “Osmanlılık/Osmanlıcılık” fikriyatının tek kurtuluş çaresi olarak sürümde olduğu bir devirde Gökalp’ın ortaya attığı bu ülkü, onun tarihsel araştırmalarından doğan ulusal bir uyanışın ilk adımlarıdır.[4]

Gökalp, Türk tarihini Osmanlılarla başlatan müfrit İslamcı ve Osmanlıcı tarih görüşüne karşı da, İslamiyet’ten çok önceki devirlere kadar uzanan eski ve çok geniş Türk tarihini bir bütün olarak görmek ve incelemek lüzumunu ortaya koymuştu. Böyle bir tarih görüşü, Türk birliği ülküsünü doğurdu ve besledi.[5]

Türkçülüğün büyük düşünürü merhum Ziya Gökalp’ın Türk dünyası için ortaya koyduğu millî hars ilkesi, en verimli zeminini dış Türk âleminde, hususiyle Azerbaycan topraklarında bulmuştur. Millî Türk kültürü, dolayısıyla bir millet birliği ideolojisinin tam kendisi olan bu Gökalp teşebbüsü, sırf istiklâlden mahrum dış Türk ülkelerince ileri sürme imkânsızlığını yırtması, âdeta kapışılmış, kısa bir süre içerisinde, toplum hayatınca benimsenmiş, millî felsefesi dahi yapılmıştır.

Sevgili Okurlar,

Mehmet Ziya, Genç Kalemler dergisinde ki yazılarını ekseriya “Tevfik Sedat” imzası ile yazıyordu. Bazı makalelerine Demirtaş müstear adını attığı da oldu. Fakat mecmuanın yazı işlerini idare eden Ali Cânib, bu Demirtaş imzasını beğenmedi. Onun yerine bir gün Gökalp diye bir başka müstear imza koydu. Buna itiraz etmeyen Mehmet Ziya’nın bu tarihten sonraki yazıları artık Ziya Gökalp imzasıyla yayınlandı e onu Türk edebiyatı Tarihi’nde bu yeni adıyla ebedileşti.

Balkan harbi dolayısıyla ve parti genel merkezi İstanbul’a taşındı. Ziya Gökalp, 1912’de Ergani sancağından milletvekili seçilmiş Beyazıt’taki Türk Ocağında konferanslarına ve çevresinde aydınları toplayan özel konuşlarına başlamıştır. O, toplumbilimin ışığı altında Türk tarihi, tarih boyunca Türk uygarlığını, Türklerin tarihteki toplumsal kurumlarını inceliyor ve bütün bu araştırmalarla Türk toplumbilimini kurmak istiyordu.[6] Türk Yurdu mecmuasında ve Türk Ocakları’nda artık en salahiyetli kişi artık Ziya Gökalp görülüyordu.[7]Dönemin önde gelen bütün düşünürleri, onun bu konuşmalarından esin alıyor, kendi meslekleri çerçevesi içinde yararlanıyordu. Fuat Köprülü’ye Türk edebiyatı tarihi çalışmalarında ışık tutan, onu Müslümanlık ’tan önceki eski çağlarda Türklerin toplumsal yaşayışlarını araştırmaya yönelten odur.[8]

Ziya Gökalp, Birinci Dünya Harbi’nin başlarında İstanbul Darülfünunu Edebiyat Şubesinin 1914 – 1915 ders yılı programlarına “İlmi İçtima (Toplumsal yaşayış- Sosyoloji bilimi)” dersini koydurdu ve bu dersi okutmak görevini üzerine aldı. Verdiği dersler o kadar beğeniliyordu ki onu dinlemeye her kesimden bilim ve fikir adamları geliyordu.

Ziya Gökalp’in günleri Üniversite, Türk Ocağı, Parti Merkezi ve Türk Yurdu dergisi arasında dolaşmakla geçiyordu. Ömer Seyfettin ve arkadaşlarıyla Halka Doğru ve Türk Sözü dergilerini çıkarıyorlardı.

Ziya Gökalp, Fırka Merkez-i Umumîsinde de, fırkanın toplumsal sorunları üzerindeki ilkelerini açıklayan incelemeler hazırlıyor, bunlar çoğaltılarak fırka örgütlerine gönderiliyordu. Bu durumuyle Gökalp, ittihatçıların kültür alanındaki tek danışmanı rolünü üzerine almış bulunuyordu.

Sevgili Okurlar,

Ziya Gökalp’ın Türk milliyetçiliği ve Türkçülük alanındaki şuurlu ve tesirli konuşma ve yazıları çığ gibi yayılıyor Türkçülük ve Türkçecilik ilmi temellere oturuyor, kültür hayatımızda milli his ve heyecanın bilimsel temellere oturduğu yeni bir çığır başlıyordu.

O’nun büyüklüğü ve asaleti gönülden inandığı Türk milletinin tarihî hasletlerini ilmin rehberliğinde, ortaya çıkarmasından kaynaklanıyordu. Gökalp için araştırılıp cihana duyurulması gereken tek hakikat, Türk millî kültürünün azameti, tek mefkûre ise Türk milliyetçiliğiydi.

Ziya Gökalp Batı Bilim kültür ve zihniyetin tesirinde kalmamış Türk milli kültürü ve millî menfaatleri bakımından değerlendirmiştir. Ziya Gökalp bu sebeple tehlikeli görülmüş Milliyetçi aydın ve askerlerle birlikte Malta adasında sürgün yaşamıştır. Hayatı boyunca tüm bilim fikir camiasına bilgi ve ışık saçan Gökalp milli mücadele de ölüm-kalım mücadelesi verenlerinde ışığı olmuştur.

Sevgili Okurlar,

İttihatçılar, Türkçülüğü esas da benimsemişlerdi. Ancak memleketin büyük çoğunluğu İslâmcılık ilkesini güdüyordu. Cemal Paşa ve Başbakan Said Halim Paşa’da da bunların arasında idi. Bunlar, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Türk den gayrı unsurların artık gizlenemez hale gelmiş olan ayrılma eğilimlerini görmezlikten gelerek, Türkçülüğü ayırıcı bir akım olarak görüyorlar, hatta Balkan felâketinin suçunu bile Türkçülük fikriyatına yüklemeye çalışıyorlardı.

Ülke genelinde çözümü Batı’ya yönelme de arayanlarda bulunmaktaydı.  Mesela İçtihat dergisini çıkaran Dr. Abdullah Cevdet, bu akımın temsilcisi olarak öne çıkanlardandı.  Ziya Gökalp, Bir yandan Türkçü fikirler yayarken diğer yandan diğer fikriyat sahiplerinin de ilgisini çekmek bakımından , “Türkleşme, İslamlaşma ve muasırlaşmayı hep birden benimsemiş oluyordu.

Sevgili Okurlar,

1914’de Birinci Dünya Harbi ilân edildiği zaman Türk toplumu bu akımların çalkantısı içinde idi. Savaşın başlangıcında İslâm dünyasını uyarmak için hilâfet merkezinden çıkarılan fetvalar hiçbir işe yaramıyordu. Türklük, savaş yıllarında İslâm dünyasının ihanetine uğrayınca, İslâm birliği politikası iflâs etmiş oldu. Nasıl ki, Balkan felâketinden sonra da Osmanlılık politikası suya düşmüştü.

Ziya Gökalp 1.Dünya Savaşında en acı olayları yaşayarak bezginleşen millî varlığı muhafaza etmek endişesi taşıyanların yüreğinin sesiydi. vatan evlatlarına Türkçülük ve Milliyetçilik idealini gösteriyor Türk Ülküsünün yurtta tüm yayılmasını kökleşmesini sağlıyordu.

Birinci Dünya Harbi içinde Gökalp, İttihatçıların yardımıyla Yeni Mecmua’yı kurdu. Burada, hangi düşüncede olursa olsun, bütün aydınları toplamaya çalıştı. Türk kültürünü, kendi deyimiyle “millî harsı”, yayma yolunda elinden geleni yaptı. Bu tarihe dek yazdığı yazılarını ve şiirlerini Kızılelma (1914), Yeni Hayat (1918) adlı iki kitapta topladı.[9]

Ziya Gökalp, Türk topluluğu üzerinde en çok tesir yapmış fikir adamlarımızdan biridir. Son asır kültür tarihimizin sayılı ve en seçkin şahsiyetlerinden olan Gökalp’ın hizmeti yalnız memleketimize sayılı ve en seçkin şahsiyetlerinden olan Gökalp’ın hizmeti yalnız memleketimize sosyoloji ilmini getirmek ve yerleştirmek değildir. Onun bütün hayatı, “Türklük” şuurunu uyandırmak ve bunun fikriyatını yapmakla geçmiştir. Çok cepheli olan, bilgin, şair ve filozof hüviyetine sahip bulunan Gökalp, manzumeleri, üniversitesedeki dersleri ve getirdiği ilmin tatbik sahası olarak seçtiği Türk medeniyeti ve kültürü tarihi konusundaki eserleriyle ve bilhassa Türkçülüğü sistemli bir görüş haline getirmesiyle yeni Türkiye’nin kuruluşunda bir fikir mimarı olarak büyük rol oynamış, inkılâpların müjdecisi ve öncüsü olmuştur.[10]

Ziya Gökalp Türkçülüğe karşı Osmanlıcılık fikriyatını eleştirmekle kalmamış karşı  bir asır önce ki ifadesiyle Osmanlı Devletini yönetenlerinin  Türk Milletine davranışlarını eleştirmiştir.

“NİÇİN TÜRK TİPİ İLE OSMANLI TİPİ BİRBİRİNE BU KADAR ZITTIR? NİÇİN TÜRK TİPİNİN HER ŞEYİ GÜZEL, OSMANLI TİPİNİN HER ŞEYİ ÇİRKİNDİR? ÇÜNKÜ OSMANLI TİPİ KOZMOPOLİT OLDU, ÇIKARLARINI MİLİ ÇIKARLARIN ÜSTÜNDE TUTTU?”

Birinci Dünya Savaşından sonra İngilizler tarafından Malta’ya sürüldü. Malta da sanki üniversitede ders veriyor gibi sürgündeki diğer önemli şahsiyetlere bıkmadan yorulmadan Türk Milletinin ve Türk milliyetçiliğinin sorunlarını anlattı. 1921’de Malta esaretinden kurtularak Ankara’ya ve daha sonra Diyarbakır’a gitti.

Diyarbakır’da, bir taşra mecmuası olmasına ve baskısının kötülüğüne rağmen, içinde onun en olgun bir takım yazıları bulunan Küçük Mecmua’yı neşretti. Bir müddet sonra Ankara’ya dönerek Maarif Vekilliği telif ve tercüme encümeni reisi oldu.  Türlü konulardaki düşüncelerini bir araya getirerek “Türkçülüğün Esasları” adındaki kitabını yayımladı. Bu kitabın başında da Atatürk’ü överek, “eskiden Türkiye’de Türk ulusunun hiçbir mevkii olmadığını, bu gün bu topraktaki egemenliğin Türk egemenliği olduğunu” belirten Gökalp, türlü yönlerden Türkçülüğü ele alarak düşüncelerini özetliyordu.

Sevgili Okurlar,

Ziya Gökalp 96 yıl önce bu gün (25 Ekim 1924 günü) hayata gözlerini yumuyordu. Prof.Dr. Ziya Gökalp’in kısa ancak çok anlamlı yaşantısının son bölümüne geçmeden onun düşünce ve faaliyetleri ile ilgili biraz daha sizleri bilgilendirelim istiyorum.

Ziya Gökalp Türk Ülküsü, Türk Kültürü ve Türk Milliyetçiliği ibaret asil gayesine ulaşmak için hayatı boyunca bıkıp usanmadan çalıştı. Türkçülük düşüncesini ilmi temellere oturtmak suretiyle bir şair, bir destancı, bir tiyatro yazarı, ahlâkçı veya toplum bilimci olarak eserler vermiştir.

Ziya Gökalp birçok sahada emsalsiz eserler verirken o sahaların yalnız biri konusunda çalışıp tek eser veremeyen bir sürü “fikir ve ilim” adamı vardır. Ziya Gökalp,48 yıla sığan kısacık ömründe ve yaşadığı bin bir sıkıntı arasında bu kadar derin ve nitelikle konuları son derece sade bir üslûpta kolay anlaşılır bir Türkçe ile anlatmıştır. Ziya Gökalp her biri zamana göre yeni bir çığır olan pınar gibi akan bilgileri Genç dimağlara müstesna bir kabiliyet ile şahika heybeti ile aktarmıştır.

Sevgili Okurlar,

Ziya Gökalp’in sayısız dalda yaptığı çalışmalar uzmanlarınca günün koşullarına göre incelendiğinde tabii ki hatalar bulunabilir. Ziya Gökalp’in ilimde ve edebiyatta mütehassıslık iddia etmediği gibi, gayesi Muhtelif konularda çarpıcı eserler meydana getirmek değildi. O’nun nazarında şiirin kalıp ve ahengi ile ilmin usul ve tenkidi milliyetçilik ve Türkçülük ülküsünü işlemek ve yaymak için birer vasıtadan ibaretti

Prof.Dr. Ziya Gökalp Türk milli ülküsünü yurt genelinde yaymak ve kökleştirmekten ibaret asil gayesine ulaşmak için hayatı boyunca bıkıp usanmadan çalışmış, bu uğurda yazının her nevinden, düşüncenin her cephesinden faydalanmış ve bu sebeple, hem ilim adamı, hem filozof, hem şair, destancı, tiyatro yazarı, hem de ahlâkçı ve terbiyeci vasıflarında görünmüştür. İstanbul Darülfünununda ilk defa tesis ettiği İçtimaiyat kürsüsünde ders verirken bir sosyolog, “Ala Geyik” i yazarken bir şair, “Altın Destan”, “Kızılelma”, “Altın Işık” ı kaleme alırken bir Türk destancı ve folklorcusu, Kant’tan, Nietsche’den ve Bergson’dan fikirler naklederken bir filozof, “Yeni Hayat” taki manzumeleri ile bir terbiyeci ve ateşli bir devrimcidir. Saydığımız bu meşguliyet sahalarından yalnız birine ömrünü bağlamaktan başka bir şeye muktedir olamayan bir sürü “fikir ve ilim” adamı arasında Gökalp, bunların hepsini kendi nefsinde birleştirmek dehası ve son derece sade bir üslûpta kolay anlaşılır bir Türkçe ile genç dimağlara intikal ettirmek hususundaki müstesna kabiliyeti ile bir şahika heybeti arzeder.[11]

Ziya Gökalp, bu yönüyle tüm samimi Türkçülere örnek olmuş bu sebeple gerçek Türkçüler Türk Tarihi, Türk Coğrafyası, Türk Edebiyatı, Türk Dil, Türk Sosyolojisi gibi bilimin muhtelif dallarını Türklük mücadelesi yönünde değerlendirmeye çalışmışlar milli meselelerde kesinlikle ve hiç bir surette taviz vermemişlerdir.

Bu sebeple kendini Atatürk’ün, Ziya Gökalp’in, yolunda yürümeye adamış Türkçü Atatürkçü ancak isimsiz kahramanlar menfaatlerin ön plana çıktığı dünyamızda bir türlü anlaşılamamış ” Biat kültürü olmayan, huysuz, geçimsiz, tavizsiz” olarak görülmüş, siyasetten mevki ve makamlardan uzak tutulmuş tıpkı Ziya Gökalp gibi tıpkı Nihal atsız gibi yokluk içerisinde hüzünlü bir hayatları olmuştur..

Aydınların İslam Birliği, Osmanlıcılık ve manda taraftarı olduğu bir dönemde Türk milliyetçiliğini savunmuş ve Türklük bilincini öne çıkarmış bir fikir adamıdır. Gökalp’in savunduğu Türk milliyetçiliği nihâî olarak Turan Ülküsü gibi bir Türk dünyası hayâli içerse de yüzyıllarca bastırılmış Türklük bilincinin uyanmasını sağlamak açısından etkili olmuştur.

Sevgili Okurlar,

Ziya Gökalp Türk fikir hayatında yeri kolay kolay doldurulamayacak olan bir şahsiyettir. Hayatı feragatli, ahlakı temiz, kendisi idealisttir. Ziya Gökalp ruhu milliyet aşkıyla dolu, başkaları için yaşayan örnek adamdı Türkçülüğün tarihi ve ilmi esasları üzerinde yeni ufuklar açtı.

Ziya Gökalp yaşasaydı vereceği çok olgun eserlerle dünya çapında bir sosyolog çağlara damgasını vuracak bir milli filozof olabilirdi.

1908 ihtilalıyla, 1918 yılına rastlayan 10 yıllık bunalım süresi sürekli felaketler yüzünden bir çözülme ve dağılma dönemini teşkil eder. Ziya Gökalp’in İmparatorluğun ve toplumun bu kötü günlerinde müstesna kişiliğiyle topluma şuur verme gibi bir görevi üstlendiği görülür.

Gökalp yorulmaz bir çalışkanlık içerisinde, Türk düşünce tarihi içinde böylece yerini almış ve bu güne kadar bu yerini koruyabilmiştir. Prof. Dr . Ziya Gökalp Türk Sosyolojisinin kurucusu ve halen dünyada ve Türkiye’de en saygı duyulan Bilim ve fikir adamlarımız arasında en öndedir.

Büyük Türkçü bir asır önceden bu günlere şöyle haykırıyor:

BİR ÜLKE Kİ, CÂMİİNDE TÜRKÇE EZAN OKUNUR,

KÖYLÜ ANLAR MÂNASINI NAMAZDAKİ DUANIN

BİR ÜLKE Kİ, MEKTEBİNDE TÜRKÇE KUR’ÂN OKUNUR,

KÜÇÜK, BÜYÜK HERKES BİLİR BUYRUĞUNU HÜDA’NIN;

EY TÜRKOĞLU, İŞTE SENİN ORASIDIR VATANIN!”

Ziya Gökalp Türk çocuklarına, milliyet duygusunu aşılamak amacıyla kısa veya uzun manzumeler biçiminde şiirler hazırlamak için bile zaman ayırabilmiştir.

Ziya Gökalp’ın “Genç Kalemler” e yazmağa başlamasıyla dilde sadeleşme gelişti. Türkçülük de fikrî bir değer kazanmak imkânını elde etti. Daha sonraki çalışmaları ise Gökalp’ın ve Türkçülüğü sistemli bir düşünce, bir ideoloji ve bir dünya görüşü hâline getirmesini sağladı.

Ziya Gökalp 20’den fazla gazete ve dergi çıkarmış imkânsızlık nedeniyle, bazen matbaalarda dizgi yaparak yüzlerce makale yazmıştır. Ziya Gökalp’in Türk gençliğine aşıladığı millî ve inkılâpçı ruh cumhuriyet devri nesli tarafından bilhassa ilk 20-25 sene, bütün heyecanıyla yaşamıştır.

Gökalp “Hiçbir dile başka dillerden daha güzeldir denilemez. Her dil o dille konuşanlara güzel görünür. Bize en güzel dil Türkçe’dir” diyordu.

Prof. Dr. Ziya Gökalp, bir yandan sosyoloji meseleleriyle uğraşırken, öte yandan bu gün halen önemli sorunlarımız olarak önümüzde duran konularda eserler vermiş kürsüsünden halka hatta çocuklara hitap etmiştir.

Ala Geyik isimli şiir Ziya Gökalp’in küçükler için yazdığı ancak hepimizin okurken keyif aldığı bir şiirdir.

Uğraştığı tüm bilim dallarını Türkçülük için vasıta olarak kullanan büyük ustanın “Ala Geyik” isimli şiirine okurken yudum yudum billur gibi bir su içer gibi sözcükler dökülüverir.

Ala Geyik şiiri Ziya Gökalp’ın bilgeliğinin ve Türklük aşkının belirgin bir örneğidir.. Bu şiiri önemine binaen paylaşımımızın sonuna ekliyoruz.

ALA GEYİK

Çocuktum, ufacıktım,
Top oynadım,acıktım.

Buldum yerde bir erik,
Kaptı bir Ala Geyik.

Geyik kaçtı ormana,
Bindim bir ak doğana.

Doğan, yolu şaşırdı,
Kaf Dağından aşırdı.

Attı beni bir göle;
Gölden çıktım bir çöle,

Çölde buldum izini,
Koştum, tuttum dizini.

Geyik beni görünce,
Düştü büyük sevince.

Verdi bana bir elma,
Dedi, dinlenme, durma.

Dağdan yürü, kırdan git,
Altın Köşke çabuk yet.

Seni bekler ezeli,
Orda dünya güzeli.

Bin yıllık çile doldu!
Bunu dedi, kayboldu.

Yedim sırlı elmayı,
Gördüm gizli dünyayı.

Gündüz oldu, geceler;
Ak sakallı cüceler,

Korkunç devler hortladı,
Cinler, cirit oynadı.

Kesik başlar yürürdü,
Saçlarını sürürdü.

Bir de baktım, melekler,
Başlarında çiçekler.

Devlere el bağlıyor,
Gizli gizli ağlıyor.

Kılıcımı çıkardım,
Perileri kurtardım.

Kurtardığım periler,
Adım adım geriler,

Kanadını açardı,
Selam verir, kaçardı.

Az, uz gittim, dolaştım,
Altın Köşke ulaştım.

Bir kapısı açıktı,
Öteki kapanıktı.

Kapalıyı açarak,
Açığa vurdum kapak.

At önünde et vardı,
İt, ot yemez ağlardı;

Otu ata yedirdim,
Eti ite yedirdim.

Açtım bir elmas oda;
Dev şahı uykuda

Gördüm, kestim başını,
Dedim, Ey dev nerede?

Nerede Dünya Güzeli?
Dedi, Elinde eli!

Döndüm, baktım. Bir Kırgız
Elbiseli güzel kız.

Durmuş, bakar yanımda,
Şimşek çaktı canımda.

Güldü, dedi, Türk Beyi!
Tanıdın mı geyiği?

Kimse, beni bu devden
Alamazdı. Ancak sen,

Kaya deldin, dağ yardın,
Geldin, beni kurtardın.

Ah o imiş anladım,
Sevincimden ağladım,

Dedim, Turan Meleği!
Türkün yüce dileği!

Yüz milyon Türk bu anda
Seni bekler Turanda.

Haydi, çabuk varalım,
Karanlığı yaralım;

Sönük ocak canlansın,
Yoksul ülke şanlansın

İndik, iti okşadık,
At sırtına atladık.

Geçtik nice dağ, kaya,
Geldik Demirkapıya.

Kapanması, çok yıldı,
Açıl! dedim, açıldı.

Yol verince gizli yurt,
Aldı bizi Bozkurt,

Kaf Dağından geçirdi,
Türk Eline getirdi.

Sevgili Okurlar,

Ele aldığımız konular ile ilgili gerekli olabilecek tüm bilgileri özet ancak bir bütün olarak sizlerle paylaşmak, yazdıklarımızın ileriki zamanlarda nitelikli bir kaynak olarak elinizde bulunmasını istiyoruz. Bu sebeple paylaşımlarımız genelde uzun oluyor. Örneğin bu paylaşımımızı parçalaşarak 10-15 paylaşım yapabiliriz. Böyle yazan arkadaşlarımızı da saygıyla alkışlıyor ben de beğeni koyuyor ve yorumlarımla onları destekliyorum. Ancak bir konuda eksik olduğunu gördüğüm bir yön olunca kendimi rahat hissetmiyor sizlere karşı kendimi sorumlu hissediyorum.  Bu sebeple paylaşımlarımız biraz uzun oluyor bu konuda kusura bakmamanızı bekliyorum.

Değerli Arkadaşlarım,

Hayatın olağan akışı içerisinde meydana gelen kısa süreli bir meşguliyet nedeniyle bir haftadır sizlerle birlikte olamadık. İnşallah bir daha böyle ayrı kalmayacak aksatmadan paylaşımlarımıza devam edeceğiz.

Ziya Gökalp ile ilgili paylaşımımızın ikinci bölümünü yarın yapacak, Emsalsiz bilim ve fikir adamlarımızdan Ziya Gökalp’in fikirlerini ve okurken derinden acı duyacağınız yaşantısının son bölümünü anlatacağız. Arkasından daha önce bahsettiğimiz konularla devam edeceğiz.

En içten sevgi ve Saygılarımla mutlu, başarılı, sağlıklı ve güzel günler diler tüm değerli Arkadaşlarımıza yürekten teşekkür ederim


TANER ÜNAL


[1] Prof. Dr. Aydın Taneri Türk Kavramının Gelişmesi Sayfa: 176-177

[2] Agâh Sırrı Levend, Ziya Gökalp ve Türk Dili, Türk Dili, sayı 193, ekim 1967, sh. 161

[3] Genç Kalemler, 4 şubat 1326, c. 1, sayı 14

[4] Agâh Sırrı Levend, Ziya Gökalp ve Türk Dili, Türk Dili, sayı 193, ekim 1967, sh. 162

[5] Faruk K. Timurtaş, Sayfa. 27

[6] Agâh Sırrı Levend, “Türk Sosyolojisine Bir Bakış”, Türk Dili dergisi, 1 nisan 1964, sayı 151

[7] Prof. Dr. Aydın Taneri Türk Kavramının Gelişmesi Sayfa: 177-178

[8] Agâh Sırrı Levend, Ziya Gökalp ve Türk Dili, Türk Dili, sayı 193, ekim 1967, sh. 162-163

[9] Agâh Sırrı Levend, sh. 164-165

[10] Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş, Ziya Gökal, Türk Kültürü Dergisi, Aralık 1962, Sayı. 2, Sayfa. 26

[11] Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Ziya Gökalp, Türk Kültürü Dergisi, Ekim 1964, Yıl II, Sayı. 24, Sayfa. 7-8

Related Post

SÜMERLER NEDEN TÜRKTÜR – 2

Posted by - 13 Ağustos 2020 0
TARİHTEKİ SAHİP OLDUĞUMUZ MEDENİYETLER, KAVİMLER KAVİM DEVLETLER, DEVLETLER, CİHAN DEVLETLERİ, TIPKI BU GÜNKÜ VATAN TOPRAKLARI GİBİ VATANIMIZDIR.

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir