OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE İSLAMCILIK/ÜMMETÇİLİK ANLAYIŞI ARAPÇILIĞA VE TÜRK DÜŞMANLIĞINA NASIL EVRİLDİ.

356 0

VAHHABİ SUUD İDARESİNDE HAC FARİZASI GEÇERLİMİDİR?

FAHREDDİN PAŞA : “KALK! KALK YA MUHAMMED!.. ALLAH’IN RESULÜ KALK! VE SANA İNANAN, SENİN İÇİN BURADA ÇARPIŞANLARA GÖRÜN!… ALLAH’IN RESULÜ, GÖR ÜMMETİN BİZE NELER YAPIYOR?”

ARAPLAR ŞAM HASTANESİNDE BİNLERCE YARALI TÜRK’Ü NASIL KATLETTİ.

Sevgili Okurlar,

Osmanlı’da ümmet değişik etnik ve bölgesel farklılıklar için düşünülmüş bir kavramdır. Ve bütün unsurları “ümmet” şemsiyesi altında toplama anlamanı taşır.

Halbuki Kur’an’da geçen ümmet (halk, cemaat) bazıları tarafından, Arapça “Ümm” yani Ünge ile alakalı olduğu söyleniyorsa da, bunun aslında ya İbranice’den veya Arami dilinden alınmış olması muhtemeldir. Aslında ümmet terimi İslam öncesi dönemlere aittir.

Sami dilleri kadar eski Arapça’da da bulunur ve her çeşit Arapça’da kullanılabilir. Kur’an’da çeşitli anlamlarda çokca kullanılmıştır. Kur’an’da Arap ümmetinden bahsedilmektedir, bu açıdan etnik bir anlamı vardır. Hıristiyan ümmeti olarak da kullanılmıştır. Burada da dini bir anlamı vardır. İyi ve kötü insan ümmetlerinden (topluluklarından) da bahsedilmektedir ki, böylece ümmete ahlaki bir anlam yüklenir. Hatta B. Lewis, ümmet teriminin bu değişik kavramlardan farklı olarak, Arabistan’da kullanılan “kabile konfederasyonu” anlamındaki lumiya teriminin de yaklaşık o anlamlara geldiğini ileri sürmektedir. Ona göre, Medine’de kurulan ilk İslam cemaatinin, Peygamberin hayatı süresince ümmet olarak nitelendirilmesinin de belki bu tür bir anlam taşımasından kaynaklandığı ileri sürülebilir.

Görüldüğü gibi Araplarda “ümmet” bizdeki “millet” anlamında kullanılmaktadır. Bizim ümmetçilerin anladığı tarzda bir ümmet anlayışı ortada olmadığı için ümmet dediğimiz Araplar geçmişte veya gelecekte hiçbir zaman yanımızda olmamakta her zaman karşımızda olmaktadır. 400 yıl Kavm-i Necip diyerek surre alayları ile beslediğimiz Suudi Arap Hükümdarının Cumhurbaşkanımız bir tarafında Başbakanımız diğer tarafında görüntü vermişti. Yaşlılıktan ölen bu adamcağız için bile 3 günlük yas ilan ettiğimiz Suudi Arabistan bize ambargo uygulamaya başlamıştır.

Üstelik bu Suud hanedanı İslam da kabul edilmeyen bir Vahhabi mezhebinin ortaya çıkardığı şanslı ve servet içerisinde yüzen bir ailedir.

Vahhabi Suud ailesi 3. Selim döneminde Osmanlı’ya isyan ederek 1804-5’de Hicazı ele geçirmişlerdi. O yıllarda biraz daha ayağı yere basan İslam ilim adamları bir araya gelmişler “Vahhabi mezhebi İslami bir mezhep değildir. Vahhabi işgalinde hac farizası geçerli değildir.” şeklinde fetva vermişler böylece Hacca gitmeyi yasaklamışlardı. 1818’de 2.Mahmut Zamanında Kavalalı Mehmet Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa Vahhabileri çölde geldikleri yere sürmüş Suud ailesinden olayın müsebbiplerini yakalamış ve İstanbul’a göndermiş İstanbul’da idam edilmişlerdi. Böylece Vahhabiler ile Osmanlı arasında husumet artmıştı.

Şerif Hüseyin İngilizlerle 150.000 altın karşılığı anlaşarak Osmanlı Devletine ihanet etmiş, Hicazda saltanat süreceğini sanırken İngilizler vahhabi Suud ailesiyle anlaşarak onları çölden getirerek iktidara oturtmuşlar, Şerif Hüseyin’e de Ürdün gibi küçücük bir yeri reva görmüşlerdi.

İşte Cumhurbaşkanı ve Başbakanımızın iki tarafında yer aldıkları vahhabi Suud ailesinin tarihi böyledir.

Bu gün bize ambargo koyan, Türk düşmanı Arapçı ümmetçilerin neredeyse kendilerine kıble gördükleri baş ümmetleri de bunlardır.

OSMANLI DA ÜMMET ANLAYIŞI

Sevgili Okurlar,

Osmanlı toplumu, milliyet yerine dini ön plana alan “ümmet” esasına dayalı bir imparatorluktu. Zira, ümmetten önce milliyeti ön plana alması, sosyolojik açıdan mümkün değildi. Osmanlı’da millet kavramı uzun süre yoktur. Yusuf Akçura’nın da ifade ettiği gibi, Tanzimatçılar bile millet kavramını kullanmaktan kaçınmıştır. Çünkü Osmanlı devletinde ümmet vardı; vatan yoktu, Osmanlı hanedanının toprakları vardı; vatandaş yoktu, padişahın tebaası vardı!

Milliyetçilik, Osmanlı’da İslamcılık ve Osmanlıcılık gibi iki tarzı siyasetin artık tarihin gerisinde kaldığı büyük gerçeğinin anlaşılmasının ardından ortaya çıkan üçüncü tarz siyasettir.

Osmanlı imparatorluğunda milliyetçilik anlayışını dile getirenler, Milliyetçilik ile ümmetçilik düşüncesini birbirine zıt kavramlar olarak ele almamışlardır.

Nitekim Ziya Gökalp’e göre, hem İslam’a inanmak, hem de milliyetçiliğe yönelmek bir çelişki değildir. Ümmetçilik yapısı içinde milliyetçilik, kendi egemen grubuna yönelme şuuru olarak karşımıza çıkar.. Bu da, çağın bir gereği idi. Çünkü milliyetçilik bir kıvılcım gibi Balkanlara sıçramış, bağımsızlık savaşları başlatılmıştır. Bu oluşum karşısında, Osmanlı toplum yapısının dokuları çözülmeye başlamış, devlet çöküşün eşiğine gelmiştir. Ortadoğu ve Mısır’da, hatta Arabistan’da yani tüm Müslüman ülkelerinde de aynı bağımsızlık eylemleri sürüp gitmekte idi. Osmanlı ümmet ideolojisini terk etmek durumunda kalmış, ümmetçilikten milliyetçiliğe yöneliş tarihi bir zaruret halini almıştır.

ÜMMETÇİLİKTEN MİLLİYETÇİLİĞE

Sevgili Okurlar,

Nitekim Osmanlı imparatorluğunun son yüzyılında özellikle Osmanlı dışındaki ülkelere karşı propaganda amaçlı yürütülen “ümmetçi” anlayış, “Milliyetçilik” düşüncesine karşı çıkmadığı gibi “Türklerin Milliyetçi anlayışa sahip olması” özellikle 19. yy başlarından itibaren 3. Selim, 2. Mahmud, Abdülmecid ve 2. Abdülhamid tarafından ve yönetenler eliyle kısmen desteklenmiş, Türkçeye önem verilmiş, Türk Dili sadeleştirilerek Farsça Arapça ve uydurukçadan oluşan Osmanlıca’da sözcüklerin Türkçede ki karşılıklarının kullanılması yönünde kurullar oluşturularak, Bakanlık, Başbakanlık yapmış veya yapmakta olan Ahmet Cevdet Paşa, Ahmet Vefik Paşa gibi bilim ve fikir adamları vasıtasıyla bu kurullar desteklenerek, kitaplar yazılmış, dilde sadeleşme adı altında halkın kullandığı Türkçeye dönüş sağlanarak Türk gençlerinin okutulmasının önü açılmış bu sayede Türk gençleri okutulmaya başlanmış, üniversitelerde özellikle Harbiye de, Türkçe okuyan kafalarında bu günkü anladığımız manada olmasa bile kafalarında Türklük düşüncesi filizlenmeye başlayan subaylar yetişmiştir.

Çanakkale Savaşları öncesi zirveye çıkan vatan sevgisi ve vatan toraklarına sahip olma gayesiyle yetişen yeni bir nesil ortaya çıkmıştır. Henüz kavramlar yerli yerine oturmadığı milletleşmeye geçilemediği için Türklük şuuru tam manasıyla etkili olmasa ekilen bu tohumlar yeşermiş “Çanakkale Geçilmez” veya “Sarıkamış” Destanının dünya tarihine nakşedilmesinde etkili olmuştur.

Osmanlı’daki eski gaza siyaseti veya 19.yy’da ki imparatorluğun modern ordu düzenine göre yetiştirilen askerleri olarak taşıdığı görevi yerine getirme duygusuyla mücadele edilirken Birinci dünya savaşında 13 milyon nüfuslu Osmanlı Devletinin birçok cephede milyonlarca asker çıkararak 4 yıl boyunca dünyayı hayretler içerisinde bırakan bir mücadele verilmesinde, Genç subay ve erler deki vatan sevgisinin büyük önemi olmuştur.

İSTİKLAL HARBİ BAŞINDA ÜLKENİN DURUMU

Sevgili Okurlar,

Mustafa Kemal Atatürk, 19 Mayıs 1919’da Millî Mücadele’yi başlatmak üzere Samsun’a çıktığında ülkenin genel görünümü yürekler acısıdır: Trablusgarp ve Balkan Savaşı’ndan beri bir felâket kasırgası halinde birbiri ardınca gelen yenilgilerle imparatorluk çöküntünün eşiğine gelmiş, ülke derin bir karamsarlığa gömülmüştür. İtilâf Devletleri, Osmanlı devlet ve memleketine karşı maddî ve manevî saldırıya geçmişler, onu yok etmeye ve paylaşmaya karar vermişlerdir. Ordunun silâhları ve cephanesi elinden alınmış, memleket fiilen düşman işgali altına girmiştir.

İstanbul’da ve memleketin her yanında yerli Hristiyan azınlıklar veya Müslüman unsurlar tarafından çeşitli maksatlarla kurulmuş bulunan Mavri Mira Heyeti, Pontus Cemiyeti, Kürt Tealî Cemiyeti, Teali-i İslâm, İtilâf ve Hürriyet, Sulh ve Selâmet, İngiliz Muhipleri Cemiyeti gibi millî, varlığa düşman dernekler, gizli veya açıktan açığa kendi özel emel ve maksatlarını gerçekleştirmeye, devleti bir an önce çökertmeğe çalışmaktadırlar. ‘İmparatorlukta, devlet gücünü temsil eden padişah ve halife olan zat ise, kendi başının derdine düşmüş hayat ve rahatını kurtarabilecek çareden başka bir şey düşünmüyor. Hükümeti de aynı durumda. Farkında olmadığı halde, başsız kalmış olan millet, karanlıklar ve belirsizlikler içinde olup bitecekleri beklemektedir.

Bir toplumun fertlerini, bilinçlenerek birbirleri ile kenetlenmeye götüren önemli etkenlerden biri hiç şüphe yok ki, milletçe uğranılan felâketler ve bu felâketlerin insan ruhunda yarattığı derin acılardır. Görüldüğü gibi Millî Mücadele öncesinde de böyle olmuştur. Yukarıda açıklamaya çalıştığımız işgalin acı gerçekleri ile Osmanlıcılık ve İslamcılık akımlarına bir tepki olarak doğmuş bulunan Türkçülük akımının, Türklük şuurunu daha hızlı bir tempo ile bileyen etkileri, sosyal yapıda yeni gelişmelere elverişli bir ortam hazırlamaya başlamıştır. Bu ortamı hazırlayan etkenlere:

a. Asırlarca yabancılara hükmederek yaşamış itibarlı bir devletin fertleri olarak, Batı devletlerinin baskısı karşısında beliren isyan duyguları,

b. İmparatorluktaki azınlıklar birinci sınıf vatandaş muamelesi görürken, Türkün kendi vatanında hakir görülmesi ve ikinci sınıf vatandaş durumuna düşürülmesi,

c. Rum ve Ermeni azınlıkların düşmanla yaptığı işbirliği,

d. Vatan topraklarında geçen yürekler acısı olaylar karşısında İstanbul Hükümeti’nin gösterdiği kayıtsızlık gibi daha başka yan etkenleri de ekleyebiliriz.

Millî Mücadele devri yazarlarının “Sevgili İzmir”, “İstanbul Felâketi”, “İstanbul’un İşgali”, “Köşe Minderi”, gibi sayısız yazılarla dile getirdikleri gerçekler de uyanışı yaygınlaştıran ve kamçılayan etkenlerdir.

Bu uyanış, “kendi devletlerinin hükümet merkezinde, haydutlar, hırsızlar gibi, bir yerden bir yere gitmek için gece saatlerini ve karanlıkları bekleyen”, “vatan toprakları üzerinde vatan hasreti çekenve düşman işgali altında yaşamaktansa Türk bayrağına sarılarak gömülmeyi tercih eden insanların” uyanışı idi. İşte bu duygular iledir ki, büyük Nutuk’ta Atatürk’ün de belirttiği üzere “felâketin dehşet ve ağırlığını kavramaya başlayanlar, bulundukları çevreye ve alabildikleri etkilere göre kendilerince kurtuluş çaresi saydıkları tedbirlere başvuruyorlardı.

Trakya-Paşaeli, Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaai Hukuk-ı Milliye, Trabzon ve Havalisi Âdem-i Merkeziyet Redd-i İlhak Cemiyeti gibi dernekler, bu isyan duygularının oluşturduğu ilk direnme çekirdekleridir. Bu bakımdan Millî Mücadele’nin bilinçlenme yolundaki en önemli temellerinden biri halkın dernekler halinde teşkilâtlanarak kendi haklarını savunmaya başlamasıdır. Kısa bir süre sonra bu şekildeki direniş hareketlerinin aynı zamanda silâhlı bir direnişe dönüşerek Kuva-yı Milliye, Kuva-yı Seyyare gibi millî güçleri oluşturduğunu ve “kuva-yı milliye” ruhunu yarattığını görüyoruz.

Kurtuluş Savaşın da yapılan tüm işler Milliyetçilik duygu ve düşüncesiyle başarıya ulaşmış ve zaferle taçlandırılmıştır.

Cumhuriyet devrinden itibaren artık ümmetçilik yapmaya lüzum kalmamıştır. Sınırlarımız içerisinde Arnavutluk veya Arabistan bulunmamaktadır. Milli yapısı olan üniter bir devlet olarak eşit vatandaşlık ilkesiyle kurulan ülkemiz içerisinde değişik kimlikler üretilmeye, Tük Kimliği horlanmaya çalışılsa da bunlar neticesiz kalmaya mahkûm olup huzursuzluk yaratmanın dışında bir işe yaramayacaktır. Gayri Müslim azınlıklar dışında her ferdin Türk kabul edildiği gayrı Müslim vatandaşların ise diğer vatandaşlarımızla bir kabul edildiği bir cemiyette “milliyetçi” bir siyaset gütmek normal ve zaruridir.

ÜMMETÇİLİK – İBRAHİM MİLLETİ VE İSLAMCILIK

Sevgili Okurlar,

Sn Erdoğan da 30 Ocak 2018 tarihli AKP Meclis Grup Toplantısındaki konuşmasının devamında, aslında bugünkü anlamıyla milletin binlerce yıldır olmadığını ortaya koymaktadır: “Bizim millet anlayışımız, özünü İslam’ın millet anlayışından alır. Müslümanlar bir millet, Hıristiyanlar bir millet, Yahudiler bir millettir. Etnik bakımdan zaman zaman çok küçük karışmalar olsa da, bu tarihimizin ve coğrafyamızın gerçekliğine en uygun tanımdır.”

Görüldüğü gibi Sn Erdoğan’ın millet kavramından ne anladığıyla, millet kavramının gerçekte ne olduğu farklı farklı şeylerdir.

Erdoğan sözleriyle milletten İslam milletini, milliyetçilikten de İslamcılığı anladığını ortaya koymaktadır, o nedenle de sık sık “biz İbrahim milletinden geliyoruz” demektedir!

Fakat İbrahim milletinden gelmeyi savunmak ve Yahudilerin ve Müslümanların tamamını bir millet olarak görmek hem bilimsel değildir hem de Türk milliyetçiliği değildir!

“Sn Erdoğan’ın “Türk milliyetçiliğinin yerine İslamcılığı koyması”, kendi siyasi tarihi içinde tutarlıdır. Erdoğan’ın “her türlü milliyetçiliği ayaklarımın altına aldım” demesi de, “Türk milliyetçiliği bölücülüktür” demesi de, onun İslamcılık anlayışıyla tamamen tutarlıdır!

Tutarsızlık Sn Erdoğan’a milli payeler verip onu siyaseten destekleyenlerde, AKP’yle milli mutabakat arayanlarda, milli mücadele verdiğini, yerli ve milli politikalar izlediğini, hatta anti-emperyalist olduğunu söyleyerek açıkça ümmetçi söylem ve eylemleri destekleyenlerdedir.”

İBRAHİM MİLLETİ NEDİ?

Sevgili okurlar,

İbrahim Milleti İslamiyet, Musevilik ve Hıristiyanlık gibi üç dini de içine alan bir kavramdır. Kutsal kitaplara göre Hz İbrahim’in oğulları İsmail ve İshak Sami kavimlerden olan İsrail Oğullarını ve Bu günkü Arap kavmiyetini meydana getirmişlerdir. Araplar da Haniflik olarak devam eden İnanışın Hz Peygambere gelen vahiylerle eksikleri tamamlanmıştır.

Babil Kütüphanelerinde işçi olarak çalışan İsrailoğullarından bir gurup M.Ö. 650’li yıllarda Sümer Menkıbelerinden uyarladıkları ilk 4 sayfayı Tevrat’ın ortaya çıkışı olarak bir şölenle kutlamışlardır. Yeni inanış sistemlerinin hikayelerini Babil Kütüphanesinde bulunan diğer Sümer menkıbelerinden parça parça uyarlayarak Tevrat’ın diğer bölümleri ile ilgili hikayeler yazılmaya devam etmiş bu yazım yüz yıl kadar sürmüştür.

İsrail Oğullarından Hz İsa’nın çarmıha gerilmesi hadisesi (Roma Valilik sistemi ile ilgili kaynaklarda böyle bir olaya rastlanılmıyor) neticesinde Pavlus’un 50 yıl sonra kaleme almaya ve yaymaya başladığı öğretilerle başlayan, İncil yazımları arkasından gelen 250 yıl içerisinde 400 çeşit İncil yazılmasına kadar varmıştır. Çıkış noktası itibarıyla Hıristayanlık ta İbrahim dininin içerisindedir. M.S.350’lerde Roma’nın sempati ve güç kaybetmesi ve halkı baskı altında tutacak yeni yollar aranması sırasında halk arasında yayılmakta olan Hıristiyanlık akla gelmiş Yazılan 400 kitap İznikte toplanmış incelenerek 4 tanesi üzerinde karar kılınmıştır. Bu günkü İncil anlayışı böyle doğmuştur.

OSMANLI DA İSLAMCILIK

Sevgili Okurlar

Bu günkü Ümmetçi düşünce Osmanlı’da 19.yy başlarında milliyetçilik hareketlerine tepki olarak “Batı” tarafından Türklük şuurunun uyanmasına karşı ideoloji olarak geliştirilen “İslamcılık” düşüncesinin bir devamı niteliğindedir.

(Bazı arkadaşlarımız bu ideolojiye karşı olmamızı İslam’a karşı olmak şeklinde yorumluyorlar. Halbuki biz herkesin inançlarına saygılıyız. Burada herhangi bir dini anlayışın propagandasını veya kötülemesini yapmıyor samimi bir şekilde Türk tarihini anlatıyoruz. Karşı olduğumuz Türklüğü yok etmeyi hedeflemiş bir ideolojik yapılanmadır.)

Osmanlı İslamcıları 19.yüzyıl boyunca her atılan yeni adıma bir tepki hareketi olarak kaldılar, kendilerine ait ne bir gazete ne bir dergi veya bir fikir hareketi gösteremediler.

İslamcılar 20. yy başlarında yani 1903’ten itibaren “Sırat-ı müstakim” 1908’den sonra da “Sebilür – Reşad” dergilerinin etrafında toplandılar. Bir süre sonra Türklüğe karşı çıkışlar başladı. Bir adım daha ileri gidilerek bu günkü gibi Arapçılığa dönüldü ve “İslam ümmetinde Irkçılık olmaz. Türklüğe ve Türk düşüncesine karşıyız” denildi. Bunun üzerine Prof.Dr.Şemseddin Günaltay ve Mehmet Akif gibi milli birlik düşüncesine sahip İslamcılar bu guruptan ayrıldılar.

İSLAMCILIĞIN ÇÖKÜŞÜ MİLLİYETÇİLİĞİN YÜKSELİŞİ

Sevgili Okurlar,

Osmanlı da 19.yy başlarında İslamcılığın doğduğu yıllarda Osmanlı dışında gelişen milliyetçilik hareketleri bir kıvılcım gibi Balkanlara sıçramış, Balkanlarda 1817’de Sırbistan da isyan çıkmış, 1821 Mora isyanı ile birlikte Türkler katledilmeye başlamış Avrupa ve Rusya’nın desteklediği bu savaşlarda 10 milyon civarında Türk en vahşi bir biçimde katledilmişti! Balkanlarda Türklere karşı başlayan Milliyetçi saldırılar neticesinde Osmanlı Devletinin ümmetçi devlet yapısının dokuları çözülmeye başlamış, devlet çöküşün eşiğine gelmişti.

İslâmcılık’ın en büyük hayâli olan İttihâd-ı İslâm, anlayışının tahakkuk edememesi ve ardarda patlayan ve zirveye çıkan Müslüman Osmanlı tebaasının isyanları, artık sırf ve sadece aynı kıbleye dönüyor olmanın, yani “dini asabiye”nin, tek başına hakikî manada bir siyasi birlik, yâni bir “Müslümanlar devleti” oluşturmak için yeterli olmadığını apaçık bir surette ortaya koymuş oldu ve böylece, İttihadı İslâm fikri öldürücü bir darbe alarak çöktü.

Osmanlı kimliği, yerine Türk milliyetçiliğine sarılmak zarureti hâsıl olmuş Osmanlı’nın çekirdeğini teşkil eden Türkler ümmet ideolojisini terk etmek durumunda kalmışlardır.

OSMANLI ÜMMETİ TÜRKLER DIŞINDA OSMANLIYI ARKADAN HANÇERLEMİŞTİ. ÜMMETİN İÇERİSİNDE HAKİR GÖRÜLEN KURUCU TÜRK MİLLETİ OSMANLIYA SAHİP ÇIKARAK TÜM CEPHELERDE CANINI VERMİŞTİR!

Sevgili Okurlar,

Garbçılık (Batıcılık) Çanakkale de Batılı donanmaların gemilerini boğaza dayamalarıyla son bulurken İslamcılık Arap çöllerine din kardeşlerini İngilizlerden korumak için giden bir milyondan fazla Türk askerinin Arap din kardeşleri tarafından arkadan hançerlenerek katledilmesiyle son bulmuş, Büyük ümitlerle desteklenen o günkü anlamıyla ifade edilen “Osmanlıcılık” yani Osmanlı ekseni etrafında birleşme –milletleşme- projesi parçalanmayla neticelendiği için terk edilmek zorunda kalınarak ümmetçilikten milliyetçiliğe yöneliş tarihi bir zaruret haline gelmiştir.

O günün Türkçüleri bir kere daha anladılar ki; “Osmanlı İmparatorluğunu ayakta tutacak tek güçlü varlık,’millet-i asli’ denilen Türk unsurudur.” Çünkü Hıristiyan ve Müslüman gayrı Türk unsurlar devlete isyan ve ihanet etmektedirler!

Artık dilde, kültürde, tarihte ahlak ve törede eski Türk kaynaklarına kadar gidilerek, Türk milliyetçiliği bir mefkure (ülkü) haline getirilmelidir. Devlet idaresine tamamıyla Türkler hâkim olmalı, edebiyat, sanat, milli eğitim, düşünce ve ekonomi sahalarında bütün yabancı unsur ve tesirler tamamıyla silinmelidir. Kanatları altında çok sayıda milleti birden himaye eden Osmanlı Devleti ‘İmparatorluk’ vasfını yitirdiğine göre, artık “dönme ve devşirmelerin’ hâkimiyetine son verilerek, milli bir devlet idaresi tesis edilmelidir.”

Meclis bu düşünceyle kurulmuş İstiklal Savaşı bu anlayışla yapılmıştır.

ÜMMETTEN MİLLETE DÖNÜŞ BİNLİRCE YILLIK GELİŞİMİN TERSİNE ÇEVRİLMESİDİR.

Sevgili Okurlar,

Osmanlı’daki ümmetçi yapı devletin yönetim şekliyle ilgiliydi. Bu günkü Ümmetçilikle ilgili değildi.

Osmanlı’nın son yüz yılında ortaya çıkan “İslamcılık” fikri Batıyla birlikte hareket eden işbirlikçiler tarafından doğması muhtemel milliyetçi /Türkçü akımlara karşı sahneye konulmuş Arapçı bir dini taassup hareketi haline dönmüştü. Yine de Osmanlı Türkçüleri tarafından samimi Müslümanların din anlayışı gibi şeklinde Türkleşmenin yanında yer alan “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” şeklinde ele alınan “İslamlaşmak” tanımlaması ile “Osmanlı İslamcılarının” düşünceleri ve siyasi hedefleri arasında hiçbir ilgi ve alaka yoktur.

Osmanlı’daki Arapçı Türk düşmanı olduğu için Arnavut asıllı ancak vatansever Mehmet Akif (Ersoy) tarafından reddedilen “İslamcılık” fikriyatı Arap çöllerinde bir milyon Türk askerinin arkadan hançerlenerek katledilmesiyle yok oluş sürecine girmişse de Demokrat Parti iktidarı döneminden itibaren yeni nesil yaşananları bilmediği için Cemaatçi tarikatçı meczupların arkasına takılarak Arapçı –Türk düşmanı İslamcılığı ve bu günkü manada aynı anlama gelen ümmetçiliği tekrar diriltilmiştir.

Osmanlı’daki “İslamcılık” fikriyatı ile bu günkü “İslamcılık / ümmetçilik ” fikriyatı aynıdır. Her ikisi de Arapçıdır. Her İkisi de Türk düşmanıdır. Her ikisi de Cemaatçidir, tarikatçıdır. Dünküler Osmanlı Devletine düşmandı, Bu günküler ise Cumhuriyet ve Atatürk düşmanıdır.

Türkiye Cumhuriyet ile millet olmuştur. Kabileden aşirete, aşiretten ümmete ümmetten Millete veya ümmeti temsil eden bir feodal yapılanmadan daha üst düzeyde donatılmış bir üst kuruluşa yükselişin son safhası Millettir.

Millet çeşitli değerlerin ve inançların kaynaşmasıyla meydana gelen bir sonuçtur, sosyolojik bir gerçektir. Ümmet ise binlerce yılda meydana gelen bu gelişimin yok edilerek toplumun geriye götürülmesidir.

Bu açıdan halen ümmetçilikten bahsedenlerin düşünceleri ibretlik bir konudur!

Sevgili Okurlar,

Barış Pınarı harekâtında bir tane ümmet arkamızda durmadığı gibi Hepsi karşımızda oldular. Bu gün halen Egedeki adalarımızın Yunanlılar tarafından işgali ve uluslar arası sözleşmelerden doğan Mavi Vatan ile ilgili mücadelemizde bir tek İbrahim Milleti yanımızda olmadı.

Ermenistan’ Azerbaycan’ın üçte birini 27 yıldır işgal ediyor arada bir katliam yapıyor. Azerbaycan topraklarını kurtarmak için harekat yapıyor. Ancak bu İbrahim Milletinden hiç birisi yanımızda olmadı olmuyor. Ümmetçilerin Arap din kardeşlerinin tamamı karşımızda!

Açıkça görüldüğü gibi ne İbrahim Milleti var ne de İslam ümmeti.. Sadece Millet gerçeği var.

Sevgili Okurlar,

Fahrettin Paşa, Osmanlı Devletinin “geri dön” emrine rağmen Hz Peygambere ait kutsal mekanları korumaktan vaz geçmedi. Askere çekirge talimnamesi yapıldı ve Fahrettin Paşa ‘da dahil Türk askerleri aylarca bir insanın dayanabileceği son şartları bile aşarak Kutsal Mekanları İngilizlere teslim etmediler. Bu arada ümmet saydığımız Araplar İngilizlere destek olmaya devam ediyorlardı.

2 Nisan 1918 Cuma günü Harem-i Şerif’te hutbe okuyan Fahreddin Paşa, Türk Sancağını göğsüne sarmış, sağ kolunu Peygamber Efendimizin mezarına doğru uzatarak yüksek bir sesle ‘Ya Resulallah ben seni bırakamam’ diye haykırmıştı. Fahrettin Paşa’nın, Hz Peygamber’ın ebedi istirahatgahına giderek yaptığı yakınma yüz yıldır yaşamakta olduğumuz ihanetin bir örneğidir.

“”Kalk! Kalk ya Muhammed!.. Allah’ın Resulü kalk! Ve sana inanan, senin için burada çarpışanlara görün!… Allah’ın Resulü, gör ümmetin bize neler yapıyor?” Medine’de kutsal mekanları 2 yıl 7 ay savunan Fahreddin Paşa teslim olmayacağı belli olunca. İstanbul, paşayı komutanlıktan aldı. Ali Necib Bey ve yanındakiler, (Peygamberimizin türbesinin yakınlarında bir yerde bekleyip, teslim olmayan Fahreddin Paşa’nın, yanına gittiler. Hatırını sormaya geldiklerini zanneden Fahreddin Paşa’nın gözüne kül attıktan sonra üzerine atlayarak bağlayıp, 10 Ocak 1919’da İngilizler’e teslim ettiler.)

Osmanlı Devletinin dünyanın en modern hastanelerinden birisi olarak inşa ettiği Şam Hastanesinin elektriklerini sularını keserek, kapılarını dışarıdan zincirleyerek binlerce yaralı Türk askerinin inleyerek ölmesini keyifle seyreden sadece Lavrence değil, İstanbul’da kendilerini denize nazır Saray yavrusu mekanlarda milletvekili olarak yaşattığımız, önce bizden daha sonra İngilizlerden sandıklar dolusu altın alarak Şerif Hüseyin le birlikte ihanet eden Faysal ve arkadaşlarıydı.

Aylar sonra Şam Hastanesinden yayılan koku tüm şehri sardı. Olayı Fark eden İngiliz komutan bile bu Arap vahşeti karşısında teessüre kapılarak olayın müsebbiplerine öfkeyle bağırmaktan kendini alamadı.

İslam ümmetimiz Araplar bir milyon civarında Türk askerini kalleşçe şehit ederek karınlarında altın aradı. Atatürk’e olan kini sebebiyle olayları çarpıtarak “Bozkurt” adında bir kitap yazan Armstrong Arap çöllerinden trenle dönüşte gördüğü manzara karşısında dehşete düşüyor birliklerini kaybettiği için kendi başına geri dönmeye çalışırken Araplar tarafından katledilmiş on binlerce şehidimizin geride bırakılmış paramparça vücutlarını trenden seyrediyor,

Gördüğü hazin manzarayı bunu kitabında dile getiriyordu.

İşte yüzyıllar boyunca koynumuzda besleğimiz saraylarda yaşattığımız ümmetin bizlere dün yaptığı yarında yapacağı buydu.

Nitekim geçen yıl Saraçhanede Suriyelileri savunur, kendilerini ümmetçi olarak överken Türk milliyetçilerine “Irkçı” söylemiyle saldıranlar Osmanlı’da olduğu şekilde aynı ihanetleri yapmak üzere tasarlanmışlar ve yetiştirilmişlerdir. Tüm bu yaşananlar ülkemiz için ciddi güvenlik sorunları şeklinde önümüzde durmaktadır.

Yarın Cemaat ve tarikatlar konusunda biraz daha derine inecek geçek yüzlerini ve ülkemiz ve gelecek nesiller için için nasıl bir güvenlik sorunu yaşamakta olduğumuzu anlatmaya devam edeceğiz.

Tüm Değerli Arkadaşlarıma yürekten sevgi ve Saygılar sunarım.

Ne Mutlu Türk’üm Diyene.

Related Post

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir