Osmanlıca Nedir ?

1784 0

TÜRK DİLİNİN YÜZYILLARCA MARUZ KALDIĞI İHANETLERİN BU GÜNE YANSIYAN DİL TARTIŞMALARINI TÜM BOYUTLARIYLA ANLATIYORUZ.

Sevgili okurlar,

Dünya dilleri sınıflandırmasında eklemeli diller (iltisaklı diller, aggualinative languages) grubunda yer alan Türkçe, kurallarının sağlamlığı ve eklerinin çeşitliliği ile, sistem yapısı bakımından her türlü türetmeye ve gelişmeye elverişli bir dildir. M.S. VI. yüzyıldan başlayarak belgeleri günümüze kadar uzanan Göktürk Yazıtları, Uygurca metinler, Kutadgu Bilig, Divanu Lûgati’t-Türk, Yunus Emre’nin şiirleri, Dede Korkut hikâyeleri vb. yüzlerce eserin dil yapısı bu durumu kanıtlayıcı niteliktedir.

 XIII. yüzyıldan başlayarak Anadolu ve çevresinde, öteki Türk lehçelerinden ayrı bir yazı dili olarak kurulup gelişmiş olan Türkiye Türkçesi, XV. Yüzyıl ortalarından XX. yüzyıla kadar uzanan tarihî dönemlerinde, teokratik devlet yapısının gerekli kıldığı siyasî, sosyal ve kültürel şartlara bağlı olarak hayli yıpranmıştır.

Anadolu’da kurulan beylikler arasında XIV. yüzyıl başında Osman Oğullarının kurduğu beylik, çarçabuk genişleyerek büyük bir devlet olmak istidadını gösterdi. Koydukları nizam ve meydana getirdikleri teşkilâtla, büyük bir imparatorluğun esasını hazırlayan Osmanlılar, Anadolu’da Moğol istilâsının parçaladığı siyasî birliği tekrar sağladılar.

OSMANLININ KURULUŞUNDA OSMANLI TÜRKÇESİ

Osmanlı Devletinin kurucu gücünü oluşturan Ahiler, dervişler, abdallar Anadolu Selçuklu Devleti döneminde Türklerin ve Türkçenin horlanmasına karşı çıkmış olmaları sebebiyle Osmanlıların, diğer beyliklerde olduğu gibi, Türkçeyi devlet dili olarak kabul etmeleri, Türkçenin bir edebî dil olarak gelişmesine yol açtı. Böylece, dine ve tasavvufa dair birçok risaleler yazıldığı gibi, evliya menkıbelerini ve efsaneleşmiş hikâyeleri nakleden manzum ve mensur hayli eserler meydana geldi. Bazı ilmî eserler de Türkçe yazılmaya başladı. Arapça ile Farsçadan yapılan tercümeler de bunlar arasında yer aldı.

Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar Osmanlı hükümdarlarıyla şehzadelerinin Türkçeye rağbet göstermeleri, Türkçenin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Meselâ daha Orhan Gazi zamanında Mustafa b. Muhammedî adanda biri Süleyman Bey b. Orhan b. Osman adına Türkçe Sûre-i Yâsin tefsiri yazmış ve himaye görmüştür

İlk Osmanlı hükümdarlarının Türkçe yazan şairleri himaye ettiklerine dair birçok belgeler vardır. Meselâ Düsturnâme-i Enverî müellifi, Beyazıd’ın oğlu Süleyman Çelebi’nin Ahmedî’yi himayesini şöyle anlatıyor:

Mir Süleyman dün ü gün sohbet ider

Ahmedî’yle dem bedem işret ider

Ahmedî dervişti bay eyledi Şah

Oldu muhtâc ana cümle ehl-i cah

II. Murat, Kabusname’nin ilk çevirisi üzerinde söylediği sözler, Türk dilindeki sadelik gereğini belirtmesi bakımından önemlidir. Mercimek Ahmet, Sultan Murat’ın sözlerini Kabusname’de şöyle yineliyor:

“Hoş kitaptur ve içinde çok faideler ve nasihatler vardur; amma Farisi dilincedür. Bir kişi Türki’ye tercüme etmiş, veli rûşen değül, açık söylememiş. Eyle olsa hikayetinden halavet bulımazız, dedi. Ve lakin bir kimse olsa ki kitabı açık tercüme etse, ta ki mefhumundan gönüller haz alsa.”  II. Murat böyle diyordu ancak daha 50 yıl geçmeden Osmanlı saraylarında Farsça şiirler yazanların makbul tutulduğu, günler geldi.  Azerbaycan ve Türkistan da Farsça etkisini sürdürmekteydi. 

OSMANLI TÜRKÇESİ – OSMANLICA

Osmanlı Türkçesi, o dönemin sosyal ve kültürel şartları ile aydınlardaki bilinç körelmesi yüzünden, dilde Arapça ve Farsça sözlerle bu dillerin kurallarına fazlasıyla yer verdiğinde, melez bir dil durumuna gelmişti. Bu durum dolayısıyla, halkın dili ile aydınların dili de birbirinden kopmuş, arada bir uçurum ortaya çıkmıştır.

Bizans saltanatının yıkılmasından sonra İstanbul’da bütün ihtişamiyle başlıyan saray hayatı, Türk şairlerinden başka, Arap ve İran şair ve âlimlerini de kendine çekmiş, bu hal Arap ve Fars edebiyatının sürümünü arttırmıştır. Ele geçen yeni eserler, Fatih’in sarayında toplanan İran sanatçılarını bize tanıtmaktadır. Bunlar arasında Hâmidî, Kâşifî, Kabulî, Meâlî, Riyazî, Ali b. Mülûk (Ali b. Mülûk’ün eserlerinden Zafernâme adını taşıyan ve Fatih’in Uzun Hasan’a galebesini tasvir eden birisi Mısır’da Hidiviyye kitaplığından bulunmaktadır.) gibi şair ve münşileri sayabiliriz. Öte yandan, İslâ ilimlerini merkezileştiren medreselerin Arapçaya verdiği önemle, irfan çevrelerinin Farsçaya verdiği değer, Türk edebiyatının Arapça ve Farsça ile daha sıkı çemberlenmesine, yatağını değiştiren bir nehir gibi, başka bir vâdide yol alıp ilerlemesine sebep olmuştur. Eğer bu etki, meselâ Arapçanın Farsça üzerindeki etkisi derecesinde kalsaydı, birlikte kurulan İslâm medeniyetinin ve sürekli bir tarih münasebetinin icabı olarak tabiî sayılabilirdi. Fakat böyle olmadı. Kendini bu akıntıya kaptıran Türk dili ve edebiyatı gelişmesini bu yolda aradı.

Osmanlıca Arap ve Fars dillerinin tesiri altında kalmakla beraber Arap ve Fars dillerinden kelime türetilmesi ve uydurulması ile zenginleştirilmiştir. Ancak meydana gelen kelimelerin Arapça ve Farsça karşılıklarının aynı manayı ifade etmemesi veya Arapça ve Farsça da karşılıklarının bulunmaması, hiçbir ilmi özelliği bulunmayan ağdalı bir dil yapısı ortaya çıkarmıştır.

Ne yazık ki, medresenin baskısında kalan bilginler, eserlerini Arapça yazmayı bir hüner saymışlar, şairler de saray çevrelerinin isteğine kapılarak, şiirlerini Arapça ve Farsça kelime ve tamlamalarla yüklü, ağdalı bir dille kaleme almayı sanatlarının gereği saymışlardır. XVI. yüzyıl, Türk edebiyatının olgunluk çağı sayılır. Evet, öyledir. Ama edebiyatla birlikte gelişip olgunlaşan dil, Yunus Emre’nin kullandığı Türkçe değil, Baki’lerin kullandığı Osmanlıcadır. 

Görüldüğü gibi artık dilin adı bile Türkçe değildir. Toplumun karma yapısına uygun düşen lisan-ı Osmanî veya Osmanlıcadır. Nitekim XIII. yüzyıl halk şairlerinden Yunus Emre, duygularını açık seçik bir anlatımla ve:

Taştın yine deli gönül sular gibi çağlar mısın?

Aktın yine kanlı yaşım yolarımı bağlar mısın?

N’idem elim irmez yâre, bulunmaz derdime çare

Oldum ilimden âvare beni bunda eğler misin

mısraları ile dile getirirken, XVII. yüzyılın divan şairi Nef’i, en sade dille yazılmış gazellerinde bile, kendi şiirinin başkalarınınkinden üstün olduğunu anlatmak için:

Girdi miftâh-ı derd-i genc-i maânî elime

Âleme bezl-i güher eylesem itlâf değil.

Levh-i mahfûz-i sühandır dil-i pâk-i Nef’î

Tab’-ı yâran gibi dükkânçe-i sahhâf değil

(şiir hazinesinin kapısının anahtarı elime geçti; âleme bol bol cevher dağıtsam bunlara ziyan olmuş gözüyle bakılamaz, Nef’î’nin temiz gönlü şiirin levh-i mahfuzudur; dostlarınki gibi eski kitapçı dükkânı değil!) biçiminde ağır bir dil kullanmıştır.
Osmanlıca o günün din, bilim ve edebiyat dilleri durumundaki Arapça ve Farsçanın güçlü etkisi ve ağır baskısı altına girmekle kalmamış, bu dillerin gramer kurallarının da girmesine yol açtığından, bu durum ister istemez Osmanlıcanın iç yapısını da etkilemiş; dolayısıyla söz varlığından başlayarak gittikçe yeni türetmelerle kendi kendini geliştirip zenginleşme gücünü yitirir olmuştur.

OSMANLICA,  TÜRK DİLİNİN BAŞINA GELEN BİR FELAKETTİR.

Sevgili Okurlar,

Türkler Cihan Devletleri Kurmuşlar ancak Türklerin kurduğu Cihan Devletlerinde Türk Milletinin dili, kültürü, toprakları, eserleri, milli kültür değerli, gayrı Türk gayrı milli unsurların yönetime gelmesiyle saldırıya uğramıştır. Devşirme yöneticiler tarafından Türklerin saz çalması veya düğünlerde türkü söylemesi” bile idam sebebi sayılmış her gelen sadrazam gücünü göstermek için yüz binlerce Türk’ü sudan sebeplerle acımasızca katletmiştir. Bu katliamların nasıl yapıldığını Osmanlı saray tarihçileri dâhil birinci el kaynaklardan defalarca anlattık. Türk’ün canına acımayan diline acır mı?

Gençliğimizin ilk yıllarında Milliyetçi bilim adamlarımızdan “Osmanlıca” methiyesi dinleyerek büyüdük. İlerleyen yıllarda bizlere söylenenlerin ne kadar kabul edilemez olduğunu Milliyetçilik yaptıklarını sanarak Milliyetsizlik yapıldığını üzülerek gördüm. Türk Tarihi konusundaki çalışmalarımız sürerken Türk Dili konusunda Samimiyetle “Türkçe”mizin gelişmesi için uğraş veren Türk Dil kurumu yetkililerini ve Başkanlarını tanıma birlikte yaptığımız çalışmaları yayınlama fırsatımız oldu. 

Sevgili Okurlar,

Türk dilinin tarih boyunca başına gelenler, çok kıyıcı olmuştur:  Arapça bilim dili, Farsça edebiyat dili olarak Türk ülkelerinde yaygınlaşmış, Farsça, çarşı ve pazarlardaki günlük alışverişlerde geçerli olmuş, zaman zaman Arapça ve Farsça resmî dil olarak devletçe benimsenmiş, böylelikle, Türkçe edebiyat dili olma niteliğini yitirerek, aile arasında konuşulan kısır bir dil durumuna düşmüştür.

XIII. yüzyıl sonlarında bir Yunus Emre gelmiş, yazı dili olarak unutulmaya yüz tutan Türk dilinin yaratıcı gücünü göstermiş, sonradan onu izleyenler olmuşsa da, medrese yine Türk dilinin karşısına dikilmekte gecikmemiş, bilim ve edebiyat çevrelerinde bütün erkini kullanarak Türkçenin bu gelişmesini önlemiştir. Öyle ki, yirmi yıl Arapça öğrenim yaparak medreseden çıkan mollalar arasında Türkçe doğru bir mektup yazmayı beceremeyenler görülmüştür.

Öte yandan, medresenin baskısında kalan bilginler, eserlerini Arapça yazmayı bir hüner saymışlar, şairler de saray çevrelerinin isteğine kapılarak, şiirlerini Arapça ve Farsça kelime ve tamlamalarla yüklü, ağdalı bir dille kaleme almayı sanatlarının gereği saymışlardır.

XVI. yüzyıl, Türk edebiyatının olgunluk çağı sayılır. Evet, öyledir. Ama edebiyatla birlikte gelişip olgunlaşan dil, Yunus Emre’nin kullandığı Türkçe değil, Baki’lerin kullandığı Osmanlıcadır. Öyle ki, sonraları bu dile “Lisan-ı Osmanî” bu dille işlenen edebiyata “edebiyat-ı Osmaniye”, bu dilin kurallarını toplayan kitaba da, Arapça, Farsça ve Türkçenin kurallarından meydana gelmiş “kavaid-i Osmaniyye” demek gelenek olmuştur.

OSMANLICA NEDİR?

Sevgili okurlar,

Osmanlıca, Tanzimat’ın ortaya attığı deyimlerdendir. Siyasi birliği kurmak maksadıyla “millet-i Osmaniye” tamamlamasını uyduran Tanzimatçılar, Osmanlı ülkesinde konuşulup yazılan Türkçeye de “Osmanlıca” dediler. Tanzimat’tan sonra yazılmağa başlanan Türkçe gramer kitaplarında “Türkçe, Arapça ve Farsça’dan mürekkep bir lisan” olarak tarif edildi.

Bu genel anlamda, Türkçe’ye “Osmanlıca” demek elbette doğru olmaz. Bu takdirde eski dili belirtmek için kullandığımız Osmanlıca deyiminin de yerinde olmaması lazım gelmez mi? Bu noktayı biraz aydınlatalım:

Osmanlı İmparatorluğunun kurulduğu zamandan beri, saray, medrese, tekke ve Yeniçeri ocağı gibi türlü çevreler meydana gelmişti. Sarayla medrese, klasik edebiyatın gelişmesini desteklerken, tekke, kendine mahsus edebiyatı vücuda getiriyor. Yeniçeri ocağı ise, halk edebiyatını devam ettirmeğe çalışıyordu. Tekke edebiyatı ile halk edebiyatının dili Türkçe idi; buna karşılık, klasik edebiyatın dili ise Arap ve Farsça’nın etkisi altında büsbütün başka bir yol takip eden yapma bir dildi. Bu dil, XVI. yüzyıldan sonra konuşma dilinden büsbütün ayrıldı. O kadar ki, yalnız Türkçe’yi değil, Arapça ve Farsça’yı iyi bilenler bile, onu doğru okumak ve kolayca anlamakta güçlük çektiler.

O halde, ilk günden beri yan yana yürüyün iki ayrı dille karşı karşıya bulunuyoruz, demektir. biri, konuşulan ve yazılan sade Türkçe, öteki ise yalnız bazı aydınlar için yazılan fakat hiç konuşulmayan yapma Türkçe. Bunları birbirinden ayırt etmek için adlandırmağa elbette lüzum vardır.

Hangisine Türkçe, hangisine Osmanlıca diyoruz? Birer örnek vererek açıklıyalım: “Kafasını kılıçla gövdesinden ayırdı” Türkçedir, bunu demek için Nergisi’nin kullandığı “Mikrâs-ı tiğ ile gerden-i kâfur- iltibasından fark-ı pürlemeanını cüdâ kıldı” cümlesi Osmanlıca’dır.

Canı cehenneme uçtu” Türkçe’dir; bunun karşılığı olan “Zâg-ı cifehar-ı can-ı  habisi şigaf-ı tarekinden nişibgâh-ı dûzaha pervaz eyledi” cümlesi Osmanlıca’dır.

Denebilir ki: bir cümle, istediği kadar yabancı kurallarla yapılmış tamlamalar, bileşik sıfatlar ve çoğullarla yüklü bulunsun; fiili, nesnesi veya bağları Türkçe oldukça o cümle Türkçe sayılır. Bu, her zaman öne sürülebilecek bir düşüncedir; mantık bakımından yanlış da sayılmaz. Ancak öyle cümleler vardır ki, kelimelerle tamlamalarını bir tarafa bırakalım; ne fiili, ne nesnesi, hatta ne de edatıyla zarfı Türkçedir.

Bununla beraber, bu yapma dil, ancak hüner ve marifet göstermekten ibaret olan eserlerde yer tutuyor. Türkçe ise, konuşma dili olarak halk arasında, yazı dili olarak da halk için yazılan eselerde canlılığını muhafaza ediyordu. Hatta yaşayan bu sade Türkçe, Divan şairlerinin eserlerinde bile görülmekte idi. Onlar da halk için yazmak istedikleri zaman açık Türkçeye başvuruyorlardı.

Şimdi, Baki, Veysi ve Nergisi gibi divan şairleriyle “münşi”lerini bir tarafa bırakalım. Çok yakın devirlerde yazılmış olan şu satırları okuyalım:

“Binaberin ma’nen ihtiyar-ı meşak-ı riyazet ve istisar-ı metaib-i ibadetle kûsûf-ı kesâfet-i cismaniyyeden sıyrılmağa hizmet ve germî-i mahabbetle tasfiye-i derûne azimet idenlerin misbâh-ı sabâh-ı isti’datları zuhûr-ı tecelliyat-ı peyapeyle incilaya agaaz idicek çeşm-i hakikat –binlerine bu alem-i his sü şühûd bir hestî-i bûd u nâbûd görünüp lezâyiz-i tayyibat-ı faniyyesinden herhiz ü tezehhüd ve metâ’u bidâa-i dünyeviyyesinden tearrî vü tecerrüdle nice avâlim-i bâkî vü nûrânî istikşafına râh-ı zafer buldular.”

Bu parça, Tanzimat devrinin nesir üstadlarından Sami Paşa’nındır.

“Nazarın imkân-ı imtidadı kadar medid, bişaibe, saf u mücella bir ufk-ı müşemmes altında bir derya-yı nur içinde kaynaşıyor zannedilen çöl bir kum satiha-i sefid ü şa’şaadarı ki sema-yı pür’iltimaın altında gûya eb’ad-ı binihayeye firar eden o ufka yetişmek için koşarak ta ilerde fark olunmaz, görülmez bir mev’id-i baid-i telakkide yetişiyor; ikisi, bu sema-yı pakize ile o derya-yı saf-ı beyaban ta orada, gûya koşmaktan, birbirlerini kovalamaktan yorgun düşerek bir buse-i bitab-ı visal ile yekdiğerine dudaklarını uzatıyor; ta yukarıda da azade-i sehap bir güneş bütün incila-yı şa’’aasıyle beyaz bir fanus-ı hacle gibi şu bezm-i visalin üzerine zülal-i saadetini döküyor…”

Bu da, Servetifünun edebiyatının en büyük romancı ve sanatçısı Halit Ziya Uşaklıgil’in Mai ve Siyah adlı romanından alınmıştır.

Bunlara, yakın zamanlara ait daha birçok misaller katmak, Ahmet Haşim ve Şahabettin Süleyman gibi şair ve yazarlar başta olduğu halde, Fecriati edebiyatından da örnekler vererek tabloyu tamamlamak mümkündür. Bunlar hep “lisan-ı Osmanî” ve “edebiyat-ı Osmaniye” deyimlerinin devam ettiği devirlere ait “yadiğâr” lardır.

Sevgili Okurlar,

Osmanlı İmparatorluğu ırklar, milletler, dinler, kültürler, toplamı bir imparatorluk olduğundan, Türk dili ancak reaya dili olarak    kalmıştır. Türkçenin çok az yer aldığı bu dile; Osmanlı ülkesinde olması ve siyasi birliği kurmak amacıyla ortaya atılan “milleti Osmanî” deyiminin etkilemesiyle Tanzimatçılar “Osmanlıca” adını vermişlerdir. XVI. yüzyıldan itibaren Türkçeye karşı galip gelen Arapça ve Farsça, ebedi dile tamamen hâkim olmuştur. Öyle ki Bâki’nin Sultan Süleyman için yazdığı mersiyesinin;

Ey pây-ı bend-i dâm-geh-i kayd-namûneng

Tâ key hevâ-yi meşgale-i dehr-i bi direng” 

Beyitinde olduğu gibi yazı dili, bir tek Türkçe kelimenin dahi kullanılmadığı bir hale gelmiştir. Bu beyitte cümle tamam, anlam yerinde, fakat fiil yoktur. “Ne zamana kadar” karşılığı olan Farsça “tâ key” zarfı, “ne zamana kadar devam edecektir” yerine kullanılmış. “Tâ key” e verilen anlam tasarrufuna hiç diyecek yok. Şair, ustaca bir tasarrufla zarfı fiil yerine kullanmış; fakat ne yapalım ki, fiil yerine gelen bu kelime Türkçe değil.

İki mısradan ibaret olan bu tam cümlenin içinde bir tek Türkçe kelime olmadığı gibi, fiil yerine kullanılan zarf ile birlikte, öz ne de, nesne ve bağlar da Farsça’dır. Şimdi biz buna “Osmanlı Türkçesi” diyebilir miyiz?

İşte “Osmanlıca” diye adlandırdığımız dil, Türklerle ilgisini büsbütün kesen bu dildir; Veysi’lerin Nergisi’lerin ve sonradan onları takip edenlerin kullandığı yapma dildir.

 Türkçenin tabii gelişmesini engelleyen bu tutum, Medrese, Enderun ve tasavvuf çevrelerinin dini etkisiyle Arapça kullanmışlar, edebiyat çevrelerinin Acem edebiyatının tesiriyle Farsça kullanmayı seçmişlerdir.

OSMANLICA’YI KİMLER ÖĞRENİRDİ

Müslüman olan ve olmayan halklardan yönetici tabakaya girenleri halktan (reayadan) ayırmakta olan Osmanlı dilinin besleyicilerinden ikinci kaynak Enderun ve bürokrasi olmuştur (Tanzimat döneminde ileri gelen zatların bir kısmı medreseden, bir kısmı Enderun’dan gelmiştir). Fener aristokrasisi içinde bile bu dili Müslüman olanlar kadar bilen kişiler yetiştirdi ve bunlar en çok tercümanlık işlerinde kullanılırdı. Abdülhamit dönemi sadrazamlarından olan Sait Paşa Gazeteci Lisanı adlı risalesinde Osmanlı dilinde uzun tümcelerle yazma geleneğini Bab-ı Ali hizmetinde çalışan Rumların getirdiğini ileri sürer.

Tanzimat’da Tercüme Odalarına Türklerin getirilmesi ve orada yabancı dil öğrenen yeni bir kuşağın gelişmesi, Saray ve Bab-ı Ali Osmanlıcasının çözülmesinde rol oynamıştır. Bu çözülmede, Fransızcanın etkisi yalnız sözcükler ve üslup açısından değil, kavram ve anlamlar açısından da bu kanalla başlamıştır.

Devlet ve Saray çevresinde gelişen Osmanlıcanın edebi ifadesi Divan edebiyatı denen edebiyatta en zengin ve en yapma düzeyine ulaşmıştı. Bu edebiyat dili, yalnız toplumdan kopuk bir dil değil, aynı zamanda tabiata yabancı bir dildir. Nasıl medresenin modeli, Arapçanın hâkim olduğu kelam ve fıkh edebiyat ise, bu divan edebiyatının modeli de Fars edebiyatı olmuştur. Ancak zorlanarak uydurulan bir edebiyat olduğu için, dil açısından belki daha da çok yapma olmak zorunda kalmıştır. Klasik Fars şairlerinin yazıları, hala bugün bile İran’da halk arasında anlaşıldığı ve söylendiği halde Osmanlı Divan edebiyatı kendi zamanında bile anlaşılmazdı. Yalnız dil içeriği değil edebi kuralları da uzun bir eğitim ve marifet isteyen bir sanattı. Bu kuralların kafesi içine sıkışmış olan bu edebiyat, Tanzimat dönemine gelindiği zaman kalıplaşmış, kısırlaşmış, edebi yaratıcılık niteliğini yitirmiş ir edebiyat olmuştu.

TEMELİ VE KURALLARI OLMAYAN BİR YAPMA DİL

Sevgili Okurlar,

Böyle olduğu halde, yapma edebiyat dilinin Lale Devrinde vardığı doruk, Tanzimat döneminde Osmanlıcanın temeli olmuştur. Tanzimat dönemi başlarında, Osmanlıca yeni bir Rönesansa bile kavuşmuştu. Çünkü daha II. Mahmut zamanında Arapçanın yüksek eğitimde (Tıbbiyede, Harbiyede)  önemini kaybetmesi, onun yerini yavaş yavaş Fransızcanın almaya başlaması karşısında Osmanlıların (Hindistan’da, Cezayir’de, Endonezya’da olduğu gibi) dilsizleşmesi tehlikesi gözükmüştü. Yeni bilimler için gerekli terimlerin çoğunun (pek azı Fransızcadan) Arapça köklerden alınarak üretilmesi, hatta sözcüklerden Arapların bile kullanmadığı sözcükler çıkarıp bilim alanına sokulması gerekti. Böylece, Tanzimat ikiliğinin başka bir görüşü olarak, dünyasal siyaset, bilim ve sanat dili olarak Osmanlıcaya yeni bir dönem açılmış oluyordu. Bunun, Tanzimatın geliştirdiği “Osmanlılık” anlayışına da paralel gittiğini görürüz.

ARAPÇA VE FARSÇA’NIN BOYUNDURUĞU ALTINA GİRMEK

Sevgili Okurlar,

Yabancı bir dilin boyunduruğunda olmak, onun gramer şekillerini kullanmak mânâsı ifade eder. Dilimize Arapça ve Farsçadan isim ve sıfat tamlamaları, birleşik isim ve sıfatlar, çokluk şekilleri, çeşitli ek ve vezinlerle yapılan türemiş kelimeler girdiği için eski edebî dil (klâsik yazı dili) olan Osmanlıca bu dillerin boyunduruğunda sayılmıştır. Osmanlıcada ağacın dalı denmemiş “şâh-ı diraht”, büyük devletler denmemiş “düvel-i muazzama”, şiirler dergisi denmemiş “mecmuat-ül-eş’ar”, şefkat evi denmemiş “dâr-üş-şafaka” denmiştir.

Bu isim ve sıfat tamlamaları kelimeleri itibariyle değil, Arapça ve Farsçaya göre yapıldıkları için yabancıdırlar.

Osmanlıcada Farsça ve hususiyle Arapçanın çokluk ekleri ve şekilleri kullanılmıştır. Meb’uslar yerin “meb’usân”, hükümdarlar yerine “hükümdârân”, şâirler yerine “şüa-râ”, kâtipler yerine “küttâb ve ketebe”, ilimler yerine “ulûm, mektepler yerine “mekâtib”, defterler yerine “defâtir”, üstadlar yerine “sâtize” denmiştir. Türkçe olmayan işte bu ekler ve şekillerdir.

Osmanlıcada Arapça ve Farsçanın yalnız kök kelimeleri değil, türemiş şekilleri de kullanılmıştır. Meselâ bâğ ile beraber “bâğbân”, gül ile “gülzâr”, çimen ile birlikte “çemenistân”; cevap ile birlikte “isticvâb”, şâhid ile bir arada “işhâd”, ziraat ile beraber “mezra’a”, kitâbet ile birlikte “mükâtebe”, ders ile beraber “tederrüs” kelimeleri de eski yazı dilimize girmiştir.

Bunlar gibi binlerce kelime biri birine bağlı olarak eski dilde yer almıştır. Bunların hususî bir mana kazanan, klişeleşenleri müstesna, büyük bir kısmı bugün artık dilimize yabancı hâle gelmiş bulunmaktadır.  “Osmanlıca” denilen bu karma dil, edebi yazı dilinde, nesir dilinde, bilim dilinde yaygınlaştıkça, bu durumdan şikâyetler başlamış,  Osmanlıların batıya açılmasından sonra da artmıştır. Osmanlı İmparatorluğunun çökmeye başlamasıyla, 18. yüzyıldan itibaren devlet işlerinde bozulan düzeni yeniden kurmak ve düşünce hayatında batıya dönerek yeni uygarlığın gidişine ayak uydurmak amacıyla bir takım ıslahat hareketlerine başlanılmıştır.

16.17. ve18.yy Osmanlıcacıları Türk dilini kısır görüyorlar, sanatlarını göstermeye elverişli bulmuyorlardı.Türk dili nasıl elverişli olabilirdi ki, bir iki vefalı şairinden başka hiç biri, onu işleyip zenginleştirmek için emek harcamaya lüzum görmüyordu. Türk şairlerinin edebiyata taşıdıkları mazmunlara esas olan bütün kelimeler ve deyimler Farsça idi. Kavramların hemen hepsi de İran tarihinden, eski İran efsanelerinden alınmıştı. Bu sebeple Türkçe kelimelere o kadar ihtiyaç kalmıyordu.

KLASİK TÜRK EDEBİYATI

Sevgili Okurlar,

Bundan başka, aruz vezni de Türkçe’nin bünyesine uygun değildi. Bu yüzden de Türkçe kelimeler şiirde azalıyor; edebi dil gittikçe ağırlaşıyordu. Nihayet, bu melez dille bir “klasik Türk edebiyatı” meydana geldi.

Bu edebiyatta “tasannu” dediğimiz yapmacılığa nasıl düşüldüğünü, bu yüzden basit bir sözün ne gülünç ifade tarzına büründüğünü görmek için, manzum ve mensur eski tanınmış eserlerimizden herhangi birinin sayfalarına göz gezdirmek yeter. Biz şair Haşmet’ten küçük bir cümle alalım:

“Çârsû-yi ferve-fürûşi’de dükkân-nişin-i i’tibar buyurulmak niyazındayım deyu rişte-i kelamı gûş-güzar-ı sûzen-i ihtitam eyledi.”

Şairin “Çârsû-yi ferve-fürûş” dediği “Kürkçüler çarşısı”dır. Halk bu çarşıyı bu adla anar. Konuşurken şairin de bu adı kullandığına, şüphe yoktur. Fakat yazarken “Kürkçüler çarşısı” demeği şair kaba buluyor; incelikten yoksun görünmemek için, çarşının adını bile değiştirmekten ve onu Farsça ifade etmekten kendini alamıyor.

Daha sonra “sözü kesti” yerine “rişet-i kelâmı gûş-güzâr-ı sûzen-i ihtitam eyledi” diyor ki, bu gülünç kelime oyunu, kullandığı dilin bir özelliğidir. Türkçe’de: “söz ipliğini bitme iğnesinin kulağına geçirdi” gibi münasebetsiz bir söz söylemek kimsenin hatırından geçmez.

DİVAN ŞAİRLERİ

Divan şairlerini yetiştiren çevreler bu edebiyatı beğeniyor, saray Farsça’nın, medrese de Arapça’nın sürümünü sağlıyordu. Hele Arapça “cennet ehlinin lisanı” diye vasıflandırılıyordu Mütercim Asım, Kamus Tercümesinin başında şunları söyler: Ulûm-ı Arabiyye cümle-i âdab-ı şeâir-i şer’iyyeyi müştemil ve kâffe-i esrar-ı n nevâmis-i vaz’iyye-i İlâhiyyeyi mütekeffil olup, harim-i Kâ’be husûlüne vusul ü vülûç, reh-peymâyî-i teymâ-i lûgat-i Araba mevkuf ve şürüfât-ı gurufât-ı ma’rifetine işraf ü urûç, ol zebân-ı mühezzible sûret-pezir olduğu ma’lûm-i âmme-i ehl-i vukuftur.”

Türk sosyal hayatında Arapça’nın bu derece kutlu, Farsça’nın bu kadar yaygın olduğu bir devirde, Türkçe’nin bu iki dil arasındaki yeri kolayca anlaşılabilir. Öyle zaman oldu, öyle eserler ortaya kondu ki, bunların hangi dille yazıldığını ilk anda kestirmek imkansız hale geldi. Nâbî’nin “Hayrâbad” ını açınız. 8 inci beyitten başlıyarak okumakta devam ediniz. 22 beyitin içinde bir tek Türkçe kelime değil, edat bile bulamıyacaksınız. Bu, bir “mülem’ma” değildir. Şair bu beyitleri, eserine Farsça beyitler katmak niyetiyle de yazmamıştır; Türkçe diye yazmıştır.

Daha açık bir misal göstermek için, şaire ait küçük birer örnek verelim.

                                      Bâlâ-nişîn-i mesned-i şâhân-ı tâc-dar

   Vâlâ-nışân-ı ma’reke-i arsa-i Keyan

                                   Cemşid-i ayş ü işret ü Dârâ-yı dâr u gir

                                      Kisri-i adl ü re’fet ü İskender-i zaman

OSMANLICA’DA SÖZCÜKLER NASIL UYDURULUYORDU 

Sevgili Okurlar,

Arapça kamuslarla Farsça ferhenkler, Türk şairlerinin başlıca dil hazinesidir. Şairler onları açarlar, beğendikleri kelimeleri seçerek diledikleri gibi kullanırlar. Bunun adı “dile tasarruf”tur. Amaç Osmanlıcayı zenginleştirmektir. Ancak bu zenginleştirme sözcük uydurularak yapıldığı için Osmanlıcayı zenginleştirmemekte Osmanlıcayı Ne Türkçe’ye Ne Arapça’ya ne Farsça’ya benzemeyen uydurukça bir dil haline getirmektedir.

Bu uydurma işini yapanlar genelde şairler olmuştur bu şairler:

Önce Arapça veya Farsça sözlüklerden seçtikleri kelimeleri olduğu gibi alarak kullanırlar ancak Diledikleri sözcükleri Arapçanın türlü kalıplarına sokarak yeni kelimeler uydurdular, Daha sonra sözcüklere aslında olmayan anlamlar eklerler ve Arapçada kullanılmayan kelimeler uydurarak sözcüklere yanlış anlam verirler.

Birkaç örnek vererek sözlerimizi açıklayalım:

Arapça “bab”ların kalıplarına uydurularak yapılanlar:

“İctisar, ihtisas, istirkab, istifraş, istihrac, istimlâk, incimad, imha” gibi kelimeler, Arapçada bu bablardan gelmez. Bunlar sonradan uydurulmuştur.

Arapçadaki anlamından başka anlamda kullanılanlar:

İtibar: Arapçada, bir yerden geçmek, ibret almak anlamınadır.

İflâh: Arapçada, mutluluk, başarmak anlamındadır.

İkrah: Arapçada, bir işi zorla yaptırmak anlamınadır (Tiksinmek değil.)

İmza: Arapçada, geçirmek anlamınadır.

İstikraz: Arapçada, borç istemek anlamınadır. (Borçtlanmak değil)

Ra’nâ: Arapçada, düşünmeden aklına geleni söyleyen ahmak kadın anlamınadır.

Münakaşa: Arapçada, bir kimsenin hesabına bakarak gereği gibi inceleyip araştırmak anlamınadır.

Taassub: Arapçada, haksız yere düşmanlık etmek anlamınadır.

Uluhiyet: Arapçada, kulluk anlamınadır.

İz’an: Arapçada, boyun eğmek anlamınadır.

Arapçada bulunmadığı halde Osmanlıcada uydurulanlar:

“Ensice, evleviyyet, ehemmiyet, tezehhür, cünha, ciyadet, muâf, fergat, felâket, cibiliyyet salâhiyyet, sebkat, ünsiyet” gibi. Bunlar, Osmanlıcayı zenginleştirmek için Arapçadan yapılan “tasarruf” lardır.

AŞIK PAŞA’NIN GARİPNAMESİ

Sevgili Okurlar,

Gerçi, Osmanlı Türkçesi, o devrin kültür şartları içinde çok işlenmiş, sanatlı güçlü bir medeniyet dili haline getirilmiştir. Ancak bu dilin Türkçe yanı gittikçe eriyip zayıfladığı için, zamanla halkın dilinden de koparak yüksek zümreye özgü bir yapma dil niteliği kazanmıştır. Hatta, türlü kelime ve sanat oyunlarıyla, anlamı söyleyişe feda etmeye başlayan nesir dili bile hayli ağırlaşmıştır. Konuyu Türk dilinin kendi gelişme şartları açısından değerlendirdiğimizde, gerçekten sorun haline gelmiş bir durumla karşılaşılmaktadır.

Nitekim Aşık Paşa’nın Garipnamesi’nde bu duruma karşı bir tepki vardır :

 Gerçi kim söylendi bunda Türk dili

İlle malum oldu mana menzili

Çün bilesin cümle yol menzillerin

Yirmegil sen Türk ü Tacik dillerin

Kamu dilde var idi zapt ü usul

Bunlara düşmüş idi cümle ukul

Türk diline kimsene bakmaz idi

Türklere hergiz gönül akmaz idi

Türk dahi bilmez idi ol dilleri

İnce yolu ol ulu menzilleri.

Şeklindeki haklı yakınma, bu devirde Türk diline karşı takınılan genel tavrın yankılarıdır. Milli şuurdaki ve ana dili bilincindeki körelmenin açık göstergeleridir

XV. Yüzyılda Aydınlı Visalî, XVI. Yüzyılda Tatavlalı Mahremi ve Edirneli Nazmî, Divan edebiyatının ağır dil yapısına ve İran edebiyatını örnek alan içeriğine bir tepki olmak üzere, yine aruz vezni ile, ancak sözleri, tamlamaları ve benzetmeleri ile Türk ruh ve zevkine uygun şiirler yazma modasını başlatmıştır. Âşık Çelebi de Tezkire’sinde, Mahremi’nin Basitnâme adıl bir eserinden söz eder. Eser Basitnâme denilmesinin de sade ve basit bir dille yazılmasından ileri geldiğini belirtir. Hatta örnek olarak şöyle bir beyit de aktarır:

Gördüm segirdür ol ala gözlü, geyik gibi.

Düşdüm saçı duzağına bön üveyik gibi.

Bu yolda eser veren daha başka şairler de vardır. Ancak, doğuş sebebi ne olursa olsun, bu akım, dilin o dönemdeki genel durumun etkileyebilecek sürekli bir rakım gücü gösterememiştir. Bunun başlıca nedeni de, dönemin klâsik dil ve sanat anlayışını sarsacak nitelikte elverişli bir ortamın yaratılamamış ve bu akımı sürdürecek güçlü temsilcilerin yetişememiş olmasıdır.

KONUŞTUĞUMUZ TÜRKÇE, KİMİN ESERİ?

Sevgili Okurlar,

Anadolu’da Selçuklular, Anadolu Beylikleri ve Osmanlılar dönemi olmak üzere üç safhada gelişen yazı dilimiz XV. yüzyılın ikinci yarısından sonra, Arapça ve Farsça kelimelerin çoğunlukta olduğu karma bir dil halini almıştır. Konuşulmayan, sadece yazıda kullanılan bu dil, yazı dilinde oldukça geliştirilmiştir.

Türkçemiz yüzyıllar süren ihmale rağmen bu günlere gelmiştir. Bu gün halen atalarımızın bize emanet ettiği güzel dili konuşabiliyorsak bu başarı,  Türk kültürünü yaşatmak için mevcut yönetimlerle kavga halinde dağ başlarını veya iki dağ arasındaki kovukları mekân edinmiş Yörüklerin, Türkmenlerin, Oğuzların hülasa Türk halkının başarısıdır.

Bir sonraki yazımızda görüşmek üzere Sevgiler Saygılar Selamlar

Related Post

KIRK GÖKTÜRK (II)

Posted by - 11 Ağustos 2020 0
“Ey Türk! Onlar senin aklını devşirmeden sen aklını devşir. Çoklar diye korkma, azız diye çekinme.” Bilge Tonyukuk KÜRŞAD ve 40…

İKİ ŞEHİT

Posted by - 15 Şubat 2021 0
Yıl 1903; Osmanlı devletinin yıkılacağını düşünen Arnavut ve Bulgar çeteler Balkanlarda terör faaliyetlerini arttırmışlardır. Rusya ve Avusturya gibi bazı devletler…

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir