OSMANLI DEVLETİNİN SON 100 YILINDA 15 MİLYON TÜRK NASIL KATLEDİLDİ?

1821 0

OSMANLI DEVLETİNİN SON 100 YILINDA 15 MİLYON TÜRK NASIL KATLEDİLDİ?

“OSMANLI DEVLETİNİ PARÇALAMA PROJESİ” OLARAK SAHNEYE KONULAN “ŞARK MESELESİ”Nİ VE BU SÜREÇTE YAŞANILAN VAHİM OLAYLARI ANLATIYORUZ.

TÜRKİYE’NİN TAPU SENEDİ LOZAN’A KARŞI ÇIKANLAR SEVR ANTLAŞMASINA KARŞI ÇIKMAZ, MUADİLİ BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİNİN SÖZCÜLÜĞÜNE SOYUNUYORLAR!

İHANETLERE CEVAP VERMEYE DEVAM EDİYORUZ.

Sevgili Okurlar,

1815 yılında Viyana Kongresi’nde Şark Meselesi/Doğu Sorunu ilk defa olarak gündeme getirildi,bundan sonra da siyaset ve devlet adamları ile, tarihçiler arasında önem kazandı. Kongre aslında Napolyon Bonapart’ın altüst ettiği Avrupa siyasi haritasını düzenlemek için toplanmıştır. Ancak konu dönüp dolaşıp Osmanlı Devleti üzerinde yoğunlaşmış ve Şark Meselesi resmen ortaya çıkmıştır. Şark Meselesi XIX. yüzyıl boyunca devam etmiş, Osmanlı Devleti’nin tarihe gömülmesiyle de ortadan kalkmıştır. .

Düvel-i Muazzama denilen Rusya, Avusturya, İngiltere, Fransa ve Prusya Osmanlı Devleti’nin topraklarını paylaşabilmek için yapay bir Şark Meselesi oluşturmuşlardır. Bu devletlere daha sonra 1871’den itibaren Almanya’da katılmıştır . Özellikle İngiltere ve Rusya Şark Meselesi’nde öncü ve etkili iki devlet olmuştur. İtalya ise siyasi birliğini tamamladıktan sonra ancak 1911 Trablusgarp Savaşı ile Osmanlı Devleti üzerindeki paylaşımlara katılabilmiştir. Hatta İtalya Genelkurmay Başkanı General Alberto Pollio Şark Meselesi’nin yüzyıllar boyu sürdüğünü ifade etmektedir. İtalyan Generalin söylediği gibi uzun süren Şark Meselesi’ne son dönemlerinde İtalya’da katılmıştır.

Zamana ve mekâna bağlı olarak ortaya çıkan ve değişik şekillerde tarif edilen Şark Meselesi’nin temelinde Hıristiyan-Türk veya Avrupa -Türk münasebetleri yatmaktadır. “Şark Meselesi”, Avrupalılar’ın, yakın tarihlerde genel olarak, Osmanlı İmparatorluğu’nu, önce üzerinde çeşitli çıkarlar elde etmek ve onu zayıflatmak; bu arada İmparatorluğun Avrupa’daki topraklarını ele geçirerek aralarında paylaşmak ve Türkleri Avrupa’dan atmak, sonra da aynı şekilde geri kalan kısmını paylaşarak Türkleri ortadan kaldırmak amacıyla yürüttükleri, Avrupa, Türk ilişkilerinin bütününe verdikleri addır.

Diğer bir deyişle, Avrupalılar’ın Türkler’i Avrupa’dan ve Önasya’dan atmak ve onların yaşam hakkını ellerinden almak için, Osmanlı İmparatorluğu’na yönelik düşünce ve uygulamaları ile bunlardan doğan gelişmelerdir.

BATI’NIN HEDEFLERİ PROJELERİ HİÇ DEĞİŞMEZ..

Sevgili Okurlar,

Bu gün Büyük Ortadoğu Projesi adı verilen, 205 yıl önce Avrupa’nın Türklerden arındırılmış bir Avrupa ve Türksüz Anadolu projelerinin adı “Şark Meselesi” olarak konulmuştur. Bu gün bu kavramı “Doğu sorunu” diye ifade etmenin, bu kelimelerin tarihsel yüklemeler itibariyle içlerinin boş olduğuna ve özellikle dildeki sadeleştirme sonucunda ortaya çıkan “doğu” kelimesinin coğrafî çağrışım ağırlıklı olarak tarihî malzemenin yoğunluğunu taşıyan bir tabir haline dönüşmediğine işaret etmek gerekir.

Bu sebeple sözcükleri ağırlığı içerisinde değerlendiriyor ve “Şark meselesi” diyoruz.

Genel olarak Şark meselesi, emperyalist politikalar izleyen büyük devletlerin (düvel-i muazzama) Osmanlı Devleti’nin başta Avrupa’daki kısmı olmak üzere özellikle Ortadoğu’ya ve diğer yerlere (Afrika) yayılmış geniş topraklarının paylaşımı, devletin hükümranlık sahası üzerinde siyasî ve iktisadî tahakküm kurulması, bu arada müslüman olmayan halkların durumlarının istismar edilmesi, bağımsızlık mücadelelerine maddî ve mânevî destek verilmesi ve bunun, Avrupa ve geç dönemlerde Amerika Birleşik Devletleri kamuoyunun kazanılması amacıyla yoğun bir anti-Türk propagandası halinde yürütülmesi anlamında, Osmanlı gücünün XVIII. yüzyıl başından itibaren kendini hissettiren gerilemesiyle beraber gelişen kendi aralarındaki şiddetli rekabetin geleneksel bir tanımlamasıdır.

ŞARK MESELESİNİN TARİHİ

Sevgili Okurlar,

Avrupalılara göre Şark Meselesi’nin başlangıcı Kavimler Göçü’nün sonucunda önce Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılması sonrada Doğu Roma İmparatorluğu’nun siyasi varlığına son verilmesine kadar götürülebilir. Çünkü Hun Türkleri kilisenin etkin olduğu Roma İmparatorluğu’nun dengelerini alt üst etmiştir. Bu sebepledir ki Avrupalılar kendilerine yabancı olan ve bütün işlerini bozan Türklerden nefret etmişlerdir ve Türkleri Avrupa kıtasına ayak bastıkları günden itibaren geldikleri yere geri göndermek çabasına düşmüşlerdir. Bunun doğrultusunda Şark Meselesi bir İslam-Hıristiyan çatışması olmaktan öte bir Türk- Avrupa mücadelesi olmuştur .

Fransız tarihçi Sinyobos, Şark Meselesi’nin en açık başlangıcını XVIII. yüzyıl olarak göstermekte, meseleye ad konulmasının ise XIX. yüzyılda olduğunu söylemektedir. Albert Sorel ise, Türklerin Avrupa’ya ayak bastığı andan itibaren bir Şark Meselesi’nin ortaya çıktığından ve Rusya’nın da bir Avrupa devleti olmasından sonra bu meseleyi kendi çıkarları doğrultusunda halletmek yoluna girdiğinden bahsetmektedir.

Bazı görüşlere göre ise Şark Meselesi, Yunanlıların Perslere karşı savaşmalarıyla ortaya çıkmış, Arapların Bizans’a karşı koymalarıyla devam etmiştir. Oysaki XX. yüzyıla kadar gelen Şark Meselesi Haçlı Seferleri’nin Müslümanlara özellikle de Türklere karşı olmasıyla devam etmiştir. Bu da Oguz Türklerinin Türklerin Anadolu’ya gelmeleriyle başlamıştı . Avrupa devletlerinin Türk düşmanlığı haçlı seferleri şeklinde kendini göstermiştir.

Malazgirt Meydan Muharebesi ile (26 Ağustos 1071) Batılıların karşı harekete geçtiği I. Haçlı Seferi arasında (1096) 25 yıl, o döneme göre çok kısa, bir zaman farkı vardır. 1095 yılında Bizans İmparatoru Ortodoks Finci A. Komnenos, Katolik Kilisesinden, Papa Urbanus II’den yardım istemiş ve “Türklerin Hıristiyan ülkelerin merkezlerine girdiğini” belirterek bütün Hıristiyan dünyasından yardım çağrısında bulunmuş, Papa Paris toplantısında “Türklere” karşı Haçlı Seferlerini başlatmıştır.

Bizans Kralı’mn ve Papa’nın Haçlı Sefer çağrılan, Araplara veya Müslümanlara karşı değil Türklere karşıdır. E. Driault, Faruk Sümer, Fikret Işıltan, S. Runciman gibi birçok tarihçi Şark Meselesi’nu 11. yy.’a bağlarlar.

BATI’NIN TÜRK MESELESİ

Sevgili Okurlar,

Tarih olayları değerlendirirken bu günkü gözle değil geçmişte yaşandığı biçimde ele alan bir bilim dalıdır.

Türkler Anadolu’ya ayak bastığı andan itibaren Batı için “Türk Meselesi” başlamıştır. Avrupa’nın tehdit ve tehlike algısı Türkler’in Rumeli’ye geçişleriyle güncel bir olay haline gelmiş ve önlenmesi için birçok defa Haçlı seferi özelliği taşıyan, bütün Avrupa çapında geniş boyutlu katılımlarla silâhlı mücadele verilmiştir.

Osmanlı Devleti, ilk asırlarında karşılıklı hükümdarların idaresinde cereyan eden büyük meydan savaşları neticesinde (1389 Kosova, 1396 Niğbolu, 1444 Varna, 1448 II. Kosova savaşları) ile Rumeli ve Balkanlar’da geniş topraklar ele geçirmiş ve buralardaki devletlerin (Bulgar, Sırp, Bosna krallıkları, Doğu Roma İmparatorluğu’ndan artakalan son kale İstanbul, Mora despotlukları, Arnavutluk) tarihe karışmasına yol açmış, Adalar denizinde (Arşipel / Akdeniz / Ege) hâkimiyet kurmuş, Tuna-Karadeniz havzasındaki prenslikleri (Eflak-Boğdan) ve Karadeniz’i bir iç deniz haline getirmek üzere Kırım Hanlığı’nı egemenliği altına almış, Adriyatik sahillerine ulaşmış ve Macaristan’ın fethiyle (1526 Mohaç Savaşı) Viyana kapılarına dayanmış bulunuyordu.

“TÜRK ŞOKUNDAN TAMAMEN ŞIFA BULAMAMA”

Sevgili Okurlar,

Türk devletlerinin Batılı devletlerle münasebetleri, Batı dünyasında, Batılı insanın kafasında oldukça menfi bir Türk imajının doğmasına, şekillenmesine ve bilahare bir Türk düşmanlığına dönüşmesine sebep olmuştur.

Albert Sorel’in şu ifadeleri bu düşmanlığın temelinde kıskançlık, haçlı ruhu gibi duyguların yattığına işaret etmektedir:

“Türkler, Avrupa’da görünür görünmez ortaya bir Şark Meselesi çıktı… Papazların ve küçük küçük zorbaların idaresine kendisini rahatça teslim etmiş, şarabını içip uyuklayan Avrupa’nın kapısından içeri giren bu dipdiri, erkek güzeli insanlar; yepyeni bir nizam içinde akıp gelen başarılı muazzam kuvvetler, o zamanki Avrupa’nın örümcekli ve bulanık kafasında bir şok tesiri yaparak onda şifa bulmaz bir dehşet hastalığı (!) doğurmuştur. Türklerin, uyuklayan Avrupa’nın afyonunu patlatması hadisesi öylesine derin bir tesir yapmıştır ki, aradan yedi asır gelip geçmiş olmasına ve bir gün eski dipdiri delikanlının, ‘hasta adam (!)’ şekline sokulmasına rağmen, Avrupa’nın yirminci batın torunları dahi bu Türk hastalığından, Türk şokundan tamamen şifa bulamamıştır”

Türk meselesinin Avrupa’nın beka davası olduğu ve hayatî bir önem taşıdığı açıktır ve 1354’ten 1683’e (Rumeli’ye ayak basıştan II. Viyana muhasarası hezimetine) kadar gelen dönemi Şark meselesinin birinci aşaması olarak kabul eden tarihçiler bunu böyle algılamıştır.

Çatışma iki din ve iki uygarlık arasındaki mücadele şeklinde sürüp gitmiş; savunma, hıristiyan din ve kültür dünyasının büyük devlet olma yolunun Osmanlı savaş mekanizmasıyla karşı karşıya gelmekten geçen komşu devletleri (Venedik, İspanya-Alman / Avusturya-Macar, Lehistan ve Rusya) tarafından üstlenilmiş, zamanla Fransa, İngiltere gibi diğer Avrupa güçlerinin de katılımıyla genel bir durum almıştır.

“Türk meselesi”, XV. yüzyılın başından itibaren Hıristiyanlığa ve bunun oluşturduğu uygarlığa karşı hayatî bir tehdit ve tehlike olarak bir Avrupa meselesi haline gelmiştir. Kutsal İttifak kurulmuş ve Osmanlı Devleti’ne karşı birlikte mücadele etmeye başlanılmıştır.

Avrupa kamuoyu vicdanında yer etmiş olan anti-Türk imaj ve izlenimlerinin doğması ve yerleşmesi bu dönem içinde gerçekleşmiştir. Özellikle XVI. yüzyıl boyunca, icadından beri matbaanın kötüye kullanılmasının en parlak örneğini teşkil etmek üzere Türk meselesine dair 2500’den fazla yazının (bröşür, kitap, risâle, havadisnâme, varaka, tezhîlât) basılması, Türkler aleyhinde genelde insafsızlık boyutunda haksızlık ve abartılar içeren, günümüze kadar gelen olumsuzlukları meydana getiren ve sorgulanmadan kabul gören yargıların bütün Avrupa’da yaygınlaşmasında en önemli etken olmuştur.

OSMANLI DEVLETİNİ İÇERİDEN DEVŞİRMELER YIKMASAYDI AVRUPA DIŞARIDAN YIKAMAZDI..

Sevgili Okurlar,

Osmanlı bir Cihan Devleti haline geldiği dönemlerde kendini bilmez, devlet işlerinden bihaber,kadınlar tarafından idare edilen padişahlar ile devşirme paşaların oyuncağı haline geldi. En kötüsü kurucu unsur olan Türkler yönetimden dışlanması yetmezmiş gibi başa geçen her devşirme sadrazam yüzbinlerce Türk’ü acımasızca katletmeye başladı. Devşirme yeteneksiz paşalar savaşlarda Osmanlı ordusunun telef olmasına sebep oldular.

Koca Sinan Paşa adlı devşirme paşa 90 yaşında büyük meblağlarda rüşvetlerle 5 defa geldiği Sadrazamlığında yanlış bir karar ile bir örneği daha bulunmayan Akıncı ocağının yok olmasına sebep oldu. Bunun gibi yüzlerce yanlış işler yapıldı.

Devlet rüşvet çarkının içerisinde tüketildi. Sayısız ihanet ve saray entrikaları içinde kaybedilen yüz yıllar devletin yıkılmasına sebep oldu.(Devşirmeler Bahsinde bu olanları anlatmaya devam edeceğiz) Avrupalılar, Türk hezimetinin sebebi olarak geri kalmışlıklarını görüp, reform ve rönesans hareketlerini gerçekleştirirken, Osmanlı Devleti çöküşünü halâ Tanrı’nın takdiri şeklinde algılıyordu. Kendisini dünyada üstün kılan ordusunun yenilemesi gerektiğini, artık ihtiyaca cevap veremediğini bile aklına getirmedi.

Avrupa taassubu yenerek bilime yönelirken, Osmanlı bilimden akıldan uzaklaştı taassuba yöneldi. Hrıstiyanlar Osmanlı’yı Avrupa’dan atmak için neredeyse 16. yüzyılın sonuna kadar beklediler. Bu yüzyılla beraber toprak kaybeden Türklerden intikamlarını hem de çok kanlı bir biçimde aldılar.

HAÇLILIK ZİHNİYETİ

Sevgili Okurlar,

Batı dünyasının 16. yüzyıla kadar Türkler karşısında zayıf düşmesi, kilisenin beslediği haçlılık zihniyetinin Batılı devletlerin politikalarını şekillendirmesi, özellikle 16. ve 17. Yüzyıllardan sonra ortaya çıkan sömürgecilik politikasının emperyalizme dönüşmesine yol açmıştır. 1683’deki II. Viyana kuşatması ve bunun akabinde uğranılan büyük yenilgi ile 1699 yılında imzalanan Karlofça Antlaşması Batılı devletlerin Türk Politikalarını tespitte adeta bir dönüm noktası olmuştur.

Ünlü Fransız tarihçisi Driault, “Şark Meselesi”nin Avrupa’da gerçek manada doğuşunu, Osmanlı Devleti zayıflayarak hudutça tadilata uğradı ve günler geçtikçe adeta buruşup bütün özsuyunu kaybeden bir meyve gibi kendi hudut dâhilinde bozulup kaldı. İslam’ın gerek Avrupa’da ve gerek Asya’da hezimete uğraması “Şark Meselesi”nin doğmasına sebep oldu” şeklinde bir ifade de bulunmaktadır.

Osmanlı’nın, 17. yüzyıl. sonlarından itibaren girdiği savaşlardaki yenilgileri ve toprak kayıpları, ekonomisinin bozulması, dönemin teknolojik gelişmelerini takip edememesi imparatorluğun geleceğine yeni bir yön vermiştir. Osmanlı yönetiminin bu dönemde, her ne kadar büyük devletler arasında uyguladığı denge politikası imparatorluğun yıkılmasını geciktirmiş ise de; Rusya karşısında alınan ağır yenilgiler, Berlin Kongresi’nden sonra İngiltere’nin Osmanlı toprak bütünlüğünü koruma politikasını terk ederek bu toprakları ya kendi eline geçirme, ya da bu topraklar üzerinde kendisine bağlı peyk devletler kurulmasını teşvik etme politikasına yönelmesi imparatorluğu hızlı bir çöküşe itmiştir

TÜRK MESELESINDEN ŞARK MESELESINE

Sevgili Okurlar,

Şark Meselesinin birinci evresi kabul edilen Batı’nın “Türk Meselesi” sırasında Avrupalıların amacı Türkleri batıya sokmamak iken, daha sonra bu Türkleri Avrupa’dan çıkarmak şekline dönüştü. Bunun için de çeşitli stratejiler geliştirdiler. Evvela Osmanlı Türkiyesi’ndeki Türk olmayanlarla işbirliği yaparak, Türkleri zor duruma düşürmeyi hedeflediler. Bu işte baş rolü Rusya oynamakla beraber diğer Avrupa devletleri de ona yardımcı oldular.

Önce Osmanlı sınırları içindeki gayr-i Müslim ve gayr-i Türk tebanın bağımsızlığı sağlanacak, bilahare Arap kıtası vasıtasıyla Türkler kıskaç altına alınacaktı. Zaten kuzeyden ve doğudan Ruslar, Türkiye’yi çoktan kuşatmışlardı. Bu düşünceleri de gerçekleştikten sonra Türklerin kafasına öldürücü darbe vurulabilir, İstanbul ve Kudüs kurtarılabilir, Türkler geldikleri yere yollanabilirdi.

Ancak Osmanlı Devletinin bulunduğu mevki o kadar mühimdi ki, Avrupalıların hiçbiri diğerinin kendisinden fazla bir şey koparmasına göz yumacak gibi değillerdi. Bu sebepten Şark Meselesinin bir dönemini teşkil eden, Avrupa’da “Hasta Adam” olarak görülen Osmanlı bir müddet daha yaşatıldı. Bunun için I. Dünya Savaşına kadar ülkeler bekledi.

Avrupa devletleri, “Şark meselesi”ni kendi isteklerine göre çözümlemek üzere, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı izledikleri siyasetle ondan siyasi, ekonomik, ticari ve diğer alanlarda hak ve çıkarlar ile toprak elde etmenin çabasını sürdürmeye çalışırlarken; aynı zamanda her devlet, daha çok pay elde edebilmek veya diğerlerinin kendi aleyhine gelişmesini önlemek mücadelesini yapmıştır. Bu nedenle, günün gelişmelerine ve durumuna göre Avrupalı devletler arasında gruplaşmalar olmuş, zaman zaman da bazıları, diğerlerine karşı Türklerin yanında görünmüşler, hatta onlarla ittifaklar kurarak birlikte savaşa bile girmişlerdir.

Osmanlı toprakları, sahip olduğu ekonomik potansiyelin yanında Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarını birbirine bağlayan kara ve deniz yollarına sahip olmasıyla jeostratejik bir öneme sahipti. Kontrolü altında bulundurduğu İstanbul, Çanakkale boğazları ile Karadeniz ve Akdeniz’i birbirine bağlamakta, Suriye, Irak ve Süveyş üzerinden Hindistan’a kadar uzanabilmektedir. Bu özelliklerinden dolayıdır ki, Osmanlı toprakları tarih boyunca büyük devletlerin özel ilgisini çekmiş ve onların arasında başlıca çatışma alanını teşkil etmişti.

OSMANLI RUS SAVAŞLARI

Sevgili Okurlar,

Türk meselesi, XVIII. yüzyılda (1699 Karlofça ve özellikle 1774 Küçük Kaynarca antlaşmaları sonrası) hayatî tehdit ve tehlike boyutunun ortadan kalkmasından ötürü giderek önemini kaybetmiş ve şekil değiştirmeye başlamıştır.

Rusya Osmanlı İmparatorluğu’nun eski gücünün kalmadığını görerek Kuzey Karadeniz kıyılarında, Kafkaslar’da ve Balkanlar’da yeni hareketlerde bulunmaya başladı. Diğer taraftan Osmanlı Avrupası’ndaki emellerini gerçekleştirmek üzere, kendisi gibi bu bölgede yayılmak amacı bulunan Avusturya ile anlaşmak yolunu tuttu. Böylece de Osmanlı İmparatorluğu’na ikinci büyük darbeyi vurmak istedi.

Bu amaçla Rusya Çariçesi II. Katerina, Avusturya İmparatoru II. Joseph ile 1780 yılı Mayıs ayında Mohilefte görüştü. İki hükümdar bu görüşmede, Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarının paylaşılması konusunu ele aldılar ve bir plan yaptılar. Bir yıl sonra da St. Petersburg’da tekrar bir araya geldiler.

Sonuçta, 1782 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılma projesine son şeklini verdiler ve kendi aralarında bu konuda gizli bir anlaşma yaptılar. .

Rusya ile Avusturya’nın gerçekleştirdikleri bu anlaşmaya göre, eğer Os¬manlı İmparatorluğu’nu bir savaşta yenecek olurlarsa, “Yunan veya Grek Projesi” adı verilen tasarılarını uygulayacaklardı. Buna göre; Rusya, Özi, Aksu ve Turla (Dinyester) nehirleri arasındaki yerleri, aynca Akdeniz’deki bazı adaları alacak, Eflâk-Boğdan ile Besarabya Rusya’nın himayesinde özerk bir prenslik olacaktı.

Diğer taraftan, İstanbul merkez olmak üzere Bizans İmparatorluğu yeniden kurulacak ve başına II. Katerina’nın torunu Konstantin getirilecekti. Bunlara karşılık Avusturya ise, Küçük Eflâk, Belgrad, Orsova, Vidin, Niğbolu ve Hotin ile Venediklilerin elinde bulunan İstirya ve Dalmaçya’yı alacaktı. Venedikliler de verdikleri bu yerlere karşılık Mora, Girit ve Kıbns ile bazı adalara yerleşeceklerdi.

Bunların yanı sıra, Avusturya, çıkacak bir Osmanlı-Rus savaşında, Rusya’ya yardım edecek ve Osmanlı İmparatorluğu’nu Küçük Kaynarca Andlaşması’nın şartlarına uymaya zorlayacak, bunda başarı sağlayamazsa bu savaşa Rusya’nın yanında katılacaktı .

Rusya, Doğu Avrupa konusunda aynı zamanda rakibi olan Avusturya’yı böylece ittifak yaparak yanına aldıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu ile ilişkilerini daha da sertleştirecek hareketlere başladı. Bu bakımdan iki devlet arasındaki problemler, Rus tehdit ve isteklerinin arkasının kesilmemesinden dolayı çoğaldı.

Bu gelişmeler üzerine sabrı taşan Osmanlı Hükümeti, savaş taraftarlarının da ağır basmasıyla, 19 Ağustos 1787 günü Rusya’ya savaş ilan etti . Bundan biraz sonra da, Avusturya, 9 Şubat 1788’de Babıâli’ye bir nota göndererek, Rusya ile arasındaki ittifak nedeniyle onunla birlikte savaşa katılacağını, yani Avusturya’nın Osmanlı Devleti’ne savaş açtığını bildirdi .Böylece Osmanlı Devleti iki cepheli bir savaşa girmiş oldu.

ÖZİ KALESİNDEKİ RUS KATLİAMI HABERİ I.ABDÜLHAMİD’İN ANİ ÖLÜMÜNE SEBEP OLDU

Sevgili Okurlar,

Üç devlet arasında asıl savaş harekâtı 1788 yılı ilkbahar aylarında başladı. Osmanlı orduları, savaşın başlarında Avusturya kuvvetleri karşısında galibiyetler elde ederek üstünlük sağladı. Ancak, 1788 yılı sonbahar aylarında bu üstünlüğünü kaybetti ve zor duruma düştü. Rus cephesinde ise büyük yenilgiler aldı. Ruslar, 17 Aralık 1788’de stratejik önemi büyük olan Özi kalesini ele geçirdiler. Bu arada, Özi kalesinin düşmesi üzerine hastalanan I. Abdülhamit, 7 Nisan 1789’da öldü. Yerine yeğeni III. Selim (1789-1807) padişah oldu.

III. Selim’in tahta çıkması, halk arasında, şehzadeliği sırasındaki olumlu tutum ve davranışlarından dolayı, imparatorluğu içinde bulunduğu sıkıntıdan kurtaracağı düşüncesini yarattığından ümitle ve memnunlukla karşılandı.

Ancak, Osmanlı orduları, 1789 yılı yaz ve sonbahar aylarında düşman karşısında yine birçok yenilgi aldı. Ruslar, Akkerman’ı, Bender’i, Besarab- ya’yı, Avusturyalılar da Belgrad ile Semendre’yi ele geçirdiler .

Böylece, III. Selim’in tahta çıkmasıyla, savaşın kaderinin Osmanlı İm-paratorluğu lehine döneceği umulan 1789 yaz ayı savaş harekâtı, birçok bozgun ve kayıplarla sona erdi. Cephelerdeki bu başarısızlıklar karşısında da Osmanlı Devleti, bu defa yabancı devletlerle Rusya ve Avusturya’ya karşı anlaşma yoluna gitti. Yapılan her andlaşma Osmanlı devletinin yeni yeni toprak kayıpları ile neticeleniyordu.

DEVLET İÇERİSİNDE DEVLET NASIL KURULUR

Sevgili Okurlar,

1815 yılında Viyana da Şark Meselese’nin siyasi litaratüre sokulmasından sonra Osmanlı’nın içeriden parçalanması için çalışmalar hızlandırılmış 1817’de Sırp İsyanı çıkarılmış ancak istenilen neticve elde edilememiştir. İ

ngiltere ve Fransa başta olmak üzere Büyük Avrupa devletleri Osmanlı Devleti topraklara içerisinde bir Yunan devleti kurmak amacıyla 1821 yılında Mora’da isyan başlatmışlar, bu isyanı desteklemişler, Rus Çarı I.Nikola’nın (1825-1855) Rum İsyanını Rusya’nın yararına çözümlemek için harekete geçerek, 17 Mart 1826’da 1812 Bükreş Andlaşması’nın uygulanmasındaki bazı noktalara karşı çıkarak Osmanlı Hükümeti’ne bir ültimatom göndermek suretiyle doğrudan diplomatik yoldan hücuma geçmişti.

Rusya Osmanlı İmparatorluğu’nun içerisinde bulunduğu güç durumdan yararlanarak, 7 Ekim 1826’da Akkerman Sözleşmesi’ni imzalatmış, özellikle Balkanlar’da ve Osmanlı denizlerinde büyük avantajlar sağlamıştı. Kısa bir süre sonra 6 Temmuz 1827’de Rusya İngiltere ve Fransa arasında Londra Anlaşması imzalandı.

Buna göre, İngiltere ile Rusya arasında 4 Nisan 1826’da yapılan St. Petersburg Protokolü’nün öngördüğü Yunanistan, bağımsız bir devlet haline getirilecekti. Ayrıca, “Yunanlılar, gerek kıta Yunanistan’ında, gerek adalardaki bütün Türk mallarının sahibi olacaklar”di . Bunları kabul etmesi için de Osmanlı Devleti’ne bir ay süre tanınacaktı. Kabul etmediği takdirde, üç dev let, Yunan asilerine yardım edecekler ve Osmanlı Devleti’ne anlaşma hükümlerini silah zoruyla kabul ettireceklerdi.

NAVARİNDE DONANMAMIZ YOK EDİLİYOR

Sevgili Okurlar,

İngiltere, Rusya ve Fransa, bu kararlarını, 16 Ağustos 1827’de Osmanlı Hükümeti’ne bildirerek, uygulanmasını istediler. Ancak Babıâli, tek taraflı olarak Türklerin Yunanistan’dan atılması demek olan bu karan, çok ağır bu-larak ve iç işlerine bir karışma sayarak, reddetti . Çünkü Rumlara bağımsızlığın verilmesi, diğer toplumlara da aynı şeyin ileride verileceğini peşinen kabul etmek, bu da İmparatorluğun yıkılması demekti. Bu nedenlerle Osmanlı Devleti, bu önerilere karşı, sonuna kadar direnmeye karar verdi.

İngiltere, Rusya ve Fransa bu kararlarını silah zoruyla kabul ettirmek üzere harekete geçtiler. İlk iş olarak bu üç devletin Akdeniz filoları Mora’yı kuşatma altına aldılar. Böylece Mora ile Osmanlı Devleti’nin bağlantısını kesmek istediler. Sonra da Osmanlı ve Mısır (Mehmed Ali Paşa’nın) donanmalarının bulunduğu Navarin limanının ağzını tutarak İbrahim Paşa’ya anlaşma önerdiler. İbrahim Paşa’nın merkezden gelen emre göre hareket edeceğini bildirmesi üzerine, Müttefikler, bu defa Osmanlı asker ve donanmasının Yunanistan’dan ayrılmasını istediler.

Bu istekleri kabul edilmeyince de, üç devletin ortak donanması 20 Ekim 1827’de Navarin limanına girdi ve yapılan deniz savaşında, daha doğrusu baskınında Osmanlı donanmasını yaktı . Nitekim Navarin Olayı, bu çok yönlü sonuçları yanında, Osmanlı denizciliği yönünden de önemli bir dönüm noktası olmuştur. Denizlerle birbirine bağlı bulunan üç kıtada toprakları ve yaklaşık 16.000 mil kıyısı bulunan Osmanlı İmparatorluğu’nu, aniden “Donanmasız bir deniz İmparatorluğu” haline düşürmüştür (Bu gün Kürt devleti kurulmaz diyenlere bir örnek olması bakımından,Türk tarihinin çok acı bir sayfasını teşkil eden “Yunan Devletinin Kuruluşu” konusunu ayrı bir konu başlığı halinde anlatacağız)

OSMANLININ EMPERYALİZME TESLİM OLMASI

Sevgili Okurlar,

II. Mahmut’un çabaları ile toplanmaya başlayan ancak 1838 Balta Limanı anlaşmkasından itibaren, Osmanlı Devleti’nin Batı’nın sömürgesi haline dönüşmesi Batılı büyük devletlerin Osmanlı Devleti’ne yönelik politikalarını değiştirmek gereğini doğurmuştur. Tek bir devletin Osmanlı topraklarındaki iç çekişmelerden yararlanarak nüfuzunu artırmasından çekinen Batılı büyük devletler, bir süre daha var olan stratejik dengeyi korumaya yönelik bir politika benimsemişlerdir. Osmanlı Devleti’nin güçsüz konumundan dolayı toprak bütünlüğünü Batı’ya dayanarak sürdürmesi ve bunun karşılığında ödünler vermesi, büyük devletlerin daha çok işine gelmiştir.

Mısır Hidivi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’ya karşı Osmanlı Devleti’ni desteklemeleri, Fransa ve Britanya’nın Rus ilerlemesini durdurmak için Kırım Savaşı’nda (1853–56) Osmanlı Devleti’nin yanında yer almaları, 93 Harbi’nde (1877–78) Osmanlı Devleti Rusya’ya yenilince büyük devletlerin araya girmesi hep bu ara politikanın bir ürünü olmuştur. Ne var ki, bu durum çok uzun sürmemiş, Osmanlı Devleti daha fazla dayanamayarak kendisini savunamayacak hale gelmeye ve parçalanmaya başlamıştır.

Sevgili Okurlar,

Başta Çarlık Rusya’sı olmak üzere tüm büyük devletlerin “Şark meselesi doğrultusunda sürdürdüğü yoğun faaliyetleri Hıristiyan mezhepleri arasında düzensizlik yaratıyor onları ihtilale körüklüyordu. Bu durum ise mezkûr devletlere Hıristiyan azınlıkların sorunu ile ilgiliymiş gibi görünerek Osmanlı İmparatorluğu’nun iç işlerine karışmak fırsatını veriyordu. Oysaki gerçekte, büyük devletler, bu imparatorlukta etki sağlamak için veya “Avrupa’nın hasta adamı” ölünce onun mirasına konmak için birbirleri ile yarış halindeydiler. Onun çökmesini çabuklaştırmak için yukarıda bahsedilen politikalarla, imparatorlukta ve özellikle de Balkanlarda gittikçe yayılmakta olan ulusalcılık (milliyetçilik) akımını teşvik ediyorlardı.

Bu politikalar sonucunda Trakya’da Yunanlılar, Bosna- Hersek ve Bulgaristan’da Sırplar ve Slavlar, daha sonrada Anadolu’da Rumlar ve Ermeniler, Ortadoğu’yu egemenlikleri altına almada birbirleri ile yarışan büyük devletlerin gizli veya açık yardımları ile özerklik veya bağımsızlık talebinde bulunmaya başlıyorlardı. Büyük devletlerin “Şark Meselesi” dahilinde Osmanlı imparatorluğu’nun iç işlerine sık sık yaptıkları müdahaleler, o imparatorlukta düzensizlik yaratan güçlere, kötülüklerine bu gün hala katlanmak zorunda kaldığımız ihtilal ve terörizme büyük ölçüde katkıda bulunuyordu.

Sevgili Okurlar,

Osmanlı Devletinden bu şekillerde meydana gelen parçalanmalar ise Avrupa’da savaş tehlikesini azaltan bir unsur olmuştur. Hatta devletler arası dengeleri zedeleyen, başka bölgelerde yapılan işgaller, ilhaklar ve bölünmeler sebebiyle aralarında çıkan ciddi anlaşmazlıkların telâfisinde Osmanlı topraklarından yararlanılması Şark meselesini Avrupa genel barışının emniyet supabı haline getirmiştir Büyük devletler arasında 1814-1912 yıllarında düzenlenen üç kongreden ikisinin, yirmi dört konferanstan on ikisinin Şark meselesiyle ilgili olması bu anlamda bir önem taşır.

ŞARK MESELESİ BİR VOLKANMIŞ!

Sevgili Okurlar,

1808-1858 yılları arasında çeşitli aralıklarla Osmanlı Devleti’nde İngiltere’nin Büyükelçisi olarak görev yapan Stratford de Redcliffe bu zaman zarfında Times’a kitaplar, makaleler göndermiştir. Bunlardan 1874 tarihli olanında Şark Meselesi’ni, daha çok acil nedenlerle belki de tehlikeli olarak ağırlaştırılmış, kesinlikle çok maliyetli ve güçlü bir ön hazırlığı yapılmadan sunulan bir muhtıra olarak tanımlamaktadır. 1875 tarihli mektubunda ise, Şark Meselesi’ni volkana benzetmektedir. O’nun da bir volkan gibi dinlenme aralıkları vardır. Zaman zaman patlar, zaman zaman dinlenir. Ancak bu aralarda salgınlarla karşılaşır. Bunlarda yıkıcı ve belirsizdir.

Stratford de Redcliffe 1880 tarihli mektubunda da Şark Meselesi’nin herkes tarafından bir sorun olarak kabul edildiğinden bahsetmektedir. Özellikle de son dört-beş yıl esnasında Avrupa’da bu mesele oldukça büyük sorun olmuştur.

18 Temmuz 1877 tarihli bir makalesinde ise Şark Meselesi’ni çok zorlu, tehlikeli ayni zamanda çok önemli etkilere sahip ve şiddetli tutkular yüzünden de oldukça heyecan verici ancak bir o kadar da yıkıcı faaliyetleri olan bir süreç olarak nitelemektedir . İngiliz diplomat Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasını Şark Meselesi’nin bir parçası olarak görmektedir. Yine Times’a yazdığı mektuplarında ve makalelerinde Şark Meselesi’nde başı çekenlerin İngiltere, Fransa, Rusya ve Avusturya olduğundan bahsetmektedir. Bu dönemde Redcliffe’in kaleminden Almanya ve İtalya isimleri geçmemektedir. Buradan da bu meseleye bu iki devletin sonradan dahil olduğu anlaşılmaktadır.

Yine gerek ABD Büyükelçisi Morgenthau gerekse İngiliz Büyükelçisi Stratford de Redcliffe’in Osmanlı Devleti için daha çok Türkiye, Türk İmparatorluğu gibi ifadeler kullandıkları görülmektedir.

Berlin Kongresi paylaşımı Avrupa dengesini gözetmek üzere yeniden gerçekleştirmiştir. Burada Osmanlı çıkarları görüşülmediği gibi bağımsızlığına kavuşturulan eski Balkan halklarının âkıbetleri de kendi isteklerinden ziyade müdahil devletlerin çıkarları doğrultusunda tayin edilmiştir. Böylece Balkan kazanının bu tarihten sonra da kaynamasına zemin hazırlanmıştır.

Osmanlı Rus Harbi (1877-78 Doksanüç Harbi) sonunda Türk Devleti’nin yaşama kabiliyeti olmadığı yargısı genel kabul görmüş ve bu tarihten itibaren ayakta kalmasını büyük devletler arasındaki rekabet ve geri kalan mirasın (İstanbul şehri ve Boğazlar gibi) ayrı değerde parçalar halinde paylaşımının mümkün olmaması sağlamıştır.

PAYLAŞIM HIZLANIYOR

Sevgili Okurlar,

Her türlü terörist çete savaşlarıyla sürdürülen Makedonya meselesi, Doğu Rumeli vilâyetinin Bulgaristan tarafından ilhak edilmesiyle patlayan Sırp-Bulgar savaşı (1885), Bosna-Hersek’in Avusturya-Macaristan tarafından ilhakı krizi (1908) ve Balkan savaşları (1912-1913) Berlin Kongresi’nin ürünlerini oluşturmuştur.

Bu kongreyle bağımsızlığına kavuşturulan, ancak büyük devletlerin siyaseti sonucu daha doğumları anında birbiriyle toprak anlaşmazlıkları içine düşen Romanya, küçültülen Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ yanında büyük devletlerin de paylaşımdan hisse almaları temin edilmiştir. Bosna-Hersek’in Avusturya-Macaristan’a bırakılması, Doğu Anadolu’daki üç vilâyetin (Kars-Ardahan-Batum) Rusya’ya terkedilmesi yanında Tunus Fransa’nın (1881), Kıbrıs (1878) ve Mısır (1882) İngiltere’nin eline geçmiş, Sultan Abdülhamit döneminde bu gün İsrail devletinin bulunduğu bölgeden musevilere toprak alımının yolu açılmış hızla topraklar el değiştirmeye başlamıştır.

Küçük Balkan devletlerinin üzerinde hak iddia ettikleri, kanlı bir çete savaşı sahasına dönüşecek olan Osmanlı Makedonyası (vilâyet-i selâse: Selânik, Manastır, Üsküp) paylaşılamadığından eski sahibine iade edilmiştir. Böylece Türk fetihlerinin bu ilk toprakları ile Arnavutluk arasındaki kara irtibatı tekrar kurulmuş, Balkan savaşlarındaki kaybedilişlerine kadar Osmanlı idaresi altında kalmış ve Şark meselesinin biraz daha uzayıp gitmesine yol açmıştır.

20.yy başlarında Osmanlı tamamen paylaşılmaya, Türkler Anadolu’dan çıkarılmaya veya Balkanlardaki gibi katledilmeye karar verilmiş, Libya’nın işgali üzerine İtalya ile sürdürülen savaş sonunda (1911-1912) Afrika’daki son toprağını (Trablusgarp) ve Ege’deki Rodos ve çevre adalarını bu devlete terketmek zorunda kalmıştır. (Bu gün Lozan da 12 adalar Yunanistan’a verildi yaygarası koparanlar bu adaların 1912 yılında İtalyanlara verildiğini daha sonra İtalya tarafından Yunanistan’a devredilen bu adaların Lozan’da masaya gelme şansının bile olmadığını bilerek veya bilmeden konuşmaktadırlar.)

1821’DEN 1913’E 8 MİLYON TÜRK KATLEDİLDİ

Sevgili Okurlar,

Osmanlı Avrupa topraklarındaki çözülme ve parçalanmalar Balkanlarda milyonlarca Türk’ün en vahşi biçimde katledilmesi ve Türklere ait kültür varlıklarının imhasıyla neticelenmişti. İngiltere Fransa gibi büyük devletler taarfından yapılan düzenlemelere gore katledilen Türk’ün mallarını katleden şahsa veriliyor, öldürülen Türk başına tüfek,bolca mermi ve önemli meblağlarda para veriliyordu. Türkler bir anda komşusu olarak bildikleri Gayrı müslimler tarafından tüm aile fertleri ile birlikte katlediliyordu. Bu katliamlar zamanla kurumsal bir şekle dönüyor, Türklere işkenceler yapılıyor kadınlara çocuklara tasallut ediliyordu.Kaçmaya çalışan Türkler yollarda öldürülüyor çok azı Anadolu’ya ulaşabiliyordu. Osmanlı tarihi boyunca seçkin ve en müsamaha gösterilen hristiyanlar bir anda canavar kesiliyor yüzyıllarca birlikte yaşadıkları Türkleri katlediyorlardı.

Bu çok acı bir tarihtir. Balkanlar bizim için bir vatandı.Biz balkanlarda bir vatan kaybettik.Balkan Türkleri Oğuzların en seçkin boylarına mensup olarak Balkanlara yerleştirilmişlerdi. 1817 Sırp İsyanı, 1821 Rum İsyanından Balkan Savaşlarına kadar geçen sure içerisinde milyonlarca Türk kaybettik.

Prof.Dr. R.Selahi Sonyel’I dinlayelim. “1821 yılı Mart ayında, Mora’da 100.000’e yakın Türk’ün yaşadığı tahmin edilir. Bunların arasında kadın ve çocuklar da vardı. Bir ay kadar sonra Grekler paskalyalarını kutlarken, Mora’da tek bir Türk kalmamıştı. Aralarından pek az sayıda kişi kaçarak, müstahkem kentlere sığınmışlarsa da, açlık çekmeye başlamışlardı. Her yanda öldürülen Türklerin gömülmemiş cesetleri çürüyordu. Yine İngiliz yazar William St. Clair şöyle der: “Yunanistan’ın Türkleri pek az iz bıraktılar. 1821 yılı ilkbaharında ani olarak, tümüyle ve dünyanın haberi olmadan, yok edildiler.”.

St. Clair şöyle devam eder:

“20.000’i aşkın Türk erkek, kadın ve çocuk, birkaç hafta süren boğazlamalar sırasında Grek komşuları tarafından katledildiler. Onlar kasten ve vicdan azabı duyulmadan öldürüldüler… Çiftliklerde veya tecrit edilmiş toplumlar halinde yaşayan Türk aileler, kısa bir sürede öldürüldüler; yakılan evleri, cesetlerinin üzerine yıkıldı. Olaylar başlayınca evlerini bırakarak en yakındaki kente sığınmaya çalışanlar da, Grek güruh tarafından yollarda öldürüldüler.

Küçük kentlerde, Türkler, evlerine kapanarak kendilerini korumaya çalıştılar, ama pek azı kurtulabildi. Bazı yerlerde açlığa dayanamayarak, hayatlarının bağışlanacağına dair onlara söz veren âsilere teslim oldular, ama yine de öldürüldüler. Ele geçirilen Türk erkekler derhal öldürülüyor, kadınlarla çocuklar köle olarak âsilere dağıtılıyor, ama daha sonra onlar da öldürülüyorlardı.

Mora’nın her yanında, sopa, orak ve tüfeklerle silâhlı Grek âsiler, çevreyi dolaşarak öldürüyor, yağmalıyor ve ateşe veriyorlardı. Çoğu kez Ortodoks paapazlar, onlara önderlik ediyor ve bu sözde ‘kutsal’ eylemlerinde onları kışkırtıyorlardı Mora’daki soykırım ancak öldürecek başka Türk kalmadığında sona erdi” “

(Balkanlarda dünya tarihinin en büyük ve en vahşi Soykırımlarından birisi yaşandı. Bu konuda özellikle yabancı kaynaklı çok sayıda eser yazılmıştır. Türk tarihinin ibret sayfaları olan bu acı olayları sizlerle ileri de paylaşacağız.)

Sevgili okurlar,

Eğer Balkan Türklerinin tamamı Anadolu’ya ulaşabilselerdi 100 yılda 10 Milyondan 80 Milyon’a çıktığımızı dikkate alırsak 18-20 Milyon nüfusu olan çok güçlü bir Türkiye ile başlayacaktık ve bu gün nüfusumuz en az 130 Milyonu geçecek ona göre daha hızlı kalkınmamız mümkün olabilecekti.

ŞARK MESELESİNİN NİHAYİ ZİRVESI SEVR ANTLAŞMASI

Sevgili Okurlar,

Şark Meselesi, 1914 Birinci Dünya Savaşı ve 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi ile devam etti. (Tanzimattan II. Meşrutiyete, I.Dünya Savaşı, Mondros Mütarekesi bahislerini ayrı başlıklar altında anlatacağız) Daha sonra Paris Konferansı, Londra Konferansı ve San Remo Konferansları ile Osmanlı’nın paylaşımı ve Türklerin Anadolu’dan tasfiyesi üzerinde duruldu. Batı’nın 250 yıldır ısrarla yürüttüğü paylaşım vey ok etme politikası “Sevr’de Türkler için ölüm planı”ile sonuçlanmak üzeriydi. Nitekim 11 Mayıs 1920 tarihinde Sevr Antlaşması metni Babıâli temsilcilerine tebliğ edildi.

Osmanlı Hükümeti, bu andlaşma taslağının getirdiği koşullan çok ağır buldu. Taslak üzerinde onu hafifletici değişiklikler yaptı ve bunu bazı önerilerle birlikte cevap olarak, 8 Temmuz 1920’de Paris Barış Konferansı Başkanlığı’na gönderdi. Bu cevap yazısının giriş bölümünde; Türkiye’nin yabancı baskısı altında savaşa girdiği ve verilen andlaşma tasarısının, Osmanlı İmparatorluğu’nun ülkesinin ve nüfusunun üçte ikisini kendisinden ayıracağı belirtil-dikten sonra, “Andlaşma tasarısı bu ayırma ve çekip alma işlemleri ile kal-mayıp, Osmanlı Devletinin bağımsızlığına da en ağır saldırılar içermektedir…” deniliyordu ve arkasından da, gösterilen bazı gerekçelerle, andlaşma taslağının Osmanlı Devleti lehine değiştirilmesi isteniyordu .

Müttefikler, Osmanlı Hükümeti’nin ve onun başı Sadrazam Ferit Paşa’nın bu çabalarına ve yumuşatılmış bir barış andlaşması isteğine karşı, 17 Temmuz 1920’de ültimatom niteliği taşıyan bir karşı cevap verdiler. Bunda, Os¬manlı Devleti’ni savaş suçlusu olarak gördüklerini ve ona göre işlem yapacaklarını belirttiler. Nitekim, bu konudaki düşünceleri arasında şunlar vardı:

“Osmanlı temsilci heyeti, Osmanlı Devletinin savaşa girişinin insanlık dünyasına yol açtığı kötülüklerle kayıpları tümüyle değerlendirmiyor gibi görünüyor.

Osmanlı Devletinin sorumluluğu o kadar geniştir ki, bu sorumluluk, Müttefiklerin Osmanlı Ordularına karşı elde ettikleri zaferin gerektirdiği özverilerle ölçülemez…

Sonsuz ve sınırsız kayıplar karşılığında, dünyanın özgürlüğünü yeniden kurmuş olanlara Türkiye’nin vermek zorunda olduğu tazminat kendisinin ödeyebileceğini çok aşmaktadır… “

Bu ifadelerden de anlaşılacağı gibi, Müttefik Devletler hazırladıkları Barış Andlaşması Tasarısı’nı Osmanlı Devleti’ne kabul ettirmeye karar vermişlerdi. Nitekim, yukarıda belirtilen cevap yazılarında, hazırlanmış olan taslak andlaşmanın kabul edilmesi için Osmanlı Devleti’ne on günlük süre tanıdıklarını belirterek, aksi durumda Müttefik Devletlerin “durumun gerek-lerine uygun gördükleri önlemleri” alacaklarını bildirdiler.

VAHİDETTİN BAŞKANLIĞINDA HÜKÜMET ÜYELERİ TOPLANIYOR SEVR İMZALANIYOR

Sevgili Okurlar,

Müttefiklerin bu kesin tutumu üzerine, çok ağır koşullar taşıyan Barış Andlaşması Tasansı’nın görüşülmesi ve bir karara vanlması amacıyla, 22 Temmuz 1920 günü Yıldız Sarayı’nda, Padişah VI. Mehmet Vahidettin’in başkanlığında hükümet üyeleri, Ayan Meclisi üyeleri, ilmiye sınıfının ileri gelenleri ve yüksek rütbeli askerlerden oluşan bir Yüce Kurul (Meclis-i Âli) toplandı. Bu toplantıda yapılan görüşmelerde, bir çekimsere (Topçu Feriki Rıza Paşa) karşılık, Barış Andlaşması’nın imza edilmesi kabul edildi. Sad¬razam Ferit Paşa başkanlığındaki Hükümet de, bu konuda resmi bir bildiri yayınlayarak, durumu kamuoyuna duyurdu – (Vahidettin kabul etmedi şeklindeki iddialar gerçeklere aykırıdır)

Bunun üzerine Müttefik Devletler (“Bu andlaşmada başlıca Müttefik Devletler olarak belirtilen, Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya; bunlarla Müttefik Devletleri oluşturan Belçika, Yunanistan, Hicaz, Ermenis¬tan, Polonya, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven Devleti ve Çeko-Slovakya”) ile Osmanlı İmparatorluğu arasında, 10 Ağustos 1920’de, Sevr (Sevres) Barış Andlaşması imzalandı. İmza törenine Fransız Başbakanı Millerand başkan¬lık etti. Andlaşmayı önce Osmanlı İmparatorluğu adına Ayan Meclisi Üyeleri Hadi Paşa ile Dr. Rıza Tevfik Bey ve Bern Elçisi Reşad Halis Bey, sonra da Müttefiklerin temsilcileri imzaladılar .

Türkiye’nin parçalanmasını esas alan Sevr Andlaşması hükümleri, aynı gün, yani 10 Ağustos 1920’de ve yine Sevr’de imzalanan “Anadolu’ya dair Britanya İmparatorluğu, Fransa ve İtalya Arasında Üç Taraflı Anlaşma” adını taşıyan diğer bir diplomasi belgesiyle, daha da ağırlaştırılmıştır

Bu ikinci anlaşma, Sevr Andlaşması ile İngiltere’nin Orta Doğu’dan en büyük payı almasına karşılık Fransa ve İtalya’da meydana gelen hoşnutsuzluğu gidermek için yapılmıştır. Buna göre: Fransa ve İtalya’ya, Türk egemenliğine bırakılmış bulunan Anadolu topraklarında “Özel çıkar bölgeleri” tanınmıştır. Gerçekte ise bu “Çıkar veya nüfuz bölgeleri” deyimi, işgal gerçeğini saklamak için diplomasinin kullandığı bir formülden başka bir şey değildi.

Sonuç olarak, Sevr Andlaşması ile Avrupa’nın uzun zamandan beri ya¬kından ilgilendiği “Şark Meselesi”, Osmanlı împaratorluğu’nun paylaşılarak ortadan kaldırılmasıyla, İtilaf Devletleri’nin lehine çözümlenmiş oluyordu. Aynı zamanda da, Türk yurdu bölünüyor ve Türk ulusunun yaşama hakkı elinden alınıyordu.

Ancak, Mondros Mütarekesi’nden sonra, bunun getirmiş olduğu duruma karşı, Türk Milleti Büyük Kurtarıcı Atatürk’ün önderliğinde Kurtuluş Savaşı’na başlamıştı ve Anadolu’da yeni Türk Devleti’ni kurmuştu. İstanbul Hükümeti Sevr Andlaşması’nı imzaladığı süreçte Sevr’i asla kabul etmeyeceğini açıklamıştı. Bunun sonucu olarak, Kurtuluş Savaşı’nda gerçekleştirilen üstün ve kesin başarıyla, Sevr Andlaşması hiçbir zaman uygulanamadı ve geçersiz oldu .

SEVR = BOP

Sevgili Okurlar,

Şark Meselesi ve uygulanmak istendiği Sevr, günümüz itibarıyla başka isimler ve uygulamalar adı altında karşımıza çıkmaktadır. Sevr ile Türkiye askeri açıdan tamamen yetersiz bir duruma sokulmak istenmiş, Anadolu toprakları üzerinde kurulmuş birden fazla devleti öngörülmüştür . Büyük Ortadoğu Projesi olarak adlandırılan girişimler de aynı amaca hizmet etmektedir.

Türkiye için zaman zaman gündeme getirilen, “Çözüm süreci”, “Yerel Yönetimlere özerk statü verilmesi”, “Federal veya eyalet sistemleri”, “Türksüz Anayasa” Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında kendi seçtiklerimiz taarfından Türk Milletine adayatılmaktadır. Hatta en yetkili ağızlar’dan “BOP Eşbaşkanlığı” ilanı yapılmakta veya “BOP’u destekledikleri” söylenilmektedir.

Lozan’a karşı çıkanlar, Montröye karşı çıkarak Kanal İstanbul’u açmak isteyenler, Türkiye Cumhuriyetinin tapu senedini parçalamak istemektedirler. Günümüz Türkiye’si için BOP ve buna bağlı yönetim biçimlerini isteyenler, Batı’nın Osmanlı Devletini paylaşmak için “Şark Meselesi” adı altında sürdürdüğü 250 yıllık paylaşım planlarının içimizdeki işbirlikçileri tarafından en kestirme yoldan devam ettirilmesinden başka bir şey değildir.

250 yıl boyunca Osmanlı Devletini yıkmaya çalışan, Kurtuluş Savaşında denize döktüğümüz veya İstanbul’dan kahkaha marşıyla gönderidğimiz düşman bu gün içimizdeki dini ve etnik taassubun temsilcileriyle vatanseverlere saldırmaktadır.

Milli Mücadele döneminde Mustafa Kemal Paşa maruz kaldığımız bu durumu “ya istiklâl ya ölüm” olarak ortaya koymuştur. Bizler Büyük Kurtarıcı Atatürk’ün Türk Gençliğine hitabını yerine getirmekle görevli Türk Gençliği olarak aynı inanç ve aynı azimle Türk varlığının, Türk milletinin birlik ve bütünlüğünün gerçekleşmesi yolunda mücadeleye kararlıyız.

Hainlerin arkasında her türlü güç olabilir. Biz tek kişi bile kalsak arkamızda Tanrı’nın gücü vardır. Yüce Tanrı Türk Milletini korumuştur, koruyacaktır.

13,5 Milyon Km2 de yaşayan 300 Milyon Türk kardeşlerimizle birlikte bir gün Turanda buluşacağız. Türk Milletini ucuz planlarla parçalayıp yok etmek isteyenler bunu unutmasınlar…

Tüm değerli arkadaşlarımıza Sevgi ve Saygılar sunar, Mutlu, başarılı, sağlıklı güzel günler dilerim

TANER ÜNAL

Related Post

There are 1 comments

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir