O KÜÇÜCÜK HÜCRELERE BİR DEFA GİRDİNİZ Mİ, BİR YANINIZ HEP ORADA KALIYOR. BİR SÜRE SONRA ANLIYORSUNUZ Kİ ASLINDA ORADAN HİÇ ÇIKMAMIŞSINIZ.

532 0

NEREDE OLURSANIZ OLUN ASLINDA BİR YANINIZ O KÜÇÜCÜK BUZ GİBİ HÜCREDE OTURMAYA DEVAM EDİYOR. KOLLARINIZA DEFALARCA HAKSIZ YERE TAKILAN O PRANGALARIN ASLINDA HİÇ ÇIKMADIĞINI HİSSEDER İÇİNİZDEKİ O İSYANLA ESKİDEN YAPTIĞINIZ MÜCADELELERİN DAHA FAZLASINI YAPMAK İÇİN GAYRET İÇERİSİNDE OLURSUNUZ.

 OKUYUNUZ OKUTUNUZ

Sevgili Okurlar,

Bu gece sizlere Diyarbakır’da 2 Km Bayrak yürüterek yaptığımız mitingin arkasından hazırlanan kumpas sebebiyle Diyarbakır D tipi cezaevin de yaşadıklarımı anlatmak istiyorum. Eski notlarımı karıştırırken cezaevinde tuttuğum küçük defter önüme geldi. Okurken aylarca sabahlara kadar yaşam enerjimi canlı tutabilmek için duvarlara haykırdığım soğuk geceleri hatırladım ve bunları sizlerle paylaşmak istedim. Bu gün yazacaklarım için beni bağışlayın çünkü pek yaşadıklarımı anlatmayı sevmem ancak bu gün yaşadıklarımı ve  o günlerdeki duygularımı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Sevgili Okurlar,

İnsanların bütün yüreğini açarak yaşadıklarını anlatması bazılarınca “Amma çocuksu işler yapmış” şeklinde değerlendirilir.

Aslında hepimizin bir çocuk tarafı vardır ve çaresiz kalınca içimizdeki çocuk bütün saflığıyla ortaya çıkar ve bizi yönetir.

Bu sebeple anlatacaklarım belki yaşamayanlar için anlaşılır şeyler olmayacaktır belki de Taner Ünal gibi aklı ve yaşı başında bir adam böyle çocuksu duygular ve olaylar yaşamamalıydı diye düşüneceksiniz  

Etnik hassasiyeti olan Diyarbakır ilinde Türk Bayrağı Yürüyüşü yaparak toplum güvenliğini bozduğumuz gerekçesiyle Ankara’da gözaltına alınarak Sincan Cezaevine müşahade koğuşuna konulduk. Şartları zordu bir ay sürdü. Yerlerde paltomuzla yattık. Kalktık. Hayli uykusuz kaldık. Daha sonra suçun işlendiği yer denilen Diyarbakır’a götürüldük. İki cezaevi arasındaki yolculuğumuz 22 saat sürdü. Dışarıdan bakınca güzel görünen arabaların içerisinde saçtan bir kutuya konuluyorsunuz. Diğer kutularda başka mahkûmlar ve onlarda başka illere bırakılıyor bu nedenle yolculuk uzuyor.  elleriniz bağlı olduğu için sağa sola çarparak nefes almaya çalışarak  yolculuk yapıyorsunuz.  O teneke kutunun içerisinde ilk üç beş saat yolculuk dayanılır olabiliyor uzadıkça zorlaşıyor Nitekim  22 saat yolculuk doğrusu bana çok fazla geldi..

İlk üç gün Şehrin ortasındaki o 80’li yıllarda Meşhur olan Diyarbakır E tipi Cezaevinde kaldım yeni mahkûm olmam nedeniyle uykusuz ve zor üç günde orada geçti. Ancak Diyarbakır Bölge Başkanımız Yüksel Bayrak ve arkadaşları bana bir yer açtılar. Yatak yaptılar. Başımda beklediler. Böyle zamanlar duygular inceliyor ve gerçek dostlar belli oluveriyor.  Mahkemeye çıkarılacağım için yarı uykusuz ve giyinik hazır bekliyordum. Artık saç sakal birbirine karışmıştı. Benim de Saçlarım siyah sakallar bayazımsı olduğu için, cezaevlerin de sakalsızken “kardeş bakarmısın” denir. Sakallar uzadı mı “Dayı kusura bakma bi bakıversen” denir. Bende amca halimle saç sakal karışık halde Mahkemeye götürüldüm

Önce Adliyenin altında ki Mahzende mahkumlar için ayrılan parmaklıklı yerde saatlerce bekledik. Aylardır uykusuzdum ve ayakta duracak halim kalmamıştı Başım dönüyor gözlerim kararıyor bir an önce rezil olmadan ifademi vermek için dua ediyordum. Derken askerler ismimi söylediler hayal meyal kaleme geldik. O halde . Heyete ifademi verdim. “Diyarbakır da dava konusu olayları bilmediğimi sadece Bayrak yürüyüşü münasebetiyle geldiğimi suçumun Diyarbakır da 2 m Bayrak yürüyüşü düzenlemek olduğunu bunu her zaman yapabileceğimi bunu suç olarak kabul etmediğimi” söyledim. Tutukluluk kararına daha sonra böyle bir çok konuda tavır koyan Atatürkçü hâkim hayli tartıştı. İtiraz şerhini de imzaladı.  Tabii ki böyle kamuoyuna yansımış önemli davalarda heyetin dosya kapsamı hakkında tam bilgi sahibi olmasını istemesi doğal bir durumdu Tutuklanarak Cezaevine gönderildim.

Diyarbakır E tipi Merkez Cezaevine vardıktan iki saat sonra D Tipi cezaevine naklimin yapıldığını söyleyerek beni bir cezaevi aracına bindirdiler.

Giderken mahkûmlar bana “Ağabey orası PKK cezaevidir senin ne işin var” demişlerdi. Gardiyanlara sordum dosyamızda Örgüt suçlaması olduğu için yukarıdan gelen emirle oraya alındığımız söylendi.

Kamyondan yapılmış eski ve oldukça büyük bir cezaevi aracının en arka koltuğuna yapılmış bir kutunun içerisinde zincirlenerek oturtuldum ve Örgüt lideri olmam sebebiyle tek olarak nakledildim. Asılda fazla uzun olmayan o yolculukta bile hayatım gözümün önünden geçti ve halime baktım hayatı boyunca yazdıklarından ve konuştuklarından başka hiçbir eylemi olmamış birisi olarak sanki PKK liderlerinden birisi gibi nakledilmem bana ağır geldi.

Cezaevine indiğimde başka araçlarla Mahkemeden dönen PKK’lı mahkûmları gördüm. Üzerlerinde güzel takım elbiseler vardı görünüşlerinden ceplerinin dolu olduğu belliydi. Yüzleri de gülüyordu. Diyarbakır Belediyesi bunların ailelerine maaş veriyormuş. Kendilerinin hesaplarına da bol para yatıyormuş..

 Benim tek başıma büyük bir araçtan zincirlerim çözülerek saç baş dağınık sakallar karışık sırtımda neredeyse parçalanmış bir paltoyla indirilmem onlarında dikkatini çekti ki. Beni PKK’lı sandılar ve kapıya yaklaşınca bana gülümseyerek laf attılar

Çok yorgundum kendimi kontrol edemez haldeydim Birde bunları cicili bicili görünce adeta nevrim dönmüştü. Delikanlı evlatlarımızı, onların mezarı başında bir ömür boyu bekleyecek ve ağlayacak çocuklarını, Nesilden nesile geçecek bu acıyı, Gepegenç hanımlarını, Mezarın başında gözleri yaşlı anaları düşündüm. Kısa sürede hepsi gözümün önünden şerit gibi geçiyordu. Aslında normal bir durumda olsaydım yürür geçer giderdim ancak Gayri ihtiyari” Ben PKK’lı değilim. Ben sizler gibi Vatan haini değilim. Ben sizler gibi Anaları evlatsız, yavruları yetim bırakmadım. Ben Vatanseverim” dedim.

PKK’lılardan birisi “Dayı sen ne dediğini bilmiyorsun” diyerek üzerime yürüdü. Arkasından üç dört tanesi koşarak bana geliyordu. Bende ellerim kelepçeli üzerlerine gidip ilk geleni yere yıkmaya çalışırken Jandarmalar Gardiyanlar araya girdi ve bütün mahkûmlar kendimizi yerde bulduk. Kapıya eğitimli kişileri koymuş olmalılardı. Daha cezaevinin girişinde ilk vukuatımız olmuştu. Suçlu bendim. Olayı çıkaran, hakaret eden bendim. Birde kelepçeli halimle geleni yere indirmeye çalışmıştım. PKK’lı mahkûmlar söylenerek ve bana uzaktan tehdit işareti yaparak koğuşlarına gitti. Beni önce tecrit odasına daha sonra Cezaevinin psikologuna götürdüler. Oldukça güzel ve zarif bir bayandı. “Kusura bakmayın ben vatanseverim Burası PKK cezaevi. İki aydır uykusuzum. Normal de böyle şeyler yapmam ancak şartlar insanı değiştiriyor. Bir de ben kitap ve köşe yazıyorum. Bunları böyle cicili bicili takım elbiseli güler oynar görünce şehitlerimiz ve aileleri akıma geldi cezaevine daha girerken kuralları ihlal ettim. Muhakkak bir cezası vardır. Çekmeye hazırım” dedim.

Doktor bana “Taner Bey alınmayın burada her olay çabuk duyulur. Ben bir sıkıntınız varsa yardımcı olayım diye sizi istettim. Ceza söz konusu değil sanırım yoksa cezaevi savcısı sizi çağırırdı. ” Dedi. Teşekkür ettim tekrar müşahedeye götürüldüm.

İki saat sonra bir gardiyan geldi “Olay incelendi askerler ve gardiyanlar aleyhine ifade vermediler. Kimse ile ilgili bir işlem yok rahat olun” dedi.

Bir saat sonra Cezaevi Müdürü geldi “Burada biz her mahkûmun can güvenliğini sağlamak zorundayız bu sebeple sizi biraz zorlanacağınız bir odaya alacağız. Soğuk olması tek sorunu Savcı Bey dosyanızı inceledi sabırlı olun elimizdeki imkân bu inşallah rahat edersiniz” dedi.

Tecrit odası Mahkûmların cezalandırılmak için kapatıldığı genelde tek kişilik hücre tipi odalardır. Yorgundum açtım bir an önce odama gidip dinlenmek istiyordum.

Bu arada bir gardiyan bana bir tane yarısı kurumuş ekmek getirdi. “Saat 18 oldu Yemek dağıtıldı. Sabaha kadar yiyecek bir şey yok halinizde iyi değil. Bunu saklayın sizin için artırdım. Ekmek vermek suç! Sakın kimseye göstermeyin. Bunu ikiye bölün yarısını gece ve yarısını sabah yiyin ve dinlenin ” dedi.

Derken odama alınmak için tecrit odasından çıkarıldım. Kuru ekmeği paltomun içinde saklıyordum. Cezaevinin içerisinde hayli yol aldık. Sürekli kapılar açılıyor kilitleniyor biraz yürüyoruz bir başka kapı açılıyor ve kilitleniyor anladım ki ağır mahkûmlar için hareket imkânı olmayan bir yere doğru gidiyoruz. Sonunda en dipte bir yere geldik kapı açıldı içeri girdim üzerime kapatıldı. Hava iyice kararmıştı elektriği yaktım şaşırmıştım geldiğim yerin yanında tecrit odası saray sayılırdı.

“Aman Tanrım burası ne kadar küçük ve soğuk bir yer. Yatak hemen öbür yanı yine duvar yatağın arkası tuvalet arkası Koğuş sahanlığına açılan bir demir kapı. Penceresi bile yok. Burada insan nasıl yaşar. Böyle çirkin bir oda mı olur” diye düşündüm. Farkında olmadan imdat butonuna bastım. Fazla uzaklaşmamış gardiyanlar koşarak geldi kapıyı açtılar.

“Kusura bakmayın yatarken kolum dokundu” dedim çıktılar.

Cezaevleri ve böyle tek kişilik hücreleri çok iyi tanımıştım ancak bu çağda bu kadar olumsuz bir oda olmamalıydı” diye düşündüm.

Dışarı açılan bir demir kapının üzerinde küçücük bir pencereden sızan belirsiz bir ışık var. Ancak o demir kapının altından bir fırtınayı andıran soğuk önce bacaklarıma vuruyor sonra beni bütünüyle titretiyor titretiyordu. Demir kapının üzerindeki pencerenin camı da kırıktı.  Sonra öğrendim ki tesisatta oluşan problem nedeniyle kaldığım koğuşa kadar ısı ulaşmıyormuş.  .

Battaniyenin altında girdim ancak soğuk yine bıçak gibi vuruyordu. Sonunda yatarsam donar ölürüm en iyisi uyumayayım dedim ve battaniyeyi sarınarak yatağa oturdum. Günlerdir uykusuzdum ancak direncim kalmamıştı soğuk fazlaydı bu sebeple uyumam ölümüm olabilirdi.

Cumartesi Pazar günleri küçük sandalyemin üzerinde titreyerek oturdum. Pazartesi sabahı Baş Gardiyanı ile oradaki tabirle “Başefendi”yle görüşme talebinde bulundum.

Başefendi geldi koridora açılan kapıdan sorularıma cevap vermek istedi. Ben içeri girmesini istedim Üç gardiyan içeri girdiler “Başefendi burada insan yaşamaz siz beni ölsün diye mi buraya koydunuz. PKK’lılar üst katlarda üç kişilik sıcak odalarda kalıyormuş beni neden bu hücreye tıktınız” dedim.

Başefendi itham etmemden kırılmıştı ancak halime üzüldüğü de belliydi “Taner Bey Burası çok azılı PKK’lı suçlular için yapılmış bir bölümdü. Sizi buraya verip vermemeyi çok düşündük. Ancak bu hapishanede sizi bir başka yerde muhafaza edemeyiz. Can güvenliğinizi sağlayamayız. Daha giriş kapısında neler yaşadınız Burası çok büyük bir hapishane ancak çok mahkûm var ve sadece bu bölümde burası boş. Burasının yanında üç boş koğuş var. Yani arada üç koğuş duvarı var. Sizi diğer mahkûmlarla karşılaşacağınız veya size ulaşacakları bir yere koyamayız. Üç kişilik koğuşların havalandırması aynı yere çıkıyor sizi bu odalardan birisine koysak can güvenliğiniz tehlikeye girer.” Dedi.

-“Bana yün içlikler alınsın, yeni iki battaniye bari verin hesabımdaki paradan kesilsin.Ben soğuktan etkilenmem ancak burası gerçekten çok soğuk ” dedim.

-“Mevzuatımıza göre 30 gün geçmeden yeni Battaniye verilmiyor. Bunlarla idare etmek zorundasınız İnanın çok üzgünüm ancak mevzuat böyle” dedi. 

Başefendinin can güvenliği konusunda ne kadar haklı olduğunu o kızgınlıkla anlayamamıştım ancak cezaevini ve mahkûmları tanıdıkça haklı olduğunu anladım

Ancak giysilerim buranın şartlarına göre çok inceydi. Yakınlarımın Ankara’dan Diyarbakır’a getirildiğimden haberi bile yoktu. Soğukla mücadele gittikçe zorlaşıyordu. Arada bir oturur vaziyette uyuyordum önce hareket yaparak ısınıyor leş gibi tuvalet kokan ince battaniyelere bürünüyor iki saat sonra uyanıyordum. Bu yazarlık ve gazete sırasındaki uykusuzluğun getirdiği bir alışkanlıktı. Bu uykuyla tam bir gün idare edebiliyordum ancak hep korkum uyuyup kalmaktı. Çünkü uzun süreli bir uyku donmama sebep olabilirdi. Böyle bir hafta daha geçti. Soğuk ve uykusuzluk her geçen gün direncimi kaybetmeme sebep oluyordu.

Artık gündüz saatlerinde bile sürekli titriyordum. Ellerimde onlarca yerden kan sızıyordu. Küçük aynaya baktım yüzüm bile soğuk nedeniyle yaralar içindeydi.

Onuncu gece korktuğum şey oldu yine oturarak iki saatlik uykularımdan birisini uyumak üzere gözlerimi kapatmışım ancak açmak istedikçe açamıyordum sonra tatlı bir huzur içime çökmeye başladı içimden bir ses “donmakta olduğumu uyanmam gerektiğini söylüyordu” zorda olsa uyur uyanık derler ya öylesine gözlerimi açabildim ancak hareket edemiyordum saate baktım gece üçtü yani on iki saattir uyuyordum göz ucumla küçük gezinti yerine açılan demir kapıya baktım altına koyduğum fanila kenara çekilmiş oradan buz gibi bir soğuk hava üfürüyordu demir kapının üzerindeki küçük ve kırık pencerenin açık kısmına koyduğum diğer çamaşırımda düşmüştü. Pencereden ve kapının altından gelen soğuk yüzüme vuruyordu. Ovanın bağrındaki cezaevinin tüm soğuğu sanki içime işliyordu. Bir süre uyanık kaldım sonra yine gözlerim kararıyor ellerimi oynatmaya çalışıyor oynatamıyordum.

 Sanki bir yanım ölürken diğer yanım hayata tutunuyordu işte o sırada Atsız hocamın şiiri dudaklarımdan mırıltı dökülmeye başladığını fark ettim.

 “
Bilsin cihan ki ben bu cihanın nesindeyim:
Bir ülkünün mehabetinin zirvesindeyim.
Dünya denen mezellete dalsın her isteyen;
Ben ırkımın şeref taşan efsanesindeyim.
Herkese bir özleyişle yaşar…
Ben de öylece Altaylar’ın ve Tanrıdağ’ın çevresindeyim.
Merdanelikle şöyle bakıp ayrılıklara
Son menzilin hüzün dolu kaşanesindeyim.
Artık veda zamanına pek fazla kalmadı;
Yorgun ve kimsesiz ölümün bahçesindeyim…

Bu gün yollanıyorken bir gurbete yeniden
Belki bir kişi bile gelmeyecektir bize.
Bir kemiğin ardında saatlerce yol giden
itler bile gülecek kimsesizliğimize

Diye başladım

sarayda bulunca Tanrılaşan erleri
Artık gözüm arkaya bir daha dönmeyecek.
Hepsi sussa da “Kürşat” uzatarak elini;
“Hoş geldin oğlum TANER, davan kutlu olsun! ” diyecek….

O sırada Atsız hocamın bir beyefendi nezaketindeki sesini duyar gibi oldum “Kutlu Olsun Taner” dedi. (Gençliğinde yazdıklarına zaman zaman eleştirdiğim ancak ben kendisini tanıdığımda fikirleri değişmiş bizim gibi Atatürkçü – Türkçülüğe yönelmişti. Ancak o her zaman ölümsüz Bozkurtlar eseriyle ve müthiş şiirleriyle gönüllerde yer etmiş zamanın ötesinde yaşamaya devam ediyordu.)

Sonra fark ettim sanki damarlarımdaki kan şiirle birlikte daha hızlı akıyordu. Evet.. Hissediyordum ancak can havliyle söylediğim şiir beni nefes nefese bırakmış gibiydi. Kalkmak istiyordum ancak hiçbir yerim oynamıyordu belki o an yaşadıklarım beynimin bana bir oyunu bile olabilirdi. Belki ölmüş bile olabilirdim.  Bu düşünceler arasında boğuşurken dudaklarımdan fısıltı halinde bir şiir daha döküldü 

Ben bir Türk’üm; dinim, cinsim uludur;
Sinem, özüm ateş ile doludur.
İnsan olan vatanının kuludur.
Türk evladı evde durmaz giderim..”

Ak gömlekle gözyaşımı silerim;
Kara taşla bıçağımı bilerim;
Vatanım için yücelikler dilerim.
Bu dünyada kimse kalmaz, giderim.

Sesim artık mırıltı halinde de olsa çıkıyor gibiydi

Sonra daha hızlı ve canlı çok sevdiğim Ziya Gökalp’ın şiirini söylemeye başladım

 “ Çocuktum, ufacıktım,
Top oynadım,acıktım.

Buldum yerde bir erik,
Kaptı bir Ala Geyik.

Geyik kaçtı ormana,
Bindim bir ak doğana.
……..
Yol verince gizli yurt,
Aldı bizi Bozkurt,

Kaf Dağından geçirdi,
Türk Eline getirdi.
”  Ziya Gökalp’in uzunca şiiri bittiğinde büyülü bir dünyada yolculuk yapmış gibiydim

Benim gibi hayatı Türklük yolunda mücadeleyle geçmiş birinin ölümü de Türkçülerin şiirleri ile oluyordu demek ki diyerek içimden gülümsedim.

Sıra Arif Nihat Asyaya gelmişti

Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,

Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü,

Işık ışık, dalga dalga bayrağım!

Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.

Senin altında doğdum.

Senin altında öleceğim.

Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim:

Yer yüzünde yer beğen!

Nereye dikilmek istersen,

Söyle, seni oraya dikeyim!

Sanki ısınmaya başlamıştım işte bu sırada genç yaşta ebediyete intikal eden rahmetli Dr. Reşit Galip’in bize armağan ettiği andımızı okumak geçti içimden kısacak yaşamı biterken son sözü “Anadolu 7000 yıl öncede Türktü. Hititler Türktür” olan o muhteşem insanı ölmeden anmak istedim.

” Türküm doğruyum çalışkanım. Küçüklerimi korumak.. sonunda Varlığım Türk varlığına armağan olsun” dedim sanki ellerim hareket edecek gibiydi.

Bir daha başladım ” Türküm doğruyum çalışkanım …..

 Varlığım Türk varlığına armağan olsun  “

Sürekli tekrarlıyordum derken birden içimden ayağa kalkmak geldi ancak kalkamadım bir daha bir daha ellerim oynamaya başlamış önce mırıltı halinde sonra boğuk boğuk çıkan sesim bile düzelmişti. Sanki rüyada gibiydim rüyada bile olsam haykırmak istiyordum..”Türküm doğruyum Çalışkanım”..

O küçücük odada duvarla adeta arkadaş olmuştum ve bütün gücümle haykırıyordum..

“Türküm doğruyum çalışkanım.. Küçüklerimi sevmek büyüklerimi korumak.. ” ilkokul öğretmenim gülümsüyor Afyon lisesindeki müzik öğretmenim “Taner bey haykır oğlum haykır” diyordu.. Ne kadar geçti sesim çıktığını sanarak ne kadar haykırdım bilmiyorum ancak parmak uçlarım da ve ayaklarımda kıpırdama hissediyordum..  Her seferinde daha sesli daha sesli derken artık hareket edebiliyordum bir süre sonra ayaktaydım ısınmıştım. Bu bir geriye dönüştü bir mucize olmalıydı.

Can havliyle kalktım kapının altına çamaşırlarımı koydum. Aradan buz gibi hava üfüren kırık camın içine yine çamaşırlarımı sokarak soğuk havayı kestim. Üzerinden az da olsa sıcak bir hava çıkan su ısıtıcısını çalıştırdım

Bir çay yaptım demledim keyifle içtim.

 Sabah Gardiyan küçük gözetlemeden beni görünce şaşırdı. Taner Bey sen ne olmuşsun yüzün kireç gibi olmuş. Hemen Başefendiyi çağırıyorum” dedi.  Başefendi /Başgardiyan geldi. “

“Başefendi gece cidden donuyordum. Bu eski ve tuvalet gibi kokan ince battaniyeleri lütfen alın. Bunları tuvalet önüne falan sermiş olmalılar. Haydi örtünüyoruz ancak çok ince. Isıtmıyor. Hesabımda biraz para olmalı. Bana kantinden iki tane sağlam battaniye getirsinler parası neyse hesabımdan düşsünler. 20 gün daha battaniye için bekleyemem lütfen” dedim. Cezaevi müdürü sağ olsun ne istiyorsa yapın demiş. Dışarı alışveriş işlerini yapan çocuk geldi. 0.40x 0.40 küçük bir masa sipariş ettim. Yün çorap ve yün süveter vd ısınmam için ne gerekiyorsa hepsini aldırdım. Yatırdığım hesabımdan kestiler. İki güzel battaniye geldi. Bir sonraki gece önceki geceye göre sıcacık uyumamın konforunu yaşıyordum. Birde küçük masa Tv’si sipariş ettim. Tv yayını arada kesiliyor. Ancak dünya ile bağımızı kurmuş oluyorduk. Bizim hücre biraz cazibe kazanmış oluyordu. 

Duvara bir bozkurt bir de Atatürk resmi çizdim. Önünde önce andımızı okudum. Daha sonra hatırımda kalan şiirleri okudum.

Sevgili Okurlar,

Her sabah en az 3 defa andımızı okuyarak başlıyor daha sonra vatan sevgimi duvarlara haykıracak bir şeyler buluyordum..En yakın koğuş bile dört beş beş demir kapı ötede olduğu için sesimi duvarlar ve ben dinliyorduk. Bu arada ayrı bir meşgalem olmuştu. Fotokopisini çektirerek getirttiğim 2500 sayfa iddianame ve dava dosyasının fotokopilerini o küçücük odada her sabah yatağın üzerine yayarak okuyor, sayfa sayfa not alarak inceliyor, kumpası tüm boyutlarıyla değişik renk kalemlerle çiziyordum.  Mesela Diyarbakır’ın bir köyünde bir şahıs diğerinden 50 TL dolandırıyor bunu yaparken “Başkanın haberi var” diyordu.

İddianamede bu başkanın benim olmam lazım geldiği yazıyordu. Yine bir başka olayda bir Ermeni şahıs bir vatandaştan zorla 350 TL alıyor. Telefon dinlemelerinden anlaşıldığına göre parası alınan şahıs bir çok yere gidiyor olayı anlatarak yakınıyor. Bu da iddianame konusu oluyor. Parayı alan şahıs tutuklanıyor bizim dosyanın içerisine sokuluyor ancak alanın da verenin de hiçbir vatanseveri tanımadığı zaten telefondan ve sinyallerinden belli ifadelerinde de “biz vatanseverleri tanımıyoruz” diyorlar ve suç işleyen dahil tahliye oluyorlar.

Bir başka olayda bir vatandaş teyzesinden diğer yeğenine iş bulma vaadiyle 500 lira alıyordu. Telefon konuşmaları sebebiyle olay dava konusu oluyor bunu da bizim dosyaya monte ediyorlardı. Teyze şikâyetçi olmuyor yeğen tahliye oluyor ancak bizim çocuklar 24 aydır yatıyorlar. Tahliye istediklerine “25 tane olay var hangi birinden tahliye edelim” deniliyor. Hâlbuki bu 25 olayın hiçbirisinin bizimle alakası yok. Avukatlar bizim çocukları savunur gibi görünüyorlar ancak dosyayı hi birisi açıp okumuyor bile. 25 olayın failleri kısa ifadeler verip bir iki celsede tahliye olup giderken 9 vatansever derneği üyesi örgüt suçlaması ile yatmaya devam ediyor. Dosyanın kapağında da Bizim Derneğin ismi yazıyor ve Ankara’da ki dava dosyasının ismine izafeten “Girdap 2 operasyonu” yazıyordu.

Dosyayı inceledikçe hayretler içerisinde kaldım. En ince ayrıntılara kadar aradım gerçek olan hiçbir şey bulamadım. Bizim tek suçumuz “Etnik hassasiyeti olan bir yörede Bayrak yürüyüşü yaparak toplum güvenliğini bozmak” kalıyordu. Bu da bu kumpası hazırlayanların alçakça bir suç tasniinden başka bir şey değildi. Bunun içinde ayrıca 30 yıl isteniyordu.

Sevgili Okurlar,

O duvarlar ile çok şey paylaştım sonra o küçücük duvarlar ile bütünleştim. Hatta bir gün bir gardiyan gezinti sahasının kapısını açmaya geldiğinde “Taner Bey siz burayı çok sevdiniz bu her zaman olur. Ancak burasının sevilecek yanı yok bir an önce buradan çıkıp gitmeye bakın. Burası PKK cezaevi. Siz ise vatanseversiniz. Belli ki sizi öldürtmek için buraya getirmişler. Durmayın buralarda bir an önce gidin. ” dedi.

Derken havalar ısındı ve soğudu derken bir gün mahkemeye çıktım. Savcı katlı bıdı bıdı gülerek bir şeyler yazdırdı. “Tutuklulukların aynen devamına” dedi. Mahkeme başkanı yanındaki üyelere usulden baktı ve “ Dosya kapsamının incelenmesi vesaire vesaire der tam tutukluluğun devamına derken, söz istedim. Başkan “Hayır duruşmayı bitiriyoruz” dedi.

“Usule göre bize söz vermeniz ve dosya kapsamına göre kendimizi savunma hakkı tanımanız yasalar gereğidir.” Dedim. Tartışma biraz sürdü ancak sürekli ısrar ettim ısrar ettim kürsüye yanaşarak konuştum ve mahkeme tarafından kendimi savunmak için söz verilmeden huzurdan gitmedim. Söz alınca da bir saat on dakika duvarlara haykırır gibi içimden gelen ne varsa haykırdım “Ben burada 2 km Türk bayrağı yürüyüşü tertiplediğim için yargılanıyorum etnik hassasiyeti olan bir yörede yürüyüş yapmışız suçmuş. Bu alçakça bir suçlamadır. Asıl bu suçlamayı yapan Savcı ve emniyet görevlileri yargılanmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti üniter yapısı olan bir devlettir.”

-“Etnik hassasiyeti olan bir yer ne demek?

Ne oldu ? Bizim haberimiz olmadan Diyarbakır başka bir ülke tarafından işgal edildi el değiştirdi ve etnik hassasiyeti olan bir yöremi ilan edildi? Yoksa Türkiye etnik hassasiyete ,dini hassasiyeti olan yerler diye bölündü de bizim haberimiz mi olmadı? Hayır burası Türk yurdu burası Artuklu Türkmen Devletinin başkenti.. Camiler kaleler, surlar burada ne varsa Türk’ün mührünü taşıyor. Burası benim vatanım. 30 sene sonra çıkacakmışım olsun. 30 sene sonra 2 değil 8 km Türk bayrağı yürüteceğimi şimdiden ilan ediyorum. Beni şimdiden iki defa mahkum edin Biz vatan sevgimi duvarlara haykırarak hayat buluyoruz. Gençleşiyoruz. Bakın girdiğimden daha zindeyim. 30 sene sonra daha genç olacağım. Her şey vatan için.” dedim. Sonra kumpas olarak hazırlanan birbiri ile alakası bulunmayan insanların Vatanseverlerle bir araya getirilerek hazırlanan binlerce sayfa düzmece dava dosyasının tamamını hızla anlattım. Aylarca çalışarak çıkardığım notları hızla okudum. Bölüm ve sayfa numaralarını verdim.

Ben konuştukça iddiaların hukuka aykırılığı ortaya çıkıyor. Hâkimler binlerce sayfa iddiaları dikkatle karıştırarak söylediğim Olay 1, Olay 5, Olay 21 olarak adlandırılan konu başlıklarına hızlıca bakıyorlar bahsettiğim komployu gözleriyle görüyorlardı. Hâkimler 2 senedir önlerinde olan ancak 5-6 klasör halinde olduğu için işin içine giremedikleri dosyaların şifreleri çözüldükçe şaşkınlık içinde kalmışlardı. Ben aylarca hücrede kalmanın, çok sayıda arkadaşım ve kardeşimle birlikte haksızlığa uğramanın öfkesi ve acısıyla halen haykırıyor, Burada değerli arkadaşlarıma açık yüreklilikle neler anlatıyorsam orada da yüreğimden kopan bir sesle vatanseverliğin ne olduğunu,  Vatanseverlere suçlanmak yerine ödül verilmesi gerektiğini söylüyordum. Bir saat gibi bir sürede tüm dosya bitivermiş ancak benim savunum bitmemişti. Heyet başkanı ayağa tüm şaşkınlığını atarak ayağa kalktı ve “Biz üyeler kendi aramızda bir konuşalım” dedi. Mahkeme usulüne uyarak susmak sorunda kaldım.

“Madem 30 yıl yatacaktım duygularımı haykırayım içimde kalmasın” diyerek farkında olmadan bütün konferanslardan daha akıcı bir şekilde bir yandan dava dosyasındaki kumpası gözler önüne sermiş diğer taraftan açık yüreklilikle “Vatanımız için mücadele yaptığımızı sonuna kadar yapmaya da kararlı olduğumuzu” anlatmış farkında olmadan hem kendimi hem de bütün arkadaşlarımı savunmuştum. Heyet dışarı çıktıklarında gülümsüyordu başkan “vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi Derneği mensupları hepinize tahliye verdik” dedi.

Söz alarak “Sayın Başkanım bir arkadaşımız Ankara’da tutuklu bekliyor. Adı Mesut Sezer. Buraya o da getirildi sanıyordum. Ancak araba bulunmadığı için getirilememiş. Mümkünse onun tutukluluğunun da kalkmasını istiyoruz.” Dedim. “usule aykırı ancak özel durum sebebiyle ona da tahliye veriyoruz. Ancak çıkınca bir hafta içinde gelsin ifadesini alalım” dedi.  

Arkamızda bir alkış koptu. Geriye döndüm batkım salon doluydu ve Diyarbakır’ın vatansever insanları ağlıyordu.

Aşağı indim biraz önce beni iterek getiren askerler ve başlarındaki subay selam durdular onlarında gözünde yaş vardı. Arkama baktım kime selam duruyorlar diye.. Diyarbakır il başkanı canım kardeşim Yüksel Bayrak “Başkanım bizlere selam duruyorlar” dedi.. “Hayırdır neden” dedim. “Yaptığınız konuşma hepimizi çok etkiledi Bizler bile Vatanseverliğimizi haykırmamak için kendimizi zor tuttuk. Siz konuşurken bizlerde izleyicilerde gözyaşlarımızı tutamadık” dedi.

İte kalka getirildiğim kamyondan bozma araç yerine güzel bir askeri araç ile D tipi(PKK Cezaevine)  cezaevine geri götürüldüm. Haber Cezaevine de ulaşmıştı. Dış kapıdaki subay geçmiş olsun dedi. Selam çaktı. Gardiyanlar bile beni gülerek karşıladılar. “Bir saat içinde yazılı emir gelir sizi bırakınız” dediler. Yürüdükçe yürüdük demir kapılar açılıyor kapanıyor kilitleniyor biz yine yürüyorduk. Sonunda yine bizim hücreye vardık. Odama girdim kapılar yine kitlendi. Ancak o küçücük odada o yosun kaplı çatlamış adeta su sızan duvarlarda paylaştığım çok anım vardı.

Koğuşuma uzandım o küçücük oda gözüme saray gibi geldi ayrılmak istemedim o rutubetli yarılmış yeşillenmiş duvarları çok sevmiştim..

Ayağa kalktım Atatürk ve Bozkurt resimlerini kalemle çizdiğim duvarın önüne geçtim ve haykırdım ” Ben bir Türküm dinim cinsim uludur” andımızı sona saklıyordum o sırada gardiyanlar geldi kapımı açtılar.

 -“Taner Bey çıkalım tahliye emriniz erken geldi” dediler.

-” Hayır biraz bekleyin dedim mümkünse bir demir kapı öteye gidin ve on dakika sonra gelin” dedim.

Bu bir veda haykırışı ve aylardır yaşadığım heyecanın son demi gibiydi. “Türküm doğruyum çalışkanım” diyerek başladım “varlığım Türk varlığına armağan olsun” diyerek birkaç defa haykırdım. Ancak bu sefer aylardır yıllardır kurumuş olan gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Bir daha bir daha söylüyordum ” Bir ses duydum koridora kapı üzerindeki küçücük pencere deliğinden zorlanarak baktım gardiyanlar gitmemiş beni dinlemiş gözleri dolu dolu sevgiyle gülümsüyorlardı. 

Son bir defa hücreme “Hoşça kal” der gibi baktım gardiyanlara döndüm “Artık çıkabiliriz. Burada PKK ile alakası olmayan mahkûm var mı?” Dedim. Gardiyanın birisi yukarı koğuşların birinde gençlik sevdasıyla banka dâhil bir sürü soygun yapmış kimsesi olmayan hatta su ısıtıcısı bile olmayan bir fakir mahkûm var. Aklı başına gelmiş ancak 230 yıl toplamda cezası var. Daha 32 yaşında 7 yıldır yatıyor. ” dedi. Bende “Tüm eşyalarımı ona verin.” Dedim içimden bir şeyler koparak dışarı çıktım. uçakla Ankara’ya dönerken bile duruşmaya çıktığım gün hazırladığım ancak yapamadığım kahvaltımı düşünüyordum. Bir yanım gidiyor ancak bir yanım orada kalıyordu.

Canım Arkadaşlarım, Bu küçücük hücrelere girdiniz mi işte böyle bir yanınız hep orada kalıyor. Bir süre sonra anlıyorsunuz ki aslında oradan hiç çıkmamışsınız.. Orada ancak sizi oraya götürenlere inat daha büyük bir hırsa ve heyecanla mücadele ederek yaşamaya devam ediyorsunuz.

İşte her gün gece yarılarına kadar “Acaba birkaç cümle daha fazla anlatalım belki bir faydası olur. Bu arada bizi okumamış bir kardeşimiz daha okur ve yüreğinde ki Alev alev parlayan Atatürk, Cumhuriyet, Türklük aşkıyla bizimle aynı duyguları paylaşır” düşüncesi ile yazıyor anlatıyoruz. Uzun yazılarımız belki de kollarımıza defalarca haksız yere takılan, aslında hiç çıkmayan prangalar nedeniyledir. Nerede olursak olalım aslında biz o küçücük buz gibi hücrede oturuyoruz. Sadece ben değil “Kumpas davaları ”denilerek önemsizleştirilen bu olayları yaşamış tüm değerli arkadaşlarımız aynıyız. Bunun için nerede olduğumuza ve nasıl yaşadığımıza değil ne üretebildiğimize bakıyoruz. O günlerde vatan sevgimizi duvarlara haykırıyorduk, Bu gün bir yandan sizler gibi çok kıymetli arkadaşlarımızla birlikte olmanın heyecanını yaşıyor diğer yandan aynı heyecanla gerçekleri sadece gerçekleri haykırırcasına paylaşmaya devam ediyoruz.

Tüm Değerli Okurlarımızın sağlıklı mutlu güzel günler geçirmelerini dilerim.

En İçten Sevgi ve Saygılarımla

TANER ÜNAL

Related Post

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir