Mevlana Kimdir? Mevlana Batıni midir? Mevlana Neden Akliyecilere Karşıdır? Perdeleri Kaldırıyor Gerçekleri Anlatıyoruz

Taner Ünal at 25 Ocak 2021 tarihinde gönderildi
1312 0

MU KITASINDAN GÖK TANRI DİNİNE TÜRK BİLGELİĞİNİN SIRLARINI, AHMET YESEVİDEN YUNUS EMRE’YE UZANAN TASAVVUF ANLAYIŞINI VE TAKLİTÇİLERİNİ ANLATIYORUZ

Sevgili Okurlar,

Türklerin binlerce yıl öncesinden gelen inanç sistemleri Bilgi, Bilim ve düşünceye saygılıdır taassuba karşıdır. Hâlbuki Samiler, Musevilik, Hristiyanlık ve İslamiyet’i akıl ve bilimi hatta düşünceyi bile reddeden bir şekilde taassuba, totaliter bir anlayış olarak çıkarları doğrultusunda değerlendirme gayreti içerisinde olmuşlardır.

 Avrupa’da Hıristiyanlığın yayılması ile birlikte bu dinden menfaat oluşturmaya çalışan Kilise kendisine intikal eden kuralları daha da katılaştırmış müspet her düşünce en şiddetli bir biçimde cezalandırılmıştır.

Osmanlı’da ise Hristiyan köklerinden kopamayan devşirme yöneticiler tıpkı Batı da olduğu gibi taassuba dayalı Emevi artığı bir İslam anlayışını Türk halkına “İslam” diye dayatmışlar, müzik aleti kullandı diye dahi yüzlerce Türk’ü katletmişler, Anadolu’nun akılcı aydınlığını karanlığa çevirmek bu suretle Türklerin geri kalarak cahilleşmesi ve Türklerin elindekini avucundakini aldıkları için gösterilen tepkilere karşı  “Şeriat hükümleri böyle diyor (Şer’an)” denilerek yüzbinlerce Türk en şiddetli biçimde soykırıma tabi tutmuşlardır.

Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte geçen 15 yıllık süreç Türkiye için gerçek bir aydınlanma dönemi olmuştur. Ancak 11 Kasım 1938 tarihinden sonra başlayan “Karşı Devrim” ile “Demokrat Parti” ile başlayan “Tam teslimiyet dönemi” sonrasında artarak devam eden Batı’nın çıkarlarına uyum süreçleri, İslamcı siyasetin, Cumhuriyeti yıkma yönünde Batı ile örtüşen çıkarları Türkiye’yi sürekli artan karmaşalara sürüklemekte, etnik ve dini taassubun faaliyetleri gün geçtikçe artarak devam etmektedir.

Tasavvuf Tarihi, Gerçek Tasavvuf Ehli İle Tasavvufi Maskesi Takan Şarlatanlar

Dünü bilmeyen bugünü anlaya­maz; bu günü anlamayan, yarını göremez, yarına hazır altına almış, yüzyıllar boyunca hem siyaset, hem ilim ve sanat bakımından topluma tesir etmiş, sosyal yaşayışta müspet ve menfi tesirleri olmuş bir inanç ve düşünce sis­teminin ve bu sistemin, meydana getirdiği zümrelerin, ta­rih boyunca, çıkışları, bünyeleşmeleri, etkileri bakımından ve her yönden, tarafsız olarak incelenmesi elbette gerektir. Eski, yahut eski sayılan müesseseler hakkında, bir uğurdan menfi hüküm vermek, bunların, devirlerindeki rollerini inkâr etmek, tarihin seyrini inkâr etmek, olayların sebep­lerine göz yummak demektir.

Tasavvuf tarihi, dini tarihin bir dalıdır. Dini tarih, sosyal tarihin bir dalıdır ve bu dalların mutlaka bilinmesi, öğrenilmesi, okutulması, bunlara ait biyografiler, araştır­malar, eleştirmeler yapılması gerektir.

Tasavvuf, bu mesleği benimseyenler, bu mesleğe bağlananlar, bağışlasınlar bizi, bugün irfan, aşk, sohbet, zevk olmuş, tarihi bir araştırma konusu, bir bilim haline gelmiştir. Esasen ilk zamanlarda başta Ehlibeyt İmamları olduğu halde şeriatı temsil edenlerin tasavvufu kabul etmemelerinde, ilk sorularda anlattığımız gibi tasavvufun menşei, Sufi geçinenlerin cezbe âleminde olduk­larını iddia ederek söyledikleri aşırı sözler, yaptıkları aşırı hareketler, İslâm’ın bünyesine uymayan kaba zâhidlik, ni­hayet Vahdet-i vücûd’u, Vahdet-i Mevcud tarzında kabul ediş, büyük bir rol oynamıştır.(1)

Kendinin tasavvuf ehli olduklarını iddia edenler, Türkiye’de hâlâ vardır. adları halen duyulmaktadır. gazete­lerde geçmektedir. Fakat bunların çoğu, bu intisabı, ya bir nüfuz sağlamak, ya da manevi yoksunluklarını gidere­bilmek için, belki kendileri de bilmeden bir vasıta olarak kullanmaktadırlar.

Kendilerinin tasavvuf ehli oldukları iddiasıyla ululaştıran tarikat yobazları, sahte rüyalar anlatırlar, hayal âlemlerine girer, hatta arş-ı alaya bile iner çıkarlar. Ancak ne hikmetse bunlar Yunus Emre’nin “Bir garip öldü diyeler, soğuk su ile yuyalar” şeklindeki bir lokma ile nefsin terbiye edildiği yaşantısını değil, en lüks jeepleri en kıymetli yalıları veya villaları mekan seçerler. Hepsinin göbeği bir kaç karış dışarıdadır. Oturdukları sofrada bir küçük kepçe çorba ve yarım ekmek değil yüz fakirin ömür boyu gözünü gönlünü doyuracak kadar çeşit ve sayıda onlarca dolu tabak vardır. Bunları derdi Allah’ın huzurunda derecelerini yükseltmek değil mangırdadır. Gönlü dünyaya bağlı sahtekar sürüsüdür bunlar! Fakat bunlar kerametler satar, gaybden haberler verir, Hz Peygamber’in bile üzerinde kendilerine makam tayin ederler. Bu şarlatanların şeyhleri, Deprem’e “sen bir mahlukatsın dur” deyiverir deprem bile aniden duruverir!

BUNLAR, YA GAREZDİR, YA MARAZ.

Sevgili Okurlar,

Rahmetli Neyzen Tevfik bu ruhî haletleri anlatırken demişti ki:

«Bunlar, ya garezdir, ya maraz.»

Bu kanserli yapı artarak büyümektedir.Sağımız solumuz yüzlerce cemaat tarikat ile doludur. Üstelik bunların sermayeleri tıpkı FETÖ gibi Türkiye bütçesini geçmek üzeredir. Bunlar bürokrasi de bile söz sahibidir. Gazetelerde okuduğumuz ve şahit olduğumuz olaylar da gördüğümüz kadarıyla Sağlık Bakanlığının Menzil denilen  cemaatte olduğunu bilmeyen yok gibidir.

Bu Cemaat ve tarikatları idare edenler, çeşitli gayelere yönelt­mekte, dini taassubu körüklemektedirler. Kendilerinin gayret mihrakları, Neyzen’in dediği gibi Türk Milletine bir garez oluyor, mensup­larını da maraza atıyorlar.

Tasavvufun insani görüsü, ileri görüşü, hoşgörürlüğü, tenkit hüviyeti, mistisizmin reel bir ifadesi olan şiiri, el­bette yaşayan yönleridir(2); fakat o terbiye siste­minin, o edepler tümünün bugünkü şartlarla yürütüldüğü görülmemekte aksine dini taassup hareketi haline dönüşerek Cumhuriyet/Devlet yıkıcılığı haline dönüşmektedir.

Mevlana Kimdir

Sevgili Okurlar,

Okurlarımızdan en çok istek aldığımız konulardan birisi de Mevlana’dır. Asıl adı Muhammed Celaleddin olan Mevlana’nın mahlası Rumi’dir. Mevlânâ, Mesnevi’nin girişinde adını Muhammed b. Muhammed b. Hüseyin el-Belhi diye kaydetmiştir. Lakabı Celâleddin’dir  “Efendimiz” anlamındaki Mevlana onu yüceltmek maksadıyla söylenmiştir. “Sultan” mânasına gelen Farsça “hudâvendigâr” unvanı ise babası tarafından verilmiştir. Kaynaklar onu Molla  Hünkar, Mollâ-yı Rûm Hünkar Mevlana diye de anmaktadır.

Mevlânâ ve Mevlevilik Türkiye‘de öteden beri ilgi gören bir konu olmakla beraber özellikle son yıllarda bir mutasavvıfın ve bir tarikatın ismi olmaktan öte anlamlar kazanarak, kadın veya erkek, dindar ya da değil, toplumun farklı kesimleri tarafından çeşitli düzeylerde görünür ve bilinir hale gelmiştir(3)

Celaleddin Rumi 30 Eylül 1207’de Belh’te doğdu. Kaynaklara göre annesi Mümine Hatun, Harzemşahlardan Alaeddin Muhammed’in kızıdır. Mümine Hatun Konya Karaman’da Mader-i Sultan denen cami-dergahta yatmaktadır. Mevlana’nın, anne tarafından Halife Ebubekir soyundan geldiği yolundaki rivayet tarikat erbabının sıkça başvurdukları uydurmalardan biridir. Bu iddianın tutarsızlığı büyük araştırmacı Gölpınarlı tarafından Mevlana’yı anlatan hemen tüm eserlerde gösterilmiştir.

Rumi’nin babası, devrinin ünlü bilginlerinden olan ve Sultanul Ulema diye anılan Hüseyin oğlu Bahaeddin Veled’dir. (4)

Mevlânâ doğduğu şehre nisbetle “Belhi” olarak anıldığı gibi hayatını geçirdiği Anadolu’ya nisbetle “Rûmi, Mevlânâ-i Rûm, Mevlânâ-i Rûmi” ve müderrisliği sebebiyle “Molla Hünkâr, Mollâ-yı Rûm” gibi unvanlarla da zikredilmektedir.

Eflaki’ye (5) göre “Celaleddin Rumi’nin annesi Mümine Hatun, Harzemşahlardan Alaeddin Muhammed’in kızıdır.“ Mümine Hatun Konya Karaman’da Mader-i Sultan denen cami-dergahta yatmaktadır. Mevlana’nın, anne tarafından Halife Ebubekir soyundan geldiği yolundaki rivayet uydurmadır.

Bu iddianın tutarsızlığı büyük araştırmacı Gölpınarlı tarafından Mevlana’yı anlatan hemen tüm eserlerde gösterilmiştir. Rumi’nin babası, devrinin ünlü bilginlerinden olarak gösterilen ve Sultan-ül Ulema diye anılan Hüseyin oğlu Bahaeddin Veled’dir. 

XIII. Asır Anadolu’sunda yaşamış etkili bir düşünür olan Mevlânâ, felsefi tasavvuf(6) düşüncesinin kurucu atalarından sayılmaktadır. Bu nedenle de kendisi, yalnızca yaşadığı muhit itibariyle değil, genel olarak Müslüman halkın din anlayışının şekillenmesinde öncü kabul edilen bir sûfi olarak tanınmaktadır. (7)

Mevlana, yalnız doğuda değil, batı da ilgi uyandıran bir kişilik olarak bahsedilir.. Her iki kesim de onu bir şair, bir mütefekkir, bir mutasavvıf olarak nitelemekte. Mesnevi için “Asırlardır Mevlevi dergâhlarında okutulan ve okunan başyapıt bir eser” denilmektedir.

Mevlana’nın tanınmasında bu önemi kazanmasındaki en büyük etken Kendisinden sonra gelen oğlu torunları ve onlarla birlikte kendini bu konuya vakfeden Ahmet Eflaki’dir. Yabancılar da Mevlana hakkında çok sayıda eserler kaleme almışlar. Ancak hepsi aynı övgüler ile birbirinin benzeri şeyler yazmışlar. Amatör yazarlar da bu hususa el atmış ama konuyu ileri götürememişler. Gerçek Mevlana’nın ne olduğu üzerinde pek durulmadığından,  sempozyumlar, kongreler hep bilinen konuları ele almış, Mevlana’nın övülmesi ve yüceltilmesinden başka bir şey anlatılamamıştır.

Sezgicilerle- Akılcıların Selçuklu Dönemine Rastlayan Mücadeleleri

Sevgili Okurlar,

Türkler tarih boyunca akılcı (Eskiden “Akliyeci” deniliyordu) olmuşlardır. Araplar ise sürekli bağnaz, düşünceye ve akla karşı olmuşlardır. (Eskiden “Sezgici” deniliyordu.) Bu günde Said-i Kürdi, Fetullah, Cüppeli, Menzil veya tüm cemaat ve tarikatlar akılcılığa karşıdır eski ilmi karşılığı olarak bir yönleriyle sezgici- biatçı Arapların Cahiliyye devri inançları ve Türk düşmanlığı ögelerini içinde barındıran bir inanç sistemini Türk gençlerine dayatmakta buna da “İslam” demektediler. Bunun sonucu olarak bu milletin evlatları kendini Arapçı fikirlerin ve Türk düşmanlığının içerisinde bulmakta buna  ise “ümmetçilik” demekte kendilerine karşı çıkarları ise inanmayan olarak nitelendirmektedirler. Tüm bunlar ülkeyi parçalamaktır. Türk vatanına ihanettir.   

Türklerin Eski Çağ tarihleri, Tengri inancı başta tüm din ve Tanrı anlayışları Akılcı, toplumcu, gelişmeci ve Milletçi – Milliyetçidir. Sami Kavimleri ile Sümer ve diğer Türk kavimleri arasındaki temel çekişme bile “Akılcılık” ve “Bağnazlık” kaynaklı olmuştur. Türklerin İslam’ı yorumlaması ve yaşaması akılcılık doğrultusunda olmuştur. Nitekim Türk Şehri Semerkant’da doğan Mâturidi aklı, bilgi nazariyesinin merkezine yerleştirmiştir.

İşte Horasan bölgesinde Türkler ile Türk düşmanları arasında devam eden kavga da bu gün olduğu gibi Akliyecilerle, Sezgiciler arasındaki kavga şeklinde şiddetli bir mücadele olarak devam ediyordu!

Tuğrul Bey’in veziri Ebu Niisir el-Kunduri de Mutezile mezhebinden bir akliyeci olarak, sezgicilerle mücadele halindeydi.

İmam Kuşeyri, imamü’l-Haremeyn Ebu’I-Maali el-Ciiveyni gibi ilim ve fikir adamları akliyecilere karşı şiddetli mücadeleye giriştiler. Tugrul Bey de bu ilim adamlarının yanında yer alarak, önce veziri Ebu Nasır el-Kunduri’yi tutuklattı, Kunduri daha sonra idam edildi

İmam Kuseyri ve imam Cüveyni’nin talebesi olan imam Gazzali (505/1111) de felsefeci ve akliyecilere karşı savaş açarak onlar aleyhinde “felsefenin yıkımı” demek olan ”Tehafütü’l-Felasife” adlı eserini yazdı.

İmam Gazalinin bu çıkışına karşı Magribli ünlü filozof ibn Rüşt (590/1193) de imam Gazzali’nin “Tehafütü’l-Felasife” adlı eserini kastederek “Tehafüt’ül-Tehafüt” (tehafütün yıkımı) adlı eserini yazarak onun görüşlerini şiddetli bir tenkide tabi tutmuştu.

Mevlana’nın babası Bahaddin Veled ise, sezgici bir fikir adamı olarak İslam dünyasının en tanınmış akliyecilerinden olan Fahrettin Razi ile fikri münakaşa halindeydi

Fahrettin Razi, Fahrettin Mübarekşah ve Bahaddin Veled Çekişmesi

Sevgili Okurlar,

Fahrettin Razi, Rey şehrinde 1149 yılında dünyaya gelmişti. Herat’a yerleşmiş daha sonra Harzemlilerin şeyhülislamlığına kadar yükseldi. Muhammet Harzemşah ona itibar göstermekte ve desteklemekteydi. Fahrettin Razi’nin “Tefsir-i Kebir” adlı Kur’an tefsiri bulunmaktadır.

Fahrettin Razi’nin ayrıca “Esasü’l-Takdis” ve “Mefatihü’l-Gayb” adlı eserlerinde yazarı olup Bahaddin Veled’den her konuda üstün ve tanınmış bir bilim adamıdır.

Fahrettin Mübarekşah ise Ünlü Türk Bilim adamlarındandır. 1205 yılında yazılmış olan Şecere-i Ensab adlı kitabının ön sözünde “Türkçenin Arapçadan sonra en üstün dil olduğu” yazılıdır. Fahrettin Mübarekşah eserini Lahor Sultanı Kutbettin Aybek’e sunarken söz konusu bu ifadelere yer vermiştir. Onun yaşadığı yıllar Türklerin hakim olduğu yerlerde bile Arapçanın yerine bile Farsça’nın etkin olarak kullanılmaya başlandığı dönemdir

Fahrettin Mübarekşah’ın 1130-1206 yılları arasında yaşadığı Hindistan Lahor’da vefat ettiği söylenir. Halbuki Mübarekşah 1206 yılında şehri terketmiş, Muhammet Harzemşah’ın yanına, Belh’e gelmiş, Bahaddin Veled’in de bulunduğu ilmi meclis toplantısına iştirak etmiştir.

Muhammet Harzemşah ve Fahrettin Razi’nin de katıldığı bu toplantıda “Türkçe mi üstündür, Farsça mı üstündür” tartışması yapılmış, Fahrettin Mübarekşah Türkçenin Farsçaya üstünlüğünü savunmuş, Bahattin Veled itiraz ederek “Farsçanın Türkçeye üstünlüğü” konusundaki görüşlerini yenilemiştir. Neticede ilmi meclisi yöneten Fahrettin Razi, Fahrettin Mübarekşah’ın haklı olduğunu kabul etmiş, böylece Muhammet Harzemşah’ın huzurunda Türkçenin Farsçaya üstünlüğü teyid edilmiştir. Mevlana’nın babası Bahattin Veled, Fahrettin Razi’nin kararına tekrar itiraz etmiş, bununla da yetinmeyerek “Türkçe’nin Farsçadan üstün” olduğunu söyledikleri için Fahrettin Mübarekşah’ı ve Fahrettin Razi’yi “kafirlikle” itham etmiştir.

Harezemşah Muhammed Şah, Fahrettin Razi’yi desteklemiş “Türkçe’nin Farsça ve Arapça dan üstün olduğu” konusunu devletinin resmi görüşü haline getirince Bahaddin Veled o bölgede tutunamayarak göç etmek zorunda kalmıştır. (8)

Mevlana’nın eserlerinde Razi’nin tenkit edildiği,  Fahrettin Razi gibi Türk kültürünün ve akılcılığının mücadelesini yapmış bir bilim adamı “kof ve kuru bilginin, aşk ve ilhamdan uzaklığın sembolü” olarak gösterildiği bir gerçektir.

Sevgili Okurlar,

Mevlana Babası Farsi Bahaddin Veled’in fikirlerinin devam ettiricisi olmuştur. Nitekim Ahi Evren ile Mevlana arasındaki kavganın temeli Fahrettin Razi ile Bahaddin Veled arasındaki bu kavganın Anadolu’daki yansımasıdır.

Mevlana’nın Fahrettin Razi’ye karşı olması kişisel bir rahatsızlıktan çok, aynı zamanda entelektüel bilgi ve felsefenin temsilcisi olan Razi’nin sadece sembol halinde kullanılışından kaynaklanan bir durum olarak görülmektedir.

Nitekim Ortaçağ, bütün öteki ideoloji biçimlerini: felsefeyi, siyaseti, hukuk bilimini, Tanrı bilimin bir eki haline getirmiş, bunları Tanrı bilimin birer alt bölümü yapmıştır. Böylece her toplumsal ve siyasal hareketi Tanrı bilimsel bir biçim almaya zorlanmıştır. (9) Bu bakımdan 13.yüzyil Anadolu’sunda büyük bir fırtına koparmak için, bu günde olduğu gibi yığınların yalnızca dinle beslenen kafasına kendi öz çıkarlarını dinsel bir kisve altında sunmak gerekiyordu.

Eflaki’nin, Mevlana ailesi ile Razi arasında bir çekişmeden söz etmesi bunun aksini düşünmemiz için yeterli olamaz. Çünkü Eflakinin, tarafsız olmak bir yana, abartmaya hatta zaman zaman yalana başvurmaktan asla çekinmeyen bir yazar olduğu bilinen bir gerçektir(10)

Bahaeddin Veled ve ailesinin Belh’ten ayrılışı sırasında Mevlana’nın 5 yaşlarında olduğu yolundaki Eflaki kaydı kesinlikle yanlıştır. Mevlana bu göç sırasında 17-18 yaşlarında olması gerekir.

Sevgili Okurlar,

Mevlana babası babasının müritleri ve ailesiyle birlikte yol üzerinde bulunan şehirlerde bir müddet konaklayıp sonunda Bağdat’a ulaşmış, orada Şehâbeddin es-Sühreverdi tarafından karşılanmış, Bağdat’tan Kûfe yoluyla Hicaz’a gitmek üzere iken Moğollar’ın Belh’i işgal ettiği haberini almıştır. Bahâeddin Veled Hicaz’dan dönerken Şam’a uğramış, Halep, Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde gibi şehirlerden sonra Karaman (Larende)’a gider. Larende de adına yaptırılan medresede en az yedi yıl müderrislik yapar daha sonra Konya’ya yerleşmiştir.

Göç yolunda Nişabur’da tanınmış sufilerden Feriduddin Attar’la görüşen Bahaeddin Veled ailesinin genç oğullarına Attar, eseri Esrar-name’yi vermiştir.

Mevlana’nın Şihabeddin Sûhreverdi, Muhyiddin Arabi, Sâdüddin Hamevi gibi devrin pek çok ünlü âlim ve sufisiyle tanışma fırsatı olmuştur. Müritlerinin abartılı olarak söylediğine göre, Muhyiddin Arabi, babasının ardından yürüyen Mevlâna’yı görünce “Sübhânallah! Bir okyanus bir denizin ardından gidiyor” demiştir(11)

İlk eğitimini babası Bahaeddin Veled’den alan Celaleddin Rumi,  1225 yılında babasının müridinin kızı olan Gevher Hatun ile evlenir ve iki oğlu dünyaya gelir. İlk oğluna Bahâeddin Sultan Veled, ikinci oğluna ise Alaeddin ismini verir. Eşi öldükten sonra evlendiği Gerâ/Kirâ Hatun’dan da Muzaffereddin Emir Alim adında oğlu, Meleke Hatun adında kızı olmuştur. (12)

Mevlana ve Seyyid Burhâneddin Muhakkık-ı Tirmizi

Sevgili Okurlar,

Bahâeddin Veled,  23 Şubat 1231 tarihinde vefat etti. Kısa bir süre sonra Mevlânâ’nın çocukluğu sırasında terbiyesiyle meşgul olan, Bahâeddin Veled’in müridlerinden Seyyid Burhâneddin Muhakkık-ı Tirmizi şeyhini ziyaret etmek için Konya’ya geldi, ancak burada şeyhin öldüğünü öğrendi.

Mevlânâ, Seyyid Burhâneddin’e mürid olup dokuz yıl ona hizmet etmiştir. Mevlânâ Halep’te Hallâviyye Medresesi’nde aynı zamanda şehrin yöneticisi olan Kemâleddin İbnü’l-Adim’den ders almıştır. Ardından Şam’a geçerek Mukaddemiyye Medresesi’ne yerleşen Mevlânâ Şam’da dört yıl ikamet etmiştir.

Bu arada iki oğlunun annesi olan eşinin ölümünün ardından soylu bir aileden gelen Kerra Hatun ile evlenir ve ondan da bir oğlu ve kızı olur.

Mevlana’nın  ruhani gelişiminde babası kadar Tirmizi’nin de katkısı olduğu söylenmektedir. süren bu zorlu eğitimin ardından Burhaneddin Mevlana ile 10 yıla yakın bir süre meşgul olmuş Mevlâna’ya aktarabileceklerinin tamamlandığı düşüncesiyle Kayseri’ye dönmüştür.

Mevlevî kaynaklar, Moğollar Kayseri’de büyük bir katliam yaptıktan sonra Seyyid Burhaneddin’e ciddi miktarda para verildiğini söylerler. Kayseri katliamından iki sene sonra Seyyid Burhaneddin vefat ettti. Seyyid Burhaneddin’in türbesini de Moğollar inşa ettiler.

Burhanettin Seyyid Muhakık’ın  Tirmizi’nin vefatının ardından Kayseri’ye gitmiş, hocasının bıraktığı kitapları da alarak geri dönerek fıkıh ve diğer dini ilimler konusunda medreselerde dört yıl kadar ders vermiştir.

Mevlana Akıl ve Bilime Karşıdır

Mevlânâ, Şems-i Tebrizi ile tanıştıktan sonra denildiği gibi Panteist/Batıni veya ezoterik öğretilerde olduğu gibi felsefeye akılcılığa yönelmemiş tam tersine, akliyecilere ve felsefe dünyevi bilimlere karşı “her şeyin akılla kavranamayacağını, daha doğrusu esas olanın sezgi, dinsel deneyim, keşif ve esin olduğunu” savunmaya devam etmiştir.

“Akıl, Hakk’a ulaşma yolu değildir” diyen Mevlana bir şiirinde felsefeyi ve felsefecileri şu sözlerle aşağılıyordu:

“Küçük felsefeci kör olacak / Işık ondan uzakta kalacak / Felsefecide dinin çiçeği açmayacak / Çünkü Sen onu onda dikmeyeceksin.” Ona göre,

“Akıl, aşkın şerhinde çamura batmış merkep gibi aciz kaldı.

Aşkın da aşıklığın da hakikatini söyleyecek yine aşktır.” (13)

“Akıl, Tanrı gölgesidir. Tanrı ise Güneş…. gölge güneşe karşı durabilir mi?” (14)

“Cennettekilerin çoğu saf kişilerdir, böylelikle felsefenin şerrinden kurtulurlar.” (15)

İLAHİ HAKİKATLER AKILLA KAVRANAMAZMIŞ!

Sevgili Okurlar,

Mevlana’ya göre, ilahi hakikatler akılla kavranamaz. Ona göre aşk ve vecdle anlaşılan ilahi gerçek karşısında akıl, çamura batmış eşek gibidir. Ona göre akıl, körün elindeki değnek gibidir. (16) Aklı kullanan, onunla kıyas yapan kişileri İblis’e benzetir ve der ki, “İlk kıyas yapan İblis olmuştur”

Yrd. Doç Dr Celaleddin Çelik, 2002’de kaleme aldığı “Mevlana’nın Fikirlerinin Türklerin Dini Hayatına Etkileri” adlı yazısında bu konuda şunları söylüyordu:

“Mevlana sürekli olarak dini tecrübeyi de öne çıkarmıştır. O’nun, düşüncelerinde duygusal ve sezgisel ağırlık, derin bir dini tecrübeyi benimsemesi ile bağlantılıdır. Cüz- i aklın sınırlarına işaret eder, kişisel tecrübelerin mantıki tartışmalardan ve beş duyudan daha ikna edici olduğunu savunur.”

Ünlü mesnevihan Şefik Can ise, 21 Kasım 2007 tarih ve “Hazreti Mevlana’nın Etrafındakiler” başlıklı yazısında,

“Aslında Endülüs kökenli ünlü Sufi Muhyiddin-i Arabi de, Mevlana  gibi aklın mahsulü olan bilgiyi çok gerilere atmıştır. O da Mevlana gibi “iman yolunda, aklı kurban etmiştir de gönül yolunda, keşf ve ilham yolunda yürüyerek Şeyh-i Ekber olmuştur” derken Mevlana’nın “Hazreti Muhammed’in  huzurunda aklı kurban et” deyişine göndermede bulunmakta,  Arabi gibi Mevlana’nın da aklı ve akıl ürünü bilgiyi önemsemediğini kabul etmektedir. (17)

Felsefede ve Tanrı bilimde panteizm olarak adlandırılan anlayışla büyük ölçüde örtüşen varlığın birliği anlayışına göre, Tanrı evrenin üzerinde/dışında bir varlık olmayıp onunla özdeştir ve ya  Tanrı var olan her şeyde belirmektedir. Bu anlayışın, Tanrı’yı evrenin ve tüm varlıkların yaratıcısı sayan, onun dışında ve üstünde gören ve onu öncelediğini savunan geleneksel tek Tanrılı dinlerin ve dolayısıyla İslam’ın ve Kuran’ın yaklaşımından farklı olduğu bellidir.

Bazı Sufilerin varlığın birliği anlayışını daha uç yorumlara tabi tuttukları, örneğin Hallac-ı Mansur’un –Tanrı’nın tüm varlıklarda belirdiği görüşünden hareketle- “En el Hak” (=Ben Tanrıyım) demesinden ötürü sapkınlıkla suçlandığı, işkence edildikten sonra 922’de yakılarak öldürüldüğü biliniyor.

Mevlana’nın, “İnsanı sevmek, Tanrıyı sevmektir.” ve “Yaratıktan şikayet, Yaratandan şikayettir” (18) veya “Hiçbir şey görmedim ki, Tanrı’yı onda görmemiş olayım” (19) türünden sözler söylemesi de bundan Mevlana da tasavvufa, yani İslam mistisizmine bağlılığı nedeniyle aklın sınırlılığını, her şeyin akılla kavranamayacağını, daha doğrusu esas olanın sezgi, dinsel deneyim, keşif ve esin olduğunu savunmakta, hatta yer yer aklı ve bilimi aşağılamaktadır. (20)

Mevlana’nın Moğol yöneticiler, Selçuklu hükümdarları egemen ve diğer sınıflarla ve devlet aygıtıyla içli-dışlı olmaları yanında Hristiyan din adamları, esnaf ve zanaatkârlarıyla rahat bir ilişki içinde olmuş olması, onun bazı öykülerinin erotik bir nitelik taşıması, Mevlevilerin şarap içebilmeleri, müzik ve şiir yapmaları, raksetmeleri ve diğer güzel sanatlarla uğraşmaları, kadın-erkek ilişkileri konusunda rahat denebilecek bir tavra sahip olmaları Türkiye ve dünya burjuvazisinin ana gövdesi ve burjuva aydınları katında saygın bir konuma oturtmakta Mevlana’nın, Vahdet-i Vücut =varlığın birliği anlayışını benimsemesi, Batı tarafından Mevlana’nın eserlerinin, Batıni = Ezoterik bir nitelik taşıdığı düşüncesini uyandırmakta böylece evrensel bir çekim meydana getirmektedir.

Halbuki Ezoterizm = Batınilik  aşağı da bahsedeceğimiz gibi çok farklı bir eğitim yolu ve sistemidir. (Bu gün temeli sapıklığa ve sapkınlığa dayalı olay ve anlayışlar “Batıni” denilerek karalanmakta olup tüm bunlar bilgi eksikliği ile ilgilidir.)  

Sahte Şeyhler ve Müridlerinin Ne Tasavvuf İle Ne De 16,000 Yıllık Ezoterik Felsefe ve İnanç İle Alakası Yoktur.

Sevgili okurlar,

Bir kısım İslam Tarihçileri Müslümanların topluca Müslüman olduklarını söylüyorlarsa da bu sosyolojik olarak mümkün değildir. İslam Tarihinin 5 temel eseri olan İbn-ül Esir, İbn Kesir, Belazuri,T aberi ve Yakubi tarihlerinde İslam vahşetini ve Türklerin buna karşı yüzlerce yıl direnişini okuyabilirsiniz. Bu sebeple bizde ki İslamcı Tarihçilik bile ideolojik, Emevi artığı Arapçı bir tarihçilik anlayışına sahiptir. Üzücü olan türk gençlerinin böyle hamasi anlatımlara inanmaları ve bunları hararetle savurmalarıdır. Halbuki hiçbir millet bir günde değişemez. Dinini de kültürünü de hedeflerini de değiştiremez.

Nitekim, VII.yüzyıldan itibaren İslam`la tanışan  Türkler XVI.yüzyılda bile kendi Gök Tanrı inanç ve ritüellerini İslam Dini içerisinde yorumlamaya ve uygulamaya devam etmişler, bu duruma Hetorodoksi denilmiştir. XI.yüzyılda İslamı kabul etmeye başlayan geniş Oğuz kütleleri XIII.yüzyılda Tasavvuf ve tarikatlarla destek sağlamaya devam etmişler Selçuklu yönetiminde Oğuzlar “Türkmen meselesi” şeklinde dışlanarak bakılmasıyla birlikte Doğudan Moğol, batıdan Haçlı ordularınca sıkıştırılıp ezilen çeşitli kimliklere sahip topluluklar tam anlamıyla bir karmaşa ortamına itilmiştir. Bu, siyasi ve askeri alanda olduğu kadar, inançta da açığa çıkan bir karmaşa ortamı olmuştur.

Muhtelif dinlere mensup insanların inançlarının yozlaşması sebebiyle ulema sınıfının otoritesinin azalması, eski şaman yeni keramet sahibi evliyalar karşısında ikinci plana itilmesi XII ve XIII. yüzyılda sistemleşmiş, tarikat kurumlarını oluşturmuş tasavvufa büyük imkânlar sunmuştur.

Tasavvuf Ehli İle Tasavvuf Taklitçilerini Ayırmak Zorundayız

Sevgili Okurlar,

Bir yanda Hoca Ahmet Yesevi, Hacı Bektaşı Veli, Yunus Emre gibi gerçek tasavvufçular ve Ahi Evren gibi gerçek bilim adamları ortaya çıkmış Selçuklu döneminde Moğollara karşı kahramanca mücadele evirilmiş ve Osmanlı Cihan Devleti gibi bir devletin Türk kültürünün yansıması olan Ahilik sistemine göre kurulması sağlanmış, bu başarı da Türk tasavvuf anlayışının büyük payı olmuşken diğer tarafta ise tasavvuf taklitçiliği meslek haline gelmiş, bu günü Cüppeli A.Hoca gibi, Said-i nursi ve ardılları gibi hiçbir ilkesi olmayan meczuplar sürüsü biri birini taklit ederek ve müritleri tarafından ululaştırılarak kendine “şeyh” sıfatı yakıştıran meczupların ve sahtekarların toplumun önüne bir mehdi gibi, bir kurtarıcı gibi çıktığı, büyük servetlerin sahibi olduğu, zevk-ü sefa içerisinde yaşarken bunları alkışlayanların bile kıt kanaat geçindiği, sosyal ve kültürel haklardan mahrum kaldıkları bir dönemdir.

Bu sahte şeyhler mevcut karmaşa döneminin kendilerine yarattığı imkânları, ondan da öte eski inanç ve alışkanlıklarının devamını meşrulaştırıcı özellikleri nedeniyle tasavvufa eğilim gösterir ve onu kendi amaçları doğrultusunda kullanırlar. Tasavvuf onlar için bir maske bir sığınak olur.

Bunlar tekke, zaviye, hankâh ve benzeri mekânlar tarikatların idari ve yönetim üssü olur. Bu birimlerde faaliyet gösteren şeyh, derviş, veli vs. ünvanlı şahsiyetler halkın sadece inançlarını yönetip kontrol etmekle kalmayıp, büyük oranda siyasi bir güç de elde ederler.

Dine uymayan davranışlarını, Ezotorik /Bâtıni maske altında devam ettirme fırsatı bulmuş olurlar böylece ululaştırılmış olurlar. Kendilerine “ulu” adlar verirler.

Artık ortada İslam dininin kuralları, sosyal ve bireysel hayatı düzenleyen şeriat kuralları yerine her türlü inanca ve mensubuna kucak açan, onlara sınırsız hoşgörü ile muamele eden, namazsız-niyazsız ama keramet sahibi(!) şeyh, derviş, abdal ve babalar etraflarında büyük halk kitlelerini toplamayı başarırlar. Onlar elde etmeye başladıkları siyasi ve ekonomik gücün her türlü inanca ve mensubuna sınırsız hoşgörüden kaynaklandığını fark etmeleri uzun sürmez. Onların hoşgörüsü arttıkça, kitleler kendilerine daha çok bağlanır, kitleler kendilerine daha çok bağlandıkça onların hoşgörüsü daha da artar. Onlar “mana âleminin sultanları” olurlar ve madde âleminin sultanlarına kafa tutacak kadar siyasi ve dini bir güç kazanırlar. (21)

”Kim olursan ol yine gel “ diyen Mevlana aynı hoşgörüyü Türkmenlere göstermemiş Moğolların on binlerce Türk’ü öldürmesini seyretmiş, Moğol kumandan ve müridi Caca bey’i Kırşehir’e göndererek Oğlu Alaüddin ve Ahi Evren dahil tüm Kırşehir halkının kılıçtan geçirilmesini istemiştir. Aynı zamanda Bilim adamı olan oğlu Alaüddin’in cenaze namazını bile kılmamıştır.

Mevlana’nın Batıniliği

Sevgili Okurlar,

Mevlana konusunu bütünüyle incelemeyen, VII.yüzyıldan bu güne Anadolu, İran ve Türkistan tarihini bilmeyen yazarlarımız “Batıni Mevlana” veya “Mevlana inancındaki Ezoterik özellikler” gibi Mevlana’yı evrenselleştirmeye yönelik kitaplar veya yayınlar yapmaya devam etmektedirler. Halbuki Mevlana Batıni=Ezoterik veya Sofi/Sufi değildir. 

Ezoterizm/ Batınılik Nedir?

“Ezoterik” kelimesi “iç” veya “deruni olan” anlamları na gelen Grekçe “esôteros” kelimesi nden gelmektedir. Türkçeye Fransızcadan yapılan tercümeler yoluyla ithal edilmiş olan bu kelime, kültürümüzde yirminci yüzyılın başından itibaren kullanılmaya başlanmıştır.

“Egzoterik” sözcüğü ise bu sözcüğün zıt anlamlısıdır. Bazı son dönem yazılarında bu iki kavram “içreklik” ve “dışraklık” kelimeleriyle karşılanmaya çalışılmakta; oysa, asırlardan beri kullanılmakta olan klasik Türkçedeki karşılıkları “batın” ve “zahir”dir.

Ezoterik düşünce Antik dönemden beri felsefe ve dinler tarihiyle at başı gitmektedir. Esası şuna dayanır:  “Yeryüzünde görülen, oluşagelen her şey, her eylem ve her nesne aslında bir hakikatin, bir gerçekliğin dışavurumudur. Hakikat sabittir, değişmez ve evrenseldir, bu yüzden içtedir.Eşyanın hakikati sabittir. Hakikatler içten dışa doğru çıkışla tezahür ederler ki aslında nesnelerin oluşu böyle gerçekleşir. Oluş görüntüdedir. Bir dışavurum söz konusudur. Dışta görülen her şey görüntüdür. O zaman “var” değillerdir. Görünen şeylerin asıl kaynakları içte yatmaktadır, ki asıl olan, var olan onlardır. Dolayısıyla, “İçi bilirsek, içteki ana ilkeleri bilirsek, dışta tezahür eden oluşların da sırlarını çözeriz” temeline dayanmaktadır(22)

Sevgili Okurlar,

Ezoterik-Batıni doktrinlerfelsefi alanda Panteizm olarak da ifade edilir. Tek Tanrılı dinlerde yaratan-yaratılan ikilemi varken Panteizm’de bu ikilem yoktur. Bu inanca göre tabiatta yer alan her şey Tanrı’dan sudur etmiştir ve onunla özdeştir. (Türklerdeki Ağaç kültü taş kültü ve çeşitli varlıklara ve nimetlere duyulan saygı ve gösterilen sevgi bu inancın bu güne kadar gelmesiyle ilgilidir)

Ezoeterizm de Evren ve Tanrı birdir. Tanrı yaratan değil, var olandır ve evrenin toplamıdır. Önsüz ve sonsuz olan Tanrı, Makrokozmos’da da, Mikrokozmos’da da bulunur. Tanrısal nur’un bir cüzü olan ruh, hiçbir zaman ölmez ve yegane amacı ayrıldığı ana kaynağa, yani Tanrı’ya dönmektir. Bunun da tek yolu, evrensel bir yasa olan evrim, yani tekâmüldür.

Aslolan ruh ve ruhun tekâmülüdür. Madde onun kullanıp attığı, bir üst düzeye geçme aracı ve zaman içerisindeki varoluşunun ifadesidir. Ruh-can-beden üçlüsünü barındıran insan Mikrokozmos’tur. Mikrokozmos, baba-ana ve oğul veya öz cevher ve hayatı kapsayan Makrokozmos’un, yani Tanrı’nın özdeşidir.

Ruhun tekâmülünü, yani çıktığı ana kaynağa dönmesini sağlayan evrensel yasa, yeniden doğuş yasasıdır. En alt düzeydeki varoluşun ifadesi olan cansız varlıklardan, en üst düzeydeki Kamil İnsana kadar ruhun oluşmasını sağlayan yeniden doğuş zinciri ancak, ruhun mükemmelliğe ulaşması ve Tanrı’ya dönmesi ile kırılabilmektedir.

İyilik ve kötülük kavramları da Tanrı’nın ifadeleridir. Ancak, aslolan sevgidir, iyiliktir. İnsan, iyi ve kötünün savaştığı alandır. İyi bir insanın ruhu, Kamil insana dönüşebilir ve Tanrı ile bütünleşebilir. Yaşamı boyunca iyi olanlar, bulundukları düzeyin üstünde yeniden doğarlar. (23)

Bizi Ezoterizmin Din Anlayışı Değil Topluma Kazandırdığı Yeni ve İnsanlık Yararına Bilgiler İlgilendiriyor

Ezoterizm hayranları tarafından bu anlatılarının ne kadar gerçek ezoterizmi yansıttığını bilmiyoruz. Ancak yaptığımız çalışmalarda Pythagoras olsun, Platon olsun, bugün modernler tarafından bir felsefi sistem kurucusu olarak anılan kimselere “Ezoterik felsefe” penceresinden baktığımızda, Mısır ve Sümerlerden Babil’e aktarılan bilgeliğin okullarında 20 yıldan fazla eğitim almış olduklarını görüyoruz.

Nitekim incelendiğinde de görüleceği gibi Grek felsefesi özgün değildir. Yüzyıllara dayalı bir yöresel eğitimin neticesinde değil, çok kısa bir süreç dahilinde sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar bilim adamının bir anda ulaşıverdiği iddia olunan bilgilerin dışa vurumu ile ilgilidir.

Ne kadar şaşırtıcıdır ki bu bilim adamlarının hepsi de en azı 20 yıl olmak üzere Mısır ve Babil-Sümerbilgelik okullarında birebir eğitim aldıktan sonra yurtlarına dönmüşlerdir. İncelendiğinde görülmektedir ki aynı bilgiler bu bilim adamlarından 3000 yıl önce Sümerlerde vardır. Daha sonraki binli yıllardan elde edilen kaynaklarda Maya medeniyetinde bulunmaktadır. Sonraki paylaşımlarımızda daha geniş bir biçimde açıklamayı düşündüğümüz Ezoterik/Batıni anlayış Sümerlerden bu güne pek çok bilim dalının kapısını açan bir öğreti olmuştur. Bizi ilgilendiren kısmı da burasıdır.

Pythagoras yirmi üç yıl Mısır’ da birebir sadece bir şahıs ile karşılıklı eğitim görmüştür. Pythagoras’ın eğitim sistemine baktığımız zaman, sadece zihinsel çıkarımlara hitap eden; bugünkü modern felsefe eğitiminde olduğu gibi, bazı kitaplar okutularak yapılan tartışmalarla sürdürülen bir eğitim tarzı olmadığını, bilakis adeta bir “usta-çırak” ilişkisi şeklinde bir talim üzerinde geliştiğini görmekteyiz.

Halk arasında yaşantıları ve fikirleri bir tarikat gibi görülen Pisagor ve öğrencileri edindikleri bilgilerle toplumda öne çıktılar siyasi işler üzerinde de etki sahibi oldular. Bu durum doğal olarak diğer siyasi odakları rahatsız etti ve bu rahatsızlık halkın galeyana getirilmesi ve Pisagor ve yandaşlarının kalabalık bir halk kitlesi tarafından saldırıya maruz kalmasıyla sonuçlandı.

Ezoterizm Mu Kıtası’ndan mı Yayıldı?

Sevgili Okurlar,

Tarihi baktığımızda bizdeki adlandırmalarında yanlış olduğunu görürüz.. İsmailiye mezhebi batıni bir hareket olmadığı gibi, Haricilikte batıni karşıtı bir harekettir. Batıniliğin Batıyla alakası yoktur. Ezoterizme Batıni denilmesi Osmanlıdaki taassup ortamında verilen bir addır.

200 yıldır yapılan çalışmalar Ezoterizmin Mu kıtasında başlayan Altın Çağ’ın öğretisi olduğu Pasifik Okyanusunda Avusturalyanın birkaç misli büyüklüğündeki dev bir adanın batması sırasında bu ileri medeniyet seviyesinin ulaşılması sırasında elde edilen bilgilerin kendisine “Ra” denilen öğreticiler tarafından, önce Asya’da ve Güney Amerika da Türklerin yaşadığı bölgelere ve geçen binli yıllar içerisinde Türkler vasıtasıyla Mezopotamya, Mısır, Tibet Hindistan gibi bölgelere yine öğreticiler vasıtasıyla dağıtılmasıdır.

Nitekim Atatürk Tahsin Mayatepek ile Türklerin gerçek tarihi konusunda çalışmalar yapmış ebediyete intikali ile bu çalışmalar yarım kalmıştır.(Mu kıtası konusunu kaynaklarıyla ileriki paylaşımlarımızda anlatalım)

Ezoterizmden Gök Tanrı/ Tengri İnancına

Sevgili Okurlar,

Gök Tanrı dini ve Şamanizm ritüel ve ayinleri ve eskrime tabir edilen gerçek anlamda ruhlara ulaşma ve gökyüzüne çıkma hadisesi ve İslam ile tanıştıktan sonra Tasavvuf adını alan anlayış Ezoterizmden alınan bir kısım bilgiler ile oluşan taklitçi bir anlayıştır. Kimi Tasavvuf ehli bunu oldukça iyi niyetle kamil insana ulaşmak için kullanırken kimisi de şarlatanlığa dökmüş bir kısım Türk kültürünün yaşatıcıları da Gök Tanrı anlayışının akliyeciği ile Şamanizmin ritüellerini Tasaavvuf içerisinde yorumlayarak Türk Birliğini korumayı hedeflemişlerdir.  Nitekim Ahmet Yesevi için “dona girdi” denilirken girdiği hayvan kılığından bahsedilmektedir.

Bunun yanında o yıllardaki karışık ortamda hangi milletten veya hangi dinden olduğu belli olmayan insanlar Kalenderilik gibi adlar altında toplanarak ve garip kıyafetler ve garip hareketler sergileyerek toplum huzurunu kaçıran tarafta yer almışlardır.

Mevlana Kuran’ın ayetlerinin ve hadislerin dış zahiri ya da görünür anlamlarının yanı sıra bir de iç batıni ya da gizli anlamlarının bulunduğunu, bu anlamların ise yorumlama yoluyla anlaşılabileceğini söyleyerek bir kapı açmakta ancak bu açtığı kapı daha sonra kendisine ve Mesneviye gelip dayanmaktadır.

Mevlana, Türkçe bilmediği gibi oğulları da bilmez. Özetle; Mevlana bir Türk sûfisi değildir. Farstır. Fars kültürünün yayıcısıdır. Mevlevilik 16.yy’dan itibaren II.Bayezıd tarafından yeniden düzenlenerek devletin yararına bir tarikat haline getirilmiş Mevlana ailesinden 19.yy’da ve 20.yy başlarında Veled Çelebi İzbudak gibi Türkçü bilim adamları yetişmiştir. Ancak bu olanlar Said-i Nursi gibi Mesneviyi kopyalayarak kendini ululaştıran ve bu gün Cumhuriyet yıkıcılığı için kullanılan Türk Milletine büyük zararlar vermiş Mevlana’nın faaliyetlerini hoş görmemizi sağlamayacaktır.   

Mevlana Mesnevi’de şöyle diyor: “Donup kalmamış olan keskin bakışlarsa, ileriyi delip gider, perdeleri yırtıp görür. Bu bakışa sahip olanlar, on yıl sonra olacak şeyi şimdicik, hem de gözleri ile görürler. Böylece herkes bakışı ve görüşü miktarınca gaybı da görür, geleceği de… hayrı da görür şerri de.” (24)

Mevlana’nın torunu ve onun felsefesini bugün olduğu gibi devam ettirmeye çalışan ve hiçbir takıyyeye de lüzum görmeyen Cemalnur Sargut Hanım aynen şöyle demektedir; “Aslında vahdet-i vücûd fikrine inanan ve kendini fenâ mertebesine ulaşmış olarak gören bir sûfi, doğal olarak Yaratıcı’nın sahip olduğu niteliklere, kendisinin de sahip olduğunu düşünür. Bâyezid-i Bestâmi’: “İlmi Allah olan âlim, kitap olmaksızın ve ezberlemeksizin, O’ndan istediği kadarını istediği zamanda alır.”

Mevlana bununla da yetinmeyerek, peygamberden üstün olduğunu şu sözlerle ifade ediyor;


“Bugün Ahmed benim;

Ama dünkü Ahmed değil.

Bugün anka benim;

Ama yemle beslenen kuşcağız değil” (25)

Ve devamla kendin de Tanrılık görüyor

“Enelhak kadehiyle bir yudumcuk içen sızdı

Tanrılık şarabından.

Şişelerle, küplerle içtim ben, sızmadım,

Ben, sultanların aradığı sultan.

Ben hacetler kıblesiyim.

Gönlün kıblesiyim ben.

Ben Cuma mescidi değilim,

İnsanlık mescidiyim ben.” (26)

“Mızrak, kalkandan nasıl geçerse

Ben de gündüzlerden, gecelerden öyle geçtim.

Ondan dolayı bence bütün şeriatlar, bütün dinler birdir.

Bence yüz binlerce yılla bir saat aynı.” (27)

Bu söylenilenlerin ne Ezoterizm ile ne Tasavvuf ile ne Sufilikle alakası yoktur. Bu yazılanlar Sadece İslam dini değil bütün dinlerde ki Tanrı inancına aykırıdır.

MESNEVİDE Kİ MÜSTEHCEN HİKAYELER

Sevgili Okurlar,

Mevlânâ’nın eserlerindeki müstehcenlikle ilgili eleştirilere karşı çeşitli savunmalar yapıla gelmiştir. Mevlânâ’nın eserlerini okumadan “Allah dostu Mevlânâ böyle bir şeyi eserlerine almaz” diyenler olduğu kadar; “Bunlar eserlerinin orjinallerinde yoktur,din düşmanları tarafından kitaplarına sokulmuştur” diyenler de vardır. Ama  Mevlânâ’nın eserleri incelendiğinde bu tür  ahlak dışı tabir-i câizse çok sayıda erotik hikâyenin bulunduğunu görmekteyiz. Örneğin;  Mesnevi’de eşek ile cariyenin ilişkisine imrenen bir sahibenin durumu ( Mesnevi, II/192, Beyit:1333.) Mısır halifesinin,  Musul padişahının huri gibi güzel cariyesine âşık oluşunu ve onu almaya giden genç kumandanın, o güzel cariye ile olan münasebetini anlatan hikâye (Mesnevi, 5/278–282, Beyit:3830–3945.) Açıkça eşcinselliğin resmedildiği hikâyeler  -Beyitler 2/ 3155-3160; s.137-138; Beyitler 5/ 2495-2515; s. 205-207. (28)

Değerli Arkadaşlarım,

Arkadaşlarımız Facebook paylaşımlarına bakınca haklı olarak bizim uzun yazdığımızı söylüyorlar. Doğrudur uzun oluyor ancak tüm amacımız sizleri bilgilendirmek ve her paylaşımımızda elimizden geldiğince yeni bir ufuk açmaya çalışmaktır.  Her paylaşımımız özgündür ve aynı konuda ki onlarca bazen yüzlerce yayının karşıtı veya cevabı niteliğinde olabilmektedir. Yıllardır bu konuları anlatmamıza rağmen her seferinde konuyu bir adım daha bilinmeyene  götürüyor daha uzun ve geniş çalışmalar sonucunda sizlerle birlikte oluyoruz. Bu sebeple bizi hoş görünüz. Kaldı ki ne kadar özetlesekte konumuz sayfaya sığmıyor. Bu sebeple Mevlana konusu ile ilgili anlatacaklarımıza devam edeceğiz.

Bir süredir zaruri sebeplerle birlikte olmadığımız için kusura bakmamanız ve bir sonraki paylaşımımızda bir arada olmak dileğiyle Tüm değerli Arkadaşlarıma sağlık mutluluk ve başarılar diler, en içten sevgi ve Saygılarımı sunarım.

25.01.2021 SAAT 02.30

TANER ÜNAL

KAYNAKLAR

  1. Abdülbaki Gölpınarlı Tasavvuf s.256
  2. Abdülbaki Gölpınarlı TASAVVUF s.257
  3. Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ?
  4. YAŞAR NURİ ÖZTÜRK MEVLANA Celaleddin Rumi Ve İnsan
  5. Ahmed el-Eflâkî el-Ârifî (ö. 761/1360) Mevlana ve etrafındakileri anlatan Menâkıbü’l-ârifîn adlı eserin yazarı.
  6.  9. yüzyılda Horasan bölgesinde ortaya çıkıp daha sonra bütün İslâm dünyasında yaygınlık kazanan tasavvuf anlayışı.Hamdûn el-Kassâr, EbûHafs el-Haddâd, Ebû Osman el-Hîrî gibi öncüleri olan bu harekette; Allah’a giden yolda olmak  ve dünya işlerinden soyutlanma esastır. Akt Hangisi Gerçek Mevlana
  7. Mehmet Aydın, Mevlânâ ve Sufizm, NKM Yayınları, Konya 2001, s. 15-16
  8. Prof.Dr. Süleyman Uludağ; Fahreddin Razi, sayfa 100-103
  9. Marx-Engels, Seçme Yapıtlar 3, Ankara, Sol Yayınları, 1979, s. 454
  10. Yaşar Nuri Öztürk Mevlana
  11. Midhat Bahari BEYTUR,, Mesnevi Gözüyle Mevlâna, Şiirleri, Aşk ve Felsefesi, Sulhi Garan Mevlâna, istanbul, 1965, s. 91
  12. Hangi Mevlana
  13. Mesnevi I, s. 120
  14. Mesnevi IV, s. 211
  15. Mesnevi VI, s. 1370
  16. Süleyman Uludağ, İslam Düşüncesinin Yapısı, s.157-8
  17. Garbis Altınoğlu Mevlana Celaleddin-i Rumi: Dünya ve Türkiye Burjuvazisinin Sevgilisi
  18. Mektuplar: 136
  19. Ahmet Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri I, s. 283
  20. Garbis Altınoğlu Mevlana Celaleddin-i Rumi
  21. Sadettin Merdin Mevlânâ Örneğinde Anadolu İslam’ı
  22. Mahmud  Erol Kılıç’la Söyleşi Cagito Sayı 46 2006  Sayfa 103
  23. Cihangir Gener Ezoterik-Batıni doktrinler Tarihi Yurt Kitap-Yayın 2007 Ankara
  24. Mesnevi c. IV , 2901 Akt Kevser Yeşiltaş Nilüfer DİNÇ Batıni Mevlana
  25. Mevlânâ Celâleddin, A. Gölpınarlı, İnkılâb Kitabevi, İst/1985, 4.basım, s.203
  26. Mevlânâ Celâleddin, A. Gölpınarlı, İnkılâb Kitabevi, İst/1985, 4.basım, s.292
  27. Mesnevi, C. I, 3503–3504 beyit
  28. Mesnevi, Çeviren: Veled İzbudak/ Gözden Geçiren: Abdulbaki Gölpınarlı/ Şark İslam Klasikleri/ Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları
0 0 oy
Yazıyı Değerlendir
Bildirimler
Bildir
0 Yorum
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle

İlgili Yazı

KIRK GÖKTÜRK (II)

Yazar : - 11 Ağustos 2020 0
“Ey Türk! Onlar senin aklını devşirmeden sen aklını devşir. Çoklar diye korkma, azız diye çekinme.” Bilge Tonyukuk KÜRŞAD ve 40…
0
Düşüncelerinizi ister misiniz, lütfen yorum yapın.x
()
x