LİBYA ATEŞKESİNİN TÜRKİYE İÇİN ÖNEMİ

499 0

Arap Baharı olaylarının ardından başlayan bölgesel olayların etkisiyle iç savaşın sürdüğü Libya’da tarafların 21 Ağustos 2020 günü ateşkes ilan ettiklerini açıklaması dikkatleri bu bölgeye yoğunlaştırmıştır.

Birleşmiş Milletler (BM) tarafından tanınan Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) Başbakanı Fayez el Sarraj tarafından “Tüm askeri birliklere derhal silahların susması ve Libya topraklarının bütününde tüm muharip operasyonlara son verilmesi talimatının iletildiği” duyurulurken, eş zamanlı olarak General Halife Hafter güçlerine bağlı ve Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih de “Ateşkes ilan edildiğini” duyurmuştur.

Tarafların ateşkes duyuruları ile birlikte bazı taleplerini de açıkladıkları görülmüştür.

UMH tarafından; Halife Hafter güçlerinin kontrolünde bulunan stratejik öneme sahip Sirte ve Cufra şehirlerinin asker ve silahtan arındırılması, UMH ile Hafter güçleri arasında bir güvenlik anlaşması yapılması, 2021 Mart ayı içerisinde seçim yapılması, Libya’nın toprakları üzerindeki tam egemenliğinin sağlanması, yabancı güçler ve paralı askerlerin ülkeyi terk etmesi” önerileri yapılmıştır.

General Halife Hafter idaresindeki Tobruk merkezli oluşum da; tarih vermeden seçim çağrısında bulunulurken, yapılacak seçim sonrası Sirte kentinin yeni seçilecek hükümetin geçici merkezi olmasını önermiştir. Çünkü Sirte petrol ve doğalgaz sahalarının başladığı önemli bir sahadır. Ayrıca petrol ihracatı için mevcut alt yapısı ve limanı ile stratejik bir merkezdir.

Ayrıca iki taraftan da “ülkedeki petrol üretimine yönelik blokajın kaldırılması ve elde edilecek petrol gelirlerinin Libya Ulusal Petrol Kurumu’na ait yurt dışı banka hesabına aktarılması çağrısı” ise dikkatli gözlerden kaçmamıştır. Zira mücadele için ekonomik güce ihtiyaç olduğu muhakkaktır. Bunun da en kolay yolu elbette ki zengin ve kaliteli Libya petrol yataklarıdır.

Sarraj ve Hafter’in; “petrol üretimine yönelik blokajın kaldırılması ve bir anlaşmaya varılana kadar petrol gelirlerinin özel bir banka hesabına yatırılması” talebinin ardından Libya Ulusal Petrol Kurumu (NOC) da “Petrol tesislerinin askeri işgalden kurtarılması ve kurum çalışanlarının güvenliğinin sağlanması, bu koşullar yerine getirildikten sonra mücbir sebep durumunu sona erdirip petrol ihracat faaliyetlerine başlayabileceğiz” açıklaması ile talebi desteklediğini duyurmuştur.

Bu gelişmelerin ardından BM Libya Destek Misyonu (UNSMİL) tarafından “her iki açıklamadan da memnuniyet duyulduğunu ve Libya’daki tüm yabancı güçler ile paralı askerlerin ülkeden çıkması çağrısı” yapılması[1] ise çok önemlidir. Çünkü Libya toprakları üzerinde iki taraf için savaşan Rusya, Suriye ve Sudan’dan gelen binlerce paralı asker olduğu gibi Sarraj Başbakanlığındaki Libya UMH ile yapılan anlaşma gereği Türk askerleri de Libya’da yer almaktadır. Benzer bir talep Sarraj tarafından da yapılmıştır ve Sarraj bu sözleriyle her ne kadar Türk askerini kast etmiyor olsa da yabancı güçlerin çekilmesi söz konusu olduğunda karşı tarafın “Türk askeri de çekilmelidir” diyerek ön şart getirecekleri muhakkaktır. O nedenledir ki bu husus hayati derecede Türkiye’yi ilgilendirmektedir.

İç savaş başladığı günden itibaren filen 3’e bölünmüş durumda olan Libya’da, bu ateşkes kararı ile birlikte bölünme zımnen ve de uluslararası hukuk açısından gerçekleşmiştir. Uzun bir süredir Rusya ve BAE’nin hararetle destekledikleri, Fransa’nın yakınlık duyduğu, Mısır’ın ise askeri birlikleri ile fiilen yanında yer alabileceğini ilan ettiği Hafter Güçlerinin; Türkiye’nin desteği ile Libya UMH karşısında başarılı olmaması ve hatta Sirte-Cufra Hattı’na kadar çekilmesi, Hafter’in gelecekte de Libya’nın tamamında başarılı olamayacağını gösterdiği bir zamanda yapılan bu ateşkes bölgede süreci yediden şekillendirebilecek kadar önemli sonuçlara gebedir.

Zira Rusya ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)’nin Hafter Güçleri eğer tamamını kontrol altına alamaz ise Libya’nın en azından 2’ye bölünmesi istekleri[2] uzun bir süredir bilinen bir gerçekti. İşte bu durum şiddetle Türkiye’yi ilgilendirmektedir. Zira Türkiye ile Fayez Al Sarraj Başkanlığındaki Trablus merkezli Libya UMH arasında 27 Mayıs 2019’da başlatılan çalışmalar neticesinde 27 Kasım 2019’da imzalanan “Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” anlaşması tehlikeye girmektedir. Çünkü anlaşma kapsamında yer alan Libya kıyıları, Hafter Güçlerinin kontrolü altındaki Libya’nın doğu sahilleri bölgesinde bulunmaktadır. Dolayısı ile Hafter Güçleri Libya’dan ayrı bir şekilde devletleşmesi halinde 27 Kasım 2019 tarihli anlaşmayı tanımayacaktır. Ki Hafter, daha önce de bu anlaşmayı tanımadığını zaten deklare etmişti.

Kaynak: İntell4 Strategy News, 18.02.2020.

Libya’nın bölünmesi durumu Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikalarını ve Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) stratejilerini büyük oranda olumsuz etkileyecek düzeydedir.

Muammer Kaddafi sonrası gelişen olaylar karşısında Türkiye; Katar ile beraber Trablus merkezli ve BM tarafından da tanınan yasal Libya UMH tarafında yer almaya mecbur kalmıştır. Çünkü Libya sahasında yasal UMH’nden başka alternatifi ve seçeneği olmadığı ortadadır. Türkiye bu şekilde safını belirlerken; Suudi Arabistan, BAE ve Umman’ın başı çektiği bütün Arap dünyası ile İsrail, Yunanistan, GKRY, Rusya, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve bazı AB ülkeleri ise Tobruk merkezli General Halife Hafter tarafında yer alarak topyekûn Türkiye’yi karşılarına almıştır[3]. Fransa, Libya konusunda da Türkiye’yi en yüksek sesle eleştiren Avrupa lideri olarak öne çıkarken, Almanya’nın Fransa’ya göre daha diplomatik duruş sergiliyor görüntüsüne rağmen Türkiye’yi desteklediği de söylenemez.

Sonuç olarak;

Ateşkes sonrası yapılması beklenen müzakereler sürecinde ateşkesin çok çabuk bozulabilecek kadar hassas dengeler içerdiği unutulmamalıdır. Çünkü müzakere sürecinde Libya toprakları üzerinde varlığını sürdüren 400 civarında kabilenin her biri kendi ekonomik ve kültürel kazanımları peşine düşeceği müzakereci tarafların bilmesi gereken en önemli husus olarak karşılarına çıkacağı muhakkaktır.

Hatta ola ki sulh yoluyla Rusya ve BAE’nin de istediği gibi bir şekilde Libya’nın 2’ye bölündüğü varsayılsa bile Libya topraklarına uzun yıllar kalıcı barışın gelmeyeceği de hatırda tutulmalıdır. Zira 2 taraf arasında bölünecek olan Libya kabilelerinin yer aldıkları bölge hükümetleriyle de ekonomik ve kültürel kazanımlar peşine deşeceklerdir.

Ateşkes sonrası yapılması beklenen müzakereler sürecindeki her hal ve şartları çok iyi takip etmesi gereken Türkiye karar alıcı mekanizmalarını çok önemli görevler ve sorumluluklar beklemektedir. Türkiye’nin Doğu Akdeniz, Ege, Kıbrıs, Ortadoğu ve hatta Kafkaslar bölgesini de ilgilendiren Libya politikalarının çökmemesi çok büyük öneme haizdir.

***

Makalemizin yayınlanma tarihinin 26 Ağustos’a gelmesi nedeniyle Türk tarihi açısından bugünü yad etmeden geçilmemelidir.

26 Ağustos 1071’de Büyük Selçuklu Hükümdarı Sultan Alp Arslan ile Bizans İmparatoru Romen Diyojen komutasında yaşanan Malazgirt Meydan Muharebesi’nin ardından tarihin eski devirlerinden beridir Türk yurdu olan Anadolu’nun kapıları Türk Milleti’ne bir kez daha açılmış ve Türkler bir daha çıkmamak üzere Anadolu’ya yerleşmeye başlamışlardır.

1071’in acısını unutamayan Batı karşısında 13 Eylül 1683 günü Viyana bozgunun ardından başlayan Türk Milleti’nin geri çekilme süreci Sakarya MeydanMuharebesi (22 Ağustos-13 Eylül 1921) zaferi ile durdurmuştur. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Batı’nın, Anadolu’dan çıkartmak ve Asya içlerine kadar sürmek istedikleri Türkler; Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde Millî Mücadele başlatmıştır. Bu mücadele kapsamında Sakarya Muharebesi devam ederken Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 26 Ağustos 1921 günü “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz” emri ile Türk Milleti’nin 238 yıldır devam eden geri çekilme süreci son bulmuştur.

26 Ağustos 1922 günü Türk Millî Mücadele sürecinin en önemli günlerinden birisidir. Zira bugün Türk Ordusu, Yunan Ordusuna karşı genel taarruz başlatmıştır. Savaş’ın en stratejik süreci ise 1 Eylül 1922 günü Mustafa Kemal Atatürk’ün Kocatepe sırtlarından; “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz, İleri” sözü ile başlamış ve 9 Eylül 1922 günü Türk Ordusunun İzmir’e girmesi ile Kurtuluş Savaşı zaferle sonuçlanmıştır.

Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları başta olmak üzere; Türk Tarihi süreci içerisinde Türk Yurdu için can veren Şehitlerimizi ve Kahraman Gazilerimizi şükranla anıyorum.

                        :

İsmail CİNGÖZ; Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Uzmanı/M.Sc. – BULTÜRK Ankara Temsilcisi.

[1] Deutsche Welle Türkçe; “Libya’da taraflardan ateşkes ilanı”, 21.08.2020.

[2] İsmail CİNGÖZ; “Libya ve Doğu Akdeniz’de Son Durum”, Ticari Hayat Gazetesi, 03.06.2020.

[3] İsmail CİNGÖZ; “Sisi’nin Blöfü”, Ticari Hayat Gazetesi, 24.06.2020.

NOT: Bu makale 26.08.2020 tarihinde Ticari Hayat Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

İsmail Cingöz

İsmail Cingöz

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Uzmanı Araştırmacı Yazar Eserleri; -Türkiye Suriye İlişkilerinin Dönüşümü Arap Baharı ve Hatay Faktörü -Türkiye Gündem Değerlendirmeleri

Related Post

Anayasa Değişikliği ve Çözüm Süreci

Posted by - 19 Kasım 2020 0
“1982 Anayasası kimin Anayasası?” sorusunu soran Hikmet Sami Türk, “Anayasadan Türklüğün kaldırılamayacağını” vurguyarak, “Bu Türk milletinin anayasasıdır. Türk milletinin adı…

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir