Latin Alfabesine Geçiş Padişahın Emriydi!

853 2

Sevgili okurlar, 1 Kasım 1928 yılında esasen pek uzun zamandır verilen bir mücadele devamı getirilememiş, kısmi bir zaferle neticelendirilmiştir. Öyle ki Atatürk’ten çok çok daha önce Arap harflerinden kurtulmayı Osmanlı devleti denemiş fakat bu hüsranla sonuçlanan bir serüveni ortaya çıkartmıştır. Yalnızca bu konuda hüsran yaşanmayacak, buna yeltenildiği her devirde yeni problemlerle yüzleşmek zorunda kalacaktır devlet. Öyle ki ulemanın kaçırılmış olan dizginleri artık sarayı ve padişahı dahi tehdit eder hale gelmişti. Bakınız Cemalettin Efgani’nin “ulema ayaklandı” diye Coğrafya haritalarını tuvaletlere tepmesi. Bakınız “ulemanın tepkisini çekmemek için” Yüksek öğretim hamlelerinin bir süreliğine 1865’e kadar merdiven altında yahut paşaların farklı konaklarında bölüm bölüm derslerin verilmesinin tercih edilmesi… Örnekleri çoğaltabiliriz.

Sizlere bu hafta 130 yıllık dilde ve fikirde verdiğimiz mücadeleden bahsedeceğim. Ki bu mücadelenin baş kahramanları içerisinde padişahlar, paşalar, yazarlar ve aydınlar, valiler de bulunmaktadır. Bürokratik çağdaşlaşmanın zannımca ilk temelini atan Sultan III. Selim, Mehmet Tahir Münif Paşa, Ahmet Cevdet Paşa, Mustafa Celalettin Paşa, Kılıçzade Hakkı bey, Sultan II. Abdülhamid Enver Paşa ve Ziya Gökalp bu hamlelerde mendirek isimlerdir. Fakat gemiyi limana ulaştıran rahmetli Mustafa Kemal Atatürk’tür. Gelin bu sefer her çirkin hadisenin baş kahramanı olan “cehaletten” başlayalım.

Sultan II. Abdülhamid şahsen talihsiz bir dönemde hüküm sürmesi kaderine nakşedilmiş bir isimdir. Politikalarını ve yapmak istediklerini okuduğunuzda bana sizler de hak vereceksiniz. Ben Sultan’ın en büyük marifeti olarak Atatürk ve silah arkadaşlarını yetiştiren kaliteli okullar açmasını ve o okullarda talebe yetiştiren kaliteli muallimlerin dersler vermesini örnek vermek isterim. Zira bu başarısı bizleri yok olmaktan da kurtarmıştır. Hür ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri o okulların çıktıları tarafından atılmıştır. O bir avuç Türk dediklerimiz ile Sultan II. Abdülhamid arasında böyle bir bağ bulunmaktadır. Lakin bu tarihsel hatalarının üzerini örtmek için bir çarşaf olabilemez.

Öyle ki rahmetli Sultan da cehaletin kaynağını esasında dilde görmüştür. Kendinden önceki dedeleri ve amcalarının hükümranlığında açılan okullarda ders kitapları yazılması adına Encümen-i Daniş’in oluşturulması ve en zorlandığı hususun da Bahriye ve Harbiye mekteplerinde okutulacak olan “modern” doktrinlerin Avrupa’daki kelimelere Osmanlıca karşılıklar bulmak olmuştur. Örneğin 1773 yılında açılan Mühendishane-i Bahr-i Hümâyun’da ders verenlerin sıkıntısı modern kavramların Osmanlıca karşılıklarının olmadığıdır. Batı’daki savaş teknolojisinin gittikçe gelişmesi XVIII. asırda Osmanlı’nın iyice içine düştüğü ahval bazı sahalarda kuvvet gücünden değil savaş makineleri yahut teknolojileri bazında yenilgiye uğramasına sebebiyet vermiştir. Mühendishane-i Bahr-i Humayun’un açılışı da, yediğimiz bir tekmeden sonra gerçekleşmiştir. Batı bazlı savaş teknolojilerini anlamlandırma ve onları kullanabilmek adına evvelce Hristiyan Bosnalı ve Sırp uzmanlardan, müteakiben Fransız ve İtalyan ve Almanlardan, asrın sonlarından itibarense ağırlıkla Fransız, İngiliz ve Flemenk askeri uzmanlardan istifade edildi. Karlofça’dan itibaren de mütemadiyen kara ordusunun yeniden yapılandırılması gerekliliği çok geç bir tarihte fark edilmiş olacaktır.

Rus donanmasının 1770’de Çeşme Limanı’na sığınmış olan Osmanlı donanmasını ani bir baskınla yakması bu alanda askeri bir mühendislik ihtiyacının olduğu gerçeğini ortaya çıkartmıştır. Bu minvalde modern deniz bilimine, teknik eğitimine olan ihtiyaç da kendisini normal halde gün yüzüne çıkaracaktır.

Baron de Tott’un da içerisine bulunduğu bu askeri uzmanların modern askeri taktikleri Osmanlı ordusuna kazandırması istenmiştir. Fakat Baron de Tott’a verilen topçuların ıslah edilmesi görevi için modern dökümhanelerin olmayışı en büyük sıkıntıyı çıkartmıştır. Velhasıl kelam sözgelimi bu yenilgiyle beraberinde gelen yenileşme, modernleşme hareketleri maalesef kopyalanarak gerçekleştirilmek zorunda kalınmıştır.

Donanma adına oluşturulan sistemli olması planlanan fakat asla sistematiğe giremeyecek olan (1869’a kadar) geometri, seyrülsefer ve modern kartografyacılık dersleri için de hali hazırda Avrupa’daki ileriliği yakalayacak ve sorunsuz şekilde bahriyelilere düzenli saat aralıklarında bu yöntem-teknikleri öğretilecek ders kitapları, kavramlar asla hazırlanamamıştır. I. Abdülhamid zamanında el atılan duruma tayin edilmiş olan sadrazam Halil Hamit Paşa bir dizi reform girişiminde bulunsa da bu reform teşebbüslerini çevresindeki ileri gelen eski donanma mensubu yetkililerce kabul ettirememiş fakat Cezayirli Seyyid Hasan’ı bu kurulan okulun başına getirerek tepeden sağlam tutmayı kısmen başarmıştır. Lakin çok fazla uzun sürmeyecek, bir öğretim programı olmayan bu okulun ilk çatırdaması denizcilik sahasındaki bilgisizliğin giderilmeye çalışılması adına harıl harıl Avrupa’dan kitaplar getirtilerek öğrencilerin önüne konmuştur. Fakat bu sefer de dil bazında öğrencilerin yetersizliği bu hamleyi de apsorbe edecektir. Ve okul kadrolarında bulunan yaşını almış uzmanların da bir bir fiziksel yetkinliğini kaybetmeye başlaması bu projenin infialine sebebiyet verecektir. 3 yılda gelinen noktanın Avrupa ile ölçülemez geriliklere denk olduğu anlaşıldığında işe matbaa konusundan başlanılması ve seri halde kitapların üretilmesi gerektiği anlaşılacaktır. Yirmisekiz Mehmet Çelebi ile birlikte bir ilerleme kaydedilmiş olunsa da en büyük kırılma noktası olarak kara ve deniz mühendisliği okullarının nitelikli olmayan kadroları bir çuval inciri birkaç defa üst üste rezil edecektir.

Modern okullaşmanın en büyük engeli esasında yukarıda ifade ettiğim kavramsal çağdaşlığı kaçırmış olmamızdan dolayıdır. Biz 130 yıllık bu serüvenin ana hatlarına tekrar dönecek olursak, II. Abdülhamid’in talihsiz fakat zeki bir lider olduğundan bahsetmiştim. Dolayısıyla kendinden önceki Padişahların bu başarısızlığının sebebini kökten çözmek gerektiği düşüncesinde olmuştur her vakit. Mütedeyyin bir yaşantıya sahip de olsa bilakaydüşart Sultan II. Abdülhamid cehaletin kaynağını Arap harflerine yüklemiş ve bu şekliyle de yeni alfabe arayışları içerisine girmiştir. İleri okumalar yapan sevgili okurlar fark edeceklerdir ki 1928 yılında ilan edilen Harf İnkılabı ile Türkçe, revize edilmiş bir Latin alfabesiyle yazılmaya başladığı gibi 1908 yılında yaşananları anımsarlarsa, Arnavutlar alfabeyi değiştirince Şeyhülislam’ın izni alınabilseydi II. Abdülhamid’de Latin alfabesinin rahat anlaşılabileceği bir Türk-Latin alfabesi tasarımına geçecektir.

Türk tarihine baktığımızda tarihimizde kullandığımız pek çok alfabeye son ve en şiddetli haliyle kullanılması tasvip edilen Latin alfabesinin bu denli ısrarcı hale getirilmesindeki sebebiyet medeniyetimizin Reforme edilmiş olan Avrupa medeniyetine mecbur ve ne yazık ki muhtaç hale gelmesinden ötürüdür. Onlar gibi düşündüğümüz, onlar gibi giyindiğimiz ve onlar gibi kelamlarımızı telakki ettiğimiz müddet bu böyle gidecektir. Zira Tanzimat sonrasında birkaç Fransızca kelimeyi Piyer Lotti’de söylemek aydınlık göstergesi idi. Redingot giymekten Avrupalı hayalleri kurmaya kadar bu bağlılık, bu muhtaçlık kaçınılmaz raddeye bu şekilde ulaşacak ve günümüzde ise doruklarını tadacaktır.

Tarihte Latin alfabesiyle yazılan ilk Türkçe metin Sultan III. Selim dönemine aittir. III. Selim’in mantalitesindeki Fransız Devrimi’nin yarattığı ve Fransa’da gelişen kanlı devrim palavrasının, inkişafın geldiği nokta hiç de Avrupa’nın demirbaş devletlerini dumura uğratmamıştı. Terör devri ardından batması ve gerilemesi gereken bu medeniyet, kırıntılarından yeni kavramlarıyla birlikte tekrardan kurulmuş ve Giyotin ile idam edilen “Monarşik Yapı” 15 yıl gibi çok kısa bir süre sonra tekrardan hakim kılınmıştır.

Ali Ufkî’nin güftesini iki alfabe ile yazdığı bir şarkı: “Ağalar, bir civan sevdim”.

Bu sebeple ve zaten de bu tarihte saltanatı başlayan III. Selim’in saray erkanı olarak kendisine hizmet etmesi adına görevlendireceği isim Fransız usta mimar Antonie Ignace Mellingi’ye büyük bir destekle kendi himayesine girmesini sağladı. Ve adı da soyadının sonuna Paşa eklenerek Osmanlılaştırıldı. Melling Paşa kısa zaman içerisinde tabi Sultan’ın da iradesine karşılık Türkçe derslerine başladı. Türkçe’yi kısa süre içerisinde öğrenen mimar, esasında hiç Arap harfleriyle Türkçe öğrenmedi. Arap harfleriyle de karşılaşmadı. Türkçe’yi kısa zamanda öğrenmiş olmasındaki hünerse Arap alfabesiyle tanışmamış olmasından dolayıydı. Yani Türkçe okuyor ve Latin harfleriyle okuduklarını, duyduklarını yazmakta idi. Böylelikle Türkçe okunup Latin harfleriyle de yazılmasının mümkün olmayacağı kanısını ortadan kaldırmakta idi. Fakat bu bir süre devam edecektir böyle. Fransız mimara verilen ilk gören Sultan’ın biricik kızı Hatice Sultan’ın hususi sarayını (Ortaköy) restore etmekti. Mimar bunu yapmak için oldukça donanımlı fakat istenen şeyse mimar için oldukça zorlayıcı, dogmaların engeline takılan bir emirdi. Zaten de Melling Paşa’nın aklını karıştıran konu mahremiyet meselesidir. Melling Paşa Hatice Sultan ile karşılıklı olarak görüşerek plan ve projelerini, nerelerini restore edileceğini belirtmesi mümkün olan bir hadise değildir. Melling Paşa buna karşılık Hatice Sultan ile görüşmenin imkansız olmasından dolayı yazışarak görüşlerini ifade etmeye başvurdu. Fakat ne demiştik? -Paşa Türkçe’yi öğrenirken asla Arap harfleriyle karşılaşmamıştı. Melling Paşa’da zaten bu iletişimi öğrendiği Türkçe dili Latin harfleriyle yazarak gerçekleştirdi. Sultan’ın kızına yazdığı mektup Türkçe idi lakin Arap harfleriyle değil Latin harfleri ile yazılmıştı. İşte bu mektuptur dilde reformun başlatılmasına sebebiyet veren. Hatice Sultan bu Latin harfleriyle kaleme alınmış Türkçe mektuba aynı şekilde karşılık verince ve bu mimar safında çalışan kısmen de bilinçli olarak Sultan’ın sayesinde gözetlenen paşanın bu iletişimi bu şekliyle sağlaması Osmanlı aydınları içerisinde “dilde reforma gidileceği” yaygarasını çıkartacak, yayılmasını sağlayacak ve bu ilginç olayın bir çok hadiseye gebe olacağı da bir anda gündem yaratacaktır.

Melling’in Hatice Sultan’a mektubu.

Okuyamayanlar için (Murat Bardakçı’dan):

“Bundan bir buçuk sene mukaddem (önce) bu kulları efendilerimize elmaslı bir çiçek (çiçeği) Pinel bezirgânından (Pimnel adındaki tüccardan) alıverdim. Bu defa bezirgân-ı merkum (adı geçen tüccar) hapsolunup mal ve veresesi mîrî (devlet hazinesi) tarafından zaptolundu. Sekizyüz elli kuruş bahası olan çiçek mezkûr defterde efendilerimize bin kuruşa satıldığı işaret olundu. Mezkûr madde Defterdar Efendi tarafından Efendilerimiz’e arzolundu ve efendilerimiz galiba bahası için farkından maddeyi hayata getiremeyip mezkûr çiçeği Pinel bezirgândan aldıklarını inkâr ettiler. Pinel bezirgândan tashih olundukta bu kullarının vasıtasıyla satıldığını ifade eyledi. Fransalı’nın malı tahsiline memur olan Çavuşbaşı Osman Efendi bu kullarından sual ve bin kuruşu talep eyledikte (talep ettiği zaman) bu kulları sekizyüz elli kuruşa mezkûr çiçeği efendimize alıverdiğimi ikrar eyledim ve ikrarıma binâen bu kullarından ya akçeyi yahut Efendimiz’in zimmetinde olduğunu müzekker (zikreden, ifade eden) bir senedi istemişler. Efendim, defterdar ile, çavuşbaşı ile nasıl başa çıkayım? Oturakta (hapiste) beni çürütürler. Kerem, inayet edin Efendim; sekizyüz elli kuruşun çiçek bahasından zimmetinizde olduğunun haberini Defterdar Efendi’ye yahut Osman Efendi’ye irsâl (gönderin) ve bu kullarını merhameten halâs buyurun (kurtarın)”.

Hatice Sultan’ın Melling’e mektubu.

Okuyamayanlar için (Murat Bardakçı’dan):

“Melling kalfa, aman şalı bir dakika evvel tekmil ettirip (tamamlatıp) Mehmed’e veresin, Dimitri’ye verip diktirsin. Aman çabuk şal parçasını Mehmed’e verip veresin ve iskemle yarın gelmezse işime yaramaz. Aman iskemleyi yarın Cuma günü bir saat evvel isterim. Sonra işime yaramaz. Pazar günü bayramdır, bugün sen gelme. İskemleyi tekmil ettirip (tamamlatıp) yarın alıp gelesin ve İşveriz (saray kadınlarından biri) ile gönderdiğim gömlek tekmil oldu mu? Aman cümlesini bir saat evvel isterim. İşleme kumaşlar buldunsa irsal edesin (Gönderesin). Perşembe sabahı üç”.

İşte bir mimar üzerinden başlayan Osmanlı’da dilde modernleşme ve yenileşme algısı çok uzun süreler farklı liderler zamanında kuvvetli isimlerce eleştirilere tutulacaktır. Yani teknik bakımdan Latin harfleriyle Türkçe yazılmasını isteyen III. Selim’dir. Buna muhalif olan da olacaktır tam olarak sonuna kadar destek veren ve Padişah’ın arkasında Sultan’a destek vererek ulemanın baskısına karşılık sert durabilmesini ısrar edecek olan da.

Bu hadiseyle algılanan “dilde reforma gidilmek istenmesi” olgusu zaman içerisinde büyük çığırtkanlıklarla destek görecektir. Tanzimat bu yenilik ihtiyacının fark edilmesinin başlangıcı kabul edildiğinde ve ilk somut adım olarak Tanzimat Fermanı ile gelen bir dizi yenilikle atılan bu adımdan ta Cumhuriyet’in çocukluk yıllarına kadar geçen (1839-1927) süre zarfında devlet eliyle inanılmaz bir iştahla bu reform hareketi ilerletilmiştir. Bu süreçte ortaya çıkan görüşlerden en şiddetlileriyse maalesef 1851’de kurulup 1862’de kendisini sonlandırması gereken Encümen-i Daniş’te çıkan tartışmalarla ikiye ayrılan Osmanlı aydınlarının birbirlerine kanlı aşiret davasının içerisinde imiş gibi görmelerini gerçekleştiğinde meydana gelecektir. O da şiddetle karşı çıkanlarla bu harekete, ısrarla destekleyenlerin kaskatı saflar haline gelmesi ve Osmanlı’da muhalefetin de bu sayede daha bürokratik bir boyut kazanması olayıdır. Reforma destek verenler içerisinde Ermeni alfabesinin kullanılmasını öneren Macit Paşa’ya, II. Mehmet ile Ebu’l Hayr Han arasında kurulan mektuplaşmada kullanılan Uygur Alfabesini önerenlere (ki bu Alfabeyi nakşeden katipler 1890’lara kadar Osmanlı sarayı içerisinde tutulmuş, Osmanlı-Orta Asya Türk hanlıkları ve toplulukları ile olan iletişim bu alfabeyle sağlanmıştır) kadar pek çok isim ortaya çıkacaktır.

Biz bu ihtiyacı biraz daha içselleştirecek olursak 1839 itibariyle zaten bir dil üzerine reform tartışması hafiften hafiften bulunmaktaydı. Fermanın ilanıyla birlikte Tanzimat Dönemi olarak adlandırılan bu dönemin ilk çeyreğinde tartışmaların gidişatı Arap harfleri üzerinde bir reforma gidilmesi konusuydu. Şöyle ki Batı dillerinde olan kelimelerin ayrı ayrı yazımı Arapçaya da uyarlanarak Arapça ile yazılan cümlelerin de ayrı ayrı (kelime kelime) yazılması yönündeydi. Bununla elde edilecek olan başarım (onlara göre) Osmanlı toplumunda Arapça öğrenilmeden olmayacağı için olası bir talebe Avrupa dillerini öğrenmeye başladığında zorlanacağı yüksek ihtimalli kelime kelime yazı yazma şeklini ana dili (Osmanlıcayı) oluştan Arapça kurallarının da öğrenmek istediği dile karşı evrim geçirilmesiyle öğrenci kelime kelime ayırarak yazılar yazmakta, bunu öğrenmekte kolaylık kazanacaktı. İlginç bir yöntem ve ben bu yöntemin uygulamaya alınması takdirinde (olası bir şekilde) Arapça’nın yerini Avrupa dillerinden birinin alması gerektiği iddiasının da gündeme geleceğini düşünüyorum. Bu tabi çok uçuk ve çok uzun bir zaman gerektiren olaydır. Sonuç itibariyle o zamanın insanları günümüzdeki gibi tek kelime Arapça bilmeyen Evlad-ı Fatihan değildi. Bir talebeye önce Arapça öğretilir sonra ilmi hayatı eline verilirdi. Arapçayı bilmeyen de yuhalanırdı. Bu bahsi geçen Arapça’da da kelimelerin ayrı ayrı yazılması görüşü zaman içerisinde yerini Latin alfabesine geçiş şekline çevirmiştir. Çünkü bir dilin kurallarını değiştirebilmek için sizin yüzlerce Ahmet Cevdet Paşa’ya, Münif Paşa’ya ve daha nice nitelikli elemandan binlerce kopyasına ihtiyacınız vardır. Olmadığına göre? bu da böyle devam etmiş çağdaşlaşmak için zaman harcamaktansa, kendi kavramlarımızla ve kendi doğrularımızla sadece Osmanlı sosyolojisine ayak basan uygulamalara zaman harcamaktansa direkt kopyalamanın cazip gelmesine sebebiyet vermiştir.

Alfabede reforma gidilmenin ipinden tutan ve onu asıla asıla 19. yüzyıla da nakleden iki isim vardır. Ağırlıkla Münif Paşa’yı takipten Ahmet Cevdet Paşa’dır. Ahmet Cevdet Paşa döneminden çok daha ileride bir heriftir. Münif paşaysa kendi konaklarında hararetli ilmi tartışmalar yaptırarak Osmanlı’da yükseköğretim süreci de gündeme geldiğinde mevcut bir binanın olmaması hasebiyle tüm evlerini eğitim yuvası haline çeviren biridir. Bu iki isim çevresinde gelişen ve iki ismin etkisinde kalanlarca da devam ettirilen, birikerek palazlanan dilde reforma gidilme söylemi artık siyasi de bir polemik haline dönüştürülmüştür. Mimar Paşa’nın bu hamlesi yahut III. Selim’in bilinçli olarak Türkçe’yi Arap harflerine uygun şekliyle yazılmadan öğrenmesini istemesi bizleri mecburi atılımlara sürüklemiştir. Cevdet ile Münif Paşalar Türkçe dilini fizibilite çalışmasına tabi tutmuşlardır. Türk dilinde ağırlıkla da halk tarafından kullanılan kelimelerin, seslerin çıkarılmasını tam manasıyla Arap alfabesinden türetilen şekliyle çıkarılamayacağını ifade etmişlerdir. Nazal bir dil olan Türkçe’nin gırtlaktan konuşulan bir dil olan Arapça ile yalnızca zorlanarak çıkarıldığını söylemişlerdir. Dolayısıyla sunulan layihalar içerisinde dil hususunda da bir takım yetersizliklerin gelişime engel olabileceği, toplum ve ilmi reformların önüne geçeceğinden bahsedilmiştir. Fakat artık Arapça’yı iyileştirmekten vazgeçilmesi gerektiğini, ya yeni bir alfabe (Latin) ya da ağır çalışmalarda sil baştan Orta Asya alfabelerinden bir dizi uyarlamalar yapılması gerektiği şiddetle tavsiye edilir hale gelmişti. Münif Paşa’nın daha şiddetli tavsiyelerinin sıklıkla ulema engeline takılması onu 1861 yılında verdiği (kendi konağındaki) konferansta Avrupalı 9 yaşındaki çocukların dil öğrenme sürecindeki ilerlemeyi ifade ederek kendisini dinlemeye gelen düşünürlere ve Osmanlı bürokrasisindeki ileri gelenlere, dilde reformun hiç de sanıldığı kadar zor olmadığını izah etmeye çalışmıştır. Fransız çocuklarının yahut Avrupalı çocuklar kısa zamanda Latinceyi kolaylıkla öğrenebildiklerini ve göze daha da seçici açık ve sadece gelen bu yazı stilinin Osmanlı toplumuna da çocukluktan uyarlanması dahilinde 1 kuşağın Avrupa’yı yakalamak için yeteceğini ve hatta artacağını ifade etmiştir. Kısa zamanda bu yazı stiliyle Türkçe yazmasını öğrenmeleri demek toplumu tabandan reforma tabi tutmak demektir. Dolayısıyla Osmanlı toplumundaki bu ağır kütlenin 6-20 yaş aralığının yalnızca 1 kuşakta bile olsa tamamıyla yakalanabilmesi demek her yeni kuşağın birkaç 30 yıl içerisinde her türlü ilmi hareketliliğin devlete rahatlıkla kazandırılabileceğine de dikkat çekmiştir. Aynı şekilde Avrupa’da okur yazar oranının en azından kendisini ifade edebilecek kadar okur-yazar olmasının sebebini de buraya bağlamıştır. Görülmesi ve öğrenilmesi kolay olan bu alfabe (ona göre) Osmanlı toplumunu da kökten kendini “ifade edebilecek kadar” okur-yazar haline getirecektir. İşte bu konferansında da Münif Paşa Osmanlı’nın aslında Avrupa’dan geri kalmasını yazı stilinin görünürlülüğüne ve çocukların öğrenme süresine, öğrenme kolaylığına bağlamıştır.

Bu harflerin kabulünü en somut örnekleriyle temellendirmeye çalışan kişi kuşkusuz Soyadı Kanunu ile İleri soyadını alacak olan Celal Nuri beydir. Celal bey Latin harflerini alalım da gerisini getiririz diyen biriydi. Yazmış olduğu pek çok eserinde özellikle de Tarih-i İstikbal kitabında bu cümlesine en çok vurgu yapan kişilerden biriydi. Verdiği diğer örneklerini Tarih-i Tedenniyat-ı Osmaniye eserinde şöyle sağlamlaştırmaya çalışmış, insanlaraysa korkulacak bir öcü olmayacağını ifade edecektir “bu reformu yalnızca bizler almış olmayacağız. Bakınız Romanyalılar da kendi harflerini bırakarak önce Kiril harfleriyle şimdilere geldiler, şimdilerdeyse onlar da Latin harflerine bir samimiyet duymaktadırlar. Almanların yine Gotik harflerden bilahare kurtulacağını düşünerek dillerinde ve neşriyatlarında ağırlıkla Latince kullanılmaya başlanmıştır.” der. Buna istinaden 20. asrın henüz başlarında dil reformu üzerine çalışanların sayısıyla ilgilenenlerin sayısı epey artmıştı. 1908-1909 ve 1910 yıllarında (1908’de) ilan edilen II. Meşrutiyetle birlikte Latin harflerine dayanan lakin baş şartı ayrık kelime sırasıyla yazılması kararlaştırılan bir Türk yazı stili fikri açılan mecliste de tartışma konusu haline getirildi. Fakat bu mebus meclisinde Rum, Ermeni ve Pontus propagandacıların tahrik edici, yaftalayıcı hatta yer yer hakaret ederek eleştirileri bir süreliğine tekrardan fikri neşriyatlarda kalması gerektiğini doğurdu. Lakin şiddetle yapılan uyarılar bu iş böyle giderse modern kavramların ve halkın yanlış anlamasına bağlı olarak “yanlış Avrupalılaşma” dahilinde Osmanlı dili yabancı kelimelerce istila edilebilir uyarısını duyurmak da elzem hale gelmişti.

1869 tarihli ve 1871 yılında artan Turani silkiniş şuaraları “Eski ve Yeni Türkler” eseri üzerinden Türklerin, Turani ve Aryan memleket mensupları ırkların karışımı olduğunu ortalıkta çarşaf çarşaf delillerle ifşa etmeye yeltenen Nazım Hikmet’in Leh kökenli olan Mustafa Celaleddin Paşa’nın bu yaygarası, Avrupai yazı stiline geçilmeyeceği taktirde toplumsal anlamda önü alınamaz bir iştahlı istek haline gelebileceğini söyleyerek önce aydınların ve arından da yaptığı “kızına Latin harfleriyle Türkçe mektuplar yazması” eylemiyle halkın da gözünde bunun mümkün olması anlaşıldığında bendini çiğnemiş sel gibi duraksız toplumsal istek olacağının altını somut şekilde çizmiştir “bakınız ben bir aydın olarak yapıyor ve bağımsız anlamda fikrimi eyleme döküyorum, sizler de deneyebilirsiniz” algısı oluşturulmakta idi kısacası.

Münif Paşa’nın söylediği kökten gelen dil reformunun çocuklara öğretilmesinin büyük yararları ortaya çıkaracağı konusunda bir başka olguysa şuydu: Terakki Neşriyatı yazarlarından biri olan Hayrettin Bey’in Milli Eğitimi ele aldığı Maarif-i Umumiye adlı makalesi doğrudan Münif Paşa’yı doğrulamaktaydı. 1869 yılında bu gazetede yayımlanan makalede, Latin alfabesini öğrenmenin kolay olduğunu ve toplumun çocuk-genç kesiminin de rahatlıkla öğrenebileceğini yazmaktaydı. Ve sosyolojik sorunları da bu alfabe tarafından üretilen kavramların ülkede tasdik edilmesiyle aşılabileceğini söylemekteydi. Yani bir nevi Batılılaşma sürecinden dibine kadar etkilenmek diyebiliriz. 1869’daki bir diğer veri olan Osmanlı toplumunun %3’lük okur-yazar oranının Latin alfabesiyle -iyi de bir reklam-kampanya sayesinde- çift haneli yüksek rakamlara çıkarılabileceği yine bu makalede vurgulanmıştır.

Mevzuyu daha da resmileştirmek ve II. Abdülhamid’in bu olaylardaki yerinin ne denli önemli olduğunu algılamak istersek bakmamız gereken tarih 1876, I. Meşrutiyet ilanı ertesindeki yıllar olacaktır. Sultan’da farkında idi Arap harflerinin öğretilmesi hem uzun hem de zor idi. Dolayısıyla mektepleşmenin medreseleşmenin önüne geçememesi, yükseköğretim hamlelerinin pek gerilerde kalması ve bazı toplumsal örgütlerin (tarikatlar gibi) tepkilerine yol açmasından endişelenilmesi hadiseleri Sultan II. Abdülhamid’in pek ala hem aklında hem de zeki düşlerinde yer edinmiştir. Ulemanın ne denli karşınıza alınmayacak güce sahip olduğunu anlamak isteyenler için II. Mahmut tipik bir örnektir. Yeniçeri ocağını kelle koltukta topa tutturan ve kapattıran Sultan II. Mahmut ne yazık ki bir askeri sistemi karşısına alabilmişken kendisinin de istekli olduğu mekteplerin yaygınlaştırılması ve medreselerin ikinci statüye düşürülmesindeki arzusuna istinaden kellesini koltuğuna alıp ulema karşısına çıkamamıştır. Bu olmamıştır. Toplumsal statüsünün saray üzerindeki etkisini anlamak isteyenler açısından güzel bir örnekleme olacaktır bu. Meşrutiyete dönecek olursak, Sultan II. Abdülhamid karşısındaki bu okkalı kuvvete karşılık temkinli adımlarla ve güçlü otoriter yönetimiyle bir dizi reformunu gerçekleştirebilmiştir. Bunlardan biri okullaşma ve mektepleşme konusundaki birkaç örnekten biridir Halkalı Ziraat ve Baytar Mekteb-i Alisi. Akabinde Sanayi-i Nefise (görsel-sanat mektebi), Hamidiye Ticaret Mektebi (iktisadi bunalıma ilmi yaklaşımlarla çözümler üretmesi hedeflenen yüksekokul, şimdiki adıyla ve pek hantal halde kalmış Marmara Üniversitesi) bunlardan birkaçıdır. Sultan’ın en büyük hayali hakikaten Türk müteşebbisler yetiştirebilmektir. Ticaret mekteplerinin açılmasındaki sebepte tam olarak budur. Yahudi bankerlerin karşısında Türk-Müslüman müteşebbislerin yetiştirilmesiyle devletin eğer ki iç borçlanmaya gitmesi gerekliliğinde kendi bankerlerine ve ilmi ticaretle meşgul öz evlatlarına borçlanması en büyük hayallerinden biriydi. Keza aynı şekilde Osmanlı topraklarında maden tetkik ve arama çıkarma faaliyetleri adına yine Türk-Müslüman talebelerden oluşturulmasını emrettiği Orman ve Maadin Mektebi “mektepleşme ve medreseleşmeyi terk etme” bandında en tipik ve katı örneklerdir.

Sultan Abdülhamid’in kendisinin kaleme aldığı ve kendisinden çok çok daha sonra Ali Vehbi Bey tarafından Latin harflerine uyarlanmış Türkçe’ye çevrilen “siyasi hatıralarım” adlı eserinde açıkça Sultan II. Abdülhamid şöyle demektedir: “Halkımızın büyük cehaletine sebep, okuma-yazma öğrenimindeki güçlüktür. Bu güçlüğün sebebiyse harflerimizdir” demektedir. Yine aynı eserde Sultan’ın o ilmi tartışmalardan yola çıkarak kendince ürettiği bir çözüm “Belki bu güçlüğü düzeltmek, kolaylaştırmak için Latin alfabesini kabul etmek yerinde olur” ifadesi kullanılmıştır. Biz buradan anlıyoruz ki Arap harflerine saplanmak bataklığa saplanmakla aynı ciddiyeti taşımaktadır. Şunu tekrardan söylemek istiyorum ki sevgili okurlar Atatürk’ün gösterdiği bu kelle koltukta cesareti II. Abdülhamid’in gösterebilmesi o dönem için hiçbir şekliyle mümkün değildir. İfademi mahzur görürseniz “her horoz kendi çöplüğünde öter” diye hafif argo fakat biraz da tecrübe kokan bir deyim vardır Türkçemizde. Atatürk’ün de kendi inkılaplarını ve Osmanlı’nın geçmişte gerçekleştirdiği ilmi tartışmalardan yola çıkarak yeni ülke ve yeni sosyetesi bağlamında gerçekleştirmesi icap eden inkılaplarını engelsiz yapmak için ortalığı rahat hareket edebileceği hale getirmesi gerekmekte idi. Emsali görülmemiş katliamlarla gerçekleşen I. Cihan Harbi neticesinde oluşan otorite yoksunu Anadolu coğrafyasında “mukatelenin” (ortada bir devletin olmamasıyla iki kanlı grubun çeşitli sebeplerce birbirini öldürmesi hadisesi) hakim olduğu bir süreçte Atatürk küllerinden yükselecek bir devletin temellerini kökünden kazıyarak gerçekleştirmeyi çare görmüştür. Çünkü II. Abdülhamid’in de reformlarına köstek olan ulema taifesinden ağır toplar Cihan Harbi ertesinde yeni devletin dinamiklerinde kösteklik teşkil etseydi pek çok problem geçmişten günümüze hiç çözülememiş ve yeni sorunlarla karşılaşmaya fırsatımızın olmadığı halleriyle karşımıza çıkacaktır. Atatürk’ün de fikri hayatında etkilere sahip olan Ebuziya ile İbrahim Şinası, Şemsettin Sami gibi yazarlar, devrin önemli isimleri olması yanı sıra 1884 senesinden sonraki süreçte giriştikleri 500’den fazla harf sayısını 122’ye indirme denemelerinde bulunmuş mühim isimlerdir. Okunmasını şiddetle tavsiye ederim. Kendi kurdukları “müteşebbis” matbaalarında kullanmak, o matbuatlarındaki harfler için özelce döktürülmüş Latin harfleri pek tabi birkaç yüz eser basımında “Avrupa haberlerini” orjinal dillerinde neşredilmesiyle test edilmiştir. Çok fazla kullanışlı olmayan ve ilgi çekiciliği de az olan bu yöntem en azından somut haliyle Latin alfabesinin matbaa üzerinde de tecrübe edilmesini sağlamıştır.

Tarihi biraz ilerlettiğimizde yine II. Abdülhamid zamanının biraz sonrasındaki bir tarihlere baktığımızda Maarif Nezareti’nin bu konuyla alakalı sorumlu kılındığını görürüz. Kamus-ı Türki gibi eserlerin üzerine detaylı araştırma-incelemelerin yapılması ve Osmanlıcayı büyük çoğunlukla etkisi altında bulunduran Arapça’nın sırlarını irdelemek adına (hani olası dil devriminde Arapça temelli bir yol izlemek mümkünse diye) “imla, grammer ve kelime misyonları” üzerine Redhouse gibi ünlü filologlarla çalışılarak bir komisyon kurulması kararlaştırılmıştır. Daha evvel de bahsettiğim üzere 1851-1862 tarihli Encümen-i Daniş’in parçalanmasını sağlayan ayrılıklarda da Cevdet Paşa kabinesinde ufak süreliğinde hizmet ve incelemelerde bulunan Redhouse yine bu 1909’daki imla-tetkik komisyonunda da adını önemle duyurmuştur. Bu komisyonun ortaya çıkarılması artık bu isteğin devlet tarafından da her ne olursa olsun arzulandığını ortaya koyacaktır. Lakin İttihatçıların da bu işe bilhassa Enver ve Mustafa Paşaların alakadar olması bir süreliğine daha çalışmaların uzamasını, siyasi bunalımların pençesinde olmasından dolayı ilerletilmesinin güçleşmesine sebebiyet verecektir. Şafvet Paşa, Ahmet Cevdet Paşa, Sadık Rıfat Paşa, Midhat Paşa ve Selim Sabit Efendi (Masa düzeneği üzerinde eğitimi yasallaştıran ve kamuya entegre eden dehadır) ve Tercüme odasından yetişen bir dizi mütedeyyin Paşalar bu komisyonda (hepsinin ömrü yetmeyeceği için) bir dizi emekler sarf etmişlerdir. Hepsinin de gaye-i neticesinde mütemadiyen bir şekilde dil engelini aşmak vardır. Ama bu Arapça’yı terk ederek ama bu Arapça’yı tekrar organize ederek gerçekleştirilmek şeklinde olacaktır. Gel gelelim şu komisyonun girişimlerine. Asıl hedef yani nihai hedef Arap alfabesinin tekrardan (reorganise) düzenlenerek Türk dilinin nazal şekliyle ifade kabiliyetini arttırma haline uyarlanması olmuştur. Burada dikkatimizi çeken husus bir vali olan Ali Kemali Paşa’nın (Söylemezoğlu Ali Kemali Paşa (1877-1878) ) olayıdır. Bu Vali (tabi o tarih için eski vali olarak anılabilir) BabıAli’ye yolladığı telgrafında kullandığı dil maalesef Arap alfabesiyle değil Latin alfabesinden uyarlanmış Türkçe şeklindeydi. İşte bu dikkat çekilen bir noktadır.

Yazımızın en başında Arnavutluk üzerinden bir işarette bulunmuştuk. Arnavutların Latin alfabesine geçişiyle ilgili. Yahut bir denemesi olduğuna dair ucu açık bir bilgi. Onu da tamamlayarak yakın tarihlere kronolojiyi çekmek icap eder. 1909 yılında Arnavutların milli kültür araştırmaları ve tahkikatlarına sebebiyet veren olay esasta bir ayrılıkçılıktan ziyade “biz kimiz?” sorusu olmuştur. Bunu her ulus kendisine soramaz. Misal Araplar üzerinden gidersek bağımsızlık duygularının sindirilerek yok edildiğini ve çağdaş devirlerde Abdülaziz bin Suud ardından Avrupa’nın demirbaş devletlerinin taşeron ülkesi haline gelmiştir. Onca isyan, onca kalkışma ve katliam ardından gelinen nokta çölde boşuna debelenip durmaktı kısacası. 1910 yılı geldiğinde Arnavutlar saraya başvurdular. Latin harflerine geçiş ve bir dizi Arnavut-Latin alfabesi entegrasyonu bazında izin talep edildi. Sultan bu başvuru yazısını din otoritesinin en tepesi olan Şeyhülislam hazretlerine devredilmesi gerektiğini düşündü ve öyle de yaptı. Şeyhülislam Fehmi Efendi ise bu konuyu etraflıca değerlendirerek Padişah’a bu izin zinhar verilemeyeceğini, eğer verilirse Kur’an dilinin tahrif edileceğinden ve Kur’an diliyle yazılmış-yazılacak olan vesikaların Latin harfleri biçiminde yazılamayacağını belirtmiştir. Dolayısıyla bu hadise Şeyhülislamın da şiddetli reddiyle geri çevrilmiştir. Arnavutlarla ilgili dil konusunda bir hadise daha yaşanmıştır. 1879 yılına ait olan bu olayda Sultan II. Abdülhamid’in dil bağlamında yenileşmenin mümkünatını yarışmaya bağlaması olayıdır. Ufak bir anekdot olarak eklemekte fayda vardır. Bu anekdot Yüksel Hoş hocama aittir.

1879 yılında 2.Abdülhamid’in Arnavut korumaları tarafından kendisine verilen Arnavut alfabesi ve Arnavut tarihi konulu kitap. Kapak, “Ulu efendimiz ve sevgili kralımız sultan 2.Abdülhamit’in zatı şahanelerine” diye başlıyor. Korumalarından dolayı Arnavutça’ya hâkim olan padişah Kitabı alır ve kitabı verenlere seslenir. Hangimiz Arnavut alfabesi ile yazmayı daha önce öğrenecek yarış yapalım mı? Kitap, Arnavut alfabesinin daha kemale ermediği ilk halleriyle basılmıştı. Örneğin DH sesi için Yunan alfabesindeki ∆ işareti ve TH sesi için de Θ kullanılmıştı. Burada “Kral” kelimesi dikkat çekebilir zira açıklamasını şöyle yapmak isterim: henüz Arnavutların kendisini yeni yeni yazılı hayatta neşretmeye başlamasından dolayı “ari” kelimeler, saf ve yüce sözcükler kullanmak istemişlerdir. Aynı şekilde “padişah” yerine Kral, Sultan yerine Hükümdar sözcüklerini tercih ettikleri de bilinmektedir.

Arnavutlar tarafından Sultan II. Abdülhamid’e takdim edilen kitap. Dikkat çeken Mühr-ü Süleyman ile Hilal bulunuyor

Ziya Gökalp’in bu tartışmalara katılması farklı bir boyut kazandırmayacaktır zira kendisi fikri zihniyetiyle birlikte malum olanı savunacak, Sultanların da içerisinde bulunduğu “Arapça’nın Türkçe’yi karşılamadığı” hususuna değinerek Latin harflerine geçişi savunacaktır.

1911, 1913 yılındaki Keçecizade Hakkı ile Hüseyin Cahit (Yalçın)’ın çizgisi de pek ala bellidir. Enver Paşa konusuna geldiğimizde bu seçkin liderin de kendine has bir yorumu bulunur. Harb-i Umumi’den aylar önce huruf-ı munfasıla emrini yürürlüğe koymuştur. Bu emir aslen telgraf yazışmalarında oluşabilecek bir kaç yazım benzerliğiyle (Mehmet ile Muhammedin, Mehemmedin aynı yazılabileceği gibi) cephe istihbaratlarının karışmaması adına “cümlelerin kelime kelime ayrık yazımını” emretmiştir. Telgraf sisteminde özellikle bir takım Valilerin Türkçe Mors alfabesinin kullanımını yaygınlaştırması üzerine Enver Paşa’da bu sistemin kullanılabilirliğini ve güvenirliliğine kani olmuştur. Huruf-ı Munfasıla emrine çok çeşitli adlar da takılmıştır. Kimi subaylar Ordu Elifbası”, kimi İttihatçı kesimin muhafazakarları Hatt-ı Cedit”, yahut Paşa’nın özel ilgi-alaka beslediği Almanlara karşılık, bir özenti havası vermek adına “Alman Alfabesi” gibi söylentilerle isimler takmışlardır.

“Harfleri Islah Cemiyeti”nin
1914’te yayınladığı “Enver Paşa Alfabesi”.


1914-1918 yılları arasında bu dil bazındaki gelişim duraksayacak, 3.-4. raflara kaldırılacaktır.

1918’de bağımsızlığını kazanan Azerbaycan’da başlayan Latin harfleri üzerinden bir tartışmayla gelen sür’atli 1922 yılı Latin harflerinin Azerbaycan tarafından kabulü, Türkiye açısından da bir sükse yarattı. I. İzmir İktisat Kongresinde yapılan derinlemesine ekonominin yanısıra ticaret yapılacak ülkelerle dil ve kavramsal bağlantının da olması gerekliliğinin tartışması burada yapıldı. Bu kongrede işçilerin temsilcisi olan A. Nizami bey tarafından Latin Harflerine geçilmesi için teklif verdi. Bunun sebebi modern iktisat kavramlarının karşılıklarının oluşturulmasının oldukça zor olacağı yönündeydi. Dilde sadeleşme adı altında açılan bu teklife sıcak bakıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Her ne kadar sıcak bakıldığını söylesek de bu 1926 tarihli Türkoloji Kongresi’ne kadar askıda kalacaktır. İktisat zirvesinin başkanı olarak tayin edilen Karabekir Paşa bu teklifin “İslam nizamına halel getireceği” gerekçesiyle bu teklifin sükse yaratmasını ve Kongre ertesinde çok duyulmaması için kısa kesti.

Az evvel , İktisat kongresinde Latin harflerinin kabulünün gündeme getirilmesinin kapatılan üstünün daha şiddetlice Türkoloji kongresinde tekrardan gündeme getirileceğinden bahsetmiştim. Bu kongreyi biraz açmak isterim. Zira tanımamız kısaca bile olsa bilmemiz icap eder ki bu Kongrenin organizatörleri Türk Türkologlar değildir.

Ord. Prof. Dr. Mehmet Fuad Köprülü

Bu kongrenin toplanmasında Rus Türkologların, bilhassa da Baldauf ve Menzel’in büyük rolü vardır. en önemli gündem maddelerinden biri “birleştirilmiş yeni Türk elifbası” olan bu kongrede alfabe tartışmaları epey hararetli geçmiş, Bekir Sıtkı Çobanzade ve Halid Said gibi münevverler, bütün Türk dünyasında Latin alfabesinin geçerli alfabe olarak kabul edilmesi için kongre boyunca büyük gayret göstermişlerdir. Kurultayın sonunda evvela Rusya’da yaşayan Türkleri  ardından tüm Türk dünyasında ortak alfabe olarak Latin alfabesine geçiş kabul edilmiş, bu konuda çalışmak üzere 26 kişilik bir komisyon da oluşturulmuştur. Lakin bu kongrede Rusların Türk topluluklarını Latin alfabeye geçirmek konusundaki ısrarları da gariptir. tabii sonradan anlaşılmıştır ki; bu gayretlerinin sebebi Kiril alfabesine geçişi kolaylaştırmakmış. kurultaydan yaklaşık on yıl sonra Rusya Türklerinin büyük kısmı Kiril alfabesine geçirilip Türk dünyasındaki kültür bağı iyice zayıflatılmıştır. Rahmetli Atatürk’ün başından sonuna kadar Ord. Prof. Dr. Fuat köprülü aracılığıyla ttakip ettiği bu kurultay, 1928 yılında yapılan harf inkılâbını doğrudan etkilemiştir.

Sevgili okurlar,

Görüldüğü gibi kanıtlarıyla ve tarihleriyle, belgeleriyle aydınlığa kavuşturulan bu olay neticesinde “bir gecede cahil” kalmadık. Evet 1 gecede bir zafer kazanıldı lakin bu zaferin arkasında 130 yıllık bir mazi de saklı idi. Bu zaferin ardında Osmanlı aydınlarının 130 yıllık fikri mücadeleleri vardı.. Ve hepsini geriye atmak gerekirse ilimde, fende, teknikte çağdaşlaşmak isteyen Türk devlet aklı bunu arzulamakta idi.

Lakin benim de sormak istediğim bir soru vardır. Sovyet (Rus) Türkologların Türk dilini değiştirme arzusuna istinaden niçin Kanlı Sovyet Devrimi esnasında Kiril Alfabesi yerine Latin Alfabesi tercih edilmedi? Lenin, Küreselcilerin en zeki piyonuydu. Hal edilmiş bir Monarşi’den geriye zerrece Çar kırıntısı dahi kalmayacak şekilde yeni bir sosyete yaratmaya girişmediler mi? İlminsky sayesinde Çuvaşları dahi Slav yaparak Sovyet Birliği içerisindeki etnik grupların dillerine, yeme içme adetlerine kadar Slavlaştırma, yeniden organize etme ve yeni etnisite kurallarıyla kuşaklarını bu kurallara amentü haliyle bağlamaya çalışmadılar mı? Peki niçin Kiril alfabesi terk edilmedi? Peki niçin çağdaşlaşmanın mendirek kapısı olarak Batı dünyası görülmedi? mezhep ayrılığından dolayı mı? Batı Katoliklerinde gerçekleşen Reform’un Doğu katoliklerinde gerçekleşmemiş olmasından dolayı mı? İşte benim de aradığım sorular bunlardır…

Ve niçin bizler Latin harflerini kabul ettikten sonra “Çağdaşlaşmayı” dilimize sokmayacak şekliyle doğru anlamadık? başta da dediğim gibi biz bir kısmi zafer kazandık…

Bu kısmi zaferi tamama erdirecek yegane şey 14.981 yabancı kelimeyi ve hızla dilimize giren yabancı kelimeleri karşılıklarıyla birlikte Türkçeleştirerek, Türkçe’den atmak olacaktır. O halde 80 yıldır reklam arasına girmiş olan TDK’yi göreve çağırıyorum! Atatürk TDK’yı işte tam da bu sebepten dolayı kurdu, işte tam da bu yabancılaşmanın önüne geçilmesi ve Osmanlı’nın düştüğü ilmi hareketsizlik karşısındaki çaresizliğe yeni Türkiye Cumhuriyeti düşmesin diye kurdu!

Mertcan ABBASOĞLU

Mertcan Abbasoğlu

Mertcan Abbasoğlu

Osmanlı ve Türk Tarihi üzerine parlak zamanların darlıklarını araştıran, Atatürk'ün açtığı yolda ilerleyen genç bir müellif talebesi.

Related Post

Kırım Hanı Selim Giray Han

Posted by - 28 Haziran 2020 0
Selim Giray, 1631 yılında Bahçesaray’da dünyaya geldi. Babası Bahadır Giray tahta çıkacağı 1637 yılına kadar Osmanlı’nın rehini olarak bugün Bulgaristan…

There are 2 comments

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir