Kürtçe İle İlgili Masum Taleplerin Arkasında Yatan Gerçekler ve Kürtçe’nin Resmi Dil Olmasından Sonraki Muhtemel Yaşanacakları Anlatıyoruz

Taner Ünal at 16 Kasım 2020 tarihinde gönderildi
280 0

Atatürk 1923’te “Kimse Ecnebi Sermayesinin Bekçiliğini Yaptıramaz” diyordu.

Biz şu anda Milletçe Ecnebi Sermayesinin bekçiliğini yapıyoruz. Yabancılar İthalat Rejimi ve Marketler Vasıtasıyla Bile Tarım Ve Hayvancılığı Kontrol Ediyor. Türkiye Üretemiyor, İnsanlarımızın Zar Zor Kazandıkları Yabancılara ve Hırsızlara, Soysuzlara Gidiyor

ÇARE TAM BAĞIMSIZ ULUS DEVLETİN EN KISA SÜREDE TESİSİDİR.

OKUYUNUZ

OKUTUNUZ..

Sevgili Okurlar,

Türkiye Milli Mücadeleyi ve Kurtuluş Savaşını büyük bir bedel ödeyerek, fedakârlıklarla gerçekleştirmiş ve Osmanlı’dan milli devlete geçmiştir. Ancak Türk Tarih tezi ve Dil Devrimleri ve ülke genelindeki çalışmaları ile milletleşmeyi gerçekleştirmeye çalışan Atatürk’ün çok genç bir yaşta ebediyete intikali milletleşme sürecini baltalamak isteyenlerin önünü açmıştır.

Yetişme alanlarımıza ve sosyal muhitlerimize göre aydın kimliğimizdeki farkların farklı dünyalara ve ülkelere mensup fertler gibi anlaşılması için sürdürülen çabaların ortaya çıkardığı çelişkiler, kararsızlık ve belirsizlikler aşılmak yerine içinden çıkılmaz hale getirilerek Türkiye’nin parçalanması Türksüz bir Anadolu için kullanılır hale gelmiştir.

KURTULUŞ SAVAŞIYLA KAZANILMIŞ BİR VATANDAN NEREYE GELİNDİ

Gelinen nokta da toplumlar algıyla idare edilir hale gelmiş, Aydınlar ikili üçlü kamplaşmalara itilmiş, bu da sağ-sol, laik-antilaik, cumhuriyetçi-demokrat, gibi örneklerle somutlaşmıştır.

“Hâkimiyet” kavramı üzerinde İslam’ı yeterince anlayamamaktan kaynaklanan değerlendirmeler milli sınırsız, bayraksız, milli devletsiz, milli kimliksiz, vatansız, İslami geleneğine yabancılaştırılmış, tercüme kokan ve Türk adet gelenek ve yaşam biçimi ile ilgisi bulunmayan model ve eserlerin etkisinde kalarak Emevi dönemindeki Arapçı anlayışı ve Arapların Cahiliye dönemindeki yaşam biçimini islam diniymiş gibi gösteren veya Cemaat tarikat adı altında kendi şeyhlerine peygamberlerde bile bulunmayan sıfat ve mucizeler uydurarak onları putlaştırarak neticeten her biri Bahailik gibi yeni bir din oluşturma arayışına çıkan İslamcı hareketler,

Milli devlete düşman unsurlarla fark görmeden işbirliği içine giren Cumhuriyete numara takmaya meraklılar,

milli-üniter devletin demokratik olmadığını iddia eden, laikliğe soğuk bakan ve kültürel çoğulculuğu esas alarak özgürleşileceğini sananlar,Batıyı tanımadan Batıdan ne ölçüde neyin alınacağını fark etmeden, Batıcılığa özenen, Batı içinde milli kimliğin kaybolmasına adeta razı olan bazı aydınlar, Yanlış uygulamalarla marjinal (Sıra dışı) grupları kitleleştiren, Cumhuriyete karşı kültür alanlarının açılmasını, rejime düşman üretmekten kaçınmayan Cumhuriyetin akılsız dostları ve benzeri oluşumlar bu günkü toplumsal kutuplaşmanın ve körüklenen ayrıştırılmanın sorumlularıdır.

Sevgili Okurlar,

Siyasileri halk seçmektedir. Bu seçimler yapılırken siyasilerden beklenilen, vatandaşların huzur içerisinde, müreffeh bir vaziyette yaşamalarının teminidir. İnsanlarımız daha iyi imkanlar içerisinde birlik ve bütünlük içerisinde yaşamayı istiyor ve onun için oy veriyor.

Siyaset milletin kendisinden beklediği bu isteklerinin yerine kargaşa ve karmaşadan istifade ile oluşan huzursuzluk ortamında Türk milletine ayrımcılık dayatıyor. Türkiye’de sanki Türkler değil de bir sürü karışık toplumlar yaşamakta olduğu dayatılmaktadır..

57 Hükümet döneminde AB süreci söz konusu yapılarak AB ile imzalanan anlaşmalar Avrupa Birliği Genel Sekreteri (CİA elemanı) Volkan Vural’a teslim edilerek AB’ye taahhüt edilen Ulusal Program, İkiz sözleşmeler başta ülkeyi paramparça etmeye yönelik çok sayıda imzaların Arkasından sanki bu gaflet anlaşmalarını yerine getirmek için göreve gelen AKP hükümeti ve gelir gelmez AB ile devam ettirdiği teslimiyet antlaşmaları neticesinde Türkiye’nin bölünmesinin veya Türklerin bulunmadığı bir Anadolu projesi adım adım tahakkuk etmeye başladı.

Hâlbuki yerli veya yabancı olsun, yapılan tüm araştırmaların sonuçları göstermektedir ki, ülkemiz nüfusunun yüzde 85-90’ı soy, dil ve kültür açısından bir ortak paydada birleşen Türk varlığını temsil etmektedir. Devleti kuran ve büyük çoğunluğu temsil eden Türklük olgusunun “öteki” konumuna getirilmek suretiyle bir “çok kültürlülük” macerasına ülkenin sürüklenmesi akıl-mantık işi değildir. Buna Türk milletinin izin vereceği de düşünülemez.

TÜRK ASLİ KİMLİKTİR

Sevgili Okurlar,

Bugün, Türkiye’den çok daha fazla etnik grubun bulunduğu birçok demokratik ülkede ulusal kimlik, kurucu ve çoğunluk unsurun kimliğidir. Örneğin; toplam nüfusun yaklaşık %20’sini oluşturan 16’dan fazla etnik grubun bulunduğu Fransa’da ulusal kimlik Fransalı değil Fransız’dır. Bunun nedeni, Fransa’yı kuran (5.yy.) ve çoğunluğu oluşturan egemen unsurun Franklar olmasıdır. Aynı durumda ulusal kimlik İngiltereli değil İngiliz, Almanyalı değil Alman, Rusyalı değil Rus, Yunanistanlı değil Yunan’dır. Bu temelde, farklı bir etnik kökene sahip olsa da, kendi iradi kabulü ile ’Türküm’ diyen bir kişi için Türklük bir üst kimlik olmayıp, asli kimliktir.

AKP MKYK üyesi Prof. Dr. Yasin Aktay, Bayburt Üniversitesinde düzenlenen konferansta, bir öğrencinin “Sosyal devlet olmak için çoğunluğu oluşturan bir milletin milliyetçiliğinin ayaklar altına alınması sizce doğru mudur?” sorusuna şu cevabı veriyor: “Bu ülkede sadece Türkler üzerinden giderseniz bunun masrafı ve maliyeti çok fazladır. Türkiye’yi bölünmenin eşiğine getirirsin.

Türkiye’de yaşayan diğer insanları bu şekilde memnun edemezsiniz. Onun için vatandaşlık bağına dayalı yeni bir millet tanımı yapmak çok önemli. Millet mi diyorsun? Al sana millet! Sonuçta milletin ne olduğu, siyasilerin kararı ile içeriği doldurulan bir şeydir. Sana demişler ki, sen Türksün. Ne demek Türklük? İşte Orta Asya’dan gelmişsin. Bir bakıyorsun, kaçımızın dedesi Orta Asya’dan gelmiş? Bir sor bakayım gerçekten. Var mı böyle bir şey? Gerçekten de böyle bir şey. Türk nedir mesela? İsmet Özel’in çok ilginç, çok güzel tahlilleri vardır. Türk dediğin bir sentezdir zaten. Türk diye bir ırk yok. ” (Bayburt Postası, 2 Ağustos 2013)

Prof.Dr. Yasin Aktay “Türk ırkı yoktur” diyerek; tarihe saygısızlık, bilime ihanet ve Türk milletine hakaret etmiştir. Yasin Aktay’ın söylediklerine Türk Milletinin kanına canına düşman bir millete mensup siyaset veya bilim adamı hicap duyarak söylemeye cesaret edemeyecektir.

KURUCU VE EGEMEN KÜLTÜRÜN SAHİBİ TÜRK MİLLETİDİR.

Sevgili Okurlar,

Türklerin başka milletlere karşı ırkçı bir zihniyetle yaklaşmamalarından ve Türklüklerini öne çıkarmayı gereksiz görmelerinden dolayı Türk ırkının olmadığı sonucunu çıkarmak nankörlüktür. Türklerde ırkçılık yoktur ve olmamıştır. Bu, Türk ırkını ve milletini inkar etmek için gerekçe olamaz.

Kaldı ki “Türk” kavramının Türklerin yaşadığı coğrafyalarda ve kurduğu devletlerde bir kültür anlamında kullanılmasından Türk denilen bir ırkın olmadığı sonucunu çıkarmak masum bir değerlendirme de değildir.

Kimlik siyaseti Batı’nın icadıdır. İçerideki ihanet odakları tarafından milletimize dayatılmakta milletimizin kargaşaya sürüklenerek bölünmesi için devam eden çirkin ancak çok tehlikeli bir plandır.

TÜRKİYE TÜRKLERİNDİR

Selçuklu Devletini, Osmanlı Devletini ve tarih sahnesinde önemli şekillerde yer almış 130 Türk Devletini ve Türkiye Cumhuriyetini kuranlar Türklerdir.

Türk ırkı elbette vardır. Ülkemizde yaşayan insanlarımızın % 86″2 si Yörük Türkmen Çepni vd Türk soyludur. Türklük ırk ve soy kadar, şuurdur, inançtır. Irkçı olarak bilinen Nihal Atsız’ın şu sosyolojik tarifiyle başlayalım: “Türk soyundan gelenlerle, onlar gibi kendini Türk sayanlara Türk, denir.”

Geçtiğimiz yıllarda CIA’nın Türkiye de yaptırdığı gizli araştırma SABAH gazetesinde manşetten yayınlanmıştı. CIA araştırmasına göre bile “Türkiye’de yaşayan halkın %85’i Türklerden oluşuyor”

Türk Milleti sadece bir ırk temelinin dışında ortak bir kültür ve uygarlık temelinde oluşan yeni bir kimlik olarak ortaya çıksa bile nüfusun %90’dan fazlası Türkoğlu Türk’tür. Ancak tüm kimlikleri özümseyici bütünleştirici ulusal kimlik oluşumu söz konusudur.

Kaldı ki Bugün ikinci dil olarak başka dilleri konuşan insanlarımız Türk toplumunun Cumhuriyetle başlayan Uluslaşma sürecinde Türk Kimliğini benimsemiş olup Türkiye de yaşayan vatandaşlarımızın %92’si Türk Kimliği ile gurur duymaktadır. Türkiye de egemen toplum, Türkçe konuşan ve Türk kültürü ile yoğrulmuş, kendini Türk olarak hisseden ve yanı dini paylaşanlardan ibarettir.

Nitekim bu senaryoları hazırlayan Batı ülkeleri de gerçekleri bilmekte ancak milletimize yanlış aksettirmektedir.

Aynı toprakları vatan seçmiş aynı düşmana karşı mücadele veren aynı olaylar karşısında acıları aynı sevinçleri ve aynı kaderi paylaşan insanlar aynı milletin fertleri olarak kendileri ile gurur duymalıdır. Bunun tersi kabilecilik, kavimcilik, şuuru ortaya çıkar ki bu da sosyolojik açıdan bir yozlaşmadır, geri dönüştür. Türk toplumunun davası bugün için milletleşme olmalıdır.

Belirlendiği üzere, etniklik kategorisine girenlerin oranı ülkemizde yüzde 13 kadardır. Azınlık unsurlarına gelince, bunlar da Rum Ermeni Yahudi ve Süryani’lerdir. Bunların tümünün oranı da yarım milyonu aşmaz. Ülkemizin nüfusunun %86’sı, Genelde Oğuz boyuna mensup Türkçe konuşan Türk boy ve oymaklarının torunlarıdır. Bu nedene, ülkemiz homojenlik oranı yüksek olan sosyolojik bir yapılaşmayı ortaya koyar.

Günümüzde de bu ve benzeri araştırmaların sonuçları göstermektedir ki, ülkemiz nüfusunun yüzde %92 sini soy, din, dil ve kültür açısından bir ortak paydada birleşen Türk halkının Türklükten başka bir kimlik kabul etmeyen Türk varlığı temsil etmektedir. Devleti kuran ve büyük çoğunluğu temsil eden Türklük varlığının “öteki” konumuna getirilmek suretiyle bir “çok kültürlülük” macerasına ülkenin sürüklenmesi akıl-mantık işi değildir. Buna Türk milletinin izin vereceği de düşünülemez.

Prof. Dr. Hakan Yılmaz tarafından yapılan ve 2014 Eylül’ünde yayımlanan araştırmada sonuçlar 2010 ile karşılaştırılmalı şekilde ele alınıyor. Araştırmaya göre, T.C. vatandaşlığını kabul edenler ve Türk Milletine mensup olduğunu belirtenler yüksek orandadır. “Türkçe anadilimdir ve başka anadilim yok” diyenler %85’tir. “Türkçe dışında ikinci bir anadilim var” diyenler %8, “Türkçe anadilim değil; Türkçe dışında bir dil anadilimdir” beyanında bulunanlar %6’tır.

“Birinci sırada etnik dilim ve kültürüm gelir, Türk dili ve kültürü ikinci sıradadır” cevabını verenler %10, “Türk dili ve kültürü ile bir bağım yoktur” diyenler 2010’a göre %1 artarak %6 olmuştur. “Kürtçe tek anadilimdir, başka bir dilim ve kültürüm yok” cevabını verenler de %5,6’dır. Araştırmalarda anadil ile milli kimlik ve mensubiyet örtüşmemektedir. Ana dili Türkçe olmayan birçok denek, kendini Türk kimliği içinde görmektedir.

Özetlersek, egemen toplum, Türkçe konuşan ve Türk kültürü ile yoğrulmuş, kendini Türk olarak hisseden ve yanı dini paylaşanlardan ibarettir. Eğer geri kalan millet-altı dediğimiz unsurlar, kendilerini egemen topluluk gibi, Türk milletinden hissediyor ve aynı ortak duyguları paylaşıyorsa o zaman milletleşme süreci gerçekleşmiş oluyor demektir. Aksi takdirde, kabilecilik, kavimcilik, şuuru ortaya çıkar ki bu da sosyolojik açıdan bir yozlaşmadır, geri dönüştür.

Türk toplumunun davası bugün için milletleşme hadisesidir. Yugoslavya ve öteki Demir Perde ülkelerinde, ideolojik bağın silinmesi sonucu ortaya çıkan çözülmeler, aslında üzerinde ibretle durulması gereken dramatik olaylardır.

Bunun gibi, millet-üstü gelişmelerde, isabetli ve akılcı adımlar atılmadığı takdirde, milletleşme kimliği yara alabilir. Bir defa, milli kültür, milletleşme hadisesinin ana motifini teşkil eder. Ortak kültür ve değerler sistemi etrafında birleşemediğimiz takdirde bölük pörçük olmaktan kurtulamayız. Milletleşme gerçekleşmeden de, millet-üstü diye belirlenen evrensel değerlere katılmamız mümkün değildir. Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıklarının evrensel kültür ve hümanizma politikaları bu doğrultuda yönlendirilmelidir. Çünkü, evrensellik, millet üstü atılımlardır. Aksi takdirde, bir yanda aşiret ve kabile gibi millet-altı kuruluşlar, öte yanda hümanizma ve evrensellik gibi millet-üstü yönelimler, toplumumuzu iç ve dış düşmanlardan daha çok hedef haline getirebilir.

AKP İktidarının çözüm süreci soyunca devam eden “Türkiyeliyim” tezi ve “Anayasa çizgisinde (Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığını) üst kimlik olarak kabul etmesi, tüm etnik unsurların da bu üst kimlikte birleştirilmesi,” şeklindeki iddiaları kurucu Türk varlığını inkar etmek olarak tarihe geçmiştir.

Böyle bir görüşü, sokaktaki adam ileri sürmüş olsaydı, bir derece mazur görülebilirdi, ancak Anayasamızdaki ifadesiyle “Türk Devleti” veya “Türkiye Cumhuriyeti Devletini” yöneten bir Başbakanın ileri sürmüş olması düşündürücü olsa gerek!

TÜRKİYE CUMHURİYETİ VATANDAŞLIĞI ÜST KİMLİĞİ

Sevgili Okurlar,

Çözüm süreci döneminde Başbakan olarak görev yapan Sn Tayyip Erdoğan aynı konuşmasında milliyetçiliği de eleştirmektedir:

“Bizim reddettiğimiz üç milliyetçilik tanımı var. Etnik unsurlara dayalı milliyetçiliği reddediyoruz. Biz etnik unsura dayalı milliyetçiliği teşvik edersek, bu birbirini tahrik eder ve ülkemizi böleriz. Biz burada üst kimlik olarak bir kimlik ortaya koymuşuz.

Nedir bu? Anayasa’nın tanımladığı vatandaşlık!

Adeta artık mümeyyiz bir vasıf haline gelen,’ Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı’, bu üst kimlikte etnik unsurları birleştirdik.”

Sayın Başbakan’ın “Kürt, Çerkez, Gürcü, Türk hepimiz bir bütünüz, TC vatandaşıyız.” “Alt kimliklere saygı duyacağız.” “Kürt de benim kardeşim, Türk de benim kardeşim, Çerkez de benim kardeşim…” gibi ifadelerin benzerlerini acaba bir Fransız, Alman ve diğer ciddi ülkelerin başbakanları da kullanıyor mu?

Üstelik Türkiye’den çok daha karmaşık bir yapıya sahip olmalarına rağmen… Adama sorarlar, sen herkesle kardeşsin; iyi de sen nesin? Türkiye’de Sayın Başbakan’ın alt kimlik olarak ifade ettiği ve sıraladıkları ile kimsenin kavgası yok. Türkiye’nin bir Kürt sorunu değil, Kürtçülük sorunu var. Sayın Başbakan bunu da yanlış ifade etti. Sanki bütün Kürtlerin devletiyle bir sorunu varmış gibi gösteriyor ve genelliyordu.

O günlerde de “Türklük” Sayın AKP Genel Başkanı Başbakanın konuşmalarında “etnik kimliğe” dönüşüyor, Vatandaşlık tüm etnik grupların -buna Türk nisanı da dahil- yerini alıyor ve ortak payda konumuna geliyordu.

Böyle bir görüşü, sokaktaki adam ileri sürmüş olsaydı, bir derece mazur görülebilirdi, ancak Anayasamızdaki ifadesiyle “Türk Devleti” veya “Türkiye Cumhuriyeti Devletini” yöneten bir Başbakanın “Türk” adına karşı tavır içerisinde olması düşündürücüydü. Bizde yasal zeminde yıllarca tepkimizi gösterdik.

Sevgili Okurlar,

Bu gün halen “Türk” adından, Türk sözcüğünden rahatsız olunmaktadır. “Türk’üm” demeyi ırkçılık olarak niteleyenler gerçekte sözcük ırkçılığı yapmaktadır. Aynı zamanda sanata ve edebiyata Türk’ün binlerce yıllık kültürüne hakaret etmektedirler. Türklük sadece ırk ve milliyet ile ilgili değildir. Türklük aynı zamanda milletimizin birlikte yaşayarak aynı şuur aynı ülkü aynı duyguyu paylaşarak aynı halı aynı kilim aynı seccadeye aynı sevgiyle baktığı kültürel bir kimliktir.

Türklük Binlerce yıldır ortak yaşamanın ürettiği ortak değerler bilincini anlatır. Ortak tarihi olan bir toplumun maddeye ve manaya karşı takındığı tavırdır.

ETNİSİTE ETNİK KİMLİK

Bir defa “Etnik Unsur – Etnisite: Çeşitli sebeplerle milletleşememiş ırk gruplarına ve kavimlere” denir. Son 2000 yıl içerisinde bile 130 devlet kurmuş kurucu Büyük Türk milletinin etnik olarak tanımlanması çok vahim bir durumdur.

Son 25 yıldır etnik veya mezhep mensubiyeti Ulusal bütünlüğe ve birlikteliğe karşı kullanılmaktadır. Etnik sıfatı ne olursa olsun; milliyeti ve milli kimliği Türk olması gereken vatandaşlarımızın etnik ırkçılığa sapmadan mensubu oldukları Türk Milletinin, milliyetlerinin milliyetçiliğini yapmaları kadar normal bir şey olamaz. Milli kimliği reddetmek, o kimlik kapsamındaki mahalli sıfatları ve etniklikleri de reddetmektir. Milli birlik ve bütünlüğü dışlayarak etnisiteyi yaşatmak mümkün değildir. Bu olsa olsa başka bir milliyete hizmet etmek ve kullanılmak olur.

Türk’ü Türkiye’de bir etnik parça veya bütünü tamamlayan bir mozaik taşı gibi görürseniz; birlik ve bütünlüğü zaten reddediyorsunuz demektir. Genelde bölücü ve ırkçı terörden sıyrılmak için terörist dalkavukluğu yapanlar ve hayali çözümlere, açılımlara teslim olanlar etnik söylemlerle ülkemizin parçalanmasına hizmet etmeyi bırakmak zorundadırlar. AKP’nin “Türksüz Anayasa” ekseninde devam eden çözüm süreci saçmalığı, Sur’da Silvan’da ve Şırnakta ve ülkemizin birçok yerinde PKK’nın kalkışmasına ve binden fazla güvenlik görevlimizin hayatını kaybetmesine sebep oldu.

FETÖ Kumpasları sebebiyle yargılanmakta olduğumuz davalarla ilgili olarak cezaevinden çıktığımız gün, -hakkımızda halen çok sayıda kumpas davası devam ettiği halde ve her an yeni bir kumpas ile girme durumumuz olmasına rağmen- twitterde tek bir geri adım atmadan, Çözüm sürecine karşı günde 16-18 saat mücadele verdik. “Türksüz Anadolu’ya Hayır” adını verdiğimiz kitabımızda Türk Milleti olarak maruz kalınan durumu ve bu durumun yanlışlığını bilimsel temele oturtarak açıkladık.

ŞİMDİ DE CHP VE DİĞER MUHALEFET PARTİLERİ

Değerli Arkadaşlarım,

Biz “AKP’de biri yine ‘Türk , Atatürk, Cumhuriyet’ düşmanlığından bahseder, bir diğeri ‘Çözüm sürecini yeniden başlatıyoruz’ derken bir başkası ‘Türksüz Anayasa çalışmalarına kaldığımız yerden devam ediyoruz’ diyebilir!” derken ilk çatlak ses Tunç Soyer İ1 Kasım 2019 tarihinde İstanbul’da ilki gerçekleştirilen CHP’li büyükşehir belediye başkanları çalıştayına bu kez İzmir ev sahipliği yapıyor.

Toplantı Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in açılış konuşmasıyla başladı. Soyer konuşmasında, “Ankara’ya gittik ve hazırlanan yerel yönetim paketi ile ilgi konuşmuştuk. Komisyon kurduk 2 ay geçti Cumhurbaşkanlığı tarafından hala davet edilmedik” dedi. Tunç Soyer, Kürtçe’nin kamusal alanda da resmi dil olarak konuşulmasını savundu. Bur arada yanında İstanbul ve Ankara başta olmak üzere Büyük Şehir belediye başkanları bulunuyordu!

Buna benzer ikinci olay CHP İstanbul İl başkanlığının Kürtçe Afiş hazırlatması ile ilgiliydi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi tüm dünyayı alarma geçiren korona virüse karşı önlemler almayı sürdürürken, konu ile ilgili Kürtçe afiş ve duyuru hazırlanması tepkilere neden oldu.

İstanbulluları korona virüs salgınına karşı bilgilendirmek için hazırlanan Kürtçe afişler ve toplu taşıma araçlarında yapılan Kürtçe anonslar sosyal medya kullanıcıları tarafından eleştirildi.

İstanbul Belediyesinin resmi kurumlar kanalıyla Kürtçe ısrarı sürmeye devam etti. Kürtçe tiyatro oyunu hazırlığı 23 Ekim günü Kaymakamlık kanalıyla yasaklanmış ancak İstanbul Belediyesi bu Aktör adlı oyunu Kasım programına almıştı.

Sevgili Okurlar,

Mahalli diller bir kültür zenginliği olarak görülse de anlaşılmıştır ki içerideki hainler vasıtasıyla dış güçlerin elinde ülkemizi bölmek parçalamak için bir kart olarak kullanılmaktadır. Nitekim bir Ermeni/ABD yapımı olan PKK’nın elindeki Kürt kartı böyle ortaya çıkmıştır!

Türk toplumu olarak milli meselelerden uzaklaştırıldığımız için ihaneti görmekte zorlanıyoruz. Tabii ki kimsenin Kürtçeyle veya vatandaşlarımızın Ana dilleri ile ilgili bir sorunu yoktur. Ana dili konuşmanın önünde bir engelde yoktur. Ancak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmi dili Türkçedir. Bu bir Anayasa hükmüdür Belediye Başkanları Anayasa hükmüne uymak zorundadır!

Aynı “Çözüm süreci saçmalığı” CHP eliyle ihya edilmek istenir, PKK’nın hedefleri CHP’li belediyeler eliyle kıyıdan köşeden alıştırılarak hayata geçirilmeye çalışılırken Türk Milleti CHP’ye nasıl güvenecektir?

Bir yandan Atatürk’ten bahsederken diğer yandan PKK/HDP’nin hedeflerini gerçekleştirmeye çalışılmasını anlamamız mümkün değildir! Burada CHP’ye gönül vermiş yüz binlerce vatansever arkadaşımız var sanırım onlarda bizimle aynı üzüntüyü yaşamaktadır?

KÜRTÇE İLE İLGİLİ MASUM TALEPLERİN ARKASINDA YATAN GERÇEKLER

Sevgili Okurlar,

Mahalli diller bir kültür zenginliği olarak görülse de anlaşılmıştır ki içerideki hainler vasıtasıyla dış güçlerin elinde ülkemizi bölmek parçalamak için bir kart olarak kullanılmaktadır. Nitekim bir Ermeni/ABD yapımı olan PKK’nın elindeki Kürt kartı böyle ortaya çıkmıştır!

Bir ulusun iki resmi dili olmaz! Resmi Kurumda ikinci bir dilin afiş, tabela vd şekillerde kullanılması ülkeyi böler!

Türkiye’de mütemadiyen sıcak gündemde tutulan “ana dilde eğitim ve yayın” konularının işte bu çerçevede irdelenmesi gerekmektedir.

Anadilde eğitim ve benzeri talepler, ülkemizde “birden fazla halk” yaratmanın masum görünüşlü talepleridir. Tam anlamıyla çok tehlikeli bir yolun başlangıcıdır.

Batı’nın Şark Meselesı=BOP =Türksüz Anadolu planı 100 yıl önce kaldığı yerden hızla devam ediyor. Bunun ilk adımı “İkinci bir dilin resmi kurumlarda kullanılır hale gelmesidir” İkincisi Anayasadan Türk sözcüğünün çıkarılmasıdır. Böylece İslamcılar ve PKK Türkiye’yi yönetecek Türklerin Cumhuriyetin kuruluşu ile elde ettikleri haklar PKK + HTŞ + Suriyeliler + Cemaatler + Dinci Parti vd ile paylaştırılarak, Türklerden arındırılmış bir Anadolu sürecine geçilecektir.

Bilge Kağan’ın buyrukların da olduğu gibi “Türk Milleti titreyip kendine gelmeli başına gelen bu çok büyük felaketten kurtulmalı,Türk gençleri ülkenin dağına, taşına,yer altı ve yer üstü zenginliklerine, Ovasına merasına,sermayesine siyasetine sahip çıkmalı ve sahip olmalıdır.

Sevgili okurlar,

Türkiye’de bölücülüğün ve “Türksüz Anadolu” meydana getirmek isteyen Batılı ülkeler ile onlarla işbirliği halinde bulunan PKK ve siyasi uzantısı HDP’nin manivelâ gibi kullandığı ve üzerinde ısrarla durduğu en önemli konulardan başında “Ana dil’de eğitim”gelmektedir.

Günümüz modern devlet modellerinin aslî şeklini oluşturan Ulus-Devlet ile birlikte, resmî dil ve ona bağlı olarak resmî eğitim dili fevkalâde büyük bir önem kazanmış durumdadır. Bir ülkede “resmî eğitim dili”, o ülkenin sahibi olan milleti belirler.

Bu bakımdan bir ülkenin” resmî eğitim dili” ile “resmî dili” fonksiyonellik açısından tam anlamıyla bire-bir özdeştir. Bu sebeple, resmi eğitim veya resmi kurumlarda ikinci bir dilin kullanılması talebinde bulunmak, ülkenin tamamının veya sahipliğinin değişimi talebinde bulunmak demektir.

Türkiye’yi, “iki dilli, iki halklı” veya AKP’nin çözüm süreci talebinde olduğu gibi veya CHP’li İzmir ve İstanbul Belediye başkanlarının resmi kurumlarda Kürtçe talebinde bulunması, Kürtçe Afişleri resmi kurum eliyle bastırarak İstanbul’un muhtelif köşelerine astırması, Muhalefet partilerince hazırlanan sonra inkâr edilen taslaklarda ve CHP İstanbul Milletvekili İbrahim Kabaoğlu’nun hazırladığı üzerinde CHP Amblemi ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun önsözünün yer aldığı kitapçıkta görüldüğü gibi Kürtçe’nin ikinci bir resmi dil olarak kullanılmasına imkan sağlanması PKK’nın ülkeyi bölmek veya yönetime ortak olmak için için öne sürdüğü talepleri kabul etmek demektir.

KÜRTÇE’NİN RESMİ DİL OLMASINDAN SONRAKİ AŞAMALAR

Sevgili Okurlar,

Tek ve bölünmez ulusal toprak üzerinde tek bir ulus inşa etme, ikili bağlılığın ve potansiyel etnik yıkıcılığın ortadan kaldırılması üzerine planlanır. Siyasal topluluğun bütünleşme sürecinde tek bir ulusal dil ya da resmi dil kullanımı önemli bir unsurdur. Bu süreç, azınlık dil haklarına taviz verilmeksizin yönetimi de dahil tüm aktivitelerde resmi dil kullanımını içerir.

Fransa’nın devrim sonrası aynı ulusal toprak üzerinde bütünleşmiş bir ulus inşa etme sürecinde uyguladığı bu strateji tüm kıtaya yayıldı. Benzer uygulama Anadolu’da soluksuz bir şekilde dilde tek tipleştirme politikası uygulayan Türk devletinde de oldu. Bu uygulama, Çin’de, Latin Amerika’da da görüldü. Amerika’da kurucu babalarının dili olan İngilizce, Amerikan hayatına tam iştirak etmenin bir koşulu oldu.

Tek tip ulus inşa etme sürecinde, farklılıklar arz etmekle birlikte bir ülkenin yıkılması için değişik dillerin resmi dil haline getirilmesinin dayatılması politikaları son yüzyılın önemli uğraşı oldu.

Çünkü dil bir iletişim aracı olmakla birlikte, ondan daha fazlası olup sembolik bir güce sahiptir. Onu kullananlar kendilerini tanımlayarak öteki oluştururlar. Bu da bir gruba aidiyet duyma bağlamında bir kolektif kimlik verir. Çünkü diller ortak bir kültürel yapının ve kimliğin oluşumunda ve nesilden nesile aktarılmasında önemli işlev görürler. Dolayısıyla uluslar için dil ulusun kültürünün en önemli deposudur.

Sevgili Okurlar,

Toplumda böyle bir çözülmeye ve bir daha telafisi mümkün olmayacak derece kutuplaşmalara giden yolu başlatacak girişimlerden birisi de toplumun tehlikeli bir şekilde karmaşanın motoru olacak şekilde çoklu dillerin resmi dil olarak kullanılması ile gerçekleşmiş olacaktır.

Bir Ülkenin ikinci bir dili bir ülke olarak önce fiilen ve sonra da hukuken tescil ettirmek: “Türk Dili ve Kürt Dili” ve “Türk Halkı ve Kürt Halkı”. Bu büyük gayenin gerçekliğe taşınabilmesi için, en etkili silahların başında Kürtçe Eğitim’in tescili gelmektedir; yâni, Kürt dilinin resmi kurumlarda kullanılması sâdece bir paravanadır. Yoksa, bu teklifi ileri sürenlerin maksadı bu dilin kamuda kullanılması değil, Türkiye’nin, iki dilli bir ülke olduğunun tescil edilmesidir.

Bu vaziyeti bir defa tescil ettirdikten sonra, bir tek kişinin Kürtçe dilini Kamusal alanda kullanması bunlar için hiçbir önem taşımayacaktır. Çünkü maksat bu değildir! Çünkü asıl maksat, adım adım, kademe-kademe geliştirilecek olan büyük bir projedir.

Bu konu kabul edildikten sonra artık Türkiye bir üniter ülke değildir, o iş bitmiştir. Zira, iki dilli ve iki halklı bir ülkenin hâlâ “üniter” sıfatı taşıdığının iddia edilmesinin hiçbir anlamı kalmayacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda çok köklü bir tadilat yapılarak şu anlamı taşıyan hükümler konacaktır:

1: Türkiye Cumhuriyeti, Türk ve Kürt halklarından oluşmuş bir devlettir.

2: Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî dilleri Türkçe ve Kürtçe’dir.

Türkiye’nin idari) yapısının “üniter” (bütüncül) sistemden “federatif” sisteme değiştirilmesi için yeni adımlar atılacaktır. Hemde davulla zurnayla kutlamalarla..

DÜŞÜNÜLEN SENARYO NEDİR?

Sevgili Okurlar,

Tabii ki kimseye akıl vermiyoruz. Allah göstermesin bu yazdıklarımızın hiç birisinin olmasını da istemiyoruz. Ancak milletler başlarına gelebilecek en kötü senaryoyu hesabederek adım atmazlarsa akıbetleri korkunç olur. Osmanlı Devletinin dağıtılmasının veya parçalanmasının hesabının yapıldığı Meşrutiyet yıllarında o dönemin meşhur entelektüel ve siyasilerinden Prens Sebahattin Adem-i Merkeziyet yasalarını çözüm olarak önermişti.

Bizim hükumetlerin 20 yıldır meclislerden geçirmeye ve uygulamaya koymaya çalıştıkları yerel yönetim yasalarından bahsediyoruz.

Türk halkını sonu uçurumla bitecek dev bir trene insafsızca bindirecek o günün siyasileri “Türkiye o kadar büyüdü o kadar büyüdü ki, sormayın gitsin; bir dev oldu, dev! O, artık – bakınız hele zekânın mertebe ve derecesine – merkezden yönetilemeyecek kadar büyük bir güçtür.” denilecek devlet pasifize edilecek, Olağan-üstü yetkilerle donatılmış Belediyeler, Federasyonlaşma sürecini adım-adım gerçekleştirecek olan motorlar olacaktır; müstakbel Kürdistan haritasında yer alan her belediye meclisi, resmî veya gayri resmî olarak bir “mahallî parlamento” olacaktır; işbu mahallî parlamentolar birer “mahallî hükûmet” teşkil edecek bu mahallî yönetimlerle durdurulamaz bir süreç başlatılarak belediyelerden yeni bir devlet çıkarılma senaryosuna başlanacaktır.

Bu güne kadar izlendiği kadarıyla Fiilen federasyon olan bu yapılarınn hukukî bir statüye kavuşturulması ve daha ileri bir aşama olan, “bağımsız devlete” tahvilidir. Bu da Yunun Devletinin 1821-1830 yıllarında kuruluşunda olduğu gibi zorla devlet içinden ikinci bir devlet çıkarılır.

Bütün bu mahallî yönetimlerin parlamentoları olağan-üstü bir celse akdederek bütün dünyaya bir bildirge yayınlar ve nominal (adsal) federasyon – veya otonomi veya bağımsızlık – statüsüne geçtiklerini ilan ederler.

Merkezî Hükûmet ve Merkezî Parlamento bunu kabul ederse ne âlâ; değilse, buradan kavga, yâni iç-savaş çıkar veya Osmanlı devletinden 35 devlet çıkarıldığı gibi Sınırımıza 100.000 tır silah yığan ABD ve PKK ile birlikte Türkiyeye karşı savaşan diğer Batılı ülkeler tarafından haritalar hazırlanır ve Türkiye’ye dayatılır.

Bu bildirge ile tebliğ edilen hukukî statüyü tanıyacak çok sayıda devlet bir sinyal beklemektedir. Avrupa Birliği başta olmak üzere! Bu durumda Türkiye, kırk katır ile kırk satırdan birisini beğenmek zorunda kalacaktır.

İşte Irak örneği; işte Yugoslavya örneği.

Hangi kaya daha sertse git başını on defa vur!

Zaten psikoloji ve ekonomik olarak omurgası ezilmiş bir Türkiye’nin yapacağı fazla bir şey de kalmış değildir

Bu safhadan itibaren, artık “Türkiye”, “Türkiye” değildir..

Buna rağmen “Kürt Sorununun bittiğini sanmayalım..

Bitmez; bite bilemez. Zira, Büyük Kürdistan’ın hâricindeki Türk bölgelerinde kalan Kürtlerin hiçbirisi yerinden kımıldamayacaktır; İstanbul ya da Bursa, Balıkesir dururken Hakkâri’ye kim gider? Muhtemeldir ki, birçok yerde Kürt kantonları oluşturulacak ve Türk Milleti olarak bütün bu problemleri aynen ve daha daha şiddetli olarak yaşamaya devam edeceğiz. Ta ki Türkler Anadolu’dan kanlı bir şekilde çıkarılana kadar.

Batı desteğinde Türksüz Anadolu planı tıkır tıkır işlemektedir. Bölücülerin arkasında Sadece kurdukları Kürdistan değil Avrupa Devletleri ABD ve İsrail gibi ülkeler olacaktır.

Hamaset hiç birimizi hiçbir yere götürmeyecektir. Etnik ve dini taassup iktidara doğru adım adım yürürken kendi kendimizi veya birbirimizi Türk olmamız sebebiyle göklere çıkaran paylaşımlarımızın bize bir yararı olmayacaktır.

Her şey kontrol altında! Tüm tepeler işgal altında! Ulusal bilinç sahibi olarak samimi mücadele veren Türk gençlerinin önünü kapatıyorlar. Attıkları adımı bile engellemeye çalışıyorlar.

Milletçe Milli şuur noktasında duyarsızlaştırıldığımız için Türkiye ayaklarımızın altından kayıyor. Yarınlarda vatansız veya esir olacağız kimsenin umurunda değil!

Artık iyi olmayan bir sona doğru gidiyoruz. Öncelikle yapılması gereken, Anayasa değişiklikleri ile çözülmeleri yaratacak adımlardan uzak durmak maskesi düşen tüm siyasi partilere bu fırsatı vermemek olmalıdır.

Bir kısım siyasiler Türkleri ait bu hakları Etnik ve Dini taassup ile paylaştırarak, Batı’nın tek kurşun patlatmadan Türkleri Anadolu’dan çıkarma “Türksüz Anadolu” planına hizmet ediyor. Bu partiler uluslararası şirketler ABD-AB ekseninde kontrol altındadır. Batı’nın Türkiye’yi silah patlatmadan ele geçirmeleri yönünde faaliyet halindedirler. Türkiye hızla ayaklarımızın altından kayıyor.

Şöyle asarız böyle keseriz demenin manası yok. Takım tutar gibi parti tutmanın gerçekleri açıklayanları suçlamanın veya tavır almanın da bir manası yok.

Tek çare bu gidişi durdurmalıyız. Yeniden Tam Bağımsız Ulus Devleti kuracak bir siyasi örgütlenmeye giderek Emperyalizmin kolunu bacağını kırmak, Türk köylüsünü, Türk işçisini, Türk Memurunu hulasa Türk vatandaşını ülkenin efendisi yapmak gerekiyor. Atatürk 1923’de”Kimse Ecnebi sermayesinin bekçiliğini yaptıramaz” diyordu.

Biz şu anda milletçe Ecnebi sermayesinin bekçiliğini yapıyoruz. Yabancılar ithalat rejimi ve marketler vasıtasıyla bile Tarımı ve Hayvancılığı kontrol ediyor. Türkiye üretemiyor. İnsanlarımızın zar zor kazandıkları yabancılara ve hırsızlara soysuzlara gidiyor.

Bilge Kağan’ın buyrukların da olduğu gibi “Türk Milleti titreyip kendine gelmeli başına gelen bu çok büyük felaketten kurtulmalı, Türk gençleri ülkenin dağına, taşına, yer altı ve yer üstü zenginliklerine, Ovasına merasına, sermayesine siyasetine sahip çıkmalı ve sahip olmalıdır.

Atatürkçü, Türkçü, Atatürk ilke ve Devrimlerine bağlı, Tam Bağımsızlıkçı Ulus Devletçi, Antiemperyalist 80 yıldır yapılan tüm tahribatları ortadan kaldıracak, Milli Tarım. Hayvancılık ve Sanayi politikaları uygulayacak, İkili üçlü ve diğer anlaşmaları iptal edecek Yeniden çağdaş hatta çağır üzerinde donanıma sahip Tam Bağımsız Ulus Devlet kurulmalı evlatlarımızın geleceği kurtarılmalıdır.

Değerli Arkadaşlarım

Konumuz bitmedi. Bu gün ikinci bir dil veya çoklu dilin resmi dil olarak kullanılması gibi masum taleplerin arkasında yatan tuzağı anlattık.

Bir sonraki paylaşımımızda İktidar veya muhalefet partileri tarafından hazırlanan, değiştirilmesi dahi teklif edilemeyecek ilk 3 maddenin değiştirildiği, Türksüz, Atatürksüz, Başkentsiz, İstiklal Marşının, Türk Bayrağının dahi yer almadığı Anayasa taslakları ile ilgili mahsurların neler olduğunu anlatacağız.

Tüm değerli Arkadaşlarımıza sağlıklı huzurlu başarılı güzel bir gün dilerim. Bir sonraki paylaşımımızda görüşmek üzere Sevgiler Saygılar Selamlar.

TANER ÜNAL

0 0 oy
Yazıyı Değerlendir
Bildirimler
Bildir
0 Yorum
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle

İlgili Yazı

Ermenistan Teslim Oldu!

Yazar : - 10 Kasım 2020 0
Azerbaycan ordusu karşısında ağır kayıplar veren ve son olarak Şuşa’yı kaybeden Ermenistan, Dağlık Karabağ’da teslim oldu. Ermenistan Kelbecer, Ağdam ve…
0
Düşüncelerinizi ister misiniz, lütfen yorum yapın.x
()
x