KAYMAKAM KEMAL BEYİN İDAMININ ARKASINDA DÖNEN DEVŞİRME İHANETİNİ TÜM BOYUTUYLA ANLATIYORUZ

990 0

MİLLİ ŞEHİDİMİZ KAYMAKAM KEMAL BEY’İ İDAM EDİLİŞİNİN 102.YILINDA SAYGI VE HASRETLE ANIYORUZ

KEMAL BEY’İN YARGILAMA SÜRECİ NASIL GEÇTİ?

KAYMAKAM KEMAL BEY CEZA ALMAMAYI BEKLERKEN NEDEN VE NASIL CEZA VERİLDİ

KEMAL BEY’İN AFFEDİLMESİ GEREKİRKEN İDAM HÜKMÜNÜ KİM İMZALADI

İDAMININ ARKASINDA DÖNEN DEVŞİRME İHANETİNİ TÜM BOYUTUYLA ANLATIYORUZ.

DEVŞİRME ZULMÜNÜ SANKİ BU GÜN KÜ OLAYLARI YAŞIYORMUŞ GİBİ OKUYUNUZ

BU DEĞERLERİMİZDEN BİRİSİ DE 102 YIL ÖNCE BU GÜN EBEDİYETE UĞURLADIĞIMIZ MİLLİ ŞEHİDİMİZ BOĞAZLIYAN KAYMAKAMI KEMAL BEYDİR.

Değerli Arkadaşlarım,

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, Sirkeci Gümrük Salonu müdürlüğünden emekli ve Rusumu-Meclisi katiplerinden Arif Bey ile Rodoslu Şeyh Vasfi Efendi’nin kızı Nazife Hanım’ın oğludur 1884 yılında Beyrut’ta doğdu. . Rodos Medrese-i Süleymaniye mektebinde ilk, Rodos Lisesi’nin Orta kısmında, Antalya ve İzmir Liselerinde okudu. Mülkiye’den pekiyi derece ile mezun oldu. 24 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından bir gün sonra, Mekteb-i Mülkiye-i Şahane’den mezun olmuştur. 1908’de Beyrut Vilayeti Maiyet Memurluğuna dahil oldu. Babası, Sirkeci Gümrüğü Yolcu Salonu Müdürü Arif Bey’dir. Arif Bey, aslen Yenişehir Teselya eşrafındandır.

Kemal Bey, 1909 yılında Cezair-i Bahri Sefid (12 Adalar Valiliği) maiyet memurluğunda stajını bitirip kaymakam olmuştur. Bununla birlikte bir yıl Rodos İdadisinde Türkçe ve Sosyal Bilimler öğretmenliği yaptı. Bu arada 9 Kasım 1908’den 3 Ocak 1909’a kadar Mergab ilçesi kaymakam vekilliğinde, 9 Şubat 1910’dan 14 Ekim 1910’a kadar Rodos Lisesi muallimliğinde de bulunmuştur.18 Aralık 1911’de asıl mesleğine dönerek sırasıyla Doyran, 1912’de Gebze, 1913’de Karamürsel, 1915’de Boğazlıyan Kaymakamı olmuştur. Boğazlıyan kaymakamı iken, 1915’ten 1916’ya kadar Yozgat Vilayeti mutasarrıf (Vali) vekilliğinde de bulunmuştur. 1916’da Batraski-Şam ilçesi kaymakamlığına, 26.10.1916 İzmit Sancağı Muhacirin Müdürlüğüne atanmıştır. (1)

İTTİHAD-I TERAKKİ İLERİ GELENLERİNİN YURT DIŞINA KAÇMALARI

Birinci Dünya Savaşının kaybedilmiş, İttihat ve Terakki hükumetinin iktidarı kaybetmiş olmasını takiben Partinin siyasal yaşamına son verilecek olan son kongresi henüz sürerken, 2/3 Kasım gecesi partinin ileri gelenleri bir Alman torpidosu ile yurt dışma çıkmışlardı. Birlikte kaçanlar “8” kişi idiler: Talat. Enver, Cemal Paşalarla, merkez yönetiminden Dr. Nazım, Dr. Bahaaddin Şakir, Beyrut Valisi Azmi , eski Polis Müdürü Bedri ve Dr. Rüsuhi beylerdi.

Enver Paşa, daha mütarekenin imzalanmasından önce işbaşından uzaklaştırılınca Azerbaycan’a gitmeyi düşünmüştü. Kafkas ordularında görevli bulunan amcası Halil Kut’a, 8 Ekimde yazdığı bir şifre telgrafta kendisine “700 .000” lira gönderdiğini bildirmiş ve “oralarda bir hayat eseri” görecek olursa gidip temelli kalmak niyetinde olduğunu da eklemişti. (2)

Talat Paşa ise başlangıçta yurtdışına çıkmayı tasarlamamış, hatta hesap vermeye hazırlanmıştı. Fakat parti merkezinde yapılan bir toplantıda, artan taşkınlıklar karşısında “Paşalar grubu”nun yurtdışına çıkması uygun görülmüştü .

Böylece Talat Paşa da arkadaşlarına katılmıştı, yine de Sadrazam İzzet Paşaya bir mektup bırakarak davranışının nedenini açıklamaya çalışmıştı. Mektubunda, ülke bir süre yabancı işgali altında kalacağından dostlarının ısrarı ile , “millet karşısında yargılanmak işini geleceğe bıraktığını” belirtiyor ve memleket yabancıların etkisinden kurtulduğunda, çağırılınca hemen döneceğine söz veriyordu . (3)

EERMENİ TEHCİRİ

Kemal Bey’in Yozgat ve Boğazlıyan’da göreve başladığı sıralar ve görevini sürdürdüğü dönemde Anadolu’nun birçok noktasında eş zamanlarda Ermeni isyanları ortaya çıkmıştır. Osmanlı Devleti’nin Birinci dünya savaşanı katılmış olduğu bu dönemde Ermeniler, Anado lu’yu işgal etmeyi planlamakta olan Ruslara kılavuzluk yapmışlar, bununla da yetinmeyerek Rusların işgal eylemlerini kolaylaştırmak için bulundukları bölgelerde isyan başlatmışlardı (4)

Taşnaksutyun partisinin yayınladığı ayaklanma beyannamesi Ermenilerin hedeflerine çok yaklaştıklarının bir göstergesidir. Bu ayaklanma beyannamesine uygun olarak büyük olumsuz faaliyetlere imza atan Ermeni halkı, tüm uyarılara rağmen bu hareketlerden vazgeçmeyince Enver Paşa tarafından Dahiliye Nazırı Talat Paşa’ya gönderilen bir telde durum anlatılmış ve Ermenilere karşı alınması gereken önlemler ifade edilmiştir.

Bu durum karşısında Osmanlı Hükümeti de Tehcir kararı alma mecburiyetinde kalmıştır.İsyana katılmayanlar bu tehcirden muaf tutulmuşlardır. (Örneğin Bolu bölgesindeki Ermeniler, olumsuz faaliyetleri tespit edilmediğinden tehcirden muaf tutulmaktadırlar.)

Bunun üzerine özellikle Kemal Bey’in görev yaptığı Yozgat ve Boğazlıyan çevresinde Ermeni tedhiş faâliyet-leri yoğunluk kazanmıştır. Kemal Bey, kendisine tevdî edilen görevin bir gereği olarak bu tedhiş faaliyetlerine (5) engel olmaya çalışmış, bir taraftan da Ermenilerin Îran üzerinden Anadolu’ya geçirmeyi başardığı ve büyük bir ihtimalle, isyanlar esnâsında müslümanlara karşı kullanmayı planladıkları Rus yapımı pek çok sayıda silâh ve cephâneyi ele geçirmiştir. (6)

Yâni sonuç olarak Mehmet Kemal Bey devletin güvenliği ve bekāsı adına sorumluluk almış ve Ermenilerin müslü-manlara karşı planlamakta oldukları katliamlara engel olmak adına İstanbul’dan kendisine verilen emirleri yerine getirmiştir. (7)

470 yıldır Ermenileri devletin tepesine taşımış, “Milleti Sadıka”adıyla değerlendirerek her türlü imkanı tanımış Osmanlı Hükumeti Ermenilerin güvenliklerinin sağlanması ve geride bıraktıkları mal ve mülklerin teminat alınması için “Terk Edilmiş Mallar Komisyonu” (Emval-i Metruke Komisyonu) adında bir komisyon oluşturarak çeşitli emirler ve genelgelerle Ermenilerin güvenliğinin sağlanmasına çalışıldı. Ayrıca kötü niyetli uygulamaları tespit etmek ve kanuna aykırı davrananları Harp Divanı’na vermek için de vilayetlerde tahkikat komisyonları kuruldu.

Boğazlıyan Kaymakamlığında bulunduğu sırada, menkul (taşınır) ve gayr-ı menkul (taşınmaz) bir takım Ermeni mallarının yağma edilmesinde ihmali ve teşviki görüldüğü kanaatiyle Ankara Vilayeti Meclis-i İdaresi’nin 22 Ocak 1916 gün ve 185 sayılı lüzum-u muhakeme kararı ile vazifeden el çektirilmiştir.

Kemal Bey, Konya İstinaf Mahkemesi’nde yapılan mahkeme sonunda (25 Temmuz 1918) itham edildiği suçlardan berat etmiş ve azil kararı kaldırılarak ve Tarım Müfettişi olarak görevlendirilmiştir.

Kemal Bey, İzmit Sancağı Muhacirin Müdürü iken Boğazlıyan Kaymakamlığında bulunduğu sırada menkul ve gayrimenkul Ermeni mallarının yağma edilmesinde büyük ihmali görüldüğü iddiasıyla Ankara Vilayeti İdare Meclisi’nin 8 Ocak 1917 gün ve 185 sayılı, Şûra-yı Devlet’in de 12 Nisan 1917 tarihli lüzum-u muhakeme kararıyla görevinden azledilmiştir.

Terk edilmiş Ermeni mallarından satın aldığı için 7 Ekim 1917’de 3 ay hapis, 4 ay rütbe ve memuriyetten uzaklaştırma cezasına çarptırılan Kemal Bey, Konya İstinaf Mahkemesi’nde dâvâ açarak karara itiraz etmiştir. Mahkeme, memurların “emval-i metrukeden mal satın almalarını yasaklayan bir emir ve kanun bulunmadığı” gerekçesiyle 25 Temmuz 1918’de Kemal Bey hakkında beraat kararı vermiştir.

Konya’da görülen dâvâda cinayetten bahsedilmediği gibi, Yozgat tehciri ile ilgili soruşturmayı tamamlayan Tetkik-i Seyyiât Komisyonu’nun raporunda da Kemal Bey’in cinayet işlediğine veya cinayete azmettirdiğine dair herhangi bir kayıt yoktur.

Ancak fitne çarkı işlemektedir. İleriki paragraflarda izah edeceğimiz gibi Mondros Mütarekesinden sonra İttihatçıların izlerini silmek maksadıyla beklediği fırsatı yakalayan İşbirlikçi Hürriyet ve İtilaf Partisinin baskısı sonucu “Memleketi harbe sokanlarla Ermenileri tehcir edenlerin yargılanması” istenmiş ve bu yönde ilk adım Tevfik Paşa Hükumetinin 1 Mart 1919’da Padişaha sundukları kararname ile atılmıştı. Ancak Pâdişah, olağanüstü yetkilere sahip Dîvân-ı Harb-i Örfî hüviyetindeki bir mahkemenin nazırları yargılamasına Kānûn-ı Esasi’nin izin vermediğini ve suçluların cezalandırılması için yeni mahkemelere ihtiyaç olmadığını belirterek kararnameyi geri çevirmiş, bu kararıyla bir anlamda üzerindeki tüm baskılara direnmeye çalışmıştı. (8)

MONDROS’U İMZALAYAN AHMET İZZET PAŞA HÜKUMETİNİN ÇEKİLMESİ

Vahidettin, kız kardeşi Mediha Sultanla evli olduğu için “Damat” unvanıyla anılan Ferit Paşaya sevgi ve güven duyuyordu . Onun da etkisiyle Hürriyet ve İtilaf Partisinden yana olmuştu. Mondros görüşmelerine Ferit Paşayı göndermek istemiş, ancak İzzet Paşa hükümetinin direnişi karşısında bundan vazgeçmişti. Bu olay Saray ile Babıâli arasında ilk büyük anlaşmazlık olmuştu. Mütarekeden sonra savaş suçlularının cezalandırılması sorunu gündeme geldiğinde de padişah, suçu olabildiğince İttihat Terakki yöneticilerine yüklemeye çalışan Hürriyet ve İtilafçıların görüşünü desteklemişti. Örneğin, kasım sonlarında Daill Mail ve Times gazetelerinde çıkan demecinde, savaşa girilmesinin bütün sorumluluğunun İttihat Terakki yöneticilerinde olduğunu söylemiş ve eğer kendisi o zaman işbaşında bulunmuş olsaydı savaşın dışında kalınacağını öne sürmüştü. (9) Böylece padişah da kimi politikacılar ve aydınlar gibi Anlaşma Devletleri ve özellikle İngilizlerle iyi geçinilecek olursa yakında ılımlı bir barış antlaşması imzalanabileceğini umuyordu. Meclislerde bir Yüce Divanın oluşturulması önerilirken Vahidettin ondan ayrılarak Sıkıyönetim Mahkemesinin (Divan-ı Harp) de kurulmasını istemişti. Bu mahkemenin birincil görevi savaş suçlularını yargılamak olacaktı.

Ancak hükümet böylesi özel mahkemeleri anayasaya aykırı bulduğu ve bunların adil kararlar alamayacağı görüşüyle sarayın önerisini benimsememişti. Bu da padişah ile yeni bir sürtüşmeye yol açmıştı. Vahdettin, Ayan Başkanı Ahmet Rıza’yı sadrazama göndererek İttihatçı diye tanınan Cavit Rauf ve Fethi Beylerin kabineden ayrılmalarının sağlanmasını istemişti. Hükümet. Böylesi istifaları önlemek için Hürriyet ve İtilafın başkanlığını yapan Albay Sadık Beyin aracılığına başvurmuşsa da bundan bir sonuç alınamamıştı. Saray ile hükümet arasındaki bu çekişme üç gün sürmüş, sonunda İzzet Paşa , 8 Kasım 19 18’de Vahidettin’e gönderdiği bir mektupla hükümetinin çekildiğini bildirmişti. İçinde bulunulan günlerde kabine üyelerinin o nurlarını kıncı eleştirilere bile katlanıldığını belirten sadrazam “Kabine başkanının kişiliğinde toplanan yetkilerin birtakım kısıtlamalara bağlanmasını ,hükümlerine bağlı kalmaya ant içtiğimiz Anayasa ile bağdaşır görmemekteyiz!” diyordu.

Vahidettin, İzzet Paşanın bu sert mektubuna kendine göre tepki göstermiş ve hükümet üyelerinin hepsine ayrı ayrı güven beslediğini anayasaya aykırı bir davranışta bulunmadığını , yalnızca “iyiliğe yönelik bazı uyarı ve öğüt”lerde bulunduğunu savunarak istifayı üzülerek kabul ettiğini belirtmişti (8 Kasım 1918) A. İzzet Paşa hükümetinin böylesi bir çekişme sonucu ayrılması basında da yankılar uyandırmıştı.

A.E.Yalman, sarayın bu baskısını “Mevsimsiz kundakçılık” olarak niteleyip bunun doğuracağı sakıncalara dikkatleri çekmek istemişti. öte yandan Vahidettin de davranışının anayasaya aykırı olmadığını kanıtlamak için çok güvendiği Ayan Meclisine başvurmak gereğini duymuştu . Ahmet Rıza’nın başkanı olduğu bu meclis de padişahın hükümete “tavsiye”de bulunmasının bir “karışma” olmadığına karar vermişti (10 Kasım 1918) (10)

TEVFİK PAŞA HÜKUMETİ

Vahidettin yeni hükümeti kurma işini A. İzzet’in sadaretinden önce de kendisine bu görev önerilen Tevfik Paşaya vermişti. 11 Kasımda açıklanan yeni kabinede “filozof ‘ Rıza Tevfik ile Kambur İzzet’e de görev verilmişti. İttihat Terakkiden hiç üye yoktu. Ancak bu, henüz bir Hürriyeti itilaf hükümeti de değildi. Bu arada birlikleriyle ya da ordudaki görevlerinden ayrılarak başkente gelen bazı genç komutanlar da olayların gelişmesini yakından izlemeye ve bazı girişimlerde bulunmaya başlamışlardı.

Mustafa Kemal, Kazım Karabekir. Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Cafer Tayyar ve kendisi İsmail Canbulat’ın evinde arka arkaya üç gece yaptıkları toplantılarda, içine düşülen çıkmazdan kurtulabilirsek, Anadolu’da ulusal bir direnmeyi daha kolay sağlayabilecekleri konusunda görüş birliğine varmışlardı. Bu amacın gerçekleştirilebilmesi için de öncelikle İzzet Paşa’nın yeniden sadarete getirilmesi uygun görülmüştü. Hatta onun kuracağı yeni kabinede Mustafa Kemal ile Fethi Beyin görev alabileceği düşünülmüştü. Tevfik Paşa hükümeti daha ilk günlerden başlayarak bir yandan azınlık mebuslarının öte yandan Galip devletlerin ısrarla ön plana çıkardıkları iki sorun üzerinde durmak zorunda kalmıştı. Bunlar savaş suçlularının ve Ermenilere göç ettirilmesinde kötü davrananların cezalandırılmalarıydı.

Savaş suçluları olarak nitelendirilen İttihat ve Terakki yöneticileri ile savaş yıllarında yiyecek maddeleri alım ve dağıtımında yolsuzluk yaptıkları söylenenler hakkında soruşturma açılması yolundaki istekler giderek artmıştı. Bu yüzden hükümet çeşitli adlarla bazı soruşturma komisyonları kurmuştu . İlk önlem olarak da Talat-Enver-Cemal Paşalarla, yiyecek işlerini yürüten İsmail Hakkı ve kimi İttihat Terakki üyelerinin mallarına el konulmuştu .

Mareşal Kazım başkanlığında kurulan özel sıkıyönetim mahkemesi (Divan-ı Harp) de bir süre sonra Enver. Cemal ve İsmail Hakkı Paşaları, savaş suçlusu olarak değil, askerlik görevlerini izinsiz olarak bıraktıkları ve yurtdışına kaçtıkları için, askerlikten çıkarma. birer yıl hapis ve kanun haklarından yararlanmama ile cezalandırılmıştı. (11)

Öte yandan, savaş yıllarındaki zorunlu Ermeni göçü de Mebuslar Meclisinde sık sık dile getirilen bir soruna dönüştürülmüştü. suçlamaların artması karşısında Vahidettin de Ayan üyesi Azaryan’ı 7 Aralıkta kabul ederek, Ermenilere yapılan “zulüm”den ötürü üzüntülerini bildirmiş ve . bazı kişilerce yapılan bu kötü davranışı bütün Türklere mal etmenin doğru olmayacağını vurgulamıştı. Arkasından savcıların bu tür suç işleyenler hakkında kamu davası açmaları istenmişti. Anadolu düzeyinde işlenen suçları belirleyebilmek için de, ülke on bölgeye ayrılarak her bölgeye adalet ve içişleri görevlilerinden oluşan komisyonlar gönderilmesi kararlaştırılmıştı. (12)

Hükümet. Meclisin dağıtılmasından sonra bir af ilan etmişti (23 Aralık 1918) . Bununla, Vahidettin’in tahta çıkışına kadar geçen dönemde işlenen siyasal suçlar affediliyor ancak Ermenilere göç ettirilmesinde yasal sorumlulukları olanlarla azınlık toplumlarına karşı suç işleyenler ve düşmanla işbirliği yapanlar af kapsamının dışında tutuluyorlardı.

Fakat İngilizler o günlerde. savaş yıllarında İngiliz esirlerine kötü davrananlar diye yeni bir suçlu grubu daha yaratmış ve bunların da cezalandırılmalarını istemeye başlamışlardı.

Türkiye’deki kuvvetlerinin komutanlığını üstlenen Franchet d’Esperey’in Osmanlı başkentine gelişi yeni olaylara yol açmıştı. Fransız generali 8 Şubat 1919’da azınlıkların katıldığı görkemli bir törenle karşılanmıştı. O, kara derili iki seyisin dizginlerini çektiği beyaz bir atın üzerinde istiklal Caddesinden Kebirden) geçerek Fransız elçiliğine giderken karşılama törenine katılan Osmanlı bandosunu, hayvanını ürküttü diye kırbacını sallayarak susturmuştu . Bu Osmanlı Tarihi için bir kara gün, Osmanlı Devleti’nin artık yok sayıldığını da ilanıydı.

Bu acı günler yaşanırken Vahidettin çıkış yolunu İngilizlere yaslanmakta görmekte, adamlarından birini İngiliz Yüksek Komiserliğine göndererek ( 1 Ocak 1919) . padişah olduğundan beri etrafının •ittihat Terakki hafiyelerince sarıldığını, kendisinin her zaman İngiliz yanlısı olduğunu ve onların istediği herkesi yakalatıp cezalandırmaya hazır olduğunu bildirmişti. (13)

Bu olaydan birkaç gün sonra ise bu defa eniştesi Damat Ferit’i yollayarak, “suçluların cezalandırılması konusunda ağır davranan şimdiki kabine yerine daha güçlü bir hükümeti işbaşına getirmeyi düşündüğünü” iletmişti. Ancak o bu değişiklikleri yaparken, başkentte bir “patlama”nın. yani bir direnişin baş göstermesi olasılığını da öne sürerek bu durumda İngiltere’nin tutumunun ne olacağını” sormuştu.

Hürriyet ve İtilaf partisinin gerçek lideri Damat Ferit de padişahın görüşündeydi. İngiliz Komiserliğinden General Deeds’in Şubat sonlarına ilişkin bir raporunda “Hürriyet ve İtilaf Partililerin Tevfik Paşa hükümetini eleştirdikleri ve kendileri iktidara gelecek olurlarsa suçluları hemen cezalandıracaklarını söyledikleri, bunun içinse İngilizlerin desteğini sağlamaya çalıştıkları” ifade edilmektedir.

Tevfik Paşa Hükumeti de İngiliz ve Ermeni talepleri yönünden boş durmamaktadır.Ermenileri göç ettirmede suç işledikleri öne sürülen eski valilerden Sabit Bey ile Cemal Azmi Bey hükümetçe mahkemeye sevk edilirler. (6 Ocak 1919) .

Onu izleyen günlerdeyse başkentte ilk tutuklamalar başlamıştı. Diyarbakır Valisi ve ilk İttihatçılardan olan Dr. Reşit İstanbul’da tutuklanıp ünlü “Bekirağa bölügü”ne konulmuştur. O zamanki Harbiye Bakanlığı (bugünkü İstanbul Üniversitesi) bahçesindeki bu ek yapı , 31 Mart olayından başlayarak siyasal tutukluların hapsedildikleri bir yer olmuştu.

Ocak ortalarında da, Diyarbakır mebusları Fevzi ve Zülfü Beyler, Ermenileri öldürttükleri ve doğudaki aşiretleri İngilizler aleyhine kışkırttıkları iddiasıyla tutuklanmışlardı. İşin daha da garipsenecek yönü , suçluluğu saptanamayan Zülfü Beyi serbest bırakması gereken hükümetin suçlamaya ilişkin belgeleri İngiltere temsilciliğinden istemesi idi. Bunun sonunda da her iki milletvekili de İngilizlere teslim edilmişti. (14)

Müttefiklerin baskısı sürerken bazı “siyasi” kişilerde saraya sundukları dilekçelerinde suçluları cezalandırmanın ülke yararına olduğunu öne sürmüşlerdi. Yabancı temsilcilerle görüştüklerini de özellikle belirten ancak adlarını açıklamayan “siyasal yöneticilerden” on kişi bir örneği Alemdar gazetesinin 23 Ocak sayısında yayımlanan dilekçelerinde, Müttefik çevrelerinin Osmanlı İmparatorluğu hakkında verilen kararı değiştirmek ve İstanbul’u Türklere bırakabilmeleri için, suçluların cezalandırılmasını şart gördükleri belirtiliyordu .

Aynı zamanda, Sait Halim Paşa, Halil Menteşe, Cavit, t. Canbulat. Mithat Şükrü, Musa Kazım, Rahmi, Ahmet Nesimi, Ali Münif ve Kemal Bey gibi İttihat ve Terakkicilerin sanki kaçmaları isteniyormuşçasına henüz tutuklanmamış olmalarından yakınılıyordu. Ne var ki serbest olan bu kişiler değil, tutuklu bulunan Vali Dr. Reşit bu dilekçeden iki gün sonra. hapishaneden kaçmıştı. Olay, İttihat ve Terakkinin bir gövde gösterisi olarak değerlendirilmiş ve bu tepkiyle daha geniş tutuklamalara girişilmişti.

İngiliz Yüksek Komiseri Calthorpe , bu kaçışı yalnız Tük hükümetine değil, aynı zamanda Müttefiklere karşı bir “meydan okuma” olarak değerlendirmiş ve Tevfik Paşa hükümetinin sorumluluktan kurtulamayacağını bildirmişti. Bu tehdit karşısında bütün polis gücü harekete geçirilmişti. Ermenilerin de katıldığı takipte yakalanacağını anlayan Reşit Bey intihar ederek yaşamına son vermişti (6 Şubat 1919) .

İngilizler suçlu saydıkları Osmanlı yurttaşlarını içeren bir dizi listeler düzenlemeye de koyulmuşlardı. Kara liste denilen bu tür listelerin hazırlanması da yüksek komiserliğin Ermeni-Rum şubesine verilmişti. Ermeni Haberler Bürosu aracılığı ile derlenen bilgilere ve yapılan ihbarlara dayanılarak suçlu kabul edilen Türkler hakkında fişler düzenlenmişti. Giderek “Ermeni kıyımı” ya da savaş esirlerine kötü davranma dışında yeni tür bazı suçlar da eklenerek kapsam daha da genişletilmişti. Ônıeğin Balkan savaşına ilişkin bazı olaylar ve Babıali baskını bu suçlar arasına katılmıştı. Vahidettin söz konusu suÇluların cezalandınlabilmeleri için İngiliz komiserliğinden destek istemişti. Ona yanıt beklerken hükümetin girişimiyle 29/30 Ocak gecesi geniş çaplı tutuklamalara başlanılmıştı. İçişleri Bakanı İzzet Beyin düzenlediği bu listede “60” kişinin bulunduğu anlaşılmaktadır.

Ancak ilk aşamada bunlardan “27”si tutuklanıp Bekirağa Bölüğüne gönderilmişti. Bunlar arasında İttihat Terakki mebuslarından Gazeteci H üseyin Cahit Yalçın, Ziya Gökalp , Hüseyin Kadri ve Karasu Efendi ile Genel Sekreter Mithat Şükrü , eski Ayan Başkanı Hacı Adil , eski İçişleri Bakanı İsmail Canbulat, İzmir Valisi Rahmi, eski Merkez Komutanı Cevat, Enver Paşanın amcası Halil Kut, Tevfik Rüştü Aras , Kara Kemal ve Çolak diye anılan Selahattin Köseoğlu da bulunmaktaydı. (15)

DÜNDEN BU GÜNE İZLERİ SİLİNMEYEN İŞBİRLİKÇİ/ DEVŞİRME HÜRRİYET VE İTİLAF PARTİSİ

İstanbul’da mütarekeden itibaren Hürriyet ve İtilaf Hükumeti etkin olmuştur. Hürriyet ve İtilaf partisinin en etkin olduğu dönemler Damat Ferit başkanlığı altında kurulan hükümetlerdir. Bu Hükümetler Galip İtilaf Devletlerine karşı ne pahasına olursa olsun tam bir teslimiyet fikrini temsil etmişlerdir. İkinci tip hükümetler de Tevfik Paşa’nın başkanlık ettiği hükümetlerdir. Bunlar, Anadolu direnişinden yana olduklarını söylemekle birlikte, icraatlarında bunu görmek mümkün olmamıştır.

İngilizler’e sığınma fikri, aydınlar arasında da yaygındır. Meselâ Yahya Kemal Beyatlı bile, “Bari İngilizler vatanımızı toptan alsalar da Mısır gibi olsak“ der. Abdullah Cevdet ve Ali Kemâl ise, açıkça İngiliz mandası isterler. Ali Kemâl, 7 Ağustos 1919 tarihli Sabah Gazetesi’nde, “Türkiye ve mandaterlik” başlıklı yazısında mandalığı tek kurtuluş çaresi olarak savunan yazısını şöyle bitirir: “Türkler’in artık o serserilerin kışkırtmalarına kapılarak felâket ve belalarımızı hazırlayan o bilinen serüvenlere atılmayacaklarına inandırmak için yönetim işlerimizin yeniden düzenlenmesini İngilizler’e bırakmaları; başka bir deyişle, belli bir süre için İngilizler’in siyasal değil fakat, yönetimsel güdümünü kabul eylemekle mümkündür.

Bu sayede İngilizler polisimizi, adliyemizi, maliyemizi, bayındırlık işlerimizi yeniden düzenleyecekler ve Türkler de geleceğin kaygısından uzak kalarak yaradılıştan gelen yeteneklerini geliştirmeyi başaracaklardır.”

Ne yazık ki yaptığımız incelemelerde, Osmanlı aydınlarının millî mücadeleye samimi bir destek verdiklarını görmedik. İstanbul’da vatansever aydınlar tarafından yapılan toplantılarda dahi alınan kararlar, hep Mustafa Kemâl’in İngilizlere karşı tavır almaması yönünde olmuştur. Ankara’da bir ordunun bulunmasını pazarlık açısından gerekli gören bu itidalli grup, ileri gidilmesini de oldukça mahsurlu buluyor; hatta Ankara’da yeni bir liderin doğmasını da kabul etmiyorlardı.

İktidardaki Hürriyet İtilâf Partisi ise işbirlikçiliği savunmaktadır. İtilâf Partisi’nin İngilizler’le birlikte organize ettiği İngiliz Sevenler Derneği’nin himayecilik hususundaki gayretleri, İngilizler’den fazla idi. İngiliz Sevenler Derneği, İngiltere’nin Amerika ve Fransa ile birlikte İzmir’e Yunan’ı çıkarma kararı aldığı gün İngilizler’in Hürriyet ve İtilaf Partisi’yle yaptığı işbirliği sonucu kurulmuştur. Derneğin ön planda gelen kişileri arasında İngiltere Baştercümanı Ryan, İstihbaratçı General Dedes, Rahip Frew, Damat Ferit, Ali Kemal, Adil, Mehmet Ali, Hoca Vasfi, Sait Molla kurucu üyeler olarak görülmektedir.

İttihatçılar, emperyalizme karşı ve lâik bir idareden yana genelde Türkçü – vatansever bir çizgideyken iken Hürriyet ve İtilaf Partisi mensupları, (sözde)şeriat hükümleri ile yürütülecek bir düzenden yana olduklarını ve her türlü millîyetçi akıma karşı olduklarını beyan etmektedirler. İtilafçılar Kürt, Ermeni, Rum, Arnavut vesair azınlıkların haklarını korumayı birinci görev olarak ele almış, başta Türkçülük akımı olmak üzere Türk Mmillîyetçiliği hareketlerini şiddetle cezalandırmıştır. Bu yönleriyle İtilaf Partisi bir ihânet partisi durumuna düşmüştür. Vahidettin partinin manevi lideridir. Parti Başkanı Albay Sadık, İngilizler’in ücretli adamı gibi çalışmaktadır. Damat Ferit, partinin gerçek lideridir.

Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, partinin kurucularındandır. Sadrazam vekili iken Ali Galip’i, Mustafa Kemâl’i astırmak için Kürt aşiretlerini ayaklandırmakla görevlendiren odur. “Kuvay–i Millîyeciler’in katli vaciptir” fetvasını yazan ve fetvanın altına Dürrizade Efendi imzasını atan odur. Kürdistan Derneği ile vatanın parçalanmasına yol açacak bir anlaşmayı, parti merkezinde imzalayan da odur. Partinin ileri gelenlerinden Rasputin lakâplı Şeyh Zeynelabidin, Konya ayaklanmasının düzenleyicisidir. Yozgat isyanını, Hürriyet ve İtilaf Partisi Başkanı Çapanoğlu Edip Bey yürütmüştür. Bursa Başkanı Aziz Nuri de iç ayaklanmaların mimarlarındandır. Yine partinin ileri gelenlerinden Seyit Abdülkadir, Kürt Derneği’nin başkanıdır ve İngilizler’le işbirliği halindedir. İngiliz Sevenler Derneği’nin başta gelen kişisi Sait Molla, belgelerle açıklanmış bir İngiliz casusudur.

Amaç Türk Devleti’nin kurulmaması ve Türkler’in Anadolu’dan tecritidir. Bu nedenle bu gözü dönmüş vatan hainleri, Yunanlılar’la dahi işbirliklerine girerek Anadolu Derneği adı altında, Yunan Severler Dernekleri kurmuşlardır. Hürriyet–i İtilafçılar bununla da kalmamış, İngiliz belgelerinde de görüldüğü şekliyle, 76 imzalı bir bildiri vererek, Mustafa Kemâl kuvvetlerinin Anadolu’dan temizlenmesini istemişlerdir. Bu talihsiz bildiride Hoca Vasfi Efendi, Rıza Tevfik ve birçok tanınmış simanın imzası vardır.

DAMAT FERİD, VAHİDETTİN ve İNGİLİZLER

Tevflk Paşanın çekilmesiyle Vahidettin eniştesi Fent Paşayı sadarete getirme imkanını bulmuştu Damal Ferit o zamana kadar kimi Avrupa başkentlerindeki elçiliklerde sekreterlik görevlerinde bulunmuş, fakat dikkati çeken bir kişi izlenimi bırakmadığı gibi diğer devlet erkanının gözünde değersiz bir şahsiyet görünümünde olup ülke yönetiminde hiçbir deneyimi bulunmamaktaydı. Başlangıçta onu pek, sevmeyen Vahidettin, savaştan çekilme karan verildikten sonra eniştesine büyük bir yakınlık gösterir olmuştu . Bunda akrabalık bağları ve eniştesinin kendisine hıyanet etmeyeceği hakkında duyduğu güvenin dışında, Fent Paşanın da bir İttihat ve Terakki düşmanı ve İngiliz yanlısı olmasının da payı vardı.

Aynı düşünceyle onu Mondros görüşmelerine göndermek istemişti.

İngilizler, Ferit Paşanın işbaşına gelmesinin hemen ertesi günü “Türk savaş suçluları”na ilişkin yeni bir listeyi Babıali’ye vererek bunların tutuklanmalarını istemişlerdi. Yeni sadrazam da 9 Martta Yüksek Komiserliği ziyaret ederek kendisinin ve padişahın “Allahtan sonra İngiltere’ye umut bağladıklarını” yinelemişti. Ayrıca, suçlular listesi kaybolduğu için orda adı bulunanların şimdiye kadar tutuklanmamış olmalarından ötürü özür dilemişti. (16)

Bu ziyaretin ertesinde 10 Martta, eski bakan ve mebuslarla birlikte içinde bulunulan durumu eleştiren bazı gazetecilerden oluşan “21 ” kişi tutuklanmıştı. Başta eski Sadrazam Sait Halim ile Şeyhülislam . Musa Kazım’ın bulunduğu bu grupta gene eski bakanlardan Fethi Okyar. Ali Münif. İbrahim Pirzade Şükrü ve Ahmet Neslmi ile mebus ve Ayan üyelerinden Rıfat, Salah Cimcoz. Hasan Fehmi de yer almışlardı. Onlardan başka gazetecilerden Ahmet Emin Yalman, Celal Nuri ve Sapancalı Hakkı da tutuklananlar arasındaydılar. (17) Calthorpe’un raporuna göre listede adları bulunan Cavit Bey ile gazeteci Yunus Nadi ele geçirilememişti.

Savaşa girilirken cihat fetvası vermiş olan Hayrı Efendi ise hasta olduğundan tutuklanmamış. Göz hapsine alınmıştı. Tutuklananlar Bekirağa Bölüğüne gönderilirken gazetecilerden ikisi Ahmet Emin Yalman ve Celal Nuri serbest bırakılmışlardı. Ancak A.E.Yalman bir ay sonra yakalanıp Kütahya’ya sürgün edilmişti. Damat Ferit Hükümetinin ülkenin ileri gelenleri hakkında başlattıkları bu cadı avı bu kadarla kalmamıştı. Bir yanda Hükumet diğer yanda İngilizler ileride kendilerine muhalefet yapması muhtemel kişilerin tutuklanması için birbirleriyle irtibatlı listeler hazırlamaya başlamışlardı.

İngiliz belgelerine göre, 23 Ocaktan 20 Nisana kadar iki aylık sürede Osmanlı hükümetine verilen “kara” listelere geçirilenlerin sayısı “223” e yükselmişti. İlk liste İngiliz tutsaklarına kötü davrandıkları söylenen kişileri içeriyordu . Kolordu komutanlarından Sami ve Nurettin Paşalarla İstanbul v e Ankara komutanları bunun üzerine tutuklanmışlardı. 61 kişilik ikinci liste “Ermeni Kıyımı”ndan suçlu sayılanlara ayrılmıştı.

12 kişilik bir üçüncü listede de İzmit-Adapazarı yöresindeki olaylarda suçlu görülenler yer almıştı. Giderek çok daha değişik suçlamalar ya da amaçlarla da listeler düzenlenmişti. Öyle ki 28 Şubat 1919 günlü bir listede görevlerinden alınmaları ya da sürülmeleri gereken sivil asker yetkililer arasına Mustafa Kemal, Karabekir, Kara Vasıf, Fevzi Çakmak ve Cevat Çobanlı da alınmışlardı.

Fransızlar da liste yarışına katılmışlar kendi açılarından düzenledikleri bir listeyi Tevfik Paşa hükümetine vermişlerdi. 12 kişilik listede Ömer Naci ile Yunus Nadi de bulunuyordu. Öte yandan İngilizler bu listeleri hazırlarlarken ABD ‘den de yardım iste1nişlı:rdi. Eski Milli Eğitim Bakanlarından Şükrü Bey ile Askeri Dr. Numan. Harbiye Bakanlığından Seyfi ve Ankara Valisi Atıf Amerikalıların önerisi ile listeye alınmış ve tutuklanmışlardı.

DAMAT FERİD, İTTİHATÇI AVI BAŞLATIYOR

Damat Ferit hükümetinin en önemli üç işinden biri, herhalde, İttihat ve Terakkilileri kovuşturmak ve onları birtakım cezalara çarptırarak, hem İtilaf devletlerinin gözüne girmek, hem İttihat ve Terakki’yi siyaset sahnesinden silmek diğer iki önemli işiyse şartları hafif olan bir barış yaparak İngilizlerle mümkün olduğu ölçüde samimi ilişkiler kurmaktı.

8 Mart günlü “Dersaadet Divan-ı Harb-ı Örfisi Hakkında Kararname” ile 16 Aralık’ta kurulan Divan-ı Harp başkanlığına Erkân-ı Harp Mirlivası Ali Fevzi Paşa, üyeliklere Mirliva Ali Nâzım, Mustafa ve Zeki Paşalarla, Miralay Recep Ferdi Bey getirildiler. Böylece, son olarak Tevfik Paşa’nın çabuk sonuç almak uğrunda yapmaya kalkıştığı değişiklik, yani Divan-ı Harp’i tamamen askerlerden kurma düşüncesi gerçekleşmiş oluyordu.

Dikkati çeken bir nokta da, daha önceki kararnamede maaştan hiç söz edilmediği halde, bu Kararnamede başkana 10 bin, üyelere 6 biner kuruş ek maaş verilmesi, savcı ve yardımcılarına, sorgu yargıçlarına da birtakım maaşlar tahsis edilmesiydi (ek mi, değil mi belli değildi). Savcılığa 15 bin kuruşla Deniz Ticareti Mahkemesi Reisi Yusuf Ziya Bey getirilmişti. Ancak diğer görevlerde azınlıklardan hayli adam vardı (Mesela diğer dokuz görevden ancak beşi Müslümanlara verilmişti). Divan¬ı Harp’in, İdare-i Örfiye Kararnamesinde gösterilen suçların faillerini yargılayacağı söylenilmekle yetiniliyordu. (18)

Oysa, aynı gün Meclis-i Vükela’nın bir kararı, Divan-ı Harp’i, yalnız kararnamedeki suç faillerini değil, “ülkeyi savaşa sokanları, İslam, Ermeni, Rum “tehcir ve katillerini ve düzenleyenleri, halkı birbirini öldürmeye teşvik edenleri, ulaştırma araçlarını vurgun yolunda kullananları” da yargılamaya yetkili kıldığı gibi, sanıkların “sıfat ve memuriyetine” bakılmayacağını da belirtiyordu. (19)

Böylece yine Tevfik Paşa’nın istediği, fakat padişahın Kanun-ı Esasi’ye aykırı diye onaylamadığı bir yetkiyi, Meclis-i Vükela, Divan-ı Harp’e tanımış oluyordu.

Dâhiliye Nazırı Cemal Bey, Moniteur Oriental ile yaptığı bir mülakatta, eski nazırların divan-ı harpte yargılanacaklarını doğruluyordu; çünkü onlar, daha önce yaptıkları kanuna uymak zorundaydılar. Gerçi Kanun-ı Esasi’nin sarahati böyle değildi ama, İttihat ve Terakkililer “… bu kanunu şekl-i diğere tebdil eylediklerinden eskisinin hükmü…” kalmamıştı.

Cemal Bey, aynı mülakatta, İttihat ve Terakki’nin 800 bin Ermeni’yi katlettirdiğini, 400 bin Rum’u tehcir ettiğini ve 4 milyon Türk’ü “ortadan kaldırdığını” söylüyordu. Ayrıca, mahkemeleri hızlandırmak istediklerini, oysa sanıkların tek tek yargılanmasının işi uzattığını, nitekim Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey muhakemesinin bunu gösterdiğini, Yozgat’tan tanık getirmeye kalkışıldığını söylüyordu. Nazır, işi hızlandırmak kararını aldıklarını belirtiyordu. (20)

DÜZMECE ERMENİ İDDİALARI İLE İLGİLİ MAHKEMELER KURULUYOR

Ermenilerle sıkı ilişkiler içerisinde olan, İngilizlere yaranmak için Ermenilerin arzularını gerçekleştirmeye çalışan Damat Ferit Hükümeti, bu sebeple ilk icraatlarından birisi olarak Ermeni tehciri ile ilgili yargılanmaları gündeme getirmiş ve bu mahkemelerin devreye sokulması için Padişahın desteğini sağlamıştı. (21)

Fırsatları iyi değerlendiren her surette genel durumu lehine çevirmeye çalışan Ermeniler de esasında İngiliz tasarımı bu sahte mahkemeler aracılığıyla İttihatçılardan intikam almaya çalışıyordu. Damat Ferit Hükümeti de belli ki bu intikama ortak olmaya fazlasıyla meyilliydi, hiç olmazsa birkaç “Türk idarecinin kanı dökülmeliydi ki, Ermeni Komitecilerinin iştahı tatmin edilebilsin.” (22)

İstanbul Hükumeti suçsuz günahsız birçok görevliyi buraya sevk etmiş mahkeme üyelerinin sanıkları suçsuz bulduğu durumlarda, mahkeme heyetleri de değiştirilmek suretiyle verilen siyasi kararlarla hapis, hatta idam cezaları dahi verilmişti. Bu kurulan mahkemelere çok sayıda suçsuz insan çağırılarak sorgulanmış ve mağdur edilmişti.

Bu masum insanlardan ilginç biri de, hiç ilgisi olmadığı halde Celal Bayar Bey olmuştur. Celal Bayar Bey’in hatıralarındaki konuyla ilgili kısımlarda anlatılanlar gerçekten oldukça ilginçtir. Her din ve cemaatten sorgu hakimlerinin emir almışçasına aynı suçlamayı yapmaları ve suçlamalarla ilgili olarak hiçbir belge gösterememeleri de mahkemelerin ortak özelliğidir. Ayrıca bu hususta hiçbir bilgiye sahip olmayan sadece sosyal hizmet ve hayır işleriyle uğraşan Ferit Eczacıbaşı’nın da sorguya alınması, mahkemelerce konuyla ilgisi olmayan bir çok kişinin de mağdur edildiğine kötü bir örnektir

KAYMAKAM KEMAL BEY’İN YARGILANMASI

İlk İdam Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Beyin idamı olmuştu. Ermeni göçü sırasında Boğazlıyan’da Ermenileri öldürttüğü öne sürülen Kemal Bey 30 Ocak 1919’da Zer’iyyat Müfettişi olarak görev yaparken Konya’da yeniden tutuklanmış ve İstanbul’a getirilmişti. Sanıklar arasında evkaf memuru Feyyaz Ali Bey, Yozgat Jandarma Tabur Kumandanı Binbaşı Tevfik Bey ve üç de polis vardır. Kaymakam Kemal Bey’in duruşması 5 Şubat 1919’da Mahmut Hayret Paşa Divan-ı Harbi’nde başlamış, daha sonra başkanlığa Ali Fevzi Paşa, 18 Mart’ta onun istifa etmesiyle de Mustafa Nazım Paşa getirilmiştir.

Fethi Okyar’ın “en hunhar canavarlar tıynetinde yaratılmış bir cellat’ (23) olduğundan bahsettiği bu Mustafa Nazım Paşa, Nemrut Mustafa Paşa adı ile tanınan Kürt Mustafa Paşa değildir. Ama bu İngiliz işbirlikçisinden farklı bir adam da değildir. Mahkeme heyeti Milli şehidimiz Kemal Bey’in ifade ettiği gibi “ecnebilere yaranmak için” hukuku ayaklar altına almış ve Ermeniler’in istedikleri kararı vermiştir.

6 Kânun-u evvel 1918 tarihli İkdam Gazetesi’nin haberine göre “Ermeniler’in tehcir ve topluca öldürülmeleriyle meydana getirdiği mezalimden dolayı hakkında vâki olan şikâyetler üzerine tevkif edilen, Kemal Bey’i idam etmek için mahkeme heyetinin en az Ermeni Patrikhanesi kadar gayret sarfettiğini söyleyebiliriz.

Kemal Bey’in dâvâsına katılan toplam 28 şâhidin sadece 4’ü savunma şahididir. Çünkü mahkeme İstanbul dışından gelecek bütün tanıkların yol masraflarının karşılanmasına dair karar almasına rağmen, müdafaa şahitlerini bu kararın dışında bırakmıştır.

Bu bakımdan Kemal Bey’in lehine ifade verecek şahitler mahkemeye gelememişlerdir. Savunma avukatlarının, tanıkların ifadelerinin istinabe yoluyla, yani bulundukları yerlerdeki mahkemeler tarafından alınmasıyla ilgili talepleri de dikkate alınmamıştır. (24)

Duruşmaya katılan 28 şahitten 4’ünün savunma şahitleri ise 4 Miralay Şahap, Halil Recai, Mehmet Nedim ve Yozgat eski Mutasarrıfı Cemil Bey’lerdir.

Miralay Şahap Bey İngiliz vatandaşı bir Müslüman dır. Mahkemeye kimin tarafından çağırıldığı bilinmeyen, bu 4 şahidin 3’ünün Kemal Bey lehinde veya aleyhinde bir ifadeleri yoktur. Nasıl bir kumpas kuruldu ise Halil Recai Bey de Kemal Bey’in aleyhinde ifade vermiştir. Geri kalan 24 şahidin tümü de Ermeni’dir!

Patrikhane’nin bulup, Patrikhane’nin getirip götürdüğü ve tabiî Patrikhane’nin hazırladığı (25) bu şahitlerin çoğunun ifadesi savcı tarafından bile şüphe ile karşılanmıştır. Savcı Sami Bey’in hazırladığı iddianameye tamamen iştirak ettiğini beyan eden (26) dava vekili Leon Remzi Efendi, Yozgat’ta katledildiği iddia olunan akrabalarından 115 kişinin vekili sıfatıyla mahkemede bulunduğunu söylemiştir. Fakat elinde ne vekâletnâme vardır, ne de ilgili mahkemeden katledildiğini iddia ettiği akrabalarının vârisi olduğuna ilişkin bir belge alabilmiştir! Bu adam savunma avukatlarının itirazlarına rağmen, Yahudi olma ihtimali bulunan savcı Sami Bey’in kararı ile müşteki yani şikâyetçi sıfatıyla duruşmalara katılabilmiştir! (27)

İşgal kuvvetleri ile yakın ilişki içinde olduğu anlaşılan bu Leon Remzi, daha sonra Örfî İdare Mahkemesi’nde Mıgırdıç Çaylak Efendi ile birlikte Nemrut Mustafa Paşa’nın avukatlığını yapacaktır. (28) Aynı şekilde yine dâvâ vekillerinden olan Himayak Hüsrevyan ile Sürenyan da öldürüldüğünü iddia ettikleri Ermenileri temsil ve dâvâcılara vekâleten duruşmalara katıldıkları hâlde mahkemeye veraset veya vekalet belgesini sunamamışlardır. (29)

Her ikisi de herhâlde Patrikhane’nin bir tertibi sonucu gönderilmiş olmalıdır. Bunlardan Himayak Hüsrevyan, Ermeni Patrikhanesi’nin cismani meclis üyesidir. Türk topraklarında bir Ermenistan kurmak için yürütülen faaliyetleri sevk ve idare edenler arasında bulunan Hüsrevyan 1920 Nisan’ında Azerbaycan İçişleri Bakanları’ndan Behbud Han Cevanşir’i şehit eden Torlakyan’ın da avukatlığını yapmıştır. Mahkemede Türk Milleti’ne kin kusan Hüsrevyan, ihanetlerinin cezasını çekmekten korktuğu için büyük zaferden sonra Türkiye’den kaçmıştır. (30)

Şâhitlerden Mıgırdıçoğlu Serkis ile Ojeni Varvaryan kızı Kazaros’un ifadeleri savcı tarafından bile çelişkili bulunmuş, “önceden yazılıp ezberlenmiş” bir ifade olarak değerlendirilmiştir. Ohannesoğlu İstepan, önce binlerce Ermeni’nin öldürüldüğünü, mahallesindeki bütün Ermenilerin katledildiğini söylemiş, fakat öldürülen bir kimseyi görüp görmediği sorulunca “kimseyi görmedim” demiştir! Şâhitlerden Aznif, tehcir sırasında 13, Artin veledi Agop da 12 yaşında bir çocuktur. (31)

Yozgat Jandarma Komutanı Tevfik Bey ile Evkaf Memuru Feyyaz Bey, Kemal Bey’in suç ortağı oldukları iddiası ile yargılanmışlardır. Şahitlerden Leon Nahabetyan, Keller köyünde Kemal ve Tevfik Beylerin 4 kişiyi bizzat öldürdüklerini söylemiştir. B(32) u iddia Antranik tarafından da tekrarlanmıştır. Aynı kişi tarafından tembihlendiği anlaşılan Agop oğlu Artin, önce Kemal Bey’i Keller köyünde nargile içerken gördüğünü söylemiş, sonra ilk ifadesini unutup Sırçatekirde ayran içerken gördüğünü beyan etmiştir. Oysa Kemal Bey Keller köyüne hiç gitmemiştir, nargile içmek gibi bir alışkanlığa da sahip değildir. (33)

Bu Agop oğlu Artin önce yaşının 12 olduğunu söylemiş, sonra 17’ye çıkarmıştır. İddiasına göre jandarmalar Keller köyünde birçok kişiyi öldürmüşlerdir, kendisi de kaçıp Kayseri’ye gitmiştir.

Savcı Sami Bey, bu beyan üzerine tanığa Tetkik-i Seyyiat Komisyonu’nda verdiği ifadeyi hatırlatmak zorunda kalmış ve komisyonda verdiği ifadede bacağından yaralandığını ve ıstırabından ölü gibi yıkıldığını söyleyen bir kimsenin nasıl Kayseri’ye kadar gelebildiğini sormuştur. Agop oğu Artin’in cevabı şöyledir: “Allah tarafından bir kuvvet geldi! Yaranın acısını Kayseri’ye kadar duymadım!” (34)

Mahkeme üyelerinden Kürt Mustafa Paşa işte bu sırada duruma müdahale etmiş ve yalancı şâhidi kurtarmak için akrabalarından kimlerin öldürüldüğünü söylemesini istemiştir. Şâhidin “amcamın kızı, oğlu” dedikten sonra duraklaması üzerine Kürt Mustafa yeniden devreye girmiş ve “ananı, babanı, hepsini söyle” diyerek anasının, babasının kesildiğini hatırlayamayan Agop oğlu Artin’e öldürüldüklerini hatırlatmıştır. (35)

Kemal Bey’in bütün kadınların öldürülmesini emrettiğini söyleyen Ojeni Varvaryan adında, 13-14 yaşlarındaki bir şâhit, bu emir üzerine bütün kadınların kesildiğini anlatmıştır. Savcının “bütün kadınların kesilmesi emredildi ise siz nasıl kurtuldunuz” yolundaki sorusuna da “Allah’ın lütfuyla” cevabını vermiştir. Öğretilmiş yalancı şahit saldırı sırasında başından yaralandığını söylemiş fakat doktor raporu Ojeni’nin yalan söylediğini ortaya koymuştur. (36)

Şahitlerden Manastırlı Halil Recai Bey, tehcir sırasında Ankara’da bulunduğunu, Yozgat olayları hakkında bilgisi olmadığını, fakat Kayseri’deki Miralay Şahap Bey’den kendisine “Yozgat’ta 2-3 bin Ermeni’nin öldürüldüğüne” dair bir telgraf geldiğini söylemiştir. Fakat İngiliz vatandaşı olduğundan daha önce bahsettiğimiz Miralay Şahap Bey, böyle bir telgraf yazmadığını ifade etmiştir. (37)

Bir başka şâhit Alis isminde bir Ermeni kadındır. Kemal Bey’in suç ortağı (!) olarak yargılanan Evkaf Memuru Feyyaz Bey bu kadının Tahkik-i Seyyiât Komisyonu’nda verdiği ifade sebebi ile tutuklanmıştır.

Komisyonda, Yozgatlı olduğunu, tehcir sırasında Yozgat’ta bulunduğunu, Feyyaz Bey’in Ermenileri öldürüp mallarını aldığını gözleriyle gördüğünü, ayrıca adamlarıyla birlikte Ermeni mahallesindeki evine gelerek kendi eşyalarını da gaspettiğini anlatan Alis mahkemede başka bir ifade vermiştir.

Bayan Alis mahkemede Yozgatlı değil İzmit Bahçecikli olduğunu, tehcir sırasında da Yozgat’ta bulunmadığını söylemiştir! Feyyaz Bey’i Yozgat’ta değil, İstanbul’da tanıdığını ifade eden Alis devamla demiştir ki:

“Birgün dükkânıma gelen Yozgatlı bir arkadaşım ‘Ermenileri öldüren bu adam’ diye Feyyaz Bey’i gösterdi. Takip ettim. Feyyaz Bey’i Londra birahanesinde görünce Galatasaray Polis Merkezi’nden aldığım polisler vasıtasıyla adalete teslim ettirdim. Başka bir şey bilmiyorum.”

Alis önceki ifadesini hatırlatan savcıya şu cevabı vermiştir: Feyyaz Bey’i polise yakalatmak için yalan söyledim! (38)

Feyyaz Bey’in bu kadınla ilgili ifadesi ise şöyledir: “… Bu matmazel haber vermiş, Tetkik-i Seyyiât Komisyonu’na geldiğimde bunu gördüm. O gün çıkan Ermenice gazeteler, Yozgatlı Ermeniler’i kulübe davet etti. hepsi komisyona geldiler. Yanıma Vahan isminde birisi geldi ve para vermezsem aleyhimde şâhidlik yapacağım söyledi. Ben de verdim ve polise müracaat ettim. Polis de Vahan’ın üzerindeki numaraları daha evvelden alınmış paraları buldu ve Vahan’ı tevkif etti.’ (39)

İşte duruşmalar, Ermeni Patrikhanesi’nin tedarik ettiği bu şâhitlerle devam edip gitmiş, savunma avukatlarının yalancı şâhitler hakkında adlî işlem yapılmasıyla ilgili talepleri de kabul edilmemiştir. Kemal Bey’e ve diğer sanıklara kendilerini savunmaları için yeteri kadar zaman verilmediği hâlde, kendisine ezberletilenleri anlatıp duran yalancı şâhitlerin iftiraları dikkatle dinlenip zapta geçirilmiştir.

Mahkeme, Patrikhane tarafından Kemal Bey’i astırmak için programlanmış şâhitlerin en saçma iddialarını dahi incelediği hâlde, Jandarma Komutanı Tevfik Bey “Mersinde Yunan Konsolosu vasıtasıyla Terzili köyüne bir top getirildiğinden” bahsetmesine rağmen (40) reis bu top meselesi hakkında bir tek soru bile yöneltmemiş hukuk ile alakası bulunmayan düzmece bir yargılamanın sonunda Kemal Bey 8 Nisan 1919 da idama mahkûm edilmiştir. Herhangi bir delile dayandırılamayan kararda yalancı şahitlerin iftiraları esas alınmıştır. Divan-ı Harb-i Örfî kararları temyize tâbi tutulmadığı için de cezanın hukuka uygun olup olmadığı denetlenememiştir.

Milli Şehit Kemal Bey’in yargılandığı Nemrut Mustafa Paşa Divanı Harbindeki son sözleri şudur; “Düne kadar hakimler heyeti halin

de olan sizler, şu dakikada bir tarih mahkemesi sıfatını almış bulunuyorsunuz. Ermeniler tarafından öldürülen dindaşlarının ve soydaşlarının matemi Müslümanların yüreklerini sızlattığı ve her gün gelen kara haberlerin halkı tahrik etmekten geri kalmadığı malumdur. Ermeniler ise, Rus Ordularının kah önüne geçerek, kah arakasında kalarak, ekseriya memleketin asker kuvvetinden mahrum kalmasına güvenerek facialar meydana getirmekten çekinmiyorlardı.

Yozgat Vilayeti dahilinde sevk edilen bazı Ermeni-Muhacir kafilelerine, Ermenilerin Müslümanlara reva gördükleri facialara şahit olmuş, bazı asker kaçaklarının tecavüzü ihtimal dahilindedir. Ancak, savaşta yenilişimizin aleyhimizde meydana getirdiği hezeyanı durdurmak maksadıyla iddia makamının da isteği üzerine, kurbanlar verilmesi bir siyaset icabı sayılıyorsa, bu kurban, ben olamam. Siz kurban seçmekte değil, ancak hak ve adaletle hüküm vermek vicdani görevini taşıyan bir yüksek heyetsiniz. Mutlaka kurban aranıyorsa, herhalde bu işlerin tertipçisi ve idarecisi olarak benim gibi küçük bir memur bulunacak değildir.”

Kemal Bey’in bu sözlerden sonra yalancı şahitler, hiç olayları gerçekmiş gibi anlatarak Kemal Bey’i iftira yağmuruna tutarlar. Bu iftiralar karşısında Kemal Bey şöyle söyler:

“Hepsi yalandır, uydurmadır. Reis Paşa, ben ne bunların söyledikleri Keller köyüne gittim ne de oradan geçtim. Burada vuku bulduğunu iddia ettikleri cinayetlerden de haberim yok. Hele parmaktan çıkmayan yüzüğü almak için kol kesmek; rica ederim. Bu vahşeti kim yapar? Bu derece şem’i bir işi yapacak bir insan tasavvur edemiyorum. Esasen, birini ispat edemezler.

Çünkü, hepsi iftiradan ibarettir. Benim haberim olmadan bir şey olmuşsa bilemem. Fakat bu ana kadar bu mevzuda hiç bir şikayetçi gelmemiştir. İlk defa burada Mahkeme huzurunda bu şikâyetlerle karşılaşıyorum.”

Mahkeme bu şekilde devam ederken, İngilizler ve Ermeniler Kemal Bey’in asılması için Mahkeme Başkanı Hayret Paşa’ya baskı yaptıklarından, Hayret Paşa istifa etmiş yerine “Nemrut” lakabıyla anılan Mustafa Paşa getirilmiştir.

Nemrut Mustafa Paşa önceden verilmiş bir emri yerine bir memur tavrıyla mahkemeyi sonuçlandırarak 8 Nisan 1919′da Kemal Bey’i idama mahkum eder. Önceden hazırlanmış olan bu idam kararı tasdik edilmek üzere saraya gönderilir.

Damat Ferit 8 Nisan tarihli bu kararı hemen o gün padişaha sunmuştu . Vahidettin ilk önce Şeyhülislam Mustafa Sabri’den bu konuda fetva istemiş fakat beklediği yanıt gelmeden kararı onaylamıştı. (41)

Daha sonra Kemal Beyin idamı için Fetva veren Seyhülislam Mustafa Sabri “Divan-Harb-ı Örfi tarafından idama mahkum edilen Kemal’in mahkemesi hak ve adle muvafık bir surette icra edilmiş olduğu takdirde, hakkında sadır olan hükm-i idamın derun-i varaka damu harrer fetva ve mükul-i şer’iyeye muvafık olduğu veraste-i arzdır” demiştir.

KAYMAKAM KEMAL BEYİN İDAMI

Ahmet Ağaoğlu(42) , Kaymakam Kemal Bey’in idamını anılarında şöyle anlatır:

“Bugün saat yedi buçuğa doğru bizi derinden sarsan bir olay oldu; birden bire zavallı Kemal Bey’i muhafızlığa aldılar ve orada idam hükmünün Padişahkendisine bildirdiler ve derhal idam edildi. İdam Beyazıt Meydanında yapıldı; hemen gözümüz önünde oldu. Pencereden bakıyorduk, darağacının uçlarını görüyorduk. Herkes ağlıyor, hapishane memurları, zabitler ve biz ağlıyoruz. Neferler küfürler savuruyorlar; padişaha, hükümete lanet ediyorlar. Ben de derinden sarsıldım; gözüm ün önünde zekâsı, terbiyesi, aklı ve metaneti ile herkesin dikkat ve ilgisini çekmiş olan bir Türk gencinin birdenbire yarım saat içinde yok edilmesi, bana idam cezasına karşı anlatılması zor olan bir nefret duygusu verdi! Birçok ülkelerde bu cezanın kalkmış olmasının nedenini bu dakikada anladım.

Ermeniler anlaşılıyor ki dünden haber almışlar ve ceza meydanına gruplar halinde toplanmışlardı.Kemal Bey’i ip üzerinde alayla alkışladılar. Müslüman seyircilerden birisi “Kemal Bey metin ol!” diye bağırdı ve gerçekten bedbaht genç emsali ender metanet göstermiş, Müslümanlara hitaben: “Yazıklar olsun!” diye bağırmış ve masum olduğunu yeminlerle teyit etmiştir.Padişahın idam fermanında başta şu satır vardı; “lseviyetin muhribi Kaymakam Kemal” Bu sözcükler acaba Papaz Frew’nun telkiniyle mi yazılmıştı? Geride kalan ailesi için hiçbir şey bırakamayan bu bahtsız gencin çocukları için, tutuktular arasında bir liste açıldı ve 1300 lira toplandı!” (43)

Sevgili Okurlar,

Kemal Bey asıldığında Beyazıt Meydanın da bulunan Türk İstihbaratının başı Hüsamettin Ertürk o kara günü şöyle anlatmaktadır. İstanbul Limanında bir harp gemisi sefere hazırlanıyordu. Bu Fransız harp gemisinin ismi, “DEMOKRASİ” idi. Ferit Paşa Hükumeti Sevr Muahedesini imzalamaya karar vermişti. Ertesi günü Osmanlı Heyet-i Murahhası bu gemi ile Fransa’ya hareket edecekti

Meydanı dolduran insan kalabalığı on binlerin üstünde idi. yollar, meydanlar, damlar mahşerî bir kalabalık hâlinde dolmuştu.Askerin ortasında, üstünde beyaz bir gömlek bulunan, takriben 35 yaşlarında, mağdur Boğazlıyan kaymakamı Kemal bey görünmüştü. Yavaş yavaş yürüyor, şimdiki rektörlüğün önündeki darağacına yaklaşıyordu. Oldukça sakindi. Mukadderatına kendisini teslim etmiş gibiydi:

SEVGİLİ VATANDAŞLARIM, BEN BİR TÜRK MEMURUYUM, ALDIĞIM EMRİ YERİNE GETİRDİM. VAZİFEMİ YAPTIĞIMA VİCDANIM EMİNDİR HEPSİ YALAN BEN MASUMUM. SON SÖZÜM BUGÜN DE BUDUR, YARIN DA BU OLACAKTIR. SON SÖZÜM BUGÜN DE BUDUR, YARIN DA BU OLACAKTIR. EĞER ADALET BUNA DENİYORSA..”

“KAHROLSUN BÖYLE ADALET”

SEVGİLİ VATANDAŞLARIM, BEN BİR TÜRK MEMURUYUM, ALDIĞIM EMRİ YERİNE GETİRDİM. VAZİFEMİ YAPTIĞIMA VİCDANIM EMİNDİR

SİZLERE YEMİN EDERİM Kİ, HAKKIMDAKİ SUÇLAMALARIN HEPSİ YALAN BEN MASUMUM. SON SÖZÜM BUGÜN DE BUDUR, YARIN DA BU OLACAKTIR. (44)

BENİM SEVGİLİ KARDEŞLERİM, ASÎL TÜRK MİLLETİ’NE ÇOCUKLARIMI EMANET EDİYORUM. BU KAHRAMAN MİLLET, ONLARA BAKACAKTIR VATAN UĞRUNDA CEPHEDE ÖLEN BİR İNSAN GİBİ ŞEHİT GİDİYORUM. ALLAH VATAN VE MİLLETİMİZE ZEVAL VERMESİN. AMİN!..”

Halk hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Meydan tam bir matem manzarası almıştı. O sırada şimdiki rektörlük köşkünün penceresinden bakan devrin Adliye Müsteşarı Sait Molla, cellâtlara hiddetle bağırmıştı:

– Söyletmeyin bu alçak herifi!.. Hemen asın bu köpeği, ne duruyorsunuz: itoğlu itler!..

Çingeneler derhâl darağacında sallanan ipin ilmiğini Kemal Bey’in boğazına geçirmişlerdi. Onu sandalyenin üstüne çıkardılar ve birkaç saniye içinde ipi çekerek sandalyeyi bir tekme ile devirdiler, sonra ipi biraz daha yukarı çektiler. Havanın karardığı bu *anda bir kâğıt gibi biraz havada sallandı, sonra yüzü morardı ve dili sarktı. Türk Milleti’nin bu kahraman evlâdı düşman işgalinin bir kurbanı olarak ipe çekilmiş, fakat hatırası bu milletin kalbinde ebediyen yaşamıştır. O akşam, asker, jandarma, polis halkı güçlükle dağıtmıştı. Köşe başlarında İngiliz, Fransız askerleri ve makinalı tüfekleri de her an tetikte hazır duruyordu. (45)

Doğuanadolu’da Türkler’e katliam tertip eden Hadisyan ve saire gibi Ermeni sergerdeleri İstanbulda ellerini kollarını sallaya sallaya dolaşırken, Ermeni taktil ve tehcirinden sorumlu tutularak sırf İtilâf Devletleri’ne gösteriş yapıp, onlara yaranmak için elçabukluğuyla idam edilen Kemal Bey, (46)14 Ekim 1922’de çıkarılan bir kanunla millî şehit ilân edildi ve hidemat-ı vataniye tertibinden eşine ve çocuklarına maaş bağlandı. Nur içinde yatsın. (47)

Vahidettin bu idamları yüksek kurula göndermeden Şeyhülislam onayı beklemeden keyfiyetle alelacele imzalamış ve idamların gerçekleşmesini sağlamıştır. Halbuki halk bu düzmece mahkemenin Padişah taarfından onaylanmayacağına emindi. Bu sebeple millet büyük bir hayal kırıklığı yaşadı. Kaymakam Kemal Bey’in idamından dolayı Vahidettin’i hiç affetmedi!

Herhalde bu şiddetin zirve noktası, Yozgat tehcir ve öldürmelerinden sanık Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıf Vekili Kemal Bey’in 10 Nisan’da idamıydı. Vahdettin, fetva istemek, verilen fetvayı iyice incelemek ve şeyhülislama yeniden cümle eklettirmek ve çevresine isteksizliğini iyice hissettirmek gibi titizlikler ve ihtiyat tedbirlerinden sonra idam kararını onaylamıştı. (48) Ne var ki, pek umulmayacak biçimde cenaze töreni büyük gösterilere yol açtı. Calthorpe gibi bir İngiliz için Türklerin böyle bir “caniden” yana gösteriler yapmalarında şaşılacak bir şey yoktu.

Ona göre, bu gösteriler, Müslüman halkın büyük çoğunluğunun duygularını yansıtıyordu. Gerçi Damat Ferit, ona, olayın kendisini dehşet içinde bıraktığını ve sorumluları kovuşturacağını söylemişti; ama Yüksek Komiser, Sadrazam’ın birçok yandaşlarının dahi bu tür cezaları haklı cezalar olmaktan çok, İtilaf devletlerine verilmesi gereken tavizler olarak görüyor olmaları ihtimaline inanıyordu. (49) Gerçekten de, yenenlerin Osmanlı Devleti’ni ezme kararı, İzmir’in işgali gibi bir tedbirle adamakıllı somutlaşmadan, bu tür bir gösterinin yapılabilmesi ilginçtir.

Kovuşturma sonucunda tutuklananlar arasında (bunlar sekiz kişi kadardı), bir doktor, bir tıbbiyeli, bir hariciye memuru, bir imam, bir tekke şeyhi vardı. Ayrıca, Üsküdar mevki komutanı da cenazeye ancak 20 silahlı er gönderdiği için azledildi. (50) Bu olay, hükümete ve yetkililere pek anlamlı gelmiş olacak ki, “salahiyyettar olmayan bazı tarafların” ihbarı üzerine, yakalananların soruşturma evrakı olmadıkça tutuklanamayacaklarından serbest bırakıldıkları gazetelerce duyuruldu. Yüksek Komiser Yardımcısı Webb ise, Kemal Bey’in idamından önce, Ermeni “zulmünden” (atrocities) suçlu kimseleri cezalandırmanın Türklerin toptan idamını gerektireceğinden, cezanın ulusal düzeyde Osmanlı Devleti’nin parçalanması, kişisel düzeyde de ibret olmak üzere yüksek memurların yargılanması biçiminde sınırlandırılmasını önermişti. Çarpık bilgileri içinde, o dahi, tedhişi geniş tutmanın çözüm yolu olmayacağını kavramıştı.

İşgal güçleri Türkiye’de asayişi sağlamanın yolu olarak şiddeti kullanıyorlardı. Şiddetin zirve noktası, Yozgat’taki “tehcir olayı” nedeniyle sanık olarak yargılanan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in 10 Nisan günü Beyazıt Meydanı’nda idam edilmesidir. (51) Bu olay İstanbul’da halkın harekete geçmesine neden oldu, cenaze töreni mili bir gösteriye “mili bir isyana” dönüştü.

Kemal Bey’in cenazesi vasiyeti üzerine, Kadıköy Kuşdili Çayırı’ndaki oğlunun mezarı yanına gömülmesi için, ailesine teslim edilir. Kadıköy’de büyük bir cenaze töreni yapılır. Tabut, Karaköy İtfaiye Karakolu önünden geçerken bir manga asker bayrağı yarıya indirerek selam durur. Alışılmışın dışında, tabut eller üzerinde defnedileceği yere kadar götürülerek, 11 Nisan 1919 Perşembe günü akşam üzeri toprağa verilir.

Cenazenin toprağa verileceği gün İstanbul halkı ayaklanmış, gençler “Türklerin Büyük Şehidi” yazılı bir çelenk hazırlamışlardır. Tıbbiyeli bir genç; “Kemal sen ölmedin sen şu anda toprağa verdiğimiz bir çiçeksin, orada büyüyecek dalların o kadar dikenli olacak ki seni bu akıbete layık görenlerin hepsini paramparça edecektir. İntikamın behemahal (kesinlikle) alınacaktır” diye feryat etmektedir.

Hükümetin bütün tedbirlerine rağmen halkın muhterem şehidine sahip çıkması, çok saygın kimseler olan Kadıköy, Mecidiye, Üsküdar Dergâhı Şeyhi Münip Bey ve Aziz Mahmud Hüdai Dergâhı temsilcilerinin de kalabalık cemaatları ile birlikte cenaze törenine katılması ve töreni bizzat Münip Hocaefendi’nin yönetmesi, (52) cenazenin tıbbiye öğrencileri tarafından “Türkler’in büyük şehidi Kemal Bey” çelenkleriyle karşılanması (53) işbirlikçileri telaşlandırır. Damat Ferit’in zaptiyeleri derhâl harekete geçerler.

Törene katılanlardan bir doktor, bir tıbbiye öğrencisi, Dışişleri Bakanlığı’nın bir memuru, bir tekke şeyhi ve diğer bazı kimseler tutuklanır. Cenaze törenine yirmi kadar asker gönderdiği için Üsküdar Mevki Kumandanı azledilir. (54) Mihran Nakkaşyan’ın Sabah Gazetesi törene katılanları münasebetsizlik yapmakla suçlar.

Refi Cevat, millî şehidin toprağa verilişinden sonra cenaze törenine katılan askerleri “sırmalı haydutlar” olarak niteleyecek ve onların da asılmasını isteyecektir:

“… Devletin resmî üniformasını taşıyan bir sürü haydut, devlet tarafından asılmış bir hay dutun cenazesine karışarak kargaşa yaratmışlardır. Bunların da yakalanarak, cenazesine katıldıkları hay dutun akibetine uğratılması gerekmektedir!”

11 Nisan tarihli Alemdarda, hükümetin “bugün tutuklamalar yapıp, ertesi gün bunların çoğunu serbest bırakmasından” şikâyet eden bu İngiliz yalakası 12 Nisan’da millî şehit için şunları yazmaktan utanmayacaktır:

“… O bir kol idi. Şeriatın kuvvetli satırı insanlık için zararlı bir unsur olan bu kolu kopardı. Sıra onu düşünen dimağlardadır. Bu kafalar taşın altında ezilmeli, onlar nasıl milletin kadınlarını dul bıraktılarsa, kendi kadınları da dul kalmalı! (55) 15 Nisan’da Kemal Bey’in cenaze törenine katılanlar için bir kez daha hükümeti harekete geçmeye çağıran Refi Cevat, caniyâne bir ruh hâli ile şöyle diyecektir:”

… Onun cenazesi dört hamal ile mezarına gönderilmeliydi!” (56)

Amiral Calthorpe “Türkler’in böyle bir câniden yana gösteriler yapmalarında şaşılacak bir şey yoktur” derken, bütün Türk Milleti’ni câni ilân ediyordu! Yardımcısı Webb ise söyle diyecekti:

“… Ermeni zulmünden suçlu kimseleri cezalandırmak için bütün Türkler’in idam edilmeleri gerekir!” (57)

Halbuki Ermenilerin katledildiği bir masaldır. Bir dini cemaat olan Ermeniler Amerikalı, İngiliz Misyonerler tarafından 90 yıl gibi uzunca bir süre yurdun her köşesine açılmış çağın en modern okullarında eğitilmiş, Bu gün Kürtçülere yapıldığı gibi Ermenilere de sahte bir tarih ve bir ulus kimliği oluşturulmuş, Türklerden intikam duygusuna büründürülen “Milleti sadıka” adını verdiğimiz bu tebamız Ruslar tarafından silahlandırılmıştır.

Ermeniler Yurt sathında katliamlara başlamışlar ve bir milyondan fazla vatandaşımızı katletmişlerdir. Osmanlı hükumeti oldukça merhametli davranmış bu ihanetin karşılığında sadece göç ettirilmişlerdir. Ermeni Tehciri denilen hadise bu göç olayıdır. Birinci dünya savaşının en zor şartlarında mecburiyetten kaynaklanan bu masum hadise sanki bir katliam unsuruymuş gibi ters yüz edilerek 102 yıldır anlatılmaktadır. İşte Batı budur. Batı böyledir.

Mutlu ve sağlıklı bir gün geçirmenizi dilerim.

Sevgi ve Saygılarımla

10 Nisan 2021 Saat 01.30

TANER ÜNAL

DİPNOTLAR

1 – İhsan Sabri Balkaya, “Mütâreke Dönemi Âsâyişin Üç Boyutu”, Ankara Üniversitesi Türk Inkılâp Târihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi , S 41, Mayıs 2008, s. 17-34.

2-Ş.S. Aydemir, Enver Paşa, II, 470

3- Şerafettin Turan Türk Devrim Tarihi Cilt 1 Sayfa 7

4-8Osmanlı Belgelerinde Ermenilerin Sevk ve İskânı, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Ankara 2007.

5-Başbakanlık Osmanlı Arşivi Dâhiliye Nezâreti Şifre Kalemi Dosya:46 Gömlek: 37; Dâhiliye Nezâreti Şifre Kalemi Dosya:52 Gömlek: 93;

6-Dilek Akgümüs Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in Mağdur Ama Mağrur Ölüme Yürüyüsü KUBBE ALTI AKADEMİ MECMUASI, sayı 176 yıl 44/4, Ekim 2015

7-Şenol Kantarcı, “Ermenilerce Atatürk’e Atfedilen Sözler ve Dîvân-ı Harb-i Örfî ile Ermeni Teröristleri Tarafından Şehit Edilenlere Atatürk’ün Gösterdiği İlgi”, Ermeni Araştırmaları, Sayı 4, Aralık 2001 – Ocak-Şubat 2002.

8-Nejdet Bilgi, Ermeni Tehcîri ve Boğazlıyan Kaymakamı Mehmed Kemal Bey’in Yargılanması, Ankara, 1999, s. 86–87; Kantarcı, “Ermenilerce Atatürk’e…,

9-Gordon Jaeschke, TKSİB, 3

10-Şerafettin Turan Türk Devrim Tarihi Cilt 1 Sayfa 81

11-Takvün-i Vekayi, 1 Ocak 1919 Akt Şerafettin Turan Türk Devrim Tarihi Cilt 1 Sayfa 83

12-Şerafettin Turan Türk Devrim Tarihi Cilt 1 Sayfa 86

13- Bilal Şimşir. Malta Sürgünleri, sayfa 36

14-Tayyip Gökbilgin, Milli Mücadele Başlarken cilt1, sayfa 36

15- Şerafettin Turan Türk Devrim Tarihi Cilt 1 Sayfa 86

16-Bilal Şimşir, Malta Sürgünleri sayfa 72

17-Şerafettin Turan Türk Devrim Tarihi Cilt 1 Sayfa 89

18-Takvim-i Vekayi, 11/3/1335, 3493.

19-Meclis-i Vükela Mazbataları,8/3/1335, 214/120; A. F.Türkgeldi,Görüp İşittiklerim, s.198-9.

20-Alemdar, 15/3/1335, 84-1394. Cemal Bey, verdiği sayıların büyüklüğü karşısında ürkmüş ve bunların yalnız İttihat ve Terakki’ye karşı değil, Hürriyet ve İtilaf hükümetlerine karşı da barış masasında silah olabileceğini sonradan hatırlamış ya da bu konuda uyarılmış olacak ki, 800 bin sayısına yalnız öldürülenlerin değil, tehcir edilenlerin de dahil olduğunu duyurdu. Alemdar, 18/3/1335, 86¬1396.

21- Ferudun Ata, “Ermeni Tehcîri Yargılamalarına İstatistiksel Bir Bakış”, Târihî Ger-çekler ve Bilimin Işığında Ermeni Sorunu, (Edt. Bülent Bakar, Süleyman Beyoğlu, Necdet Öztürk), İstanbul 2007, s. 321-345. Akt Dilek Akgümüş.

22- Dilek Akgümüs Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in Mağdur Ama Mağrur Ölüme Yürüyüsü Kubbe altı Akademi mecmuası, sayı 176 yIl 44/4, eKİM 2015

23- Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam, İstanbul 1980, s: 283. Sözlük: Taktil: Katliam, öldürme. İkaa eylediği: Yaptığı.

24-Necdet Bilgi, Ermeni Tehciri ve Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in Yargılanması, Ankara 1999, s: 104.

25-Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul 1984, s: 162.

26- Ercan Süel, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, (yayınlanmamış doktora tezi), s: 60.

27-Necdet Sevinç İstiklal Harbinde etnik ihanet.

28-Bayram Akça, 1915 Ermeni Tehciri ve Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey’in İdamı, Ermeni Araştırmaları 1. Türkiye Bildirileri, c: 2, Ankara 2003, s: 31.

29-Necdet Bilgi, a.g.e., s: 102 vd Akt Necdet Sevinç İstiklal Harbinde etnik ihanet

30-Necdet Bilgi, a.g.e., s: 103.

31- Necdet Bilgi, a.g.e., s: 105.

32 – Necdet Bilgi, a.g.e., s: 104.

33- Necdet Bilgi, a.g.e., s: 114.

34- Ferudun Ata, İşgal İstanbul’unda Tehcir Yargılamaları, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 2005, s: 160.

35- Ferudun Ata, a.g.e., s: 161.

36- Ferudun Ata, a.g.e., s: 162.

37- Necdet Bilgi, a.g.e., s: 107.

38-Ferudun Ata, a.g.e., s: 162.

39-Ferudun Ata, a.g.e., s: 163.

40-Ercan Süel, a.g.e., s: 90.

41- Şerafettin Turan Türk Devrim Tarihi Cilt 1 Sayfa 90

42-Ahmet Ağaoğlu (1869-1939) İngilizler tarafından Malta’ya sürüldü. Malta dönüşünde Kars Milletvekili

seçilerek TBMM’ye girdi. 1931 yılına kadar milletvekilliği görevinde bulunmuş vatansever bir Türk aydınıdır.

43- Ahmet Ağaoğlu, Mütareke ve Sürgün Hatıraları, s. 62-63

44- Hüsamettin Ertürk, İki Devrin Perde Arkası, İstanbul 1964, s: 299-301.

45- Hüsamettin Ertürk, s: 299-301.

46-İsmail Hami Danişmeni İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, c: 4, İstanbul 1972, s: 457.

47-Necdet Sevinç İstiklal Harbinde etnik ihanet

48- A. F. Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, s. 202-6; Takvim-i Vekayi, 12/4/1335, 3520.

49- Refi Cevat’a göre, “Kemal’in tabutu dört hammal ile makbereye sevk edilmeliydi.” Alemdar, 15/4/1335,114-1424.

50-Sina Akşin İstanbul Hükumetleri ve Milli Mücadele Cilt1

51-Alev Coşkun, Samsun’dan Önce Bilinmeyen 6 Ay, Cumhuriyet Kitapları, 19. bs, İstanbul, 2010, s.318

52-Bilal Şimşir, Malta Sürgünleri, s: 90.

53- Celal Bayar, a.g.e., c: 5, İstanbul 1967, s: 1523.

54- Sina Akşin, a.g.e., c:1, s:200. Akt Necdet Sevinç İstiklal Harbinde etnik ihanet

55- Zeki Sarıhan, a.g.e., c: 1, s: 202.

56- Zeki Sarıhan, a.g.e., c: 1, s: 205.

57- Sina Akşin, a.g.e., c:1, s:200.

Related Post

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir