İngiliz Aklı

276 0

Yüzyıllar boyu kendisini bir gün bile Avrupalı hissetmeyen, hatta sürekli birbirleri ile çatışma halinde olan Avrupa güçlerinden üstün ve dengeleyici bir güç olarak gören İngiltere’nin, Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde Avrupalılık vurgusu yapmaya başladığı görülmektedir. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, yüzyılların Avrupa Birliği hayaline uzanacak süreci başlatan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’na (AKÇT) bile dahil olmamıştır.

İlkeleri Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman tarafından 5 Mayıs 1949’da duyurulan ve 18 Nisan 1951 Paris Antlaşması ile hayata geçirilen AKÇT; Almanya, Fransa, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg tarafından resmen kurulmuştur. Yüzyıllar boyu sürekli birbiriyle savaşan Almanya ile Fransa’nın yeniden savaşmasını önlemek amacıyla dönemin en önemli hammaddeleri olan kömür ve çelik üretimlerinin kontrol altına alınması ve olası silahlanma ihtimalinin takibi amacıyla hayata geçirilen AKÇT, ilerleyen süreçte adını Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) daha sonra ise bugünkü adıyla Avrupa Birliği (AB) olarak değiştirmiş ve yeni ülkeler ekleyerek büyümesini sürdürmüştür.

Türkiye’nin de 1959 yılında katılım için başvuruda bulunduğu AB’ye İngiltere, 1961’de Danimarka ve İrlanda ile birlikte başvurmuştur. Fransa haricinde diğer ülkelerin olumlu karşıladığı İngiltere’nin başvurusuna en sert muhalefeti dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle yapmıştır. De Gaulle, İngiltere’nin yapı itibariyle Kıta Avrupa’sından farklı olduğu, ekonomik sıkıntıları olduğu, askeri ve diplomatik açıdan Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’ne bağımlı olmasından dolayı ileriki yıllarda AB’nin genişlemesine engeller çıkartabileceği gibi kaygılarla karşı çıkmıştır. İlk etapta olmasa da 1 Ocak 1973’te AB’ye kabul edilen İngiltere’nin üyeliği, De Gaulle’ün de söylediği gibi kendisini Avrupa’dan farklı görerek hareket etmesine bağlı olarak daha ilk yıllardan itibaren sorunlu devam etmiştir.

Üyeliğinin daha ikinci yılında, Haziran 1975’te ayrılma referandumu yapılan İngiltere’de %67 ile kalma yönünde oy kullanılmıştır. Ekonomik sıkıntılarını çözmeye çalışırken AB kararları nedeniyle kısıtlamalara ve kapitülasyonlara uymakta zorlanan İngiltere, aynı zamanda Birliğin göçmen politikalarını eleştirmesi ve AB bütçesine yaptığı ödemelerden de rahatsızlık duymaya başlaması gibi nedenlerle sık sık karşı karşıya geldiği, “geçinilmesi zor ortak” olarak ünlendiği AB’den, 23 Haziran 2016’da bir daha yapılan Brexit referandumunda alınan %48 Hayır’a karşılık %52 Evet ile çıkma kararı vermiştir. 4,5 yıl süren geçiş sürecinin ardından nihayet 1 Ocak 2021 itibariyle AB üyeliği sonlandırılmıştır.

Dünya ülkelerinin Yurtiçi Gayri Safi Hasılası verileri incelendiğinde %30’luk bir bölümünden fazlasını oluşturan AB’den ayrılan İngiltere Başbakanı Boris Johnson’un oylama sonrası; ulusu bir araya getirme, ülkeyi ileri taşıma vurgusuyla birlikte “Bu gece söylenecek en önemli şey, bunun bir son değil, başlangıç olduğudur. Bu, gerçek bir ulusal yenilenme ve değişim zamanı. Bu, yeni bir çağın şafağı. İngilizler, Avrupa kimliğinden vazgeçerek İngiliz kimliğini geri alıyor” sözleri çok önemlidir. Çünkü Johnson’un bu açıklamasından, İngiltere’nin genetik kodlarına dönme sinyali verdiği anlaşılmalıdır.

İngiltere’nin AB’den ayrılmasından sadece İngiliz halkının değil, farklı çevrelerin de memnun olduğu görülmektedir. Başta ABD ve Rusya olmak üzere, kendi kimliklerinden vaz geçerek AB üyeliğine geçen üye ülkelerdeki AB karşıtlarını da memnun etmiştir. Zira üyelikten ayrılarak milli kimliklerini kazanmaları gerektiğine inanan kesim milli devlet olmak gerektiğini savunurlarken, ABD ve Rusya ise AB’yi kendilerine karşı kurulmuş bir blok olarak algıladıkları için İngiltere’nin ayrılması ile Birliğin dağılma sürecine girebileceğini umdukları anlaşılmaktadır.

İngiltere için başlayan yeni süreçle birlikte uluslararası kamuoyunun cevabını bulmaya çalıştığı birtakım sorular olduğu görülmektedir. Zira birçok düşünce kuruluşu ve uzmanlar çeşitli vesilelerle konuyu irdelemektedirler. Genel olarak; inşa edilmekte olan yeni dünya sistemi içerisinde kendisine yer edinmeye çalışacağı üzerinde yoğunlaşılıyor olsa da soruların cevabı, İngiltere’nin tarihi süreci içerisinde ve kadim İngiliz siyasetinde aranmalıdır.

İngilizler, Galliler, İskoçlar ve İrlandalılardan oluşan Britanya Adası halklarının, tarihi süreçte kendine has bir ulus anlayışı geliştirdikleri görülmektedir. Bu anlayış Britanya Halkını, Avrupalılığın dışına çıkartmış ve Adanın tarihini küresel bir zemine oturtmuştur. 18’inci yüzyıl İngiliz siyasetçilerinden 1. Bolingbroke Vikontu Henry St John bu durumu “Avrupa kıtasının bir parçası değil, komşusu olduğumuzu her zaman hatırlamalıyız” sözleriyle özetlemek mümkündür. Tarihçi Jeremy Black da “İngiltere tarihi, bir ülkenin ve halkın ortak yazgısından çok daha fazlasına sahiptir. Bu tarih İskoçya, İrlanda ve Galler ile birlikte topyekûn Britanya Adaları tarihidir” diyerek[1] İngiltere’nin özel bir geçmişe sahip olduğunu göstermiştir. Dolayısı ile Avrupa ve dünya tarihi içerisinde İngiltere’nin yerini kavrayabilmek için Britanya halklarıyla birlikte kendi tarihleri de çok iyi analiz edilmelidir.

***

İngiltere’nin devlet sistemi ve devlet algısı bilinenlerden çok farklıdır. Ülke, Kraliyet Ailesi (Anglo-Sakson değil Germen ırkındandır) ile soyluların malı olarak kabul edilmektedir. Taşınmaz mal mülkiyeti “free hold” yani “sınırsız kullanım yetkisi” olarak tanımlanmıştır. Yani malınız üstünde istediğiniz tasarrufta bulunabilirsiniz ama oranın asıl sahibi bir Kraliyet mensubu, lord veya kont mensubudur. Gayrimenkullerden alınan vergilerden, o gayrimenkulün asıl sahibi olan soylulara da pay verilmektedir. İngiltere; demokrasinin beşiği olsa da Monarşi ile yönetilir, “halkın kendi kendini yönettiği” bir demokrasi yoktur. Kraliçe’nin yetkileri sembolik olarak lanse edilse de öyle değildir, ciddi manada yetkilere sahiptir.

1534 tarihinde Kral VIII. Henry döneminde çıkartılan ve hala geçerliliğini koruyan Üstünlük Yasası gereği Kraliçe, Roma’dan ayrılarak yeni bir misyon etrafında şekillenen İngiltere Kilisesi’nin başıdır. Ayrıca, İngiltere soylularının yer aldığı Lordlar Kamarası sembolik olarak algılansa da İngiliz siyasilerin “Lordlar oturdukları yerde ağırlıklarıyla iş yaparlar. Onların varlığı ve tavsiyeleri bize yeter” sözleri, bu tabakanın ne kadar etkili bir konuma sahip olduğunu göstermesi açısından önemlidir[2].

İngiltere’de tüm siyasilerin ve üst düzey yöneticilerin çıktığı, ancak %5’lik bir kesimin okuyabildiği ve 8 yaşından itibaren yatılı eğitim veren seçkin okullar vardır. Bu %5’lik tabakanın bir altında ise %10’a tekabül eden ve üst kesimin emirlerini çok iyi uygulayacak yöneticilerin yetiştirildiği okullar bulunmaktadır. Üst düzey %5’lik kesimde ayrıca dünyanın her yerinden seçkin ailelerin çocuklarına da yer verilmektedir[3]. Dolayısı ile böylece dünyanın her yerinde ileride devlet kademelerinde yer alacak ve İngiltere’ye düşman olmayacak kesimler de yetiştirilmektedir. Bu sistem sayesinde ABD dahil bütün dünyayı kolektif bir zekâ ile alttan alttan yönettikleri hatırda tutulmalıdır

Normal şartlarda devlet ve siyaset anlayışı; adalet ile hükmederek, devlet içerisinde var olan farklı toplumları bir arada tutabilmeyi, uluslararası ilişkilerde ise uyum içerisinde ve ülkelerin iç işlerine karışmamayı gerektiren prensiplerden oluşur. Lakin modern dünyanın görünmeyen baronu İngiltere, zahiren bu kuralları savunuyor görülse de kadim siyaset anlayışı bunun tam tersidir ve böyle de bilinir.

16’ncı yüzyıldan itibaren yayılmacı politikasıyla dünyanın dört bir yanına yerleşen ve kanlı bir sömürge zinciri kurarak “Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk” unvanının alan kadim İngiliz siyaseti, toplumları birbirine çatıştırma üzerine inşa edilmiştir. İngiltere, işgal ettiği bölgelerdeki etnik, dini ve mezhepsel yapılar arasındaki farklılıkları öne çıkartarak, hasım oldukları mesajı vererek bir süre sonra kavga etmelerini sağlar. Topluluklar birbiri ile mücadele sürecindeyken, kendi idaresinin daha kolay olacağını ve İngiltere’ye karşı ortak mücadele başlatamayacaklarını düşünür. Toplumlar arasında var olan ihtilafları ve çatışmaları şiddetlendirme, hatta çatışma yoksa çatışmalarını sağlayacak argümanları geliştirme üzerine politika geliştirilirken, İngiltere çıkarlarına aykırı hareket edenlerin gerektiğinde her türlü usullerle bertaraf edilmesi[4] prensibi, İngiliz siyasetinin olmazsa olmazlarındandır.

Uluslararası İngiliz dış politikası da aynı eksenlidir. Zira 1856 yılında İngiliz dış politikasını tanımlayan Lord Palmerston “İnsanlar bana politikamızın ne olduğunu sorduğunda verilebilecek tek cevap şudur: Bir olay ortaya çıktığında, ülkemizin çıkarlarını tek yönlendirici prensip olarak kabul ederek, olayların gerektirdiği en iyi şeyi yapmaya çalışırız”[5] sözleriyle özetlemiştir. Filistin sorunu çözümsüzlüğünün kökeninde de İngiliz’in çıkarcı “böl ve yönet” endeksli sinsi ve kaypak geleneksel dış siyaseti[6] olduğunu Şalom Gazetesi’nin dahi yazması önemlidir. Dolayısı ile “Bir suda iki balık kavga ediyorsa oradan 5 dakika önce uzun bacaklı bir İngiliz geçmiştir!” Kızılderili Atasözü İngiliz siyasetini çok iyi anlatmaktadır.

İngiltere’nin gücü “İngiliz siyaseti” ile birlikte ülkeye dışarıdan gelen çok güçlü sermaye girişlerinden kaynaklanmaktadır. 1290 yılında İngiltere’den sürülen ve tarihe “1688 Devrimi” olarak geçen olay sonrası tekrar ekonomiye dahil olan Yahudi sermeyesinin İngiliz ekonomisindeki yeri ayrıdır. Zira 1290’da kovulan Yahudiler, İngiltere Kralı II. James’in, Hollanda Genel Valisi III. William tarafından tahttan indirilmesinin ardından tekrar İngiltere’ye dönmeye başlamışlardır. III. William, eşi II. Mary ile birlikte İngiltere, İskoçya ve İrlanda Kralı unvanı alarak meşrutiyet sistemi ile tahta geçmiştir. Çoğu Amsterdamlı zengin Yahudi’nin İngiltere’ye gelmesi ile 1694’te Bank Of England’ın ve Londra Borsası’nın kurulmasına yüksek miktarda sermaye katkısı sağlamaları, İngiltere’nin ekonomisi için çok büyük öneme haizdir[7]. Dolayısı ile İngiltere, bu Yahudilerin de etkisiyle olsa gerek İsrail ile çok yakın ilişkiler içerisindedir.

Dünya ekonomik piyasası içerisinde çok önemli bir yere sahip olan Londra finans sektörü de büyük oranda Yahudilerin kontrolü altındadır. Buradan hareketle elde edilen veriler incelendiğinde; ABD’nin bütün Ortadoğu politikaları İsrail’in güvenliği endeksli olarak şekillenirken, İsrail ise İngiltere’nin emelleri üzere hareket etmektedir. Fakat “Yahudiler mi İngilizleri, İngilizler mi Yahudileri yönlendirmektedir?” sorusunun cevabı verilememiştir.

Sonuç olarak;

İngiltere, 1973’te dahil olduğu AB içerisinde sürekli sorun çıkartan ortak ve AB kararlarına riayette isteksiz olan taraf olmakla birlikte, yüzyıllardır dünya siyasetine yön veren bir tecrübeye sahip bir ülke olarak, dış politikalarında bağımsız hareket edememekten dolayı ayrılmış olabileceği genellikle atlanmaktadır.

Dolayısı ile Türkiye’nin de yerini tespit etmeye çalıştığı bir ortamda ABD, Çin ve Rusya arasında devam eden mücadelelerle küresel sistem yeniden dizayn edilirken “İngiliz aklının kazananın yanında olmak istediği” anlaşılmaktadır. İngiliz aklının, küresel sermaye ile olan ilişkileri, yüzyıllara dayanan uluslararası tecrübelerinden hareketle; yeni dünya sistemine de yön verme çabasından vazgeçmediği bilinmelidir. Çünkü yeni dünya sistemini inşa eden camianın görünmeyen patronu İngiltere, kurucularının da İngiliz kontrolündeki yöneticiler oldukları göz ardı edilmemelidir.

Arap Baharı olaylarının ardından ortaya çıkan DEAŞ terör örgütünün ABD ile ilişkisini kanıtlayan İngiltere’nin bir taraftan da Türkiye’nin Libya ve Karabağ politikalarına örtülü destek verdiği görülmektedir. Zira başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere uluslararası ilişkilerde sıkıntılar yaşayan Türkiye ile yakınlaşmaya çalışan İngiltere’nin hareket tarzı çok önemli ve olumlu olmakla birlikte, Türkiye karar alıcı mekanizmalarına çok büyük görevler düşmektedir. Çünkü kısa vadede Türkiye için çok olumlu gibi görülen Türkiye-İngiltere ilişkisinin, orta ve uzun vadede Türkiye açısından tehlikeli bir hal alacağı muhakkaktır. İngiliz siyasetinin genetiğinde; bölücü, yıkıcı ve ayrılıkçı unsurlar ile azınlıkları örgütleme gibi bir hastalık vardır.

Son söz olarak; Türkiye’nin İngiltere ile siyasi mücadelede uzun vadeli başarının yolu; İngiliz tarihini, İngiliz siyasetini, tarihsel evrelerini çok iyi bilmekten geçmektedir. Yüzyıllardır Türk Milleti’nin yapısını, zaaflarını, kültürünü ve daha birçok özelliklerini çok iyi analiz eden/etmekte olan İngiltere’de Türkoloji kürsüleri, Türkiye araştırma merkezleri, Türkiye üzerine çalışma masaları olduğu karar alıcı mekanizmaların dikkatini celp etmelidir. Türkiye de aynı ölçüde ve kararlıkla çalışmalar yapmalıdır. Zira Osmanlı Devleti’nin yıkılmasında İngiliz politikalarının etkileri tarihi vesikalardan bilinmektedir.

                        :

İsmail CİNGÖZ; Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Uzmanı/M.Sc. – BULTÜRK Ankara Temsilcisi. [email protected]

[1] Behlül Ömer BİLEN; “I. Elizabeth ve İngiliz İmparatorluğunun Temelleri”, Tarih Aklı, 08.12.2020. https://www.tarihakli.com/i-elizabeth-ve-ingiliz-imparatorlugunun-temelleri/

[2] Ahmet Ferruh ÖNCÜ; “İngilizlerin Siyaset Anlayışı”, Sahipkıran Stratejik Araştırmalar Merkezi – SASAM, 20.04.2016.

[3] Ahmet Ferruh ÖNCÜ; “İngiltere’yi Tanımak ve İngilizleri Anlamak”, Konulu Söyleşi, SASAM, 01.04.2015.

[4] Celal TAHİR; “Britanya Siyaseti, İngiliz Aklı?”, 17.12.2018, ?Britanya Siyaseti, İngiliz Aklı? (haberdurus.com)

[5] Celal TAHİR; “Britanya Siyaseti, İngiliz Aklı?

[6] Şalom; “Oynak İngiliz Siyaseti/Arthur Koestler’in Bakış Açısından Filistin’de İngiliz Mandası Dönemi (1917-1948)”, 05.04.2017. https://salom.com.tr/arsiv/haber-102667-oynak_Ingiliz_siyaseti.html

[7] Celil ALTINBİLEK; “İmparatorluğun Temelleri/ İngiliz Siyaseti II”, Tarihistan.org. 04.02.2016.

İsmail Cingöz

İsmail Cingöz

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Uzmanı Araştırmacı Yazar Eserleri; -Türkiye Suriye İlişkilerinin Dönüşümü Arap Baharı ve Hatay Faktörü -Türkiye Gündem Değerlendirmeleri

Related Post

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir