I. Haçlı Seferi Özelinde Papa Francis’in Irak Ziyareti Sorunsalı

356 0

Oluk oluk akan kan üzerinde zenginleşen Papalık makamının Bağdat ziyareti bana I. Haçlı Seferi’nin canlılara verdiği eziyeti anımsattı.

Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu oluşturulduktan hemen sonra (926-1806) Avrupa’da bir tür statü temelli temizlik başlatıldı.

Bu statü temelli temizliğin orijini yine Din simsarlığı adı altında oluşacaktır. Sebebi basit…

Devirler açıp devirler kapatmak biz Türklerin meziyeti olsa gerek. Avrupa’ya bu Feodal sistemi armağan eden de Türk Başbuğ’u Attila’dır. 451 Katalon Savaşı’ndaki stratejik geri çekilmesiyle Flavius Aetius’u Ravenna aşağısında gafil avlaması Batı Roma İmparatorluğunu müstemleke yapıya getirmesi, aradan çok geçmeden de Cermen kabile şefli Odoacer tarafından kalan Roma kalıntılarının da teslim alınmasıyla Papa’nın nevri dönmeye başlayacaktır.

Feodal yönetim yani derebeylik yönetimi de böylelikle oluşan dev otoritenin çökmesiyle meydana geldi.

Papalık’ın tarihini ve gizemli siyasi gücünü merak edenleri 16 Temmuz 2020 tarihli Vatikan, İtalya ve ABD’den Daha Büyüktür yazıma davet ediyorum.

İtalya’nın elden çıkması üzerine bir başka problem 8. yüzyıl başları itibariyle Müslümanların Dünya siyasetinde ağırlık kazanıyor olmalarıdır. Papa uzun yıllar uğraştığı Avrupa dengelerinde oluşturduğu değişim ve dönüşümle kendi çöplüğünü hazırlamışsa da, bu çöplükte horoz gibi ötüyor olsa da afakanların basacağı gün yakındır.

7. yüzyılda İslamiyet’in Resul-ü Ekrem tarafından Allah’ın emriyle ortaya çıkarılması ve tebliğ edilmesi ardından Müslümanların egemenlik sahalarını Hristiyan güçler aleyhinde genişletmeye başlaması Hristiyanları ruhani anlamda bir silkinişe zorlayacaktır.

Kudüs kast edilerek Avrupa’da Roma yıkıntısından kalan düzensizliğin, vandalizmin; kaçgun ortamın azaltılması için Papa dini gücünü siyaseten cilalayıp yer yön ve hedef bağlamında doğuya karşı “yönlendirici” olarak propaganda aracı haline getirecektir.

Umumiyetle 636’da Kudüs’ün Fethi ve 711 Endülüs Emevi Devleti’nin Papa’nın şah damarına kadar ulaşmış olması maddi ve dini amaç kisvesi altında destek verdiği feodal yönetimlerin yıkılmasını, arta kalan güçlerin büyük krallıklara devredilerek asıl düşman olan Müslümanlara karşı birlikte mücadele edilmesi adına manevra gerçekleştirdi.

İmparatorluk molozları üzerinde kurulan cılız Hristiyan gücü artık feodalizme halkı yönlendiren “vandallardan” kurtulması gerekmekteydi. Yani Roma İmparatorluğu parçalanıp yıkıldıktan sonra ortalığa salınan çapulcuların, katillerin, hırsızların ve sefil haldeki soyguncuların sayısının azaltılması bu büyük mücadelede ilk hedeftir. Böylece üniter devletler oluşturulacak, Papa dini yaptırımlarını kullanarak küçük kardeşleri birbirine düşürüp satranç oynamak yerine büyük piyonlar oluşturup satrancı daha büyük bir oluşumla, Müslümanlarla oynamaya yöneldi. Çünkü karşısındaki güç bir bütündü ve sana parça parça değil dev bir kütle şeklinde yaklaşmaktaydı. Ve senin bunlarla mücadele etmek için eski siyaseti kullanarak başarı elde etme hayali dahi kurman pek zordu.

Deus Vult’a 24 Yıl Kala…

26 Ağustos 1071’de Doğu Roma’nın Malazgirt’te Sultan Alparslan’a yenilmesi üzerine 4 yıl sonra İznik merkezli Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurulması Batı’nın kulağına çok hızlı ulaşacaktır. Bakınız bizler saldırıya geçtiğimizde başkentlerimizi düşmanın en yakınına kurmaktayız. Etzelburg (Budin yahut diğer adıyla Segedin), İznik, Edirne ve nihayetinde İstanbul. Bu altı karalanarak çizilmesi ve belirtilmesi gereken bir durum. Yani idareten de düşmana yakınlık bağlamında korku salmayı, tedirgin etmeyi seviyoruz.

Papa daha 50 sene evvel Endülüs’teki ilerleyişten endişelenirken şimdi bir de Doğu’dan gelen (er meydanında şehit olmayı şölen sayan) Türkler, Papa’nın ensesinde kavak yelleri estirmeye başladı.

Anadolu Selçuklu Devleti kurulmadan 1 sene önce 1074 yılında Haçlı Seferleri üzerine bir çağrı Ortodoks İmparator VII. Mihail Dukas tarafından seslendirilir. Ancak Papa VII. Gregorie buna çok kulak asamayacaktır. En fazla yapabildiği “Papa VII. Gregoire’nin giriştiği tahrikler Avrupa’da bir Haçlı havası yaratmıştı; cehalet ve dini taassup içinde bulunan o devir Avrupalıları Türklere karşı hazırlamıştı.” [1] Çünkü şayet o tarihte böyle bir gaflete düşselerdi büyük güçlerini iki büyük Sultan karşısında; Büyük Selçuklu Sultanı I. Melikşah (1072-1092) ve Anadolu Selçuklu Sultanı (1077’den 1086’ya kadar) Kutalmışoğlu Süleyman Şah karşısında Hristiyan aleminin uçuk bir mefkure karşısında toparlayacağı dev ordunun telef edilmesiyle birlikte tarihten daimi şekilde silinmesine neden olabilirdi.

Sultan Alparslan’ın 1072’de Berem Kalesi’nde Yusuf el-Harizmi tarafından da hançerlenerek şehit edilmesi Hristiyanların kuvvetle muhtemel atağa geçmesi hususunda büyük bir fırsat yarattı. Ancak bunun oluşabilmesi için zamanın ve üniter krallıkların Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu altında bütünleştirilmesi, itaat ettirilmesi sorgusuzca destek vermeleri gerekiyordu.

Siyasetlerini kurnazca yürüttüler. Mezhepçiliğin içimize sirayet etmesi, Batıni faaliyetlerinin artması sonucu Türk Sultanı Melikşah’ın 1092’de şehit edilmesiyle devlet içerisindeki serzenişin başlayacağı düşüncesi Batı’da akisler uyandırdı. İktidar mücadeleleri neticesinde 1086’da Anadolu Selçuklu Sultanı Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın da vefatı Türkleri amansız kaderleri karşısında baş başa bıraktı.

1074’te gırtlağına dayanan ölümü savuşturmak için bir kez daha aynı yerden imdat çığlığı atan VII. Mihail Dukas gibi halefi İmparator I. Aleksios’ta Papa ve Hristiyan aleminden Türklerin en zayıf anını bekleyerek tüm güçleriyle bölge dengesini değiştirmeyi kolluyordu. Aleksios 1094’te (ikinci defa Ortodoks merkezli) çağrıyı yineleyerek Papa’yı bu konuda diken üstünde tuttu. Ama Papalık’ı bu seferleri düzenlemesi konusunda ikna eden sıradan bir rahip olacaktır. İmparatorların çığlıklarıysa yaklaşan vahşet dolu savaşın habercisi.

Papa Konuşmaya Karar Verdi

27 Kasım 1095 yılı geldiğinde Papa II. Urban (Urbanus) herhangi bir Papa’nın yapabileceği ve oturduğu yerden risk alabileceği en etkili konuşmalarından birini yaptı. Öyle ki bu konuşması hararetli, Müslüman kanı içmeyi teşvik edip Yahudilerin görüldüğü yerde sinek gibi avlanmasını dahi Hristiyanlara bir görev kılmaktaydı. II. Urban Doğu Avrupa ve Kudüs’ü kontrol eden Türk otoritesine karşı ve yöneticilerinin varlığına bir yanıt, göz dağı oluşturmak adına Hristiyan kardeşlerini Kudüs’ü mevcut Müslüman yöneticilerden geri almak için “Kutsal Haçlı Seferi”ne teşvik etmeye artık gönülden inanmıştır.

Papa, Selçuklulara karşı yardım çağrısını 1086’da Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın vefatıyla birlikte büyük bir fetih fırsatı şeklinde yinelediği İmparator I. Aleksios Komnenos’un şahsına özel olarak hazırlattığı raporlardan müthiş derecede de etkilendi. Ama burada en dikkat çeken nokta sefere icazet edenlerin hem kimler olacağı hem de nerede toplaşıp hangi güzergahı kullanarak hedefe ilerleyecekleri noktasıydı. Bu sefer diğer yandan bir dini mefkure olarak düzenlenmekten çok daha öteye gidecektir. Bunun nedeni artık Papalık hazinesinin boşalmaya başlaması ve haydutlarla mücadele eden Feodal yönetimler dahil diğer krallıkların yahut büyük yönetimlerin varislerinin bu mücadelede fazlaca para harcıyor olması; Papa’ya verdikleri vergilerin azalmaya başlamış olmasıdır. Bu seferin boyutunu aynı C. Kolombus gibi din uğruna değil bir anlamda da para uğruna gerçekleştirilmesine dolaylı yoldan neden olacaktır.

Papa II. Urban bu sefere katılan herkesin günahlarının adeta Tanrı ile bir antlaşma yapılmışçasına anında silineceğini, en günahkar olanın dahi cennette huzur tapulamış olacağından bahsetmekten yüksünmedi. Kutsal mekanları ve toprakları Hristiyan Hacılar için güvenli hale getirecekleri için de canlı dönenler olup da çingenelik yapmaması için göz boyama bağlamında “fetih” sonrası toprak sahibi olacakları inandırıldı. Aynı zamanda bu Hac yolunun temizlenmesinde canını ortaya koyanların Tanrı tarafından malının bereketlendirileceği söylendi. Görüldüğü üzere inanç temelli değil inanç simsarlığı temelli bir politika izlenmekte.

“Ben veya daha doğrusu Rab, Mesih’in müjdecileri olarak sizden bunu her yerde yayınlamanız ve fakir ve zengin tüm insanları, piyadeler ve şövalyeler, bu Hristiyanlara derhal yardım taşımaya ve bu aşağılık ırkı (Türkleri) yok etmeye ikna etmenizi rica ediyor, bu aşağılık kafirlerin (Müslümanların) ayakları altında kirlenen Meryem Ana’mızın aziz hatırası dururken siz günahkarlar nasıl nefes alabiliyorsunuz? Dostlarımızın toprakları (Ortodokslar ile nasıl da dost oldular iki dakikada) işgal altındayken… Bunu orada bulunanlara söylüyorum, orada olmayanlar için de söz konusu. Dahası İsa bunu emrediyor (…) Kara ya da deniz yoluyla ya da putperestlere karşı (Müslümanlara) savaşta ölen herkes derhal günahlarından kurtulacak. Bu, onlara yatırım yaptığım Tanrı’nın gücü aracılığıyla bahşediyorum. Bu Tanrı’nın isteğidir (Deus Vult) (…) ” [2]

Papa II. Urban’ın 1095 Clermont Konseyi’nde verdiği nutuk. Keşiş Pierre’nin destekçisi Chartres’in (Fulcher) bu konsilde olduğu tartışma konusudur. Çünkü kendisinin orada olduğuna dair Ortaçağ Tarihi araştırmacıları bir bulgu bulamadı. Haçlı Seferleri uzmanlarından Steven Runciman, Işın Demirkent gibi isimler de Konsil’de olduğuna dair ibareler bulamadı. Doğu Roma Tarihçisi olan Fransız Charles Diehl’da bu konuda Fulcher’ın duyumlara göre hareket ettiğini söylemekte. Olsaydı şayet bunu eserlerinde belirtmekten büyük onur duyacağına eminim. Çünkü Haçlı Ordusunda oğlu ile bulunurken inançlı bir grup insan üstünde fazlaca soyguncu ve hayalperestten oluşan bir orduydu demekte I. Haçlı ordusu için.

Dipçe…

Kudüs

Bu çağrının hedefindeki Kudüs yalnızca Müslümanları ilgilendirmemektedir. Bizim açımızdan şehir Hz. İbrahim (onun inanç halkası olan İbrahimiliği) ve Hz. Muhammed peygamberlerin Allah ile karşılaşmak üzere cennetine yükseldiği kutsal bir mekandır. Museviler açısından Kudüs İbrahim Peygamber tarafından Yahudilere ithafen kendilerine vaat edilmiş (Arz-ı Mev’ud) toprakların sınırları içerisindeki en sahiplenilmesi gereken şehirdi. Hristiyanlık için ise Yeni Ahit’e göre Hz. İsa’nın bu şehirde çarmıha gerilmesi dolayısıyla ve bu hadiseden yaklaşık 300 sene sonra Azize Helena’nın çarmıha gerilerek katledilen Hz. İsa’nın hayatındaki Hristiyanların Hac noktalarının tam merkezinde beliriyor, konuşlandırılmış olması büyük önem arz etmektedir onlar için. Bu hakimiyet çekişmesinde görülüyor ki barış ve huzuru bozması adına bölgeye Avrupa tarafından dikilen İsrail’in 2 Ekim 2018’de daimi başkent olarak Kudüs’ü haksızca kabul etmesi bizlerin ideolojik açıdan sıyrılarak bölgedeki oluşacak kanunsuz hareketlere karşı coğrafyanın siyasetini doğru okumamız gerektiği ve bu minvalde yeni stratejiler, dengeli uluslararası ilişkiler geliştirmemiz elzem olmaktadır.

Anadolu’dan Geçiş

Görüldüğü üzere sonunda af ve servet vaat edilen bu seferde Papa Haçlı Ordusu’nu oluşturmak için paralı asker yahut seçkin şövalyeler yerine topraksız köylüleri, sefil, aç, karnına kurt düşmüş ölse de kurtulsak denilen çapulcuları ve katil haydut sürüsünün gözünü açtırtarak onlara para, serflere ise İsa aşkıyla, dindaşlarına yardım etmeleri gerekliliği gibi gerekçelerle 1095’te resmen Clermont Konsili’nde harekete geçmeleri adına işaret veriyor.

Papa böylelikle Avrupa’daki sürüsüne bereket denecek 60,000 ile 120,000 arasında olduğu düşünülen, Doğu Roma’ya varıncaya kadar da sayısının gittikçe arttığı bildirilen Haydutlar Ordusu ile Avrupa’nın demografik yapısını kemiren asalakları doğrudan ölüme yönlendiriyor. Yani asıl amaç Hz. İsa yahut Konsilde söylendiği gibi inanç bekçiliği değildi. Demografik yapıyı temizlemek. Es kaza başarılı olunursa da başlarına verilen Feodal beylerin Papa’ya olan bağlılıkları sayesinde Papa tek taşla iki kuş vuracak; hem Kudüs’teki toprakların servetine hem de Avrupa’da azalan kaçgun olaylarına bağlı olarak artan verginin üstüne konacak.

Oluşturulan bu ordunun ilki Papa’yı Haçlı Seferi doğrultusunda ayartan vaiz olan Pierre’nin önderliğinde aksettirildi. Chartres Fulcher’da I. Haçlı Ordusuna oğlu ile birlikte katıldı. Ancak Chartres Fulcher’ın kaleme aldığı günlüğünde bu orduda inançlı olan bir avuç insanla birlikte Papa’nın inanç için düzenlediği sefere kendi ve oğlu dışında katılanın olmadığı, bir şüphe şeklinde yazmakta. Anlaşılan o ki keşiş I. Haçlı Seferi’ne Blois Kontu Stephen’ın ordusunda katılmış olsa da inanç zerrelerine rastlamak pek mümkün değil.

Sefere iştirak edenler içerisinde çok fazla Kont ve Baron vardır. Birkaçını saymak gerekirse Toulouse Kontu IV. Raymond, Normandi Düşü (ardından İngiltere Kralı olacak olan) William, Hollanda’nın hakimi olmak isteyenlerin ele geçirmesi gerektiği Flandre Kontu II. Robert ve sayılamayacak kadar fazla isim. Ve hepsi de zengin…

“Avrupa’nın belirtilen alanlarında bu ordular toparlanmaktayken özellikle Almanya’da Yahudiler aleyhine bir büyük pogrom (dinsel yahut etnik sebeplerden dolayı sinek gibi avlama) başlatıldı. Bu Haçlı orduları iaşe ve hayvan yemi bulmak için yolları yakınlarında bulunan yerleşkelere büyük zararlar vermeye başladılar. Misal vermek gerekirse Macaristan’da verdikleri zararlar yüzünden oradaki yerel idareciler güçlü Haçlı Ordusuna hücumlar başlatmak zorunda kaldı. Bu Haçlı ordusu Doğu Roma İmparatoru tarafından Balkanlar’da iaşe satın almak için pazarlar, kamp alanı ve çoğu da Türk dili konuşan Peçenek asıllı paralı askerlerden oluşan Bizans Ordusu tarafından refakat (aslında gözetlenerek) kontrol edilmeye çalışıldı. Öyle ki İstanbul’a geldiklerinde halkı tehdit etmeye, vasal yemini etseler de kafile kafile kaldıkları mahallelerde tecavüzler gerçekleştirmekten korkmadılar” [3]

Ordu Sofya’da toparlanıyor, Doğu Roma İmparatoru’na vasallık yemini ederek İmparatorluğun orduyu ülkeye kabul etmesiyle birlikte katiller sürüsünün ilk uğrak noktası İznik oluyor.

“1091 yılında Papa Urbain’e müracaat ederek Haçlı yardımı istemişti İmparator Alexis. Fakat Bizans İmparatoru’nun istediği bir askeri yardım yerine bütün Avrupa’yı harekete getiren, Müslüman şark ve Hristiyan garp tarihlerinde çok mühim neticeleri olan Büyük Haçlı hareketini hazırlamağa başladı. Bu seferlerin başlangıcı olan ilk sefer Keşiş Pierre’nin beraberinde olup başı bozuk ve disiplinsiz insan yığınından başka bir şey değildi.” [4]

I. Kılıçarslan’ın bu düzensiz birlikleri dikkate değer savaşçılar olarak nitelememesi ve yaklaşan ordunun cılız bir dizi hayduttan oluştuğu düşüncesi pahalıya patlayacak.

“İmparator Alexis bu yapmacı barbarları, 1096 Eylülünde, Anadolu yakasına getirdi. İzmit istikametinde ilerleyen bu Haçlılar yollarında rastladıkları her şeyi yapma ediyor; her türlü zulmü yapıyordu. Fakat Anna Komnena’ya göre İlhan ve İbn ul-Kalanisi’ye göre ise Sutlan’ın kardeşi Davud kuvvetlerini ve Türkmenleri toparlayarak bu intizamsız kalabalığı İzmit’e varmadan tamamiyle kılıçtan geçirdiler ve 60,000 kişi öldürdüler. Bu ilk muvaffakiyet Türklerin gurur ve cesaretlerini yükseltti. Esirleri ve silahlılarını ırkdaşlarına gönderip Frankların savaş kabiliyeti olmadığını bildiriyor ve gelecek Haçlı ordularını da aynı akıbete uğratacaklarını sanıyorlardı.” [5]

İlk karşılaşmada Kılıçarslan ordunun büyük bir kısmını yok ederek serkeşler sürüsünün bel kemiğini çatlatmayı başardı. Ama ne yazık ki Pierre L’Ermite önderliğindeki güç İznik’i (bir tür jest mahiyetinde) kuşatarak Selçuklu’nun elinden çıkarmayı başardılar.

“Haçlı ordusu Nikea’yı kuşatma altına aldı. Fakat şehir İznik Gölü vasıtasıyla kayıkla gelen yiyecek ve iaşe edilebilmekteydi. Kılıç Arslan alelacele geri dönüp 16 Mayıs’ta kuşatan orduya hücum ettiyse de kuşatmayı yarmayı başaramadı. Her iki tarafta da büyük telefat olduğu için geri çekilmek zorunda kaldı.” [6]

“I. Kılıçarslan Haçlı ordusunu bir meydan muharebesi ile mağlup edemeyeceğini, hatta yürüyüşlerine bile engel olamayacağını böylelikle anlayacaktır. Anadolu’dan geçen Haçlı ordusu ile hiç askeri çatışmaya girmeden onların Anadolu’dan ilerlemelerini izleme-önleme stratejisine uydu. Fakat yolları üzerindeki bölgeleri boşaltıp, tarlaları yaparak, meralardan Haçlı ordusu hemen gelmeden büyük koyun sürüleri geçirerek Haçlı atlarına otlanacak ot bırakmayarak ve su kuyularını tahrip ederek onları zor duruma sokmaya çalıştı.” [7]

Antakya’dan Aşağı İndiler

1096’da İznik’i ele geçiren niteliksiz ordu Edessa’ya doğru yöneldi. Kılıçarslan ise merkezi Konya’ya geriletecektir.

Kapı kilit tutmayınca ve sadakat bir balon olunca Antakya’nın düşmesi de Dımaşk’ın [8] düşmesi kadar hazin ve nefes kesen ihanetle mümkün olacaktır.

Büyük Selçuklu Devleti’ne bağlılığı ile bilinen Antakya Emiri Yağı-Sayan esasında hiç de bir bağlılık göstermediğini Haçlılar İznik’i geçtikten sonra ifşa edecektir. İznik’in Haçlılarca ele geçirilip İmparator Aleksios’a teslim edilmesi Antakya içerisindeki Ortodoksları da bu yönden iştahlandıracaktır. Yağı-Sayan’ın Haçlı ordusunun Antakya’ya yaklaşmasıyla birlikte Antakya içerisindeki Hristiyanlara yönelik olan endişeleri ve şüpheleri arttı. Ancak şehirdeki Müslümanları sur dışarısına gönderip alelacele hendekler kazdırmaktan da geri durmadı zira olası bir cesaret patlamasına karşılık Sultan’ın nezdinde kötü hatırlanmaktan sakınmak istiyordu. Bu hendek kazma işlemi esnasında Hristiyanlarıyla büyük bir dikkatle seyrediyor, cemaatleri içerisine adamlarının sızmasını sağlamakla meşguldü. Hendeklerle mücadele etmeyi denedi. 9 ay savundu şehri. Ama öyle bir stratejik hata oldu ki Kudüs’ün kilidi olan Antakya’nın elden çıkmasına neden oldu. “Firuz (Rüzbe) adında bir kale muhafızının rüşvet vermek suretiyle ikna ettiler ve kalenin bir burcunu Haçlılar ele geçirdiler. Kale’nin tümden düştüğünü sanan Yağı-Sayan 30 muhafızıyla kaleden çıkıp gitti. Kaleyi ele geçiren Haçlılar pek çok Müslümanı, Yahudi’yi, Ortodoks Hristiyanları ve Türkleri katletti.”[9]

1097’de Antakya’ya kendilerini zor attı Haçlılar. 1098’de Edessa’ya (Urfa, Şanlıurfa) ulaştıklarında burada ilk Prinkipeslik kuruldu. Edessa Kontluğu. Antakya’ya gittiklerinde de vahşiliklerinden ödün vermediler. “Haçlılar kale burçlarının karşısına ahşap bir burç dikip beklemeye başladılar. Müslümanlar bir süre sonra bulundukları surlardan inip daha güvenli olacağını düşündükleri şehirdeki evlerine sığındılar. Haçlı ordusu taarruza geçti ve şehri ele geçirerek bir katliam yapmaya başladı ve Haçlılar burada yaklaşık (karma olarak) 20,000 kişiyi öldürdüler.”[10] Bununla da kalmayıp açlıktan yamyamlık yapacaklardır. “Haçlılar Müslüman yetişkinleri kaynatıp çorba yapmak, Müslüman çocukları şişe geçirip ateşle pişirmek ve yemek dahil olmak üzere son derece korkunç bir saldırı gerçekleştirdiler. Bu dönemdeki Haçlı yamyamlığı hem Frank hem de Arap raporları tarafından doğrulanıyor. Mesela Caenli bir Frank görgü tanığı, haşlama ve kızartma vahşetini rapor etmiş. Aixli Albert şöyle yazmış: “Bizim bölüklerimiz sadece ölü Türkleri ve Suriyelileri yemekten küçülmediler. Aynı zamanda köpekleri de yiyorlar ve hastalıktan ölüyorlardı.”[11] “Korkudan birçok Arap şehri ise elçiler ve hediyeler göndererek Haçlıların her isteklerini yerine getireceklerini belirttiler.”[12]

Hitler’e Esin Kaynağı Oldular

1099 geldiğinde Kudüs kuşatması başlamıştı. Ağırlıkla Frenk ve Pannonia diyarlarından toparlanan bu ne olduğu belirsiz ve kimi tarihçiye göre de Halk öfkesi olan düzensiz birliklerin Kudüs’e girmeden önce Antakya’da ne buldularsa telef etti. Koyunların derilerini yüzüp yamyamlık sergileyerek kendilerinden aman dileyen Yahudileri Babil’in Zangocu, kafir olmakla suçlayarak diri diri yaktılar. Türk halkı Müslümanlarla birlikte katlederek İznik’teki yorgunluklarını katliam yaparak gidermeye gayret gösterdiler.

Ramsay Muir’in 1099’daki Kudüs’ün tasvirlere göre şekillendirdiği haritası

Hedef koydukları yere 4,400 km uzaktan bir delinin kuyuya attığı taşı takip edercesine uçuk bir hayalin peşinden kıyımlar gerçekleştirerek ve insani meziyetlerini yitirerek, Sofya’dan başlattıkları korku dolu serüvenleri 2,300 km uzaktaki Kudüs kapılarına kanlı elleriyle dayanarak sonlandıracaklardı.

Kudüs, o 3 semavi dinin de muhafızı olma yarışındaki mübarek şehir o zamanlar Fatimilerin kontrolü altındaydı. El-Devele komutasında 6,000 askerle savunulan Kudüs duvarları 5 Temmuz itibariyle dövülmeye başlandı. Burada yalnızca kara gücü yahut kara yolunu kullanarak bölgeye ulaşmak hedeflenmemişti. Akdeniz’in kuyumcuları olan Cenevizliler de Yafa yakınlarında şehri muhasaraya aldılar. Tarık bin Ziyad’ın geri dönmemek üzere gemilerini yaktırdığı söylenir de bu açlıktan gözü dönmüşlerin Yafa’da karaya sabitledikleri gemileri param parça ederek Kudüs hududuna kalaslarını taşıyıp iki adet büyük kuşatma kalesi inşa ettiklerinden çok bahseden olmaz. Sanki özel imal edilmiş gibi gözüken bu kuleler kısacık zaman içerisinde 11 gün sonra kuşatmanın başlayacağı tarihte Kudüs duvarlarının önüne iki burçtan saldırılacak şekilde dikildi. 14 Temmuz’da saldırıya başladılar. 1 gün sonra Flandra Kontu II. Robert’in  ve şövalyelerinin şehrin Kuzeydoğusundan ilk adımlarını atmaları 1099’un 15 Temmuz günü şehrin teslimiyle sonuçlandı. Raymond Kontu’nun kale kumandanına gönderdiği elçinin malumatında kalenin teslim edilmesiyle canlarının bağışlanacağı ve şehirden maiyeti ile birlikte ayrılmasına izin verileceği bildiriliyordu. El-Devla bunu büyük bir sevinçle karşıladı ve şehrin teslim olduğunu, kendisinin de mağlup olduğunu kabul ederek tarihimizdeki mezhepçiliğin bir sonucu olarak kara leke olarak yerini alacaktır.

Haçlılar Kudüs’e ulaşana kadar kıt ordularıyla önce 1097’de İznik’te, 1 Temmuz 1097’de Samosata’da ve aynı yıl Dorleon’da, 1098’de Antakya’da, 1098’de Marrata’da ve 1099’da Kudüs’te zenginlik uğruna savaştılar. 15 Temmuz 1099’da Kudüs teslim alınsa da daha ileriye gitme hırsları, buraya gelmişken Pagan döneminden kalma alışkanlıklarının merkezleri olan Aşkelon’da 12 Ağustos 1099’da da terör estirdiler.

Madonna’nın düştüğü çirkin durumu temizlemek adına cilalanmış bir sebeple 4,000 km öteden hareket edip Kudüs’e giren hırsız ve yağmacılar İznik, Edessa ve Antakya’da gerçekleştirdikleri yağma ve katliamların bir benzerini ancak yakın geçmişimizdeki Holokost’un simgelerinden biri olan Nazi Kamplarının ilk örneklerini gerçekleştirecektir.

Haçlı askerleri şehri teslim aldıklarında açlıktan birbirlerini yiyecek vaziyetteydiler. Kimi kaynakta ellerine geçirdikleri tavukları ve koyunları canlı canlı derisini yüzerek yahut canlıyken ateşe atıp eti, tüyü ve derisi birbirine yapışıkken yiyorlardı.

“O gün öğleden sonra, akşam üstü ve ertesi sabah Haçlı ordusu Kudüs’teki tüm Müslümanları, Türkleri ve Yahudileri öldürmeye başlayıp büyük bir soykırım gerçekleştirerek Kudüs’te iki günde kendilerinin iki katı kadar (100,000) insanı katletmiş, 70,000’den fazla kişiyi ise şehrin Merkezinden aşağı sarkıtarak vücutlarından parçalar koparılarak idam etmişlerdi. Müslüman Türkler ve Araplar Yahudilerden daha fazla aranıyordu.”[13]

“Historia Lerosolimitana yazarı ise “bu şehir civarındaki açlık ıstırabı öylesine muazzam boyutlara ulaşmıştı ki, yapılması şöyle dursun söylenmesi bile tuhaftır, Hristiyanlar sadece öldürülen Türkier ve Sarazanlari değil, aynı zamanda yakaladıkları köpekleri ateşte pişirip yemekten kaçınmadılar.”[14] Biz burada görüyoruz ki Haçlıların yalnızca beşere yani insana karşı ne denli yamyamca muamele etmeyip mahluklara (kedilere, köpeklere) de eziyet ettikleri, katlettikleri ispatla iştigal olunmuştur. O halde hayvan hakları düşünüldüğünde bu masum yaratıkların canlarına kast eden en vahşi müsebbipleri olan geçmişteki acizlerin ve o acizleri bu eylemleri bile bile olacakları onlara vacip tutulan Papa’nın ve Papalık makamının suçlanması enaniyet zinciri çerçevesinde yanlış ve gereksiz olmamalıdır. İnanç halkasının bir vazifesi olarak eziyet etmeden kurban etmek başka, derisiyle etini canlıyken yakarak pişirip gördüğün yerde yakalayıp bir hayvan gibi dişlerini o canlı hayattayken geçirip öldürmek çok daha başka.

“Üstelik şehirde yapılan vahşet ve katliam konusunda tümü birbirini destekleyen bilgiler vermektedir. Şehre giren haçlı askerleri gözü dönmüş gibi ele geçirdikleri bütün canlıları kıyımdan geçirmiş, hedefte olanların asker, kadın, çocuk ya da yaşlı olması farklı bir muameleyi gerekli kılmamıştır. Çünkü kuşatma esnasında yapılan toplantıların birinde şehir paylaşılmıştır. Buna göre kuşatma başarılı bir şekilde sonuçlanır ya da haçlılar şehre girebilirlerse herkes istediği eve el koyabilecekti. Kim önce bir eve girerse o ev onun olacak, diğer haçlı askeri onda herhangi bir hak iddia etmeyecekti.” [15]

“Bunun için de dışarıda savaşmayıp, evlerinde oturan kadın ve çocukları da evin kendisine ait olduğunu tescili olarak öldürdüler. Çocukların gözlerinden, kadınların iffetinden kendilerine eğlence oluşturdular. Şehirdeki katliamlardan kurtulur düşüncesiyle binlerce insan Mescid-i Aksa ve Kubbetüssahra’ya sığındılar. Fakat anlatılarda onların da aynı akıbete uğradığı görülmektedir.” [16]

Keşiş Pierre L’Ermite’nin fanatik destekçisi olan Chartresli Fulcherius’un kaydettiğine göreyse bu durum çok daha farklı boyutlarda seyretti. “Süleyman Tapınağı’nın çatısından atlayarak kaçmaya çalışan Müslümanların çoğu oklarla vurularak öldürülmüştü. Bu tapınakta yaklaşık 10,000 Müslüman’ın boynu da okla vurulanlar ilaveten kesildi. Burada olsaydınız ayak bilekleriniz katledilenlerin kanıyla lekelenebilirdi. Müslümanların hepsi, kadın çocuk ayırt edilmeden, katledildi.” [17]

Serkeşler sürüsünün kin ve nefreti, öldürme aşkı yalnızca Müslümanlara, Araplara ya da Türklere yönelik olmakla sınırlı kalmamıştır. Arap tarihçi İbnü’l-Kalanisi’nin kaydettiğiyse daha dehşet vericidir. Holokost’un ilk denemesi olarak nitelerim ben. “…birçok insan öldürüldü, Yahudileri bir sinagog’a toplayıp ateşe vererek toplu şekilde yaktılar”. [18]

Mabetlere yahut ibadethanelere kutsallığın ve mahremiyetin verdiği huzura güvenerek sığınmak, kendini korumaya altına almışların dokunulmazlığı vardır. Oraya sığınanlar kutsallığı ve mahremiyete sığınmışlardır. Camilerde ve Sinagoglarda katledilen onca insanınsa ne dokunulmazlığı ne de merhamet sahibi düşmanları vardı. Ancak Haçlılar için bunun bir anlam teşkil etmediğini, hiçbir kutsala da saygı göstermeden insan olma vasıflarını kenara bırakarak vandallıklarını sürdürmüşlerdir.

Kudüs Alındıktan Sonra

Kudüs’ün ele geçirilmesiyle vahşetin tırmandığı şu yıllarda Papa verdiği sözü tuttu ve dört adet Haçlı kontluğu kurdurdu. Her birinin kendine has imtiyazı, hak talebi, soyluluğu, Papa’ya bağlılığı, hürmeti ve efendiliği binlerce insan ve hayvanın kanı, cesedi üzerinde yükseldi.

Urfa’da Edessa kontluğu, Antakya’da bir Prenslik, Trablus’ta Kontluk ve o altın şehir Kudüs’te feth olunmayı bekleyen, Baldwin idaresindeki Kudüs Krallığı oluşturuldu.

Yahudiler şehirden defedildi. Günümüzde iş tuttukları Hristiyanlar geçmişlerinde Yahudileri gördükleri yerde avlarken ve Kudüs’ü zindan etmişken, Kudüs’e Yahudilerin selametli şekilde dönüşlerinin de müjdecisi olan yine bir Müslüman Sultan olacaktır. Kudüs kesin ve kati şekilde Selahaddin Eyyubi tarafından haçlılardan temizlenecektir. 1187 Hıttin Savaşı sonucunda Haçlılar 1189’da III. Haçlı Seferi’ni tertip edecek fakat başarısız olacaktır.

II. Haçlı Seferi’nde perişan edilen Haçlılara karşı biz Türklerin düşmanlarına karşı çok merhametli yaklaştığını görürüz. “Gemilere binen zenginleri Suriye’ye gittiler. Kalanları da Türklerin ve Rumların taarruzları karşısında perişan oldu. Rumlar Haçlıları soydular; paralarını aldılar. Türkler Haçlıları bu perişan halde görünce merhamet ettiler; onlara para ve ekmek dağıttılar; hastalarını tedavi ettiler. Rumlardan satın aldıkları Haçlı paralarını düşkünlerine verdiler. Türklerin bu iyiliklerini gören üç binden fazla Frank Müslüman oldu. Rumların hıyanetini ve Türklerin şefkatini anlatan bir Haçlı müellifi: “Ey hıyanetten daha zalim olan merhamet” feryadiyle Türklerin iyilik ve merhametle Hristiyanların dinlerini satın aldıklarını, bununla beraber din değiştirme hususunda hiçbir baskı yapmadıklarını da ilave eder. Böylece başlangıçta Bizanslıları dindaş diye kurtarmak maksadiyle gelen Haçlılar bu seferler sonunda Türklere takdirkar ve Rumlara düşman olarak dönmüş bulunuyorlardı.” [19]

Papa II. Urbanus’un başlatmış olduğu Haçlı Seferi modası 1096 Pierre L’Ermite ile başlayacak ve 1099’da Kudüs’ün alınmasıyla I. Sefer iteklenerek zorlanarak başarıya ulaştırılacaktır.

1101’de I. Kılıçarslan, Lombard, Fransız ve Alman birlikleri kesin olarak yenilecek umdukları gibi bir hava bulamayacaklardır.

1147-1149 seneleri arasındaki II. Haçlı Seferi’nde Fransa Kralı VII. Louis, Alman Kralı III. Kondar tüm kuvvetleriyle Selçuklular tarafından yenilgiye uğratılacak.

1189-1192 yani III. Haçlı Seferi’nde Alman Kralı F. Barbarossa’nın 1190’da Silifke Çayı’nda boğulması üzerine İngiltere Kralı I. Richard’ın Kıbrıs, Akka ve Beyrut ile Lübnan dediğimiz coğrafyadaki iki ticaret kentini daha ele geçirmesi ancak Fransa Kralı I. Philippe (Güzel Filip) ile Avusturya Herzogu bu seferde başarı gösteremedi. Kudüs Kralı Guy Selahaddin Eyyubi tarafından esir alındı ancak canının bağışlanmasına karşılık imzalanan Ramala Antlaşması ile Sultan’ın merhameti ayyuka çıkarak onca yapılan katliama karşılık silahsız Hristiyanların ne şehir alındığında ne de şehir için savaşıldığında kıllarına dahi gelmeyen zararın üzerine Kudüs’ü sağ salim terk etmeleri için özen gösterdi. VI. Haçlı Seferi’ne kadar kesintisiz olarak Müslüman hakimiyetinde kaldı Kutsal şehir. Ancak 2 Ekim 2018’de ABD Başkanı Trump’ın kararına itiraz edilemeyerek İsrail’in başkenti 831 yıl sonra Kudüs olarak belirlenecektir. Bunca uğraş birlik olamayan İslam ve Türk kaidelerinin hazin mağlubiyetiyle sonuçlanmıştır. Mütedeyyin yazarlar ve tarihçiler bu olaya Hilal’in Haç’a boğdurulmasına engel olamadık şeklinde söyler.

1202-1204 yılındaysa o korkunç İstanbul yağmaları gerçekleşti. Şehre giren Katolik Haçlı güçleri Doğu Roma’yı parçaladılar. Bu tarihten sonra Ortodokslar Ayasofya’da Müslüman sarığı görmeyi yeğlediler.

Birbiri ardı kesilmeksizin Mısır ve Kartaca gibi, Dimyat gibi yerlere çeşitli seferler düzenlendi. Sonucundaysa Papa Bağdat’a ayak bastı.

Seferler Bitti Dendiği Yerde Hangi ABD Başkanı Tekrardan Başladığını İlan Etti ?

Hristiyanların ayrılığı bizlerin mezhep ayrılığımız gibi sancılı süreç içerisinde aksetti. Günümüzden 967 yıl önce iki kilisenin de birbirini aforoz etmesiyle başlayan bu çekişme Asya’yı ele almadığımızda geri kalan dünyanın da ikiye bölünmesine neden oldu. Kiliselerin bölünmesinden önceki süreçte Constantinopolis Patriği hiyerarşi bakımından Roma’daki Patrikten sonra gelmekteydi. Yani ikinci adam statüsündeydi. İstanbul Patriği yüzyıllarca güç ve nüfuz bakımından Roma ile kıyas olma tehdidini elinde tuttu. Teokratik iki yönetimin de mevcut siyasi güçlere verdiği destek paha biçilmez Tanrısal güç atfettiği düşünüldüğünden her iki bölgenin dini idarecisi de mevcut İmparatorlarca korundu ve kullanıldı. Teoloji ve politikanın (iki yabancı kelimenin) işbirliği asırlarca sürdü. Ayrılığı ise sadece 7 ay.

1054 yılında Batı Kilisesi (Katolikler) ile Doğu Kilisesi (Ortodokslar) arasında ilişkilerin kopması bilinçli tayin edilen, kurgulanan hadise sonucu oluştu. İpler zaten gerilmişti de.

Her iki kilisenin de güç bakımından doruk noktasına ulaşması 1054’te iki kilisenin de birbirini aforoz etmesiyle küskün kardeşler rolünde seyretti. Papa’nın İstanbul’daki temsilcisi hem aforoz edildi hem de kudretlerini gösterebilmek amacıyla yağmalandı. Boynundaki Haç ikonik olarak kırıldı. Bu olayların şiddetleneceği düşünülürken 1071’de Sultan Alparslan’ın Muş’tan Anadolu’ya yayından çıkmış ateşli ok gibi girişi sadece 20 yıl geçmiş olmasına rağmen yukarıda da anlattığımız üzere İmparator Mihail Dukas’ın yalvarmasıyla bu anlaşmazlık bir süre tatil edildi.

Türklerin her daim oluşturduğu tehdit karşısında kurdukları prenslik oyunları da çöpe atılacak bölmüş, parçalanmış Avrupa bir bütün hale getirilerek dev Müslüman ve Türk kütleleriyle bir bütün olarak savaşılıp bu dev yapıyı böl parçala ve yönet anlayışıyla içlerine sızarak misyonerlik faaliyetleriyle de gelecekte asla birleşemeyecekleri ortamı tahsis etmek için çakıl taşı büyüklüğündeki meseleleri dev kayalar haline getirmek, Papa ve onun iyi-kötü takipçilerince bir savaş misyonu olarak kabullenildi. 1095’te Clermont Konsili’nde Katolik ve Ortodoks husumeti kenara atıldı.

Belirledikleri bu misyona yağ süren olay en azılı düşmanları olan ve Hulafe-i Raşidin’in egemenliğinde, Resul-ü Ekrem’in takipçileri olan 4 Halife devrinde başlayan kopuşlar; özellikle Hz. Osman ile birlikte süregelen ve Hz. Ali’nin şehadetiyle de Muaviye sülalesine geçen Halifeliğin en zayıf halkası olan “adaletin” elden düşürülmesi, Hz. Muhammed’in takipçileri olarak onun hassasiyetinde siyaset yapamamış olmaları (Hz. Osman öncesi hariç) Katolikler başta olmak üzere gelecek asırlarda özellikle Devlet-i Aliyye’de Cizvitler gibi misyoner bir tarikatın İslam’ın içerisine safsata yayarak yuvalanması ve tüm Müslüman coğrafyalarının her türlü fizibilite çalışmalarını gerçekleştirmeleri ara ara da Cemalettin Efgani, Musa Kazım Efendi gibi bizlerce doğru bulunmayan zehir zemberek insanların finanse edilmesiyle onun yetiştirdiği öğrencilerden Muhammed Abduh gibi sapkın fikirlilerin arttırılan sayısı 1,000 yıldan fazla zamandır kavga ettiğimiz Mezhep ayrılıkları ve mücadelelerinin en büyük fitilini ateşlemiştir.

1099’da alamadıkları hızı 2001’de (902 yıl sonra) 11 Eylül saldırılarını bahane ederek Bağdat’ı işgal eden ABD Başkanı G. Bush durumu nasıl değerlendirmişti hatırlayanınız var mı?

“Bush, ulusal güvenlik konusunda danışmanlarıyla Camp David’de dün yaptığı istişare toplantısının ardından başkent Washington’a dönüşündeAmerikan vatandaşlarına hitaben yaptığı konuşmada, ”Terörizme karşı bu Haçlı Seferi, bu savaş zaman alacaktır. Amerikalılar sabırlı olmalıdır” dedi.”  [20]

Ne için sabır istendi acaba?

Teröre karşı bir Haçlı Seferi ilan ettiğini söylemekte ancak 2003 Irak işgalinde 2,000,000 sivil ABD ve onun ortağı NATO tarafından öldürüldü. Dile kolay 2,000,000 silahsız insan. Bu sayının toplam 196 yıl süren Haçlı Seferleri’nde ölen toplam insan sayısına denk olduğunu biliyor muydunuz? 196 yılın karşılığı 2003 işgalinde 1 yılda meydana getirildi. Haçlı Seferleri (1095-1291) kapsamında 3 milyon insan öldürüldü.

Bağdat Bizim Açımızdan Ne Demektir?

Sünni-Şii, Türk-Kürt, Alevi-Bektaşi yahut ameli ve fıkhi mezhepler gibi ayrılıkların köküne Hristiyan misyonerlerce ekilen dinamitler günümüzde Papa’yı Bağdat ziyaretinde “barış” adına medet umulacak kişi konumuna getirdi. Uluslararası ilişkiler bağlamında yakın geçmişin unutulması yakın geleceğin tehlikeye girmesine neden olabilir. Bunun bir çok örneğini yaşadık.

Yahut IKBY ile çarpışarak binlerce şehit verdiğimiz ve halen daha veriyor olduğumuz peşmerge ve pkk gibi oluşumların ağa babaları olan Batı’nın ve evanjelist grupların da destekçisi olduğu bu örgütleri Papa güya silah bırakmaya davet edecek…

Görüldüğü üzere Kudüs’e en çirkin şekillerde zihniyetiyle ayak basan, Türk, Müslüman, Arap, Yahudi diye ayırmadan hatta mezhebine dahi bakmadan yamyamlıkla katledilmelerini vacip kılan Papalık günümüzde kan ve korku getirdiği unutturularak akılların yıkandığı, gözlerin boyandığı haliyle bir melek, kurtarıcı yahut yeryüzündeki en büyük alana yayılmış iki dinden birinin (iç mesele) sorununa deva olabilecek barış elçisi gözüyle bakılır hale getirildi.

Bu çatışmanın bir başka perde arkasıysa Irak işgali ile geldi. Çorap söküğü gibi birbirini takip eden tarihsel silsileye ben Müslüman yahut Hristiyan ya da ocu bucu, savuncu yerici gözüyle bakmıyorum. Bunca şehidin üzerine, bunca Sultan’ın ve devletin verdiği mücadele üzerine gözümüzü yumup olan bitene boynu bükük mağrur şekilde sanki yenilmiş bir hizbin üyesiymiş gibi seyredenleri anlayamadığımı belirterek bakıyorum.

634 yılında Halife Ömer tarafından fethedilen Bağdat 4 Halife dönemi boyunca en çok ilmin icra edildiği şehir haline geldi. Fırat ile Dicle arasındaki paylaşılamayan antik toprakta fethedildiği tarihten itibaren Battani, Razi gibi çok önemli isimler yetiştirildi. Avrupa aydınlanma çağının dahi istifade ettiği alimler, müderrisler ve öğreti sahibi ediplerin uğrak noktası Bağdat’ın önemi bir başkadır. Olaya milli duygularla bakmak gerekirse ulusalcı yaklaşmak gerekirse bu şehir biz Türklerin göz bebeğidir.

1055’te Tuğrul Bey’in Irak’a girmesi ve orayı fethettikten sonra abâd etmesi ve ta 1918’in sonuna kadar da bizim elimizde (Türk devletlerinin elinde değişerek) bulunması buranın vazgeçilmez hakimi ve söz idarecisinin, varsa sorunu çözecek yegane otoritenin biz Türklerin hakkı ve salahiyeti, izni ihsanı ile çözülecek olmasının en büyük kanıtıdır. Yalnızca Selçuklu, Devlet-i Aliyye değil. 1055’ten itibaren Erbil, Musul, Kufe, Suleymaniye ve daha nice bölgelerde Türkmen beylerinin idare kurması, yönetmesi ve refahını koruması oranın mirasçılarının korumak adına canını dahi verdiğini gösterir. Bu coğrafyada Karakoyunlu Devleti’nin kurulması ile birlikte Türkmenler devlet teşkilatlanmasında bir hayli yükseldiler. 1470’ten sonra Musul-Kerkük merkezli kurulan Akkoyunluların bölgeye hakim olması, Akkoyunlular sonrasında 1508’de boş durulmayarak bir başka Türk Devleti olan (Şii olmalarının birlik olamayacağımız anlamına geldiğini düşünmeyin) Safeviler tarafından idaresinin kontrole alınması ve 1534’te kanı her daim kaynayan ve cihan hakimiyeti için kendine göre bir rakip bulmuş Devlet-i Aliyye’nin 1534’te Irak’ı ele geçirmesi Osmanlı sancağı altında 1918’in sonuna kadar kalmış olması buranın her türlü fitneden uzak tutulması adına da ancak kendi çekişmemizle, kurultay kurup tartışmamızla ve sorununa çare aramamızla rahata erdirilebilir.

Hz. Ali’nin Kufe’yi başkent yapması ve sayfalar dolusu hem inanç bakımından hem de Türklük açısından ortak merkez teşkil eden Bağdat, bin yıldır verilen mücadelenin sonucunda düşman olarak adlettiğimiz oluşumun ve fitneyi körükleyen güruhun liderinin ayak basması, bastıktan sonra mezhep çatışması dolayısıyla “Papa’nın oraya gelmesi, Ayetullah Sistani ile görüşmesi İran’a (Şiilere) büyük bir darbe vuracak diye seviniliyor olunması” akla ziyan bir mantıktır. Persler saldırgan değil, onları koruyalım demiyorum.

Hatırlar mısınız bilmem ama 25 Eylül 2017’de (ve aynı yıl içerisinde) iki önemli olay gerçekleşti. İlki tanınmış Irak devletinin işgal edilmiş bölgesi olan IKBY’nin bağımsızlık adına seçime girmesi ve yüksek oyla bağımsızlıklarını ilan etmesi. Diğeri bundan cesaret alan İspanya içerisindeki ezilen grup olan Katalonların 1 Ekim 2017’de bir benzer şekilde bağımsızlıkları adına seçim gerçekleştirip seçimi kazanmalarıdır.

IKBY’ye seçimlerde destek veren İsrail, Fransa ve ABD’nin bölgeye istikrarsızlık getireceğini söyleyerek endişe duyduklarını ifade etmeleri ancak aynı endişeyi duyan bölge güçlerinden Irak-İran ve Türkiye’nin, Barzani’nin bağımsızlığını tanımadıklarını, Irak’ın ve bölgenin istikrarsızlığına mahal vereceği gerçeğiyle yapılan ortak harekatı da (Fransa, ABD, İsrail) en şiddetli şekilde kınadılar. Nasıl oluyor bu? Hem diyeceksin ki ben de Barzani’nin bu hamlesinin bölgeye huzursuzluk getireceğini düşünüyorum hem de senle aynı fikirde olup ulusal güvenliği için olaya müdahil olanlara da parmak sallayıp onları ambargoyla tehdit edeceksin. Nasıl bir tutarsızlıktır bu?

Bu batılı devletler finanse ettikleri oluşumun bölgesel güçler tarafından rezil edilmesini de kınamaktan eksik kalmadı kısacası.

Gelin olaya bir de şöyle bakın..

Peki aynı durum İspanya içerisinde olduğunda AB dahil olmak üzere hiçbir Avrupa devleti olaya dış ülkeleri müdahil ettirmedi. Aksine Katalonya’da  Carles Puigdemont yani Katalanya Başkanı (2016-2017) önce AB Parlementosu’nda vekilliği ve dokunulmazlığı düşürülerek, 25 Mart 2018’de Belçika’da kendi isteğiyle sürgünde yaşadığı sırada Avrupa çapında çıkarılan tutuklama emriyle derdest edildi. Ve bu olay Barzani ile gerçekleşen hadisenin Avrupa versiyonudur. Aynısıdır.

Katalonya seçimlerinde Türkiye’ye veya Irak ya da İran’a tek laf ettirmediler. Ama ağalarımız Barzani’nin oluşturduğu güvenlik probleminde finansörlük yaptı.

Yapmadı mı?

Olayı anlayabildiniz mi?

Kuyruklarından tutup olsun deyip boyun büktürülmeye çalıştıklarımız “kendilerine demokrat” olanları anlayabildiniz mi?

Sarı Yeleklileri Hatırladınız mı?

Bugün bir Cizvit ve bir Fransisken tarikatının olası sorununa bizler dahil olabilip kendi çıkarlarımız adına iki çatışan gruptan fayda çıkarabiliyor muyuz? Buna izin veriyorlar mı? Ya da Ortodoksları kullanarak Katolikleri rezil etmeye uğraşabiliyor muyuz? Ya da en basitiyle sırf Şii mezhebine tabii olan çoğunluğun İran’da yaşadığı için ABD’nin kendi güvenlik problemine neden olacağı endişesiyle İran’ı kuşatmasından rahatsız olabiliyor muyuz? Yani bu soruna şöyle bakınız Fransa bizim için bir tehdit mi? eğer bir tehditse biz niçin Fransa’yı kuşatamıyoruz? ABD bizim için bir tehdit mi? Eğer tehditse neden ABD’nin 10,000 km öteden gelip kulağımızın dibinde onun güvenlik haklarını savunma ihtiyacı duymaktayız? Saddam onlar için bir tehdit olduğunda çete gibi gelip müdahale edebiliyorlar ama. Aynı durum Rusya için de geçerlidir. Türk devletlerini rahatsız edip özgür olmalarına engel olan Rusya’ya müdahaleye kalktığımızda önce içimizdekiler pranga oluyor orası ayrı…

11-12 Temmuz 1995’te Srebrenitza’da gözü dönmüş vahşiler katliam yaparken kendi dindaşlarımızı koruyamadık bunun da farkında mısınız?

Ama en ilginci de ne biliyor musunuz? bundan hem mezhepçiler keyif alıyor (bak işte Şiiler kapana kıstırıldı diye) hem de tam tersi olarak en kötüsüyse İran tüm İslam aleminin ortak illallah ettiği ABD’yi yıkacağız, sürüm sürüm süründüreceğiz dediğinde de yanında tek bir Allah kulu saf tutmuyor. Neden tutsun ki?

İran’ın burada masum olduğunu düşündüğüm çıkmasın. İran’ın yabancı eli değdirilmeden eskisi gibi yönetiminin zor kullanılmayacak şekilde kadim idarecisi olan Türklerin yönetimine geçebilmesi adına yazdığım “İran Türkiye’nin Güvenliği İçin Parçalanmamalıdır” başlıklı yazıyı okumanızı tavsiye ediyorum.

Peki ya en basitinden başka bir olayla gitmek istersek, Taksim olaylarında Batı entelijansiyasının medyasının da dahil olduğu olaylara karşılık Sarı Yelekliler eyleminde sana (bize) söz hakkı vermiş miydiler? Macron’u eleştirdiğimizde ne dediler? -siz karışmayın bu bizim iç meselemiz.. İçişlerine karıştırıyorlar mı? İçlerinde AB dendiği halde ne kadar ayrı olduklarının farkında mıyız? Ve kendi meselelerini kendilerinin iyi ya da kötü insan haklarına uygun yahut değil çözmeye gayret edip seni her ne kadar medeni olduğun halde, onlarla aynı şartlarda yarışıyor olduğun halde dışladıklarının farkında mısın?

Ya da güncel bir olay… Kongre Binası (ABD) aleve verildiğinde ne yapabildik?

Ama sıra onlara geldiğinde asarız keseriz diyorlar bizim milli irademize karşılık.

Problem ne biliyor musunuz? Problem dışarıdan müdahale etmelerine gerek kalmayışları. Kendi göbeğimizi kesmekte bizlerin de ısrarcı olmayışı.

Böyle de kalmadı

1,3 milyon insan savaş sonrası işgalci askerlerin şiddeti sonucu öldü. Prestijli tıp dergisi olan Lancet’in yayımladığı raporunda 2003 Mart yılından 2006 Temmuz yılına kadar (öldürülen 2 milyon üzerine) Irak’ta hayatını kaybeden sayısı 600,000 olarak belirtildi. Oluşan istikrarsızlık ve otorite boşluğu nedeniyle ata yurdunda 1,000,000 insanın açlık, hastalık ve sefaletten öldüğü BM Nüfus Departmanı tarafından 2005’te yayımlandı. 600,000 çocuk (5 yaş altı) yine aynı departmanın yayımladığı raporda “annelerinin açlıktan ölmeleri dolayısıyla” bakacak kimselerinin olmayışından dolayı vefat etti. BRussel Tribunal’a göre Irak 28 milyon içerisinden 8 milyon göç verdi. Şiddete bağlı psikolojik sorunların ve ağırlıkla geçirilen travma sebeplerine bağlı olarak insanların birbirini öldürme ve vandallığın artması dolayısıyla 2,3 milyon insan 2011’e kadar bu tür sebeplerden ya intihar etti ya da işgal sonrası gelişen idaresizlikte terörizm eylemlerinde kurban gitti.

Ama Papa geldi ve birilerinin kulağına bir şeyler fısıldayıp kamera karşısında bir şeyler söyleyip gitti.

Bize hiçbir şekilde (ne Türklere ne de Müslüman diğer milletlere) barışı getiremeyecek birinden medet ummamız medyada bas bas bağrılarak teşvik ediliyor. Ne kötü bir durum…

1990-2009 arasında Irak’a uygulanan ambargolar sonucunda 4,2 milyon yetişkin ve 1,9 milyon 5 yaş altı çocuk şiddet ve şiddete bağlı sebeplerle yaşamını yitirdi.

Sevinme gereksinimi duyurulduğumuz olay ne?

2000’de Saddam yüzünden Irak’a gidemeyen Papa II. Jean Paul’un hayalini Papa Francis yerine getirmesi ve bölgeye barış getireceği…

Evet.. yukarıda bu eziyeti “haydut ordusuyla” yapanlar birkaç gün itibariyle IKBY gibi bir haydut teşkilatlanmasıyla oturup ağlaştı.

Papa diyor ki: Barış savaştan güçlüdür. Umutlu olunuz…

Ortalığı birbirine katarken böyle düşünülmüyordu ama.

Öteki taraftan izinle gelen Sistani’nin Papa ile barışı getireceğini ben zannetmiyorum. Getirse getirse yeni oyun, tuzak ve piyonlar getirir.

Papa’nın Bağdat ziyaretini algılamak için şöyle düşünebilirsiniz: “sevmediğiniz bir akrabanız yahut komşunuz evinize, evinizin önderi, koruyucusu olmadan geliyor ve oğlunuza gözleriniz önünde kulağına sizin duymadığınız bir şeyler fısıldıyor”.  Oğlunuzun kulağına kim bilir ne söyledi? (acaba söylediği şey üzerine Barzani o Papa Francis pulunu yaptırmış olabilir mi? )

Son bir soru. Peki Papa’yı Bağdat’a şenliklerle kabul edenler bu olanları kabul mü etmiş oluyor ?

(soru bir cevaptır)

Mertcan ABBASOĞLU


[1] Turan, “Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye Tarihi”, Nakışlar Yayınevi, İstanbul, 1984, s.99

[2] Thatcher, O., J., “A Source Book For Mediaeval History: Selected Documents Illustrating The Histoy of Europe In The Middle Age”, Charles Scribner’s Sons, New York, 1905, s.513 –

[3] Runciman, Steven, (Çev:Fikret Işıltan) “Haçlı Seferleri Tarihi: Birinci Haçlı Seferi ve Kudüs Krallığı’nın Kuruluşu”, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1998, c.I, s.345

[4] Turan, “Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye Tarihi”, Nakışlar Yayınevi, İstanbul, 1984, s.99

[5] Turan, “Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye Tarihi”, Nakışlar Yayınevi, İstanbul, 1984, s.100

[6] Runciman, Steven, (Çev:Fikret Işıltan) “Haçlı Seferleri Tarihi: Birinci Haçlı Seferi ve Kudüs Krallığı’nın Kuruluşu”, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1998, c.I, s.345

[7] Demirkent, Işın, “Haçlılar”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul: Diyanet Vakfı Yayınları, 1996, c.14., s.315

[8] Şam

[9] İbnü’l Esir, “İslam Tarihi (el-Kamil fi’t-Tarih Tercümesi)”, Ocak Yayınları, İstanbul, 2016, c.10, s.227

[10] Peters, Edward, “The First Crusade: The Chronicle of Fulcher of Chartres and Other Source Materials University of Pennsylvania Press, 1998, s.28

[11] Ensari, Tamim, “İslami Bakış Açısından Dünya Tarihi”, Pegasus Yayınları, İstanbul, 2015, s.84

[12] Maalouf, Amin, “Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri”, Telos Yayıncılık, İstanbul, 1998, s.103

[13] Fulcherius, Carnotensis, “Kudüs Seferi”, çev. İlhan Bihter Barlas”, IQ Yayıncılık, İstanbul, 2009, s.95

[14] İstek, G., “Haçlıların Maaretünnumân’da İşledikleri Cürümler”, Vakanüvis-Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, 4(2), 2019, s.591

[15] Tyrensis, Willermus, “Willermus Tyrensis’in Haçlı Kroniği: Başlangıçtan Kudüs’ün Zaptına Kadar”, Ötüken Neşriyat, 2016, s.105

[16] Polat, Ziya, “Kudüs Katliamı Bağlamında Haçlı Seferinin Sebepleri”, Milel ve Nihal inanç-kültür-mitoloji, 2019, s. 186

[17] Anonim, “Anonim Haçlı Tarihi”, Selenge Yayınları Çev. Ergin Ayan, 2013, 156

[18] Polat, Ziya, “Kudüs Katliamı Bağlamında Haçlı Seferinin Sebepleri”, Milel ve Nihal inanç-kültür-mitoloji, 2019, s. 187

[19] Turan, Osman, “Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti”, Ötüken Neşriyat, Ankara, 2020, s.291

[20] Bush’tan Haçlı Seferi Yakıştırması, Hürriyet.com, 17.09.2001

Mertcan Abbasoğlu

Mertcan Abbasoğlu

Osmanlı ve Türk Tarihi üzerine parlak zamanların darlıklarını araştıran, Atatürk'ün açtığı yolda ilerleyen genç bir müellif talebesi.

Related Post

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir