Fransa’nın Kirli Tarihi ve Türkiye’den Ne İstediği?

563 0

Bugünkü Fransa ülkesi geçmişte Galyalıların ülkesi idi. Fransızların ataları ise Frank’lardır. Frankların asıl vatanı Macaristan civarında Tuna boylarında yaşayan barbar ve pagan bir kavim idi. Rusların tarihi emelleri sıcak denizlere inme hayali olduğu gibi; Frankların hayali de Akdeniz’e inmekti. Roma İmparatorluğu Frankların bu hayallerini asırlarca önledi ve onları Tuna boylarında imparatorluğun sınırlarını koruyan Türklere benzer bir uç beyliği yaptı. Buna karşılık da onları vergiden muaf tuttu. Zaten “Frank” kelimesi vergiden muaf demektir.

Her ne kadar Türkler ile Frankların ilk temasları Haçlı Ordusu içindeki Fransızlarla Selçuklu Türkleri arasında olmuşsa da, diplomatik, ticari ve askeri alanda kapsamlı Türk-Fransız ilişkileri ise 1396 Niğbolu Savaşına kadar uzanır. İlk başlarda düşmanca başlayan ilişkiler Osmanlıların cihan devleti olarak yükselmesiyle iyileşme dönemine girmiştir. Kanuni Sultan Süleyman döneminde de bu ilişkiler en yüksek seviyeye ulaşmıştır. Ancak, Alman İmparatoru Şarlken Farnsuva’yı kuzey İtalya’da Pavia’da 1525’de yenerek esir almış ve Marsilya’da hapsetmişti. Fransuva Kanuni’ye mektup yazdı. Kanuni 1526’da Almanya Seferine çıktı. Şarlken, Fransuva’yı serbest bırakmak zorunda kaldı. Kanuni, rakibi ve Haçlı seferlerinin en büyük gücü olan Kutsal Roma-Germen İmparatoru Şarken’e karşı Fransa’yı tuttu. Öte yandan Fransa hem Almanların hem de İspanyolların tehdidi ve baskısı altındaydı. Böylelikle Osmanlı İmparatorluğu ise Fransa’yı himaye ederek Avrupa’nın ortasında bir müttefik elde etmiş oldu. Bu durumda da Avrupa’yı siyasi olarak zayıflatmak istiyordu. 1789 Fransız Devrimi sonrasında da ilişkiler bozulmaya başladı ve Birinci Dünya Savaşı’nda ve İstiklal Harbi döneminde Fransa ve Osmanlı İmparatorluğu birçok cephede savaştı. 1921 Ankara Antlaşması ile ilişkiler yeniden düzelmeye başlasa da İngiltere’nin peşine takılan Fransa Orta Doğu politikaları gereği Türkiye ile karşı karşıya gelmiştir.

Kanuni Sultan Süleyman ve Fransa Kralı Fransuva

İstanbul’un 1453’deki fethinden sonra Avrupa devletleri artık Türkleri daha çok ciddiye almak durumunda kaldılar. Önemli bir tehdit olan bu ilerlemeyi yalnız askeri değil, aynı zaman da diplomatik manevralarla da karşılamaya çalıştılar. Bir Osmanlı askeri müdahalesi tehdidi, bir gizli Osmanlı bağlaşması, Avrupa devletleri arasında yararlı bir diplomatik silah olmuştu.

Özellikle de Kanuni Sultan Süleyman döneminde Avrupalı devletler Osmanlı ile diplomatik ilişkileri geliştirmek için nerdeyse yarış halindeydiler, çünkü Osmanlı Devleti hiç şüphesiz 16. Yüzyılın en güçlü devleti ve ayrıca kendi içinde de en güçlü dönemini yaşıyordu.

Sultan Süleyman, hayal gücünü pratik yetenekleriyle birleştiren, eylemle kültür ve zarafeti bir arada yürüten, kısaca, içine doğduğu Rönesans havasın atam uyan bir hükümdar ve mareşal olmuştur. İçten bir mümin olarak merhamet ve hoşgörü ile doluydu. Tipik ilk dönem ve yükselme döneminin Osmanlı sultanları gibi “Müminlerin Komutanı olduğunu hiç unutmadan ve atalarının “Gazi geleneğini” sürdürerek, Hristiyan dünyasına karşı askeri gücünü kanıtlamış ve kutsal bir savaşçı olmuştur. Ufukları doğudan çok batıya yöneliktir. Amacı, tıpkı İskender gibi, Doğu ile Batı’nın toprak ve insanlarını birleştirmekti. Bu amaçla, Doğu Avrupa’daki mevcut Osmanlı sınırlarının ötesine, Fatih’in bile ufkunun çok ötesindeki Orta Avrupa’nın tam kalbine, yani Viyana ile birlikte Avusturya ve Macaristan topraklarına yöneldi. Bunu gerçekleştirmek için, Şarlken’le boy ölçüşmesi, onu yenip topraklarını ele geçirmesi gerekiyordu. Dönemin askeri ve siyasi tarihinin tüm öyküsü, bu Osmanlı- Avusturya çatışmasıdır. Her ne kadar 1529’daki Viyana kuşatmasında başarısız olmuşsa da devletinin sınırlarını en geniş boyuta çıkardı.

1519’da Fransa ile Habsburglar savaşmaya başladı. Bu çerçevede Kutsal Roma İmparatorluğu (K.R.İ.) Hristiyanları tek bir imparatorluk altında birleştirmeyi ve Türklerin ilerlemesini durdurmak istiyordu. Bu durumda doğal olarak K.R.İ.’nun Akdeniz bölgesindeki en büyük rakibi Osmanlı devletiydi. Kanuni, böyle bir ortamda Fransa ile açık bir ittifak yapacak ve Avrupa güç dengesinin çok önemli bir unsuru olacaktır. Kanuni dönemi, Osmanlı Devleti’nin kesin bir biçimde Avrupa güç dengelerine dâhil olduğu bir dönemdir. Kanuni, Fatih’in Avrupa içlerine daha da ilerlemesini engelleyen iki yeri, Belgrad (1521) ve Rodos (1522) fethederek, bir süredir ara verilen Batı’ya doğru gaza politikasını yeniden başlattı.

Bu arada, Fransa ile K.R.İ arasındaki savaş devam etmekteydi. Şarlken (V. Karl) 1525 Pavia Savaşında I. Fransuva’yı esir aldı. Bunun üzerine Fransuva’nın annesi bir mektupla I. Süleyman’a başvurdu. Daha önce İtalya savaşları sırasında Osmanlı Devleti Milano, Napoli ve Floransa ile aynı grupta yer almıştı. Şimdi asıl konusu İtalya’nın paylaşımı olan K.R.İ.- Fransa savaşında Osmanlı Devleti bir kez daha denkleme davet ediliyordu. I. Süleyman bunu Avrupa içlerine girebilmek için önemli bir fırsat olarak değerlendirdi. Fransızların 1526’da yolladığı elçi durumu açıkça ortaya koymuştu: “Eğer Osmanlı Devleti yardım verip doğudan (Macaristan) İmparatorluk’a saldırmazsa, Fransa barışa mecbur olacak ve Şarlken dünyaya hâkim olacaktı”. Bu Osmanlının Devleti’nin hiçte işine gelmezdi çünkü Batıdaki durumu sağlamlaştıran K.R.İ. doğudaki Osmanlı Devleti’ne karşı daha güçlü bir rakip olabilirdi. Avrupa güç dengesi çerçevesinde Venedik de Osmanlı İmparatorluğu’nun yanında yer aldı. Denizden ve karadan bir sefer düzenlenmesi düşünüldü. Ancak hem donanma daha hazır değildi hem de Osmanlı çıkarları öncelikle karadan bir sefer yapılmasını öngörüyordu. Çünkü Macaristan’da bir iç karışıklık vardı ve daha kolay zafer kazanılabilirdi.

Osmanlı ordusu 28 Ağustos 1526’da Mohaç’ta Macar ordusunu bozguna uğrattı. Macar kralı savaşta öldürüldü. Kanuni Sultan Süleyman bugünkü Budapeşte olan Budin’i ele geçirdi. Habsburglara karşı olan Janos Zapolya Macar tahtına oturtuldu. Ancak Macarlar içinde Habsburg taraftarı olanlar, Şarlken’in kardeşi Arşidük Ferdinand’ı kral olarak seçti. Ferdinand 1527’de Budin’i işgal etti ve Zapolya’yı kovdu. 1528’de K.R.İ.’na karşı tekrar zor durumda kalan Fransuva bir kez daha Osmanlı Devleti’nden yardım isteyince, Kanuni 1529’da bir kez daha Macaristan’a girdi, Budin’i tekrar ele geçirdi ve Zapolya’yı tekrar tahta oturttu. Ferdinand Viyana’ya çekilmişti.

Kanuni Macaristan’a tekrar girdiğinde Fransuva, Şarlken ile bir barış anlaşması imzaladı. Bu Osmanlı sultanını kızdırdı. Çünkü Fransa ittifak mantığına aykırı olarak Osmanlı Devletini K.R.İ. ile baş başa bırakıyordu. Ama kızgınlığına rağmen, ileriyi düşünerek Fransa’yla işbirliği mekanizmasını ortadan kaldırmadı. Bu önemli bir karardır. Çünkü Şarlken, Fransuva ile 3 anlaşmasını sanki bir Haçlı ittifakı gibi abartarak duyurmuş ve Osmanlı Devleti’nin Fransa’dan uzaklaşmasını sağlamak istemiştir. Ama Fransa İstanbul’a yolladığı usta diplomat Rincon vasıtasıyla, Fransa-Osmanlı işbirliğinin bozulmamasını sağladı. Bu işbirliği için yeni bir imkân 1531’de çıktı.

Fransuva Sultan Süleyman’ı güney İtalya’ya sefere ikna etmeye çalıştı. Böylece kendisi Milano ve Cenova’yı işgal etmeyi umuyordu. Macaristan’da ise Ferdinand 1531’de Budin’e yeniden saldırmıştı. Akdeniz seferi Barbaros Hayrettin’e havale edildi. Süleyman tekrar Almanya üzerine yürüdü ama Ferdinand onun karşısına çıkmadı. Yeni bir Mohaç kazanamadan geri döndü. Hayrettin Paşa ise Akdeniz’de yenildi. Andrea Doria Mora’da Koron’u ele geçirdi. Böyle bir ortamda Şarlken, Safaviler ile ilişkilerini sıkılaştırdı. Osmanlı Devleti’ni tekrar iki cephe içine sokmak istedi. Safevileri’in sınır üzerindeki kışkırtmaları Kanuni’yi 1533’de Ferdinand’la bir ateşkese zorladı. Osmanlı Devleti ile Şarlken arasındaki savaş hali ise devam etmekteydi. Kanuni, Barbaros’u Cezayir beylerbeyi sıfatıyla donanmanın başına getirdi. Ayrıca Fransa ve Zapolya’nın Habsburglar’la anlaşmasına kesinlikle karşı çıktı. Hatta Habsburglara karşı yeni bir koalisyon kurması için Fransuva’ya 100.000 altın yolladı. Barbaros İtalya sahillerini vurdu. 1532’de Tunus’u zapt etti. Koron’u geri aldı. Fransa’nın ittifak içinde tutulması için 1535’te bu ülkeye kapitülasyonlar verildi. Bu arada Kanuni İran seferiyle uğraşıyordu. İran seferinden sonra 1537’den itibaren İtalya’ya karşı bir seferin hazırlıklarına girişildi. Fransa’yla askeri işbirliği devam ettirilerek, Adriyatik sahilleri ve Korfu adası ele geçirildi fakat Fransa, daha önce yaptığı gibi, 1538’de K.R.İ. ile barış yaptı. Venedik’in gayretleriyle oluşturulan büyük Haçlı donanması 1538 Eylülünde Barbaros tarafından Preveze’de  imha edildi. Bundan sonra Doğu Akdeniz’de İnebahtı mağlubiyetine kadar kesin bir Osmanlı üstünlüğü söz konusu olacaktır.

Barbaros Hayrettin Paşa komutasındaki Osmanlı Donanması Fransa’nın Nice Limanında

Savaş sonrasında Fransuva Kanuni Sultan Süleyman’la sıkı işbirliğine geri döndü. Fransa bu ittifak sayesinde doğuda diğer Avrupa devletlerine nazaran önemli ticari ayrıcalıklar kazanmıştır.

Fransızlara Verilen Kapitülasyonlar: (İmtiyazı Ecnebiye) Fransızcadan dilimize geçmiş olan bu tabirin aslı “Capitülation” olup İngilizcede de aynen geçerken, İtalyancada “Capitolazione” şeklinde kullanılmakta ve antlaşma, geçici veya sürekli olarak bir memlekette yaşayan yabancı uyruklu kişilere tek taraflı olarak tanınmış hak ve imtiyazları manalarına gelmektedir.” Diğer bir tarife göre de Doğu ve Yakın Doğu memleketlerinin yalnız bir taraflı olarak Avrupa ve Amerika Devletlerine tanıdıkları birtakım imtiyazlar hakkında kullanılır bir tabirdir.

Kelime anlamından çok kapitülasyonların en büyük etkisi 19. ve 20. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliğine yönelik en büyük tehdit ve tehlike olmuştur. Diye biliriz ki, gerileme ve savaş alanlarındaki kayıplardan sonra Devletin yıkılmasına neden olan en büyük etkendi.

1789 Fransız İhtilali, 18. Yüzyılın sonlarına kadar gelen Avrupa siyasi haritasını ve güçler dengesini büyük ölçüde yıkmış, özellikle Birinci İmparatorluk dönemi olan 1804-1815 yılları arasında Fransa’ya bağlı olmak üzere yeni bir Avrupa siyasi haritası ve güçler dengesi oluşturmuştur. Bu imparatorluğun 1814 yılında yıkılmasıyla da Avrupa’da bir güçler boşluğu doğmuştur. Bu boşluk ise, 1815 Viyana Kongresi kararıyla Avrupa’da yeni bir siyasi harita ve güçler dengesi kurularak doldurulmuştur. Bu durum da, genel hatlarıyla, Birinci Dünya Savaşı (1914-1918)’na kadar sürmüştür.

Fransız İhtilali

Burada ufak bir parantez açmak gerekirse eğer, popüler tarihin aksine Fransız İhtilali sırasında hiç de hoş olmayan olaylar o kadar çoktur ki. Paris sokaklarında yağma, tecavüz, soygun ve katliamlardan ötürü haftalarca pislik ve kokudan şehre girilememiştir. İnsanlar uzun yıllar açlıktan ve hastalıktan kırılmıştır.

19. yüzyıldan itibaren de Türk-Fransız siyasi ilişkileri yavaş yavaş düşmanlığa dönüşmüştür. Özellikle de 20. yüzyılda yaşanan gelişmelere birçok alanda karşı karşıya gelmemize neden oldu. Birinci Dünya Savaşı’nda da karşı cephelerde harp ettik, sonrasında ise Fransa İstiklal Harbimizde Güney Cephesinde aldığımız başarıların ardından Türkiye ile anlaşma yoluna girmiştir. Ancak bölge üzerindeki sömürgeci emperyalist hedeflerinden asla vazgeçmemiştir.

Tıpkı İngilizler gibi söz verdiği Arap halklarına karşı iki yüzlü davrandılar ve Suriye başta olmak üzere Lübnan ve çevresinde de sömürgeciliğe devam ettiler. Afrika başta olmak üzere dünyanın hemen her bölgesinde yüzyıllardır sömürgeleri mevcuttu zaten.

Peki, genelde olduğu gibi, son günlerde Fransa’nın Türkiye karşıtlığının sebebi nedir?

İnanın, Fransa’nın ne Yunanistan, ne haydut devlet Güney Kıbrıs Rum Yönetimi umurunda değil. Fransa’nın isteği Afrika’daki 20 sömürgesinden elde ettiği gelirin kesilmemesi. Fransa’nın derdi Türkiye’nin son yıllarda Afrika açılımı ile elde ettiği dostane ilişkiler ve bu ilişkiler neticesinde Fransa gibi sömürgeci ülkelere başkaldırı olasılığı.

Afrika Mali’de Fransa yanlısı hükumete karşı ayaklanan Malililer

Fransa’nın derdi İngiltere’den boşalan Avrupa Birliği’ne askeri gücü ile liderlik etmek ve Almanya’yı saf dışı bırakmak.

Fransa’nın derdi, Afrika, Orta Doğu, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne savaş gemisi, savaş uçakları ve silah satmak.

Fransa’nın ve Bay Macron’un derdi daralan Fransız ekonomisini canlandırmak ve eski sömürgeleri üzerindeki etkiyi artırarak yeniden bölgesel bir güç olmaktan başka bir şey değildir.

Geçtiğimiz günlerde başka bir işgal ettikleri toprak olan Korsika’da Akdeniz’e sahili olan Avrupa devletlerini (MED7 Toplantısı) toplayarak nutuk atmasının da en büyük nedeni budur. Ancak Bay Macron’un ve silah almak için kapılarında yalvaranların unuttukları çok önemli bir konu var. Doğu Akdeniz’de en uzun sahili olan ülke Türkiye’dir ve Türkiye ne 19. yüzyılın ne de 20. yüzyılın Türkiye’sidir.

Related Post

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir