Esrarengiz Bir Cani

542 0

-Bir Yunanlının Vasiyetnamesi-

Evladım;
Şimdi ben gözlerimin önünde uçuşan karaltıların korkunç çehrelerinden çekinerek gözlerimi açtıkça titriyorum. Karşımda çekmecenin üstünde delirmiş masum bir Türk kızının nasıl üzüldüğünü görmemek için gözlerimi yumunca üç hayal üzerime doğru koşarak geliyor. Diz çöküyorlar,ellerini semaya kaldırarak bir şeyler söylüyorlar… Ooof, bunlar genç kocası ile birlikte kafasını cesedinden balta ile ayırdığım sevgili hanım… Yarabbi!.. Ben o gece bu cinayeti işlerken sekiz yaşında gayet nazlı ve sevimli bir kız çocuğunu da ellerimle boğmuştum!..

Ezine ve Bayramiç’te Yunanlar tarafından işkenceyle öldürülüp kuyu ve çukurlara atılan insan cesetlerinin bulunduğuna dair belge. Kaynak: T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Nu:30

Bilmem nasıl bir cinnetin şevkiyle yedi sene ekmeklerini yediğim efendilerime böyle katı bir yürekle kıymıştım.

O zaman sen daha dört-beş yaşlarında idin. Cinayet türlü türlü tahlil ve izah olunarak aşçı ile uşak hapishaneye atıldıktan birkaç hafta sonra cinayet ortağım Bakkal Yorgi ile çalabildiğim yüz elli lirayı paylaşarak hissemi aldım ve Üsküdar’dan sıvışarak Boğaziçi’nde bir kasap dükkanı açtım. Orada da yapmadığım kalmamıştı. Zavallı saf ve masum Türklere köpek ve eşek eti bile yedirmiştim.

Halbuki halûk insanlar, bana o kadar çok iyilik yapmışlardı ki!… Yanı başımda Türk-Müslüman kasabı bırakıp hep bana gelirler,benimle Fransızca konuşmak için köyün en zarif ve kibar hanımları dükkanıma koşarak benden alışveriş ederlerdi. O sene annen,vefat ettiği için seni Cizvit mektebinden çıkararak Atina’ya yolladım.

Ondan sonra kendimi büsbütün Yunan propagandacılara terketmiştim. Ben Karamanlı öyle bir Rum idim ki; Dünyada Müslümanlar kadar kimseyi sevmezdim. Memlekette Anadolu’nun saf,halim ve sevimli gençleri içimde kalbimin adeta İslamiyet’e yaklaştığını hissederdim. Hatta bir gün hocaya giderek daima istikamet ve namuskarlık telkin eden bu güzel akideyi bellemek istedim.

O esnada köye bir Yunanlı geldi. Gizli Rum ahaliye ömrümüzde işitmediğimiz, bilmediğimiz birşeyler söylüyordu. Bunlar bizim eski ecdadımızın isimleriymiş.

Biz evvelden büyük imparatorluk imişiz. Sonra vahşi Türkler,memleketimizi istila etmiş, kadın, çocuk ve ihtiyarları ateşlere atmışlar, gençleri baştan başa kılıçtan geçirmişler imiş!… Daha bilmem neler. İlk toplantıda bizim asırlardan beri sevgili vatandaşımız olan Türkler aleyhinde vahşi,kaba, cakavar iftiralarını işitmek bize ağır geldi. Fakat ecdadımıza ettikleri suikastler intikam duygularımızı uyandırdıkça yavaş yavaş o sitemlere,küfürlere alışıyorduk. Bir gün geldi ki; o telkinatın zehiri beni fena halde zehirlemişti. Ondan sonra Türklere ebedi kin ve düşmanlık hisleri duymaya başladım. İstanbul’a geldikten sonra bu cinayeti de aynı sebeple yapmıştım. Boğaz içinde biz adeta bir komite teşkil etmiştik. Her ay muntazaman (Averaf) için iane toplar ve gizlice Atina’ya yollardık. Burada birçok Yunanlılar vardı. Doktor Nikolanidis, Eczacı Kiryako, Meyhaneci Kaço, Gazinocu Aleksi ve ben köyün komuta azaları idik.

Vazifemiz saf Osmanlıları her ne şekilde olursa olsun ifsad etmekti. Buna Rumlardan başlıyorduk. Fakat Türkler de bizim propagandamıza dahil idiler.

Boşo, Kozmidi, lazım gelen emirleri verirlerdi. Biz iki maske altında, gah ateşli birer (Megala İdea)’cı, gah müfrit Müslüman dostu ve hamiyetli Osmanlı perdeleri altında zehirler saçardık. Yerli Rumları Yunan fikirleri ile hislendirmek için uğraşır, Müslümanlara karşı ise büsbütün çehreler ile çıkardık.

Türk unsurunun imhası için Yunanistan’a koştuk, çe-teler teşkil ettik. Köyleri yaktık, muhacirleri arabalarin içinde birer birer boğazladık, kadınların, kızların ırzına geçtik!… Esirlerin gözlerini oyduk, burunlarını, kulaklarını kestik!… Öyle facialar meydana getirdik ki; oğlum, şimdi onların korkusu ile titriyor, boğuluyorum!…

Yunanlıların, Tekirdağ’ın Halaçlı Köyünde köylüleri şiddetle döverek evlerinden attıkları, sokakta kalan kadın ve çocukların soğuktan ölmek üzere bulunduklarına dair belge. Kaynak: T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı

Ah, kör olsun beni baştan çıkaran o Yunanlı domuzlar!… Bundan sonra Midilli Adasına geçtik. Orada bir kışla vardı. Bunu hastahane yapmışlardı. İste orada, esir, Türk subay, kadın ve çocukları ne olursa olsun, ölmeye mahkum demekti: Bu esrarengiz zindan üç kısma ayrılmıştı. En üst katta muhtelif odalarda kadınlar bulunuyordu. İhtiyarlar tamamıyla ayrı bir yerdeydi. Genç güzeller iki kısma ayrılmıştı. Birinci kısım binbaşıya kadar olan amirler ve subayların hazları için seçilmiş olan en dilber ve nefis kızlardan, güzel cazibedar kadınlardan mürekkepti. Bunlara güzel yemekler verilir. İkinci kısım ise orta bir halde güzel olan kız ve kadınlardan ibaretti ki; bu da teğmenlere kadar bütün subaylara mahsus idi. Neferler, küçük subaylar şehirde istedikleri eve girerlerdi. Bundan başka bir siyasi maksat da vardı. O da tevkif olunmayanları ortadan kaldırmak için iyi bir usul idi. Çünkü Müslüman kadınları mutaassıp olduklarından çeteciler ve yahut cahil neferlerle az çok döğüşüp onlara karşı koyabilecekler idi. O zaman gürültü esnasında hiç olmazsa Yunanlılar bir Türk öldürebilirlerdi. Alt kısım uydurma bahanelerle tevkif edilen yerli Müslümanlara mahsus idi ki, bunlara ne yemek ne de su verilirdi. Yalnız paralarını çekmek için küflenmiş peksimetleri bir liraya, bir kadeh suyu da iki mecidiyeye satardık…

Bunların ölümü gayet facialı ve canhıraştı. Çünkü hep açlıktan, susuzluktan telef oldukları için avaz avaz bağırırlardı. Seslerl kışlayı sarsardı. Bir çok defa böyle çok bağıraları susturmak için nöbetçi neferleri onları süngülemeye mecbur olmuştur.

Üçüncü kısım esrarengiz bir kısım idi ki, yer altında, karanlık rutubetli ve kokulu odacıklardan ibaretti. . Buradaki mevkuflar ne açlıktan, ne de susuzluktan ölürlerdi. Bunlar işkence ile oradan kaldırılırdı. Gardiyanlar aklına ne gelirse onu yapardı. Bazılarını koyun gibi yatırarak şişirirler ve o surele öldürürlerdi. Bir kısmını baş aşağı gelmek üzere, asarlar, bir takımını da dudaksız, burunsuz, kulaksız bir halde bırakırlardı ki: bu gayet korkunç oluyordu. Burada daima pranga gürültüleri işitilir, eninler yükselirdi. Fakat bu esrarengiz zindana hangi gardiyan geldiyse mutlaka haftasında ya cinnet getirmiş ya bir kazaya uğrayarak telef olmuştur.

Ben evvela ikinci kısımda gardiyanlık yapmıştım. Ora-da esirler meyanında bizim köylü. Durmuş’a tesadüf etmiştim. Bana öyle samimiyetle atıldı ki; öz kardeşini görmüş olsa bu kadar sevinmezdi. Fakat ona şiddetli bir tokat indirdim. Ağzı burnu kanadı, gözleri yaşardı ve ağlayarak:

«— Kardeşim, sen Karamanlı Yorgi değil misin ? dedi.

Ah!… Ben ne cinayetler, ne vahşetler işledim!. Günahını çekiyorum yarabbi!… Bu uysal Türk, bu saf Müslüman köyde kurt parçalayarak bir anda iken elindeki sopa ile seni korumuş ve beni de iki defa ölümden kurtarmıştı. Bu faziletli ve mutekit adam bir çoban idi. Kendisi ile iki kardeş gibi sevişirdik. Senede yegane geliri beş mecidiyeden ibaret olduğu halde, İstanbul’a gelirken beş senede biriktirmiş olduğu yirmi beş mecidiyesini saf olduğu için bana borç vermişti. Ben İstanbul’a geldikten sonra hain ve domuz bir Yunanlı olmuştum. Hayvan Yunanlıların telkinleri bana bu adamın iyiliklerinl unutturmuştu. Gözlerim bulandı, ak ile karayı seçemez oldum. Hayvanlığa daha yakın, vahşete büsbütün mütemayildim. Yani tam manası ile bir Yunanlı olmuştum. Kaba, mağrur, cahil, hırsız, kanlı bir ideecı gibi ben de rızkımı başkasının ölümünden arardım. Fazilet ve namus, nazarımda başkasının malını galmaktan ibaretti. Bunun içinde zavallı Durmuş’u unuttum. Ak sakallı, beyaz şalvarlı, temiz, şen, zarif babasının insanlığını hatırıma bile getirmedim. Onu öyle işkencelerle ortadan kaldırdım ki, ellerimi, yüzümü dost kanı ile kirlettim. Ah Yarabbi beni affet!.

Bundan sonra pervasızlığım beni üçüncü zindana attı.Oraya bir gardiyan arıyorlardı. Herkes korku ve endişe içinde titreyerek bunu reddederken ben mağrur, kollarımı sallayarak onlarla alay ettim.

«—Hay şaşkın budalalar, orada ne var be!…»dedim.

Seve seve gardiyan oldum. İlk işim Boğaziçinde benden alışveriş etmeyen birisini öldürmek oldu. Ondan sonra azıttım. Babasını görmek için oraya gelen güzel bir kizi kolundan tutup babasına götürüyormuş gibi ayrı bir odaya kapattım. Sefil Yunanlılar teneffüs ettiğiniz şehvaniyet havası kırk beş yaşından sonra beni de hayvanlığa sevketti. Babası kalın bir direğe sımsıkı bağlanmıştı. Kızıda ona yakın olan odamda bulunuyordu.Geceleri bütün zehirli nefeslerimle zavallı afif kızı öpmeğe uğraşırken o dişi kaplan beni ısırır ve cimdiklerdi. Fakat ben bir canavardım. Zavallının kollarını bağladım, elbiselerini parçaladım. Ne zaman hayvanlığımı teskin etmek istesem, hemen sopayı elime alarak kemiklerini zedeleyinceye kadar döver, onda bana mani olacak takat, kudret bırakmazdım. Ondan sonra, o baygın bir haldeyken Yunanlılardan öğrendiğim namussuzluğu, alçaklığı, işlerdim.

Bir gün kiz uyurken derinden iniltiye benzer:
«—Ah yavrularım!. » diye ağlayan bir, işittim.

Zavallı, babasını tanımıştı… Birden bire doğrulmak isteyerek çabalamaya başladı. Avazı çıktığı kadar, «—babacığım, babacığım!.» diye haykırdı.

Bilmiyordu ki, ikiside bana esirdiler ve onları kurtaracak bir kuvvet yoktu. Babası bu yabancı olmayan sesi işitmiş ve tanımıştı. Hiddetten gözlerini ziyadesiyle açmış, sağa sola korkunç korkunç hareket ettirdikten sonra hüngür hüngür ağlamaya başlamış imiş… Ben hasretli bu babayla kızını birleştirerek eğlenmek istedim. Pederini çözdüm, vücudunun her tarafı tutmaz bir halde idi. Tekmeleye tekmeleye kızının bulunduğu odaya getirdiğim zaman ikisi karşılaşınca bir çığlık koptu:

« —Babacigim!..» «—Ah kızım!…»

Bir müddet baygın halde sarılmış olarak ağlaştılar. Aradan yarım saat geçtikten sonra ayılır gibi oldular. Fakat gözleri dönmüş, kıpkırmızı kesilmişti. Sözlerinde bir incisam, bir mana yoktu. Yalnız ikide birde kucaklaşarak ağlaşıyorlardı. Şimdi bu baba kızın cinnet getirmesi kalbimi her dakika ateşli bir azap içinde bırakıyor. Aklım başıma geliyor. Maziyi bütün faciasıyla hatırlıyorum. Öldürdüğüm hayatlar, boğduğum çocuklar, gözümün önüne geliyor, titriyorum!… ellerime bakiyorum kan!… Kızın çehresine bakıyorum, kan!… vicdanıma müracaat ediyorum yine kan!… Ben öyle kanlı ve cani bir adam imişim ki; insanlık bana ne yapsa layıktır!..

Baba ile kızı hariçte bir eve kaçırdım, tedavi etmeye uğraşıyorum. Baba azıcık iyi olur gibi oluyordu. Yalnız Seniha Hanım gittikçe çıldıyor. Ben şiddetli bir heyecan nöbetine tutuluyorum. Nefesim tıkanır gibi oluyor. Gözlerim dönüyor. Vicdan azabı beni boğuyor. Etrafımda acı acı sadalar işitiyorum. Artık çok yaşamıyacağıma kanaat ettim. Günahlarımın cezasını çeke çeke bir gün hayvan gibi geberip gideceğim Yalnız babanın vahşetlerini dinle yavrum! Sen asla Yunanlı değilsin!… Seni Atina’ya yollamakla bir cinayet işlemiş olduğumu hissediyorum. Kâbil olsa sana belki, Türk değil ama, halis bir Osmanlı ol diyeceğim geliyor. Fakat bunun kâbil olmadığını, bir kere Yunanlıların gurur ve ihtiraslarına kapılan bir adamın, olsa olsa son dakikalarında pişman olacağını tecrube ile anladım. Sen hiç olmazsa babanın günahını affettirmek için dediklerimi dinlemeye mecbursun oğlum!… Sana itiraf ettiğim ilk cinayetin küçük kurbanı olan Ruhsar Hanım’ın yüzüklerini kız kardeşlerinin ellerinden çıkar,parçala,denize at!… O kanlı vak’anın hiç bir hatırası yaşamasın!. Atina’da ki dükkanları, evleri satarak bankadaki paranın üstüne ilave et! Bunları kudurmuş bir kurdun elinden seni kurtararak hayatını bağışlayan Durmuş’un babasına yolla!… Belki kanı uzerime siprayan bu masum ruh,beni affeder.Ben öldükten sonra bu vasiyetnameyi ayniyle gazetelere dercet!…

Yunanlıların adi iğvalarına kapılanların ne kadar müthiş bir vicdan azabı içinde kıvranarak ilahi cezaya düçar olduklarını herkes benden ibret alarak öğrensin…

Ben, benim zulum ve vah? etimden divane ve sefil bir halde perişan olan bu baba ve kızın önünde her dakika diz çökerek aflarını talep ediyorum. Baba affediyor, fakat genç kız, bir lahza bütün o feci dakikayı hatırlar gibi oluyor ve sonra gözlerinden yaş boşanıyor, yüzü koyun yerlere yuvarlanarak hiçkıra hıçkıra;

«— Hayır!… Hayır… Cezanı çek!»diyor ve affetmiyor!…
Sen affet Yarabbi!… »

Katil ve Hain BABAN

Hazırlayan: Mehmet Deniz Han

Tarih Kazanı

Tarih-i Harp

Savaş tarihi, büyük komutanlar ve stratejileri Türk tarihine dair mülahazalar ve Türk tarihindeki münakaşaların izah adresi.

Related Post

AFRO ZEYBEKLER

Posted by - 1 Ocak 2021 0
Osmanlı Donanmasının XVI. yüzyıldan itibaren tedrici olarak Kuzey Afrika’yı fethetmesinin akabinde pek çok Afrikalı genç, gemilerle İstanbul’a ve İzmir’e getirilmiş,…

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir