ESKİ TÜRK DİL KURUMU BAŞKANI PROF. DR. ŞÜKRÜ HALUK AKALIN İLE BİRLİKTE, TÜRK DİLİNE VE TÜRK DİL DEVRİMİNE YAPILAN SALDIRILARI, YALANLARI VE YANLIŞLARI ANLATIYORUZ.

143 0

Bugün artık en önemli ulusal sorunlarımızdan birisi haline gelen bu sohbetimizi, okuyunuz, okutunuz… paylaşarak yayılmasını okunmasını sağlayınız.

Türk demek dil demektir. Milliyetten çok bariz vasıflardan birisi dildir. Türk milletindenim diyen insanlar, her şeyden önce ve behemehal Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk kültürüne, Türk camiasına mensubiyetini iddia ederse buna inanmak doğru olmaz.

Mustafa Kemal ATATÜRK

Sevgili Okurlar,

Büyük önder Atatürk’ün, çağdaş, müreffeh, Tam bağımsız bir ulus meydana getirebilmek için Cumhuriyetin kuruluşundan ebediyete intikaline kadar geçen 15 yıl boyunca sanki Kurtuluş savaşı veriyormuşçasına gece gündüz çalışmıştır. Kısaca “Türk Devrimi” dediğimiz bu yoğun mücadeleyi iyi idrak edebilmek için “Atatürk’ün nöbet defteri” adı verilen, kendisini ziyaret eden devlet ve bilim adamlarıyla gece gündüz devam eden yoğun çalışmaları bir fikir vermektedir. Kendisini ziyaret eden bilim adamları Türk Kültürü, Türk Dili ve Türk Tarihi ile ilgili yaptıkları çalışmaları ona sunmuşlar, Atatürk’ün dikkatle incelediği bu kitaplar üzerinde yaptığı – yazarın değinmediği- çok önemli düzeltmelerini ve ilaveleri, onu zuyaret eden kıymetli hocalarımız daha sonra kendi hatıraların da övünçle ve ataya saygıyla bahsetmişlerdir. Atatürk’ün hayatının son 10 yılı içerisinde Türk Dili ve Türk Tarihi ile ilgili iki dev cüsseli atılımı sayesinde :

I. ve II.Türk Tarih kongresi(1937) sırasında görüleceği gibi Türk tarih şuuru bir daha idrak edemediğimiz şekilde zirveye çıkmış, Türk tarihi en gerçek biçimiyle dile getirilmiştir.

III. Selimden bu yana 130 yıl boyunca devlet ve bilim adamları eliyle gerçekleştirilmeye çalışılan Osmanlıca’dan Türk Diline dönüş ve Arapça hurafattan kurtuluş mücadelesi Atatürk’ün kararlı ve yoğun çalışmaları sayesinde başarıyla neticelenmiş, dağda, bayırda, ovada, köyde, kasabada veya şehirde yaşayan Türklerin müşterek kullandıkları dile yani halkın diline dönüş sağlanmış, Türkçeye uygun Latin alfabesine geçilerek okuma ve yazma oranı hızla artırılarak toplumsal aydınlanmanın temelleri atılmıştır.

Sevgili Okurlar,

Atatürk’ün ebediyete intikali ile Türk tarih anlayışımız, Ulusal bilinçten ve gerçekliğinden uzaklaştırılmıştır. Batı’nın masa başında ürettiği Hint Avrupalı /İndo Germen nazariyeleri ile 15.000 yıllık tarihimiz Mete Han ile başlatılmış, Mete Handan sonraki tarihimize ise On birinci yüzyıla kadar Türkler ile 2000.- Km Kuzey doğuda küçük ve önemsiz bir topluluk olarak yaşamış Moğollar ortak edilmiştir. Bu günkü Moğollar Türk Yurdu Ötüken’e yerleşmeleri münasebetiyle oradaki Türk boyları ile karışmışlardır. 15 ve 16.Yüzyıldan sonra Moğolistan’a dönenlerde Türk boyları ile karışmış oldukları için bu günkü Moğollar %60-70 Türktür ve Türkleri severler. Her türlü birlikteliğin yapılması ve Moğol istilasında yaşayan Türk kardeşlerimizin daha rahat yaşamasının temini ile birlikte Turan yolunda diğer Türk cumhuriyetleri ile birlikte Moğolistan ile her türlü kaynaşmanın sağlanmasından Türk yurdu Ötüken’in Türk birliğine ait olmasından yanayız. Ancak tarihteki Moğollar Türk değillerdi. Bu Türk tarihine kurulmuş bir komplodur. Türk Tarihi ile ilgili 16.ciltlik çalışmamızın Bu yıl yayınlamayı düşündüğümüz 3 ve 4.cildinde Türk tarihi üzerinde sürdürülen büyük kumpası ayrıntılarıyla anlatacağız.

(Türk Moğol müşterek tarihi ve bu sebeple Batı’nın hazırladığı tuzaklarla ilgili 30 Temmuz,31 Temmuz 5 Ağustos 7 Ağustos 9 Ağustos ve 18 Ekim tarihlerinde paylaştığımız yazıları okuyabilirsiniz.)

Türk Dili ise 1930 yılında ki halkın dilinden derlenen sözcüklerden oluşan billur gibi güzel Türkçe olmaktan çıkmış Yabancı dil ve Arapçı bakış açısı altında dilimiz tahrip edilmeye başlamıştır. Bu gün geldiğimiz yerde saçma sapan gerçek dışı iddialarla Osmanlıcaya dönüş heveslileri gençlerimizi zehirlemeye devam etmektedir.

Sevgili okurlar,

Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Haluk Akalın ve Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, kurum başkanı oldukları dönem boyunca Türk Dili ve Türk tarihine çok kıymetli hizmetler kazandırmışlar ancak İslamcı/Ümmetçi anlayış tarafından tasfiye edilmişlerdir. Her ikisi de sevdiğimiz arkadaşlarımızdır.

2003 yılında “Atatürk’ün Türkçe Savaşı” adlı bir kitap yazmış daha sonra bu çalışmamızı o yıllarda 40.000 civarında baskısını yaptığımız ve 30.000 adedini ücretsiz kargoyla gönderdiğimiz Türkeli Dergisinde yayınlamıştık.

Bu vesileyle 2004 yılında görüştüğümüz Türk Dil Kurumunun Çok kıymetli Kurum Başkanı, Başkan Yardımcısı ve diğer yetkilileri ile yaptığımız uzunca ve bilgilendirme amaçlı sohbet, kurum yetkililerinin içten davranışları ve duyarlılıkları dergimize gösterdikleri ilgi beni çok etkiledi. Bu etkiyle Sayın Kurum Başkanı Şükrü Haluk Akalın ile karşılıklı bir sohbet yapmamız ve Türk Milletinin Türk Dili ile ilgili özet ancak tüm sorunların olabildiğince dile getirildiği geniş bir bilgilendirme yapmamızın faydalı olacağı konusunu gündeme getirdim. Haluk bey tereddütsüz kabul etti. Üç gün boyunca 4-5 saatini bize ayırdı genelde bir Türk Dil Kurumu Başkanının ağzından duyulmasını istediğimiz konuları kendisine sorduk oda samimiyetle cevapladı.

Sohbetimiz Türkeli Dergisinde 2 bölüm halinde yayınlandığında çok ses getirdi. Vatansever arkadaşlarımız bu sohbeti bizim bilgimiz dışında 120 sayfa küçük bir kitapçık halinde bastırarak dağıttılar. Bu sohbetimiz o yıllarda onlarca sitede yayınlandı. Google de bir konu ile ilgili arama yaparken önüme bu sohbet çıktı. Biraz okudum bu sohbetin değerli arkadaşlarımızın yapacakları paylaşımlarla daha da yayılmasının faydalı olacağı düşüncesiyle dört bölüm halinde dört gün üst üste paylaşmaya karar verdim. İnternetten aldığım şekliyle sizlere aktarıyorum.

TÜRK DİL KURUMU BAŞKANI ŞÜKRÜ HALUK AKALIN İLE TANER ÜNAL SOHBETİ

Taner Ünal: Sayın Akalın, Atatürk’ün kurduğu, toplantılarına başkanlık ettiği, ölümüne kadar yoğun bir şekilde mesai harcadığı bir kuruluşun başkanı ile sohbet etmemiz Türkeli dergisi okurları ve yöneticileri için büyük bir onur. Türkeli yayın gurubu adına şahsınızda ve Türk Dil kurumunun tüm yetkili ve çalışanlarına teşekkür eder sevgi ve saygılarımızı sunarız.

Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın: Ben de Türkeli dergisini ilgiyle ve heyecanla okuyorum. Türk dilinin sorunlarına değinilmesi, Türk diline emeği geçmiş değerli bilim ve düşünce adamlarına yer verilmesi dolayısıyla Kurumumuz adına size teşekkür ediyorum.

Taner Ünal: Sayın Akalın, kabul buyurursanız okurlarımızın istekleri doğrultusunda önce Kurum hakkında sizin ağzınızdan bilgi sahibi olarak sohbetimize başlayalım.

Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın: Türk Dil Kurumu 12 Temmuz 1932 günü Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ulu önder Atatürk’ün talimatları doğrultusunda kurulmuştur. Kurumun kurucu başkanı Samih Rıfat, Çanakkale milletvekiliydi. Kurucu üyeler de hepsi milletvekili olan edebiyatımızın tanınmış şair ve yazarlarından Yakup Kadri, Ruşen Eşref ve Celâl Sahir idi. TDK’nin kuruluşuyla birlikte yine Atatürk’ün talimatları doğrultusunda Birinci Türk Dil Kurultayı’nın toplanması için çalışmalar başladı. Atatürk’ün dil konusuna verdiği önemi görmek için biraz daha gerilere gitmek gerekiyor.

İkinci Meşrutiyet öncesinde Mustafa Kemal, genç bir subayken, Selanik’te Bulgar doğu bilimcisi İ. Manolof’a Arap yazısının batı kültürüne girmemize engel olduğunu, bunun için Lâtin yazısına geçilmesi gerektiğini söylemiştir.

Cumhuriyetin ilânıyla birlikte Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin kültür temelleri üzerinde yükseleceğini Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür sözüyle belirtmiştir. Bu düşünceyi Ulu Önder’in Onuncu Yıl Nutku’nda “Az zamanda çok büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan, Türkiye Cumhuriyetidir.” sözüyle de tekrarladığını görüyoruz. Atatürk, Cumhuriyetimizin kültür temellerine dayandığını özellikle vurgulamıştır. Bu düşüncenin bir harekete dönüşmesini ilk olarak 1924’te, Kurtuluş Savaşı’ndan yeni çıktığımız, Cumhuriyet’in henüz bir yaşında olduğu günlerde kıt bütçeden önemli bir miktarda kaynak ayırıp İstanbul Üniversitesinde Türkiyat Enstitüsünü kurdurmuştur. Atatürk, Köprülüzade Fuat Beye “Türk dili, Türk tarihi, Türk kültürü üzerine araştırmalar yapmak üzere İstanbul Dârülfünununa bağlı bir Türkiyat Enstitüsü kurunuz…” diyerek talimat vermiştir. Böylece, Cumhuriyet’in kuruluşundan hemen sonra Türk kültürü üzerinde çalışmalar başlamıştır. Ancak, bu çalışmaların başkent Ankara’da da yürütülmesi, hatta Ankara’nın bu çalışmalara başkentlik etmesi düşüncesiyle Atatürk 1931 yılında Türk Tarihi Tetkik Cemiyetinin kuruluşuna öncülük edecektir. 1932’de toplanan Türk Tarih Kurultayı’nda, tarih çalışmalarının yanı sıra, hatta ondan da önce Türk dili üzerine çalışmalar, araştırmalar yapılması gereği ortaya çıkmıştı. Kurultay’ın son gününde, 11 Temmuz 1932 günü akşam yemeğinde Atatürk, Türk Tarihi Tetkik Cemiyetine bir de kardeş dil cemiyeti kurulması gerektiğini söyleyerek bu yoldaki talimatını vermiştir. Bunun üzerine 12 Temmuz 1932 günü, Türk Dili Tetkik Cemiyeti kurulur.

Cemiyetin kuruluşunun hemen ardından Atatürk, Eylül ayında bir kurultay toplanması talimatını da vermiştir. Gazeteler aracılığıyla 26 Eylül 1932 günü Birinci Türk Dili Kurultayı’nın toplanacağı kamuoyuna açıklanmıştır.

Taner Ünal: Sayın Akalın kabul buyurursanız bu tarihten 8-10 sene daha öncesine gidelim ve Türk Harf İnkılâbı’nın gelişim safhalarını sizden dinleyelim. Biliyorsunuz, Türk Yazı devriminin gelişim safhalarında Atatürk’ü ön planda görmemekle birlikte Meclise verilen birtakım önergeleri desteklediğini görüyoruz. Meselâ Tunalı Hilmi Bey’in 26 Ağustos 1923 tarihinde dil konusunda verdiği bir önerge var.

Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın: Sizin de belirttiğiniz gibi, genç Türkiye Cumhuriyeti’nde Türkçe konusunda ilk girişimde bulunan kişilerdendir Tunalı Hilmi Bey… Türkiye Cumhuriyeti’nde dil konusuna ilişkin yasa teklifi hazırlayan ilk kişidir. Türkiye Büyük Millet Meclisine 26 Ağustos 1923 günü Türkçe Kanun Teklifi vermiştir. Bu teklifte Türk dilinin yabancı kökenli sözlerden arındırılması, Türkçe sözlerin kullanılması, bunun için gerekli kurulların oluşturulması, uygulamanın başlatılması; eğitimde, kamu kurum ve kuruluşlarında yabancı sözlerin kullanılmaması gibi hususlar yer alıyordu. Türkçenin bütün milletçe anlaşılır biçimde kullanılması amaçlanmıştı. Aydının başka, halkın başka konuştuğu, yazdığı Türkçenin özüne döndürülmesi amaçlanıyordu. Ancak bu girişim sonuçsuz kaldı.

Taner Ünal: Halide Edip, Türk’ün Ateşle İmtihanı isimli kitabında Mustafa Kemal’in kafası, daha zafer günlerinden beri Arap harflerinden ayrılmak ve Türk yazısının karakteri bakımından Latin harflerini kabul etmek imkânından bahsetmiştir. Ancak bu konuda kamuoyunun meseleyi idrak etmesini beklemiştir. Yine Ahmet Cevat Emre’nin İki Neslin Tarihi isimli kitabında aktardığı şekilde, Hüseyin Cahit Yalçın’ın 1923 yılında “Latin harflerini kabul ettiriniz.” şeklindeki önerisine “Ben bu konuyu çocukluğumdan beri düşünmüş adamım.” demekle birlikte bu öneriye destek vermemiştir Atatürk Bu isteksizliğinin sebebini daha sonraki yıllarda, Falih Rıfkı Atay’a: “Hüseyin Cahit bana vakitsiz bir iş yaptırmak istiyordu. Yazı İnkîlabı’nın daha zamanı gelmemişti.” diye açıklamış, el altından destekleyerek, oldukça hassas olan bu konuda desteğini açıktan vermemiş, bilim ve fikir adamlarının konuyu serbest bir şekilde tartışmalarını beklemiştir.

Biliyorsunuz, Latin alfabesinin kabulü konusundaki ilk teşebbüsler 1923’te başlamıştı. İzmir’de düzenlenen İktisat Kongresi’nde, Ali Nazmi bir arkadaşıyla, Latin harflerinin kabulü konusunda öneri verdiklerinde, tepki ile karşılanmıştı. Bu öneriyle, alfabe ve imlâ sorunu yeniden canlanmış oldu. Kılıçzade Hakkı, İçtihat dergisinde yayımladığı yazılarda şöyle diyordu “Biz yalnız Müslüman mıyız? Yoksa hem Türk, hem Müslüman mıyız? Eğer biz yalnız Müslüman isek, bize Arap harfleri ve Arap dili lâzımdır ve ilim olarak Kur’an yetişir. Bunun yanında milliyet ve hâkimiyet kavgaları ve davaları yoktur ve olamaz. Eğer Türk isek, bir Türk harsına (Türk kültürüne) muhtacız. Bu hars (kültür) hareketi ise her şeyden evvel dilimizden başlayacaktır.” Hüseyin Cahit de Resimli Gazete’nin 22 Eylül 1923 tarihli nüshasında çıkan Latin Harfleri başlıklı yazısında “Memleketin her tarafının derin bir cehalet karanlığı içinde midir? Memlekette okuyup yazmak bilenler, dünya ve vatan işlerine alâkadar olanlar hiç mesabesinde midir? Gazete bile okunamayan bir memlekette ilmî ve edebî eserlerin ne kadar rağbet göreceği pek kolay tahmin edilebilir. Biz memlekette ümmîliği azaltamıyoruz. Çünkü, harflerimiz buna mânidir. Çocuklarımız mekteplerde üç sene, dört sene çalıştıktan sonra da doğru okuyamazlar. Çocuklarımız değil, hiçbirimiz her kelimeyi doğru telâffuz ettiğimizi iddia edemeyiz. Böyle lisan (dil), böyle tahsil olur mu? Bir köylü çocuğu senelerce mektebe (okula) gidip de hiçbir şey öğrenemezse niçin vakit kaybetsin…. Gazeteler okunamıyor, kitaplar okunamıyor, basılmıyor. Bizi şimdiki harflere rapteden (bağlayan) şey nedir? Bu harfleri kullanmak için hiçbir mecburiyet-i dinîye yoktur. Millî harflerimiz de değildir. Bu hâlde Latin harflerini kabul ederek bir an içinde herkese okuyup yazma öğretmek suretiyle elde edebileceğimiz namütenahi (sonsuz) faydaları neden istihfaf ediyoruz?” diyordu.

1924 yılında Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) Yasası kabul edildikten sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisinde ele alınan önemli bir konu dil ve alfabe sorunuydu. 25 Şubat 1924 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünde bu konuya İzmir Mebusu Şükrü Saraçoğlu da değinmişti. Bütçe görüşmeleri sırasında söz alan Şükrü Saraçoğlu, eğitim ile ilgili bütçeye gelindiğinde “Bu kadar büyük fedakârlıklar yapıldığı hâlde halkın hâlâ okuyup yazma bilmediğini” söylemiştir. Yazı değişikliği çalışmalarının nasıl yapıldığı konusunda bilgi verebilir misiniz?

Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın: Atatürk’ün kültür hayatımızla ilgili en büyük atılımı Yazı Devrimi’dir. Sizin de belirttiğiniz gibi yazı konusu Osmanlı devletinde gündeme gelmişti. Arap kökenli yazının Türkçeyi karşılamadaki yetersizliği 1860’lı yıllarda tartışılmaya başlanmıştır. Tarihçesine baktığınızda bu başlı başına bir araştırma konusu aslında.

Taner Ünal: Namık Kemal’in bu konuda muhtelif yazışmaları ve çalışmaları var.

Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın: Elbette… Ancak, konuyu ilk gündeme getirenlerden biri Münif Paşadır. Ondan sonra da Mirza Feth Ali Ahundzade, Azerbaycan’dan İstanbul’a gelip Osmanlı alfabesinin, yani Arap kökenli alfabenin düzenlenmesi, Türkçeye uygun hâle getirilmesi konusunda girişimlerde bulunmuştur. Bu girişimden sonra Ahundzade tamamen Latin alfabesine geçilmesi düşüncesini işlemiştir.

Taner Ünal: Arap harfleri ile kitap basımı da önemli bir sorun teşkil etmiyor muydu?

Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın: Bir gazetenin, bir derginin basılabilmesi için en az 500-600 hurufata ihtiyaç olması, önemli bir sorundur. Çünkü Arap alfabesinin harflerinin başta, ortada, sonda yazılışları farklıdır. Meselâ, he harfi hem /h/ sesini hem de /e/ sesini karşılıyordu. Sözlerin içerisinde /h/ sesini karşıladığı zaman farklı, /e/ sesini karşıladığı zaman farklı biçimde yazılıyordu. Türkçedeki /s/ sesi için üç, /z/ sesi için de dört ayrı harf vardı. Türkçe sözlerdeki /z/ sesi tek bir harfle yazılıyordu ama Arapça sözlerdeki /z/ sesinin dört harften hangisiyle yazıldığını bilmek gerekiyordu. Harflerin bazı harflerle birleşmesi de farklı biçimlerde olabiliyordu. Böyle birtakım uygulamalar vardı ki, Türkçeyi Arap kökenli alfabeyle yazmak büyük bir zorluk oluşturuyordu.

Taner Ünal: Meclis tartışmalarında da zaten bu konuyu dile getiriyorlar. Diyorlar ki, Osmanlı yazısını öğrenmek başlı başına bir bilim, o bilimi öğreninceye kadar zaten ömür geçiyor…

Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın: Evet, yazıyı öğrenmek gerçekten büyük zorluktu. Arap alfabesi, Arapça için mükemmel bir alfabe olabilir. Ama Türkçenin ünlüleri bol… Sekiz ünlü var yazı dilimizde. Hatta bölge ağızlarındaki “kapalı e” ünlüsünü de katarsanız 9 ünlü var. Ama Arap alfabesinde ünlü olarak kullanılabilen bir tek elif harfi vardır. Yerine göre /a/ veya /e/ sesini karşılar. /o/, /ö/, /u, /ü/ seslerini ise vav harfi karşılıyordu. Vav harfi aynı zamanda /v/ sesinin de karşılığıydı. /o/, /ö/, /u, /ü/ sesleri için söz başında vav harfinin elifle birlikte yazılması gerekiyordu. Bunun dışında /ı/, /i/ seslerimiz de var. Bu sesler için de y harfi kullanılmıştır. Y harfi de aynı zamanda /y/ sesini karşılıyordu. Kısaca Arap yazısı, Türkçedeki ünlü sistemini karşılayabilen nitelikte değildi. O dönemde pek çok okuma yanlışı yapılıyordu o dönemde… Hatta bunlardan fıkralaştırılanlar da vardır: İstanbul’a Sinop’tan bir mektup gönderildiği rivayet edilir. Sinop’ta gemilerde çalıştırılmak üzere kırk kürekçi istenmektedir. Kırk kürekçi beklerken, kırk kör keçi gönderildiği anlatılır. Bu karışıklığın sebebi, Osmanlı yazısında kırk kürekçi yazılışıyla kırk kör keçi yazılışı aynıdır.

Benzer durumların, ordudaki yazışmalarda Arap kaynaklı alfabenin Türkçeyi ifade etmekteki yetersizliği yüzünden birtakım karışıklıklara yol açtığını gören Enver Paşa orduda kullanılmak üzere bir elifba hazırlamıştır. Bu yazı biçimi, Hatt-ı Enverî, Enver Paşa yazısı gibi adlarla bilinir. Temeli, Arap alfabesindeki harfleri birbirine bitiştirmeden yazmaya dayanmaktadır. Arap alfabesindeki harflerin büyük bir bölümü bitiştirilerek yazılır. Her ünlü de harf ile gösterilmez. Arapça ve Farsça sözlerde yalnızca uzun ünlüler harfle gösterilirdi. Türkçe sözlerin yazılışı ise tam kurala bağlanamamıştı. Türkçe kelimelerin yazılışı sırasında da farklı tutumlar görülüyordu. Enver Paşa bu yanlışları gidermek için harfleri ayrı ayrı yazmak, bitiştirmeden yazmak ve her sesi bir harfle karşılamak şeklinde yeni bir düzeni uygulamaya koymuştu.

Alfabe tartışması Osmanlı’nın son dönemlerinde daha da şiddetlenmişti. Ancak, yaşanan büyük savaşlar, ülkenin işgale uğraması bu tartışmayı biraz gündemin gerilerine itti. Millî Mücadele’nin Gazi Mustafa Kemal Paşanın önderliğinde başarıyla sonuçlanmasından ve yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra dil ve alfabe tartışmaları yeni döneme de aktarılmış oldu.

1926’da Bakû’de Türkoloji Kurultayı toplanmıştır. Bu Kurultay’a Türkiye’den Fuat Köprülü ile Hüseyinzade Ali Bey katılmıştır. Atatürk’ün bilgisi dâhilinde Fuat Köprülü ve Hüseyinzade Ali Bey bu toplantıya katılmışlardır. Hüseyinzade Ali Bey, aslen Azerbaycan Türklerindendir. 1900’lerin başında Azerbaycan’da yaşanan olaylardan sonra Ahmet Ağaoğlu gibi o da Azerbaycan’dan Türkiye’ye gelmiş ve yerleşmiştir.

Bakû Türkoloji Kurultayı’nda en fazla konuşulan konuların başında Türk dünyasında ortak bir alfabe kullanılması düşüncesi gelmektedir. Bu görüşmelerden, tartışmalardan sonra, Birleştirilmiş Türk Elifbası adıyla Latin temeline dayalı bir alfabe oluşturulmuştur. Aşamalı olarak bu alfabe Türk kökenli Sovyet Cumhuriyetlerinde kullanılmaya başlanmıştır.

Taner Ünal: 1927 yılı sonlarıyla 1928 yılının ilk yarısında, Latin harflerinin Türkçeye uygulanması yolunda hummalı bir dönem olmuştur. Hâkimiyet-i Milliye’de Falih Rıfkı Atay, Cumhuriyet’te Yunus Nadi, İkdam’da Celâl Nuri, Latin harflerinin kabulü fikrini yaymaya çalışmışlar, bu işte uğraşanlar, tekliflerini daha açık olarak belirtmek fırsatını bulmuşlardır. Ahmet Cevat Emre’nin Vakit gazetesinde 1927 sonlarıyla 1928 başlarında devam eden yazıları ile İbrahim Necmi Dilmen’in, Milliyet gazetesinde 1928 Mayısından Ağustosuna kadar devam eden Latin harfleri ile Türk alfabesi başlıklı yazıları, Harf Devrimi’nden önceki son denemelerdir.

Dönemin Maarif Vekili Mustafa Necati Beyin çalışmaları ile 26 Haziran 1928’de bir Dil Encümeni kuruluyor. Bakanlar Kurulu kararı ile 26 Haziran 1928 tarihinde resmen çalışmaya başlayan Dil Encümeninde Falih Rıfkı Atay, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ruşen Eşref Ünaydın, Ahmet Cevat Emre, Ragıp Hulûsi Özdem, Fazıl Ahmet Aykaç, Mehmet Emin Erişirgil, İhsan Sungu Beyler bulunmaktaydı. Bu Encümen Latin alfabesi temelinde fakat her yönü ile Türkçenin ses yapısına uygun bir millî Türk alfabesi hazırlama görevini yüklenmiş bulunuyordu. Kısacası tarihsel bir gelişim söz konusu.

Sayın Akalın görüldüğü gibi dilde meydana gelen değişim, Türk toplumunun bilgi kapasitesinin artması, değişen çağa göre ilim ihtiyacının artması ve Arap harflerinin Türk dilinin ihtiyaçlarını görememesi gibi bir hâdisenin yani toplumsal bir gelişimin tezahürüdür. Türk toplumunun merhale kastetmesi için Harf ve Dil Devrimleri gerekli şeylerdi, ancak bunlar 70-75 yıldır Türk çocuklarına, sanki bu faaliyetler Atatürk tarafından bir gecede karar verilmiş gibi, İslâm’a zarar vermek için yapılmış şeylermiş gibi çok dar, basit çerçevede anlatılıyor ve Türk gençleri zehirleniyor.

Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın: Atatürk’ün Harf Devrimi, Osmanlı döneminde başlayan tartışmaların Atatürk tarafından kararlı ve azimli olarak eyleme dönüştürülmesinden ibarettir. Çünkü Atatürk daha en başından, ta 1906’da 1907’de Latin alfabesine geçilmesi gerektiğine inanıyordu. Mazhar Müfit’e de daha Millî Mücadele’nin başlarında Latin alfabesine geçileceğini söylemişti.

Atatürk, bu düşünceyi zihninde olgunlaştıktan sonra bir anda eyleme dönüştürmüştür. 9 Ağustos 1928 akşamı Sarayburnu’nda yaptığı konuşmayla yeni Türk yazısının kabul edileceğini söylemiş, 11 Ağustos’ta alfabenin oluşturulması işine girişilmiş, 23 Ağustos’ta da yeni Türk harflerini halka öğretmek amacıyla yurt gezilerine başlamıştır. İlk olarak Tekirdağ’a giden Atatürk yeni harflerle yazılmış yazıları halka okutmuştur. Kara tahta başında, elinde tebeşirle halka okuma yazma öğretmiştir.

Atatürk’ün bu hareketi, tam anlamıyla bir aydınlanma hareketidir. Daha yasa kabul edilmeden, halk okuyup yazmaya, öğrenmeye başlamıştır. Yeni Türk yazısına beş yılda, on yılda geçişi ön görenlere Atatürk, “Üç ayda ya da hiç!” demiştir. Gerçekten de üç ayda bu iş sonuçlanmıştır.

Taner Ünal: Dilde sadeleşme düşüncesinin II Meşrutiyet’ten sonra kuvvetlenmeye başladığını görüyoruz. Bu konuda bilgi verebilir misiniz?

Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın: Bu dönemde oluşan Fecriati topluluğu sade Türkçeyle, halk diliyle yazmışlardır. Türk Derneği mensuplarının çalışması, Selanik’te Genç Kalemler dergisinde ileri sürülen düşünce ve görüşler, Türk Yurdu dergisindeki yazılar dikkat çekicidir. Necip Asım’ın öncülüğünde 1908 yılında kurulan Türk Derneği mensuplarının aynı ad ile 1909’da yayımladıkları derginin ilk sayısında Türkçe ile ilgili bir bildiri bulunmaktadır. Bu bildiride dilin sadeleşmesi düşüncesi ileri sürülmektedir.

Gerek Türk Derneğindeki düşünceler dolayısıyla gerek başka vesilelerle dilde sadeleşme tartışmaları sürmüştür. Bu tartışmalar içerisinde Halit Ziya, Süleyman Nazif, Celâl Sahir, Ayaz İshakî gibi kişileri görüyoruz. Sadeleşme taraftarı Mehmet Akif, tasfiyeciliğin karşısında olmuştur. İzmir’de Köylü gazetesinde de sade Türkçe kullanılması düşüncesi işlenmiştir. Selanik’te 1911 yılında Genç Kalemler dergisinde, dilin sadeleştirme konusunda yeni bir hareket görülür. Derginin 1. sayısında imzasız yayımlanan “Yeni Lisan” yazısında millî bir edebiyat ortaya koymak için öncelikle millî dil olması gerektiği dile getirilmiştir.

Konuşma dili olarak İstanbul Türkçesinin en tabiî bir dil olduğu, yazı dili ile konuşma dilinin birleştirilmesiyle edebiyatımızın canlandırılacağı düşüncesi işlenmiştir. Dilde yalnız Türkçe kuralların geçerli olması, yalnız Türkçenin kurallarının yürürlükte olması vurgulanmıştır. Böylece halk diline, yani konuşma diline dönüş yolunda önemli adımlar atılmıştır. “Yeni Lisan” yazısının Ömer Seyfettin tarafından yazıldığı sanılmaktadır.

Genç Kalemler’deki dil hareketinin öncülüğünü Ömer Seyfettin ve Ali Canip yürütmüştür. Ziya Gökalp da Türkçülüğün Esasları adlı eserinde, dilde Türkçülüğün esaslarını ortaya koymuştur.

Taner Ünal: Sayan Başkan, Atatürk’ün 1931-1938 dönemindeki yedi yıllık çalışması, genelde Türk dili ve Türk tarihi üzerine… Yani kalan ömrünü Türk dili ve Türk tarihi için gece gündüz çalışarak kafa yorduğunu görüyoruz. Türk kültürünün temeli dil ve tarihtir. Bu iki hususu çözmeden Türk toplumunun milletleşme sürecini tamamlaması yani ümmetten millete geçmesi mümkün değildi.

Osmanlı döneminde ilmi temeli olmayan menkıbelerden ibaret bir tarihimiz vardı. Dilimiz de Türk’e has bir ilim dili olma özelliğini kaybetmiş, yazması zor ağdalı bir dil haline gelmişti. Meseleleri öncelik sırasına koymayı bilen Atatürk önce bu iki konuya el attı. Bir araştırmacı olarak baktığımda Atatürk Devrimi denilen şeyin Türklüğe dönüş, Türk milletine dönüş olduğunu ve Türk milletini yükseltip yüceltme hareketi olduğunu görüyorum Atatürk Devrimi’nin özü budur. Önce kendi benliğini bulma sonra hamle yapma, muasır medeniyet çizgisinin üzerine çıkma niyeti ve icraatıdır. Atatürk vasiyetinde yakınlarına küçük yani sembolik bir şekilde miras bırakırken ana mirasını Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumuna paylaştırıyor.

Bakıyoruz ki TDK ve TTK, Atatürk’ün istediği şekilde bu kaynaklardan istifade edemedi. Atatürk’ün ölümüyle birlikte Atatürk’ün önem verdiği projelerin rafa kaldırıldığını, Atatürk’ün karşı olduğu hatta aleyhinde mücadele verdiği hususların Atatürk’ün düşünceleriymiş gibi takdim edildiğini üzülerek görüyoruz. Bunu her sahada yaşıyoruz. Bu konu TDK faaliyetlerine nasıl yansıdı?

Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın: Atatürk, dil ve tarih konusuna çok büyük önem vermiştir. Dil ve tarih konusunda çalışmanın, millî bilincin ayakta tutulması için gerekli olduğunu Atatürk şöyle ifade etmiştir:

“Millî bilincin ayakta kalabilmesi ve uyanık bulunması için dil ve tarih uğrunda çalışmaya mecburuz.”

Üzerinde en fazla durduğu konu da Türkçe’dir. Atatürk’ün Türkçe ile ilgili düşünceleri üzerine Türk Dil Kurumunca yayımlanmış iki ciltlik eser bulunmaktadır. Atatürk ve Türk Dili adlı eserin birinci cildi Atatürk’ün Türk diliyle ilgili sözlerine, görüşlerine, yazdıklarına ayrılmıştır. Atatürk’ün bu eserdeki düşünce ve görüşleri dikkatle okunduğunda, kalabalıkları millet yapan en önemli öge olan dile çok büyük önem verdiği açıkça görülecektir.

Atatürk’ün dile önem vermesi sebepsiz değildir. Dil bilgisi ve dil bilimi uzmanları, dilin en önemli işlevinin insanlar arasında anlaşmayı ve iletişimi sağlaması olduğunu belirtmektedir. Bir toplumda anlaşma ve bireyler arasında doğal iletişim, dil aracılığıyla sağlanır. Uluslaşma da ancak dil birliğinin sağlanmasıyla mümkündür. Aynı dili konuşmayan insanların anlaşmaları, iletişim sağlamaları, ortak değerlere sahip olmaları ve bir arada yaşamaları mümkün değildir.

Atatürk, dile bakışını ve dil konusunda yapılması gerekenleri Dil Devrimi’nden iki yıl önce, bir kitaba yazdığı sunuş yazısında, özlü bir anlatımla dile getirir. Sadri Maksudi Arsal’ın Türk Dili İçin adlı kitabına bir sunuş yazan Atatürk’ün, her satırı anlam yüklü sözleri düşünülerek, üzerinde dikkatle durularak okunduğunda dile verdiği önem ve Türkçe için yapılması gerekenler konusundaki düşüncesi açıkça görülür. 2 Eylül 1930 tarihini taşıyan ve bizzat el yazısıyla yazılan bu sunuşta Atatürk şunları söylemektedir:

“Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

Atatürk, uluslaşmanın ancak dil birliği ile gerçekleşeceği düşüncesindeydi. Bu sebeple ulus olmanın gereğini, ortak bir dile sahip olmakta görmüştür. 1931 yılında Adana’da yaptığı konuşmada bu düşüncesini şöyle dile getirir:

“Türk demek dil demektir. Milliyetin çok bariz vasıflarından birisi dildir. Türk milletindenim diyen insanlar, her şeyden önce ve behemehâl Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk harsına, camiasına mensubiyetini iddia ederse buna inanmak doğru olmaz.”

Yine aynı yıl yayımlanan Vatandaş İçin Medenî Bilgiler kitabına Türk dili için Atatürk şu sözleri yazdırır:

“Türk milletinin dili Türkçe’dir. Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk, dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır… Türk dili, Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği nihayetsiz felâketler içinde ahlâkının, an’anelerinin, hatıralarının, menfaatlerinin kısacası bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza olunduğunu görüyor. Türk dili Türk milletinin kalbidir, zihnidir.”

Atatürk, Türkçe ile ilgili çalışmalar yapmak üzere Türk Dili Tetkik Cemiyetinin kurulması için talimat vermiş, Cemiyetin kurucularını ve yapacağı işleri bizzat belirlemiştir. Adı daha sonra Türk Dil Kurumuna çevrilecek olan Türk Dili Tetkik Cemiyeti 12 Temmuz 1932 günü kurulur.

Atatürk, dil çalışmalarının nasıl ve hangi alanlarda yürütüleceği konularını ele almak üzere büyük bir dil kurultayı toplanmasını istemiştir. Kurumun kuruluşundan iki buçuk ay sonra, 26 Eylül 1932’de Birinci Türk Dil Kurultayı Dolmabahçe Sarayı’nda toplanır. Atatürk, başından sonuna kadar Kurultayı izler. Sadece bu kurultayı değil, 1934 ve 1936 yıllarındaki ikinci ve üçüncü kurultayı da büyük bir ilgi ve dikkatle izlemiştir. Oturum aralarında dil bilginleriyle sohbet etmiştir. Dil Kurultaylarında işlenmesini istediği konuların başında Türk dilinin köklerinin araştırılması gelmektedir. Amaç, Türkçe’nin köklü bir dil olduğunu, başka dillere kaynaklık ettiğini ortaya koymaktır. Kurultaydan sonra Atatürk’ün öncülüğünde dil seferberliği başlar. 1932’den sonra, Atatürk’ün sofrasının değişmeyen konularından birisi de Türkçedir.

Türk Dil Kurumunun kurulmasının ardından Kuruma verdiği önem ve gösterdiği ilgi, Türkçeye verdiği önemle eş değerdedir. Kurumun kurucu ve koruyucu genel başkanlığını, aramızdan ayrıldığı güne kadar sürdüren Atatürk, yoğun devlet işlerinden zaman ayırıp Türkçeye lâyık olduğu değeri ve önemi her zaman vermiştir. Atatürk’ün Türkçe’ye verdiği önemi iki örnekle sizlere sunayım:

İngiltere Kralının Türkiye’ye gelişi sırasında Atatürk, konuğuyla yakından ilgilenmişti. Bu ziyaret, geçmişte bozulan Türkiye İngiltere ilişkilerinin düzeltilmesi bakımından büyük önem taşıyordu. Atatürk, bu önemin gereğini yerine getirmekle birlikte Kralın İstanbul’daki programı sürerken 5 Eylül 1936 günü Türk Dil Kurumu yöneticilerini Dolmabahçe Saray’ında kabul etmiş ve onlarla birlikte bütün gün ve gece çalışmıştır. Konu, Üçüncü Türk Dil Kurultayıdır. Bilindiği gibi bu Kurultay’da “Güneş-Dil Teorisi” işlenmiştir. Dil devriminde önemli bir yeri olan “Güneş-Dil Teorisi”nin ele alınacağı Kurultay ile ilgili çalışmalara Atatürk bizzat katılmış ve o gün Dolmabahçe Saray’ından çıkmamıştır.

Diğer örnek ise, Atatürk’ün bilim dili olarak Türkçe’nin geliştirilmesinde terimlere verdiği önem ve bu konudaki çalışmalarıdır. Atatürk, Türkçe’nin bilim dili olarak gelişmesi için yeni bilim terimlerinin türetilmesini istiyordu. Bu düşüncesini şu sözlerle dile getirmiştir:

“Öyle istiyorum ki, Türk dili bilim yöntemleriyle kurallarını ortaya koysun ve her dalda yazı yazanlar bütün terimleriyle çoğunluğun anlayabileceği güzel, ahenkli dilimizi kullansınlar.”

Terim konusuna gereken önemi veren Atatürk, bilim terimlerini türetme çalışmalarına bizzat katılmış ve 12 Mart 1937 günü Türk Dil Kurumuna gelerek 6 saat süreyle Terim Kolu uzmanlarıyla gece yarısına kadar çalışmıştır. Bugün matematikte, geometride kullandığımız üçgen, dörtgen, açı, artı, eksi, bölü gibi pek çok terimi Atatürk’e borçluyuz.

Türkçeye lâyık olduğu değeri her zaman veren ve dil konusunda son derece duyarlı olan Atatürk, bir vasiyet niteliğindeki şu sözüyle bütün devlet kurumlarının Türkçeye vermesi gereken önemi vurgulamaktadır:

“Türk dilinin kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için, bütün devlet teşkilâtımızın dikkatli, alâkalı olmasını isteriz.”

Son 72 yılda dilimizde yaşanan gelişme, zenginleşme ve özleşme, Ulu Önder Atatürk’ün Türkçeye verdiği önem ve gösterdiği ilgi sayesindedir. Birtakım güncel sorunlarına karşılık Türkçe, bugün gelişmiş, zengin bir edebiyat, kültür, sanat ve bilim dilidir. Türkçenin sorunlarının aşılmasında izlenecek yol da, Atatürk’ün Türkçe ile ilgili sözlerinde yer almaktadır. Türkçenin daha da geliştirilmesi ve zenginleştirilmesi çalışmalarının sürdürülmesi için bu yolda hepimize görevler düşmektedir.

Sohbetimize yarın devam edeceğiz.Tüm değerli Arkadaşlarıma sağlık mutluluk ve başarılar diler en içten sevgi ve Saygılarımı sunarım.

01 Mart 2021 Saat 02.10

TANER ÜNAL

Related Post

Turani Kavimler (IV)

Posted by - 25 Ağustos 2020 0
Fİn Kavmi Bir önceki bölümde sevgili okurlardan mantıklı bir sitem tarzında uyarı nitelikli bildiri aldım; çağları hızlı geçtiğime dair. Konuya…

Turani Kavimler (III)

Posted by - 23 Ağustos 2020 0
İnsanoğlunun Çeşitli Kavimlere Bölünüş Süreci- Mistik Anlatımla Bugün Nippo kavminin devamı olarak belirlediğim Fin kavminin içtimai yapısını sizlere aktarmayacağım. Büyük…

TURANÎ KAVİMLER (I)

Posted by - 19 Ağustos 2020 0
-Türklerin Mistik Hususta Kökeni ve Kavimlerin Dağılış Hikayesi Tarihçilere göre Yafes oğullarından Moğol siluetli bir şahıs kavim ve kabilesi dahilinde…

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir