Doğu Akdeniz ve Ege’de Megali İdea’nın Sonu ve Türkiye’nin Yükselişi

494 0

Akdeniz hacim olarak dünya denizlerinin %1’ine tekabül etse de tarihi hacmi insanlık tarihi kadar derin ve büyüktür. Akdeniz sadece tuzlu suyu ve güzel sahillerinden ibaret değildir. Fernand Braudel “Akdeniz’i ihtirasla sevdim” dediği gibi, Akdeniz’i dünya tarihine damgasını vurmuş birçok büyük medeniyet çok sevdi hem de büyük bir ihtirasla sevdi.

İstanbul, Roma, Venedik, Barselona, Atina, Selanik, İzmir, Marsilya, İskenderiye, Napoli, Kıbrıs, Sicilya, Cebeli Tarık ve daha nice pırıl pırıl parıldayan şehirler ve kurulan medeniyetler. Bu güzel sahillerin ötesinde ise farklı farklı coğrafi özellikte memleketler. Yine Braudel’in dediği gibi: “Fransa’yı anlamak için Cezayir’i, Suriye’yi anlamak için İspanya’yı, Anadolu’yu anlamak için Mısır’ı anlamak gerekir.”

Biz de diyoruz ki; Ankara’yı anlamak için Atina’yı, Yunan’ı anlamak için Türk’ü, Ege’yi anlamak için Megali İdea’yı, Kıbrıs’ı anlamak için Enosis’i, kısacası bölgemizde cereyan eden bugünkü mücadeleyi anlamak için Akdeniz’i anlamak ve anlatmak gerekir.

Şunu da söylemekte fayda var, gençlerimize anlatılan tarihin aksine Türkler Anadolu ve Akdeniz’e daha dün yani 1071’de gelmedi. 1071’de gelenler son kafile idi. Tabi ki bu da ayrı bir konu, bu konuyu da sağlığımız olduğu müddetçe yazacağımıza söz vererek parantezi kapatılım.

Anadolu yaylasına akıncı Türkler bir kısrak başı gibi girdikten ve yurt tuttuktan sonra yani 11. ve 12. yüzyılda Anadolu’nun tamamı Türk yurdu olmuştu, İstanbul hariç! 14. yüzyıl da ise Ege’nin de ötesine geçildi ve Trakya, Balkanlar fethedildi. 14. yüzyılda ise günümüz Yunanistan toprakları tamamen Türk kontrolüne girdi.

Çaka Bey’den bu yana da denizlere hakim olmaya çalışan Türkler Akdeniz’in sonsuz nimetlerinin farkına varınca karada elde ettikleri başarıları denizlerde de almaya başladılar. Avrupa’nın kalbine saplanan Türk Hilali ilerleyen yüzyıllarda birçok farklı nedenden ötürü eski gücünü arar duruma düştü ve gerileme başladı. Bu konu da ayrı bir makale konusu olduğundan gerileme sebeplerini de gelecekte yazmak şartıyla şimdilik bir kenara bırakarak devam edelim.

19. yüzyıla gelindiğinde ise Osmanlı İmparatorluğu gerilemeden de beter siyasi krizlerin içine düşecektir. Kuzey’de Çarlık Rusya’sı belası, Balkanlarda etnik isyanlar, isyanların arkasında İngiltere, Fransa, Avusturya gibi devletler ve daha niceleri. Aslında bu çekişme siyasi çekişmeden çok tarihsel ve kültürel bir mücadelenin intikam alırcasına bir rövanş niteliğinde oldu diye biliriz. Türklerin akla, bilime ve gelişmeye önem verdiği dönemlerde gelen başarılar, bu saydıklarımızdan uzaklaşıldığından merhamet edilen, dinlerine ve dillerine saygıda kusur edilmeyen gayrimüslim unsurlar gaddarca bir tutum içine girmişlerdi.

Türk Hilali artık Avrupa’dan atılmalıydı, daha sonra da Anadolu’dan atılmalıydı. Ancak nasıl, hangi gerekçe ve hangi tetikçiler ile? Maşa ve tetikçi hazırdı. Osmanlı Rumları! daha sonra da diğerleri. Kendi kamu oylarına bunun gerekli olduğuna inandırmak içinse plan hazırdı. Avrupalıların yani kendilerinin 3 sac ayağı vardı. Birincisi Hristiyandılar, ikincisi Roma Hukukunu benimsemiştiler, üçüncü ve en önemli şey eksikti, kendileri kültür olarak nereye ve hangi medeniyete dayanıyorlardı ? 1000 sene önce Avrupa’nın bataklıklarında sadece patates yetiştiren ve yalın ayak gezen, banyo nedir bilmeyen ataların çocuklarıyız diyemezlerdi elbet! Üçüncü sac ayaklarını ise “Antik Yunan” kültürüne dayandırdılar. Tabi ki Antik Yunanların bu medeniyeti kimlerden ve nasıl kopya ettikleri de ayrı bir tartışma konusudur.

Harekete geçmek için her şey hazırdı ancak “Rumların Yunan olduklarına inandırılmaları gerekliydi.” Yunan milleti tekrardan diriltilmeliydi.

Megali İdea: Kimi tarihçilere göre Megali İdea’nın kökenleri İstanbul’un 1204’deki Haçlı Latin istilasına dayanır, kimilerine göre de 1453 İstanbul’un fethine dayanır. Ancak şu bir gerçek ki Megali İdea’nın en büyük hedefi ve rakibi Türkiye olmuştur. 1360’da bütün Yunanistan Osmanlı İmparatorluğu tarafından fethedildikten beş asır sonra 1830’da Rus ve İngiliz destekli Mora (Yunan) isyanıyla Osmanlı’dan ayrılmıştır. Yunan milliyetçileri Megali İdea yani Büyük Ülkü fikrini yeniden ortaya atan Rigas Ferreros adında bir Rum (Yunan) yazardır. 1791 yılında Bükreşte ilk Megali İdea haritasını çizdi daha sonra ise 1796’da Viyana’da bastırarak Yunanca konuşulan bölgelere dağıtmıştır. Ancak esas etki 1810’da Karadeniz liman şehri Odessa’da Rus Çarı I. Nikola’nın emriyle ve yazlık sarayında, Çarın Başyaveri Alexandr İpsilanti, Fener Rum Patrikhanesinde memur Diyamandis İpsilanti ve Bulgar Çakalaf tarafından, İncil ve silah üzerine yenim edilerek kurulan Etniki-Eterya (Azınlıklar Birliği) örgütünün kurulmasından sonra oldu. Megali İdea’nın ise 11 hedefi bulunmaktadır. Bunlar sırasıyla; Yunanların tam istiklal sağlaması (1830), Girit’in Yunanistan’a ilhakı (1908), Batı Trakya ve Selanik’in ilhakı (1912), Ege Adalarının ilhakı (1913), On iki Adanın ilhakı (1947), Bozcaada ve Gökçe Ada, Batı Anadolu, Pontus Rum, Kıbrıs, İstanbul ve Arnavutluk’un güney Epir bölgesidir. Megali-İdea ortaya atıldığından beri, Yunanistan’ın değişmez politikası olmuştur, Epir hariç diğer bütün hedefler Türkiye’nin eski ve şu anki topraklarıdır. Yunanistan’ın milli politikasının değişmez formülü ise; En temel düşman Türkiyedir. Türkiye’nin aleyhine olan her şey desteklenir ve düşmanımın düşmanı dostumdur şeklinde özetlenebilir.

Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesiminin bugün Doğu Akdeniz ve Ege’de çıkartıkları yaygaranın temel nedeni budur. Kıbrıs çevresi ve Doğu Akdeniz’de devam eden “enerji” mücadelesinde ise Yunan-Rum ikilisi Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni yok sayarak 2000’lerin başından bu yana planladıkları enerji jeo-startejileri ve jeo-politikleri şu yöndedir.

Doğu Akdeniz üzerinden Ege ve Avrupa Birliği’ne yeni enerji koridorunun fitili 2003 yılında ateşlendi. Bunun da baş rolünde İsrail ile müttefikleri İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri bulunmaktadır. Bu hattın adı ise “Doğu Akdeniz Enerji Boru Hattıdır.” İsrail, Mısır, Lübnan hatta Irak ve Suriye üzerinden gelecek petrol ve doğal gaz G.K.R.Y. üzerinden Ege Adalarına uğrayarak Yunanistan üzerinden AB’ne dağılacaktır. Bu fikir başta ABD, İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinin bölgedeki emellerine çok uygun görünmektedir.

2003 yılında ise enerji devi Shell Nil Deltası’nda yaptığı sondaj araştırmalarında büyük hacimli doğalgaz yatakları keşfedildi ve enerji devleri gözlerini bölgeye diktiler. Bu projein adı ise (NEMED) Kuzey Doğu Akdeniz Nil Deltası’dır. Shell Şubat 2004’de 3 sondaj daha yaptı ve 2 büyük kaynak daha keşfetti. Bu rezevlerdeki doğalgaz hacmi ise yaklaşık 42 milyar m3 olarak belirtildi. 2011’e kadar da Mısır Devleti Shell’e Akdeniz’de 15 yerde arama lisansı verdi, Nil Deltası’nda ise 2012’ye kadar uzattı. NEMED projesi başta ABD’den olmak üzere dünyanın önde gelen enerji devlerinin bu bölgeye gelmesine vesile oldu.

İsrail’de Arap ülkelerine olan bağımlılığını azalatmak için 1960’larda ilk çalışmalarına başladı. Küçük ama hatrı sayılır bir oranda ilk doğalgaz keşifleri 1999 yılında Noah (Nuh) bölgesinde gerçekleştirdiler ve bunu Mari-B bölgesinde Şubat 2000’de buldukları bir başka rezerv takip etti. Daha geniş kaynaklara ise Ocak 2009 yılında ulaştılar. Amerikan Nobel Energy ile İsrail enerji şirketleri Avner Oil, Derek Drilling, Isramco ve Dor, Tamar 1 ve Mart ayında da Dalit 1 adını verdikleri bölgede büyük bir rezerv keşfettiler. Yaklaşık 255 milyar m3 oranındaki doğal gaz yatağı İsrail’in 20 yıllık gaz ihtiyacını karşılayacak büyüklükteydi. Ancak en büyük keşif ise Ekim 2010’da Leviathan blokunda Ekim 2012’de gerçekleşti. Doğal gaz hacmi ise 491 milyar m3’tü.

Dahası Güney Kıbrıs Rum Yönetimi on yıllardır hak ve hukuk tanımamazlıklarına bir yenisi daha ekledi. Her alanda Kıbrıs Türkünü yok sayan anlayışlarına da bu sefer birlikte yaşadıkları adada sanki hiç yokmuşlar gibi davranarak ve üstelik Türkiye’nin de münhasır ekonomik alanı, karasuları ve kıta sahanlığını da gasp ederek Yunanistan’ın da desteğiyle yeni olaylara imza attılar. 2006 yılında uluslararası antlaşmalara bakmaksızın 51 bin km2 bir alanda ve 13 ayrı parselde doğal gaz ve petrol arama lisansını orduları güçlü ülkelere ihaleye çıkardılar. Bu parsellerden 7 bin km2’si direk olarak Türkiye’nin haklarına taciz iken, 43 bin km2’lik alanda ise Kıbrıs Türkünün hakları hiçe sayılmaktadır. Bu ihlaller yeni değildir. Rum Yönetiminin garantörü Yunanistan Ege’de şimdi de Rumlar Doğu Akdeniz’de uluslararası antlaşmaları sürekli ihlal ede gelmişlerdir.

Ege’de de durum farklı değildir. Ege Denizi adı meçhul olmakla birlikte çok eskilere, antik çağlara dayanmaktadır. Bu ad mitolojide oğlunu kaybettiğini sanarak kendisini sarp kayalıklara bırakan Attikya Kralı Aigeus’dan türediği söylenir. Daha sonraları Doğu Roma (Bizans) ve Osmanlı dönemlerinde ise Adalar denizi olarak bilinir. Türkiye’de ise 1940’lı yıllarda ise resmi kayıtlara Ege adıyla geçmiştir. Günümüz de ise coğrafyanın komşu yaptığı tarihin düşman kıldığı iki Akdeniz ülkesidir Türkiye ve Yunanistan. Yunan Devleti daha önce de değindiğimiz gibi Megali-İdea hedeflerinden hiç sapmamış sadece metod değiştirerek Türkiye’nin zayıf anlarında hep silah kullanmış ancak Kıbrıs mağlubiyetinden sonra politikasını değiştirerek terör örgütlerini kullanmak istemiştir. Ege Denizinde ise 1923 Lozan ve 1947 Paris Antlaşmalarını hep ihlal etmiştir.

Kıta sahanlığı terimi ise aslında coğrafyacılar ve jeologların kullandıkları teknik bir terimdir. Basit anlamı ise, kıyı devletinin kara ülkesinin denizin altında süren doğal uzantısına verilen addır. Hukuksal anlamda kıta sahanlığı kavramı II. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkmıştır. 1945 yılında Truman Bildirisi ile ön plana çıkan ve kısa bir sürede diğer devletler tarafından da kabul gören kıta sahanlığı kavramı ilk kez 1958 tarihli Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesi ile ortaya çıkmıştır. Ancak teknolojik gelişmeler mevcut antlaşmayı yetersiz kılmış, Üçüncü Deniz Hukuku Konferansındaki yoğun ve uzun tartışmaların ardından 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesinde farklı bir tanım ile revize edilen kabul edilmiştir. Buna göre karasularının bittiği noktadan deniz dibine 200 metre derinlikteki kıtanın tabii uzantısı olan deniz dibi zenginliklerini işletme hakkıdır. Yunanistan ise Deniz Hukukunu hiçe sayarak sınırı adalardan almakta ve Türkiye’nin tabii uzantısı olan deniz dibi yataklarındaki madenlerden hak iddia etmektedir.

Karasuları sorununda ise Lozan’da belirlenen anakaradan denize doğru 3 mil olan hakları Yunanistan ihlal etmektedir. 1940’lara doğru tek taraflı olarak karasularını 6 deniz miline çıkarmış, Türkiye 1964 yılına kadar bu konuda sessiz kalmıştır. Yunanistan bu tarihte Ege’de petrol aramaya başlayınca Türkiye’de 6 deniz miline çıkarttığını ilan etmiştir. 12 Eylül İhtilalinde ise Türkiye’deki iç karışıklıklardan faydalanmak için 12 mile çıkarttığını ve bunu yaparken de anakaradan değil de adalarda aldığını belirtmiştir. Ancak dönemin Başbakanı Bülent Ulusu bu durumu savaş sebebi sayarız demecinden sonra Yunanistan bu kararını uygulayamamıştır. Türkiye ve Yunanistan’ın karasularına göre, Ege Denizindeki kontrol oranları şöyledir. Karasular 6 mil olursa Türkiye Ege’de %9, Yunanistan %35, Açık Deniz ise %56 oranında olurken. 12 mil olduğunda Türkiye %10, Yunanistan %64, Açık Deniz %26 oluyor.

Yunanistan’ın Türkiye’ye yönelik politikalarını, sadece Türkiye’nin bölgede artan önemine karşı alınan bir tedbir ya da Türkiye’yi zayıflatmak olarak görmek ve izah etmek yetersizdir. Politikalarının temel sebeplerinden biri bu olmakla beraber, daha da önemlisi, Yunanistan’ın 19. yüzyıldan beri takip ettiği geleneksel genişleme ve yayılmacı emperyalist politikadır. Yani Helenizm veya Megali İdea’dır.

2006 yılında ise Kıbrıs Rum Kesiminin her zaman olduğu gibi uluslararası hukuku ve Kıbrıs Türklerinin ekonomik haklarını yok sayarak ve Türkiye’ye de düşmanlık güderek Akdeniz’de 13 parselde dünyanın önde gelen enerji şirketlerine sondaj ruhsatı verdiğine değinmiştik. Özellikle de bu şirketler ordusu güçlü devletlere mensuptu. Örneğin İtalyan Eni, Amerikan Noble, İsrail Delek, Rus Gazprombank, Fransız Total bunlardan bazılarıdır. Ancak en büyük keşfi Afrika ve Orta Doğu’daki en büyük yabancı enerji şirketi İtalyan Eni ve Fransız Total, Aprodithe (Afrodit) ve Zohr bölgesi adını verdikleri 11. ve 12. Parsellerde çok büyük doğal gaz yatakları keşfettiler ve bu alan İsrail’in Leviathan bölgesiyle bitişik durumdadır.

Bu keşifler hiç şüphesiz en çok AB’yi sevindirmiştir çünkü iç kaynakların, Birliğin tamamına yetecek seviyede olamaması ile büyük oranda enerji ithalatı yapan AB, yıllar içinde yaşanan siyasi genişlemesinin de etkisiyle doğal gaz ve petrol her zamankinden daha çok ihtiyaç duymaktadır. Zaman içinde Avrupa’nın Rusya’ya olan enerji bağımlılığı korkunç seviyelere ulaşmıştır. Öte yandan sahip olduğu büyük enerji kaynaklarını süper güç olma yolunda sürekli bir tehdit olarak kullanan Rusya, ne zaman kendisi aleyhine bir karar alınsa bu durumu bir koz olarak kullanmaktadır. Bugüne kadar da Türkiye AB açısından Orta Doğu ve Hazar’daki alternatif kaynaklar için güvenli tedarikçi transit ülke konumunda olmuştur. Ancak İsrail’in Levant bölgesindeki doğal gaz keşfi bütün dengeleri alt üst edecek gibi görünmektedir. İsrail yanına Kıbrıs Rum Kesimi hariç, Lübnan, Mısır ve hatta Irak ve Suriye’den Akdeniz’e akması planlanan petrol ve doğal gaz kaynaklarını yine Kıbrıs üzerinden Girit’e, diğer Ege Adalarına ve Yunanistan üzerinden nihayet Avrupa’ya olmak üzere Doğu Akdeniz enerji boru hattı projesini hayata geçirmek istemektedir. İki ve en büyük sorun ise bu projeyi Avrupa’ya taşıyacak teknoloji ve kaynak ne Yunanistan’da ne de Rumlarda mevcuttur. Diğer bir sorunları ise Türkiye ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin bölgedeki artan varlığıdır. Özellikle de Suriye’de yürütülen başarılı sınır ötesi harekatlar ve Libya meşru hükumeti ile varılan Münhasır Ekonomik Bölge anlaşmaları Yunan ve Rum ikilisini siyasi anlamda kısmi felce ve paniğe uğratmıştır.

Sonuç olarak, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Yönetimi milli politikasını Megali İdea üzerine inşa etmiştir. 11 maddelik hedeflerinin 10’u da Türkiye üzerinedir. Ne yazık ki bu hedeflerden birçoğunu Batıının da yardımıyla gerçekleştirmiş durumdadır. İsrail’inde bölgedeki yeni enerji keşiflerinin de etkisiyle düşmanınım düşmanı benim dostumdur mantığı ile olaya yaklaşmaktadır. Türkiye ile yaşadığı 1974 Kıbrıs mağlubiyeti başta olmak üzere, Ege Adaları, Karasuları, Kıta Sahanlığı ve bunun gibi daha birçok alandaki sorunlarda dünyanın güçlü devletlerini de yanına çekerek ülkemizi ekonomik, siyasi ve askeri alanda köşeye sıkıştırmak istemektedir. Bu durum tam da Yunanistan’ın yüzyıllardır Türkiye’ye uyguladığı Megali İdea politikasına uygundur. Türkiye’nin son yıllarda PKK, PYD, YPG, DHKPC, DAEŞ ve FETÖ gibi terör örgütleriyle uğraşmasını fırsat bilerek bir takım tahrik edici hamlelerde bulunup her fırsatta Yunan yetkililerin Türkiye aleyhinde demeçler vermesi bunun en açık örneğidir. Doğu Akdeniz’deki doğal gaz keşiflerin de ise Türkiye ve İsrail arasında son yıllardaki gerilimden de faydalanarak bu durumdan kendilerine pay çıkarmak istemektedirler.

Öte yandan, AB’nin Rusya’ya olan enerji bağımlılığında bu proje ile büyük oranda önüne geçileceği planlanmaktaydı, ta ki Türkiye son yıllarda yerli ve milli silahları ile yeniden bölgede büyük bir güç olarak kendisini hatırlatana kadar.

Rusya açısından durum ise, özellikle de Putin dönemiyle eski emperyal gücünü ile yüzyıllardır inmek ve hakim olmak istediği sıcak denizlerde kalıcı olmak istemektedir.

Avrupa ise enerji anlamında Rusya’ya olan büyük bağımlılığını kesmek niyetindedir. Avrupa’nın Rus enerjisine bağımlılığından Avrupa’dan daha çok rahatsız olan birisi var ise hiç şüphesiz ABD’dir. Çünkü Soğuk Savaşın şimdilik! galibi ABD’nin başında ve hatta hemen dibinde daha büyük bir tehlike baş göstermektedir. Sarı Ejder Çin! bir çok alanda ABD ile yarışır hale gelmiştir. ABD’nin önceliği ise Pasifik ve çevresi olmuştur. Ancak atlanmaması gereken bir gerçek ise, ABD’ye düşman gibi görünen Rusya, olası bir ABD-Çin çatışmasında kimin tarafında olacağıdır. Çatışmadan kastımız sıcak bir çatışma ya da savaş değildir. Hindistan-Çin sınırında son günlerde meydana gelen anlaşmazlıklarda olduğu gibi, Rusya Çin’den taraf olmadı. Çünkü süper güç haline dönüşmek üzere olan Çin ne kadar Rus çıkarlarını gözetip dinleyecektir? Ya da Rusya Çin’in süper güç olmasını gerçekten ister mi? Elbette hayır.

Akdeniz’e dönecek olursak eğer, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi Türkiye’yi ve K.K.T.C.’yi her uluslararası platformda sıkıştırmak için asla durmayacaktır. Yaklaşık 200 yıl önce arkalarında hangi güçler var ise bugün de arkalarında aynı güçler vardır. Sadece baş roller değişmektedir. İngiltere ile başlayan Yunan kollayıcılığı baş rolü, Ruslar ile devam etti, sonra yeniden İngiltere oldu, şimdi de Fransa baş roldedir. Ancak Yunanistan’ın unuttuğu tarihi bir gerçek var ki, o da şudur; Batılı devletlerin destek ve kollamaları ile belli bir yere kadar gelseler de sonunda hep felaket yaşamışlardır. Tarih tekerrürden ibaret derler ancak tarihten ders almayanlar için tekerrürden ibarettir. Umarız komşu devletler ya da devletçikler tarihten iyi ders alırlar, yoksa bizim gibi tarihçilere birçok yeni malzeme çıkacak gibi.

Aslında Yunan ve Rum ikilisini yine meydanlara dökmelerinin sebebini 1956’da İngiltere’nin Başbakanı Anthony Eden, Norwich şehrinde sarf ettiği şu sözlere belirtiyor gibi: “Kıbrıs olmazsa, petrolümüzün geldiği kaynağı koruyacak tesislerimiz olmaz. Petrol olmazsa, İngiltere’de işsizlik ve kıtlık olur. Bu kadar basit”. Diyor !

Biz de diyoruz ki Anthony Eden’in aksine: “Kıbrıs Türktür, ayrıca Mavi Vatandaki bütün haklarımızı ve de komşularımızın istihkakı olan hakları sonuna kadar savunacağız.

Saygılarımla

Related Post

Turani Kavimler (IV)

Posted by - 25 Ağustos 2020 0
Fİn Kavmi Bir önceki bölümde sevgili okurlardan mantıklı bir sitem tarzında uyarı nitelikli bildiri aldım; çağları hızlı geçtiğime dair. Konuya…

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir