DEHŞETE DÜŞECEĞİNİZ BİR OLAYI ANLATIYORUZ.

1569 0

DEHŞETE DÜŞECEĞİNİZ BİR OLAYI ANLATIYORUZ.

İSLAMİYETİN İLK YILLARINDA (681) UHUD DAĞINDA, HAKSIZ BİR ŞEKİLDE REHİN TUTULAN 50 TÜRK ASİLZADESİNİN AÇLIĞA VE SUZUZLUĞA MAHKÛM EDİLEREK VAHŞİCE ÖLDÜRÜLÜŞÜNÜ İBRETLE OKUYUNUZ

Sevgili Okurlar,

Araplar 644 yılında İran’ı ele geçirmişler Arapların Horasan’a saldırıları 656 yılından itibaren artmıştır. Bilhassa 670-715 yılları arasında Emevi Saltanatı tarafından Arap çöllerinden getirilen Bedevi Arap unsurlar, ticarette, kültür ve sanatta dünyanın en ileri medeniyeti haline gelmiş Türklerin yaşadığı Semerkant Buhara, Merv, Baykent, Kaşgar, Harizm gibi büyük şehirlere saldırtılmışlar, yıllarca Türk katliamı yapılarak bu şehirlerden ve bölgeden toplanan hazineler Emevi hükümdar ailelerine ve yöneticilerine taşınmıştır.

Bölgenin hâkimi Göktürkler, Bir yanda Kırgız, Karluk ve Uygurlar ile diğer tarafta Çinliler ile sürekli kavga halinde bulundukları için bölgeye müdahale edememişlerdir.
Bu gün ne yazıkki Türklerin koşa koşa ve duyduğu anda kafileler halinde müslüman olduğu gibi geleneksel bir düşünce yapısı oluşmuş durumdadır. Bunun sebebi İslam ve Türk tarihçilerinin gerçekleri anlatmaması, gerçekleri anlatmaya çalışanlarında yeteri kadar etkili olamamasıdır.

Halbuki Emevilerin özellikle 670’lerden başlayarak 715 yılına kadar bir kısım Türk’ün yaşadığı Horasan ve Maveraünnehir bölgelerinde sürdürdükleri katliam yağma ve talan neticesinde Türkler arasında İslamiyet yayılmamış tam tersine, Türkler maruz kaldıkları kötülükler sebebiyle İslamiyete karşı nefret duymuşlar o yıllarda etkisi altında oldukları Tengri, Budizm ve Maniheizm gibi inançlarında bir değişiklik olmadığı gibi İslamiyete karşı 300 yıldan daha fazla bir süre tepkiyle yaklaşmışlardır. Türklerin yani Asıl Türk nüfusunu oluşturan Oğuzların İslamiyeti kabul etmeye başlamaları ise Tuğrul Bey zamanında Halifenin Tuğrul Bey’in adına hutbe okutarak onun egemenliğini kabul etmesinden (1055) sonra başlamıştır.

İslam tarihini Arap Milliyetçiliğinin tesirinde kalarak anlatan veya bir takım gerçeklerin aktarılması durumunda dinin zarar göreceği vehmine kapılan fikir ve bilimadamlarının yanında Türklük duygusunu yoketmek için İslam inancını ümmetçi bir bakış açısı ile yorumlayan yazarların güzel ülkemize verdikleri zararı gözardı etmeyelim. Türk çocuklarının 21. Yüzyılda her türlü ekonomik siyasi ve sosyal problemlerini yenmiş lider ve güçlü bir ülkenin fertleri olmasını istiyorsak bizlere düşen görev gerçekleri anlatmak olmalıdır.

Şimdi Türklerin Araplar tarafından katledilmesi bahsinde sürekli işlenen Kuteybe bin Müslim‘in göreve atandığı (705-715) tarihten 25 yıl öncesinde Horasan‘da geçen vahim olayları paylaşalım..

SAİD BİN OSMAN

Sevgili Okurlar,

Sonradan Halife olan Hazreti Hüseyin ve mahiyetini acımasızca katleden I.Yezîd’in veliaht tayin edildiğinin Medine’de duyulması üzerine halk arasında halifeliğin Saîd b. Osman’ın hakkı olduğu söylenmeye başlanınca Muâviye’nin onu çağırıp sorguya çektiği, bu sırada Muâviye’ye halifelik makamına babası sayesinde oturduğunu hatırlattıktan sonra kendisinin veliahtlığa Yezîd’den daha lâyık olduğunu söylemekten çekinmediği veya Said’in halifeden valilik isteğinde bulunduğu sırada bu konularında dile getirildiği bildirilmiştir. Muâviye Said’in Valilik talebini kabul ederek kendisini Horasan’a Vali tayin etti. (576 )

İbnül Esir Said Bin Osman’ın Horasan’a vali gönderilmesini şöyle anlatır:
“Hz. Osman’ın oğlu said Muaviye’den kendisini Horasan’a vali olarak tayin etmesini istemiş, ancak Muaviye Ubeydullah b. Ziyad’ın orada vali olduğunu söyleyince Said ona şöyle demişti: “Vallahi senin asla erişmen mümkün olmayan bir noktaya gelmen için babam her türlü iyiliği yaptı ve seni en iyi bir mevkie getirdi, ancak sen hiç de onun başına gelen musibetten dolayı bir teşekkürde bulunmadın ve onun arkasından da kimseyi mükafatlandırmadın. Tutup şu oğlunu, öne geçirdin, ona müslümanlardan bey’at aldın. Halbuki ben şahsen ondan çok daha hayırlı olduğu meselesine gelince; evet, vallahi baban benden daha hayırlı idi. Annenin daha hayırlı olduğu meselesine gelince; hayır, vallahi Kureyş’ten bir kadın Kelboğullarından bir kadından çok daha hayırlıdır. Senin ondan daha faziletli ve üstün olduğun meselesine gelince; senin gibi adamların Şam’a dolup taşmasına pek de razı olacak değilim.”

Bu konuşma üzerine Yezid babasına: “Ey Müminlerin emiri! Sen amcanın oğlunun işlerini halletme konusunda herkesten daha çok hak sahibi olan bir kimsesin. O sana serzenişte bulunmuştur, senin de onun bu serzenişlerini gidermen gerekir.” Demiş, bunun üzerine Muaviye Said b. Osman’ı Horasan’ın harp işlerine tayin etmiş, bu arada İshak b. Talha’yı da Horasan’ın haracını toplamakla görevlendirmişti. İshak b. Talha Muaviye’nin teyzesinin oğlu idi. İshak’ın annesi Utbe b. Rabıa’nın kızı Ümmü Eban idi. İshak rey’e vardığında orada vefat etmiş, bunun üzerine Said b. Osman hem harp işlerini, hem de harac işlerini üstlenmişti.

Taberi ise Said’in Yezide beyat karışılığında Horasan’a Vali tayin edildiğini yazar. (Ebu Cafer Muhammed Bin Cerir’üt-Taberi, Tarih-i Taberi, S. 93)

Said b. Osman iyi bir pazarlık sonucu Horasan’a vali olarak geldikten sonra, o da devrin yaygın teamülüne uyarak hemen bir ordu hazırlamış ve Ceyhun Nehrini geçerek Aşağı Türkistan’ın (Maverau’n-nehr) iç kısımlarına doğru ilerlemeye başlamıştı. Bundan asıl maksadı bölgenin diğer bir refah ve aşırı bir zenginlik şehri olan Semerkant’a (Kaşgari’ye göre Semizkent), hücum etmek ve orasını dilediği gibi yağmalamaktı.

Belirli hedeflere yönelmiş devamlı ve planlı bir fetih hareketi olmaktan ziyade bir bakıma kendisinden önce gelen valilere özenerek bir nev’i yağma hareketi için hazırlanan ve 24.000 kişilik bir ordunun başına geçen Said, derhal Buhara’ya doğru hareket etmiştir.

O sıralarda Buhara Hanlığı’nın başında, yukarıda zikri geçen Buhara Melikesi Kabaç Hatun bulunuyordu. Bu yağma ordusu ile başa çıkamayacağını anlayan Kabaç Hatun, bu defa da yeni Arap valisinden sulh talebinde bulundu. Said bu talebi pek ağır şartlarla kabul etti. Yapılan bu anlaşma gereğince:

“Türkler: Said b. Osman’a karşı tutmuş oldukları geçitleri açacaklar, Arap askerlerine karşı hiçbir harekette bulunmayacaklardı. Böylelikle Semerkant’ın yağma edilmesi daha da kolaylaşmış olacaktı. Ayrıca Kabaç Hatun yine bu anlaşma gereğince Said b. Osman’a Türk asilzade (Prensleri)lerinden 50 genci rehine olarak verecekti.

Belazuri; bu Türk asilzadelerinin 80 kadar olduğu ve hepsinin de hükümdar ailelerine mensup yüzleri sanki (kınından sıyrılmış) kılınçlar gibi parladığını kaydetmektedir Said b. Osman’ın bu Türk Prenslerini rehin almasının bir diğer sebebi de, Türklerin gidiş ve dönüş yollarını, dar geçitleri tutmaları ve Arap Ordusunu çok müşkül durumlarda bırakabileceklerinden korkmuş olması idi. O, her halükarda kendisinin ve ordusunun emniyet içinde olmasını istiyordu.

Artık Semerkant yolu yeniden Arap askerlerine açılmış oluyordu. Said b. Osman buradan süratle yoluna devam etmiş ve çok kısa bir zaman sonra Semerkant önlerinde görünmüştür. Mahalli Türk Hükümdarı İhşit (Akşit) bu çapulcu Arap ordusunun karşısına dikilecek zaman bile bulamamıştı.
Arap valisi şehri istediği gibi yağma etmek, halkın elinde avucunda ne varsa almakla kalmamış ayrıca, 30 bin Türk gencini de esir etmiştir. O, bütün bunlardan sonra Semerkant’da, daha fala kalmamış, bu esirler ve Türk asilzadeleri ile birlikte geri dönmüştür. İbni A’sem el-Kufi, Semerkant İhdişinin ayrıca Said b. Osman’a 500.000 dirhem altın verdiğini kaydetmektedir.

Buhara’dan geçerken Melike ona haber göndererek rehin olarak elinde tuttuğu Türk asilzadelerinin iadesini istedi. Said buna her nedense bir türlü yanaşmak istemiyordu. Çünkü o, niyetini çoktan bozmuştu. Sudan bahanelerle Hatun’u oyalama yolunu tercih etti. Bir suikaste kurban gidebileceğini, halbuki bu rehinler elinde olursa kimsenin böyle bir şeye cesaret edemeyeceğini, ancak Ceyhun Nehri’ni geçtikten sonra onları bırakabileceğini söylüyordu.

Nehri geçtikten sonra Hatun Said’den tekrar rehineleri serbest bırakmasını ve iade etmesini istedi. Bu defa da o, ancak Merv’e sağ salim ulaştıktan sonra iade edebileceğini bildirdi. Türk hakimiyet bölgelerinden çıkıp Merv’e (Arapların askeri karargahına) geldikten sonra, daha önce yaptığı anlaşma ve verdiği sözü tamamen inkar eden Said b. Osman, Kabaç Hatun’un rehineleri almak için Merv’e gönderdiği elçileri huzurundan koğmuş ve onları iade edemeyeceğini bildirmiştir. Ancak bu şekilde başlayan müessif olaylar bununla bitmeyecek, hem Said b. Osman, hemde bu Türk asilzadelerinin başını hemde kendi başını yiyecekti.

Buraya kadar olan bütün bu izahlarımızdan sonra şimdi karşımıza şöyle bir sual çıkmaktadır. O da Said b. Osman’ın bin bir türlü hile ve entrikalarla dirayetli Türk anası Kabaç Hatun’dan koparıp aldığı bu Türk asilzadeleri, hükümdar evlatlarının akibetlerinin ne olduğudur.

Said b. Osman, hiç şüphesiz bütün bu yeni uygulama ve teşebbüslerinden sonra Merv’de daha fazla kalmamış, ele geçirdiği büyük servet ve zenginliklerin yanı sıra, bu Türk prensleri ile birlikte Medine’ye dönmüştür. Bu gençler çok iyi bir şekilde değerlendirildiği taktirde, Orta Asya Türklüğü ve aristokrat Türk aileleri ile çok güzel bir din ve kültür köprüsü kurulabilirdi.

Saîd b. Osman bu başarılarına rağmen bir yıl sonra valilik görevinden azledildi (57/677). Görevden alınmasında Muâviye’nin onun hilâfet iddiasıyla isyana kalkışabileceği kaygısının rol oynadığı belirtilmektedir (Belâzürî, Ensâb, VI, 247). Bu arada Saîd’in kendi isteğiyle valilikten ayrıldığı da söylenmektedir (İbn A‘sem el-Kûfî, II, 31). Saîd b. Osman, Muâviye’nin ölümüne kadar Dımaşk’ta kalmayı tercih etti. Orada bir iktâ arazisinin bulunduğu ve Muâviye’nin kendisine 100.000 dirhem verdiği Muaviyenin ölümünün ardından Buhara ve Semerkant’tan aldığı ve söz verdiği halde serbest bırakmadığı rehinelerle birlikte Medine’ye gitti.

GENÇLER SAİD BİN OSMAN’I ÖLDÜRDÜ

Sevgili okurlar,

Said Bin Osman Rehin olarak aldığı 50 Türk gencini Hınık (Kabaç) Hatunun bütün ısrarlarına rağmen ailelerine iade etmemiş, verdiği sözlerin tüm aksine, bu Türk gençlerinin silâh ve elbiselerini, altın ve gümüşlerini âzatlılarına dağıtarak, onları hurma bahçelerinde ve tarım işlerinde ve sonradan yaptırdığı konağın inşaat işlerinde çalıştırmıştır. Ağır hakaretlere maruz kalan Türk asilzadeleri buna dayanamamışlar ve kendisinin üzerine çullanarak öldürmüşlerdir. İbni Kuteybe ise Türk prenselerinin Said’i bahçesinde çalışırken öldürmeye karar verdiklerini ve bahçe kapısını kapatmak suretiyle hep birden bıçaklayarak öldürdüklerini söylemektedir. Bu arada Saıd b. Osmanın yanında bulunan Abbas b. Abdülmuttalib’in oğlu Kusem de hayatını kaybetti. (M.S.680-681)

TÜRK ASİLZADELERİ AÇLIKTAN ÖLDÜLER

Sevgili Okurlar,

Bu hadise bir anda Medine de gerginliğe neden olmuş, Medine halkı Türk prenslerinin üzerine yürümüştü. Türkler çaresizlik içerisinde Uhud dağına kadar çekilmişlerdir. Dağ Medineliler tarafından kuşatılmış Türk gençleri açlık ve susuzluk içerisinde kıvranarak ölüp gitmişlerdir.

Bu çalışmalarımız da İlk el İslam kaynakları olan Taberi, İbn-ül Esir, İbn Kesir, Belazuri ve Yakubi tarihleri başta dönemle ilgili olayların yaşandığı yıllara en yakın yaşamış diğer Arap tarihçilerinden ilk el kaynaklarından aktardık..faydalandık.

Sözde İslam adına kan döken , Yetiştiği zümre içerisinde saygın imkan ve görevlere sahip Türk gençlerini kendi yurtlarından zorla getirerek en ağır işkencelere muhatap bırakan neticede onları isyan ettirerek başkaldırmalarına sebeb olan, sonrada açlık ve susuzluk içerisinde ölmelerini seyreden kişilerin yaptıkları mücadelenin insanlığı yüceltmesi gereken bir din anlayışı ile ilgili olduğunu söyleyebilirmiyiz?

İslam tarihi diye Türk halkına anlatılanlar ne yazık ki Arap tarihidir. Arapçı bir bakış açısı ile yazılmıştır. Yüzlerce yayınevi Türk çocuklarına İslam adına Arapçı bir bakış açısı ve Arap kültürü aşılamakta Türklerin katledilmeleri İslamın zaferi olarak öğretilmektedir.

Özellikle DP iktidarından itibaren 70 yıldır devam eden bu yanlış bilgilendirme sebebiyle bu gün Türklük şuuru zayıflamış veya Ümmetçilik ihanetinin içerisine düşmüş bir kaç nesil yetiştirilmiştir.

Tüm Değerli Arkadaşlarımıza sağlıklı, huzurlu, başarılı, güzel günler dilerim.
Bir sonraki yazımızda görüşmek üzere Sevgiler Saygılar Selamlar

TANER ÜNAL


KAYNAKLAR
İbnü’l-Esir, İslam Tarihi cilt 3, s. 512- 514.

İbn Kuteybe 2 s.168,

Ya‘kūbî, Târîḫ, II, 237.

Taberî, Tarih V, 304-306.

Belâzürî , s. 597-600.

Prof. Dr. Hakkı Dursun Yıldız, İslamiyet ve Türkler, S.34.,

Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı, S. 142-143.

Related Post

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir