Çanakkale Savaşları Bölüm: 3

171 0

Çanakkale geçilmez destanını önemli ayrıntılarıyla anlatmaya devam ediyoruz.

Çanakkale Bir Silkinişti… Bir Uyanıştı. Yüzyıllara Meydan Okuyuştu. Türk’ün Şan Ve Şeref Sahifesiydi… Neticede İstiklâl Savaşı’nı Kazanmamıza Sebep Olan En Büyük Onur Sahifesi, Çanakkale Oldu.

İstiklâl savaşı boyunca, Çanakkale hiç bir zaman unutulmadı. Türkler, yedi düvele karşı koyacak imanı Çanakkale’de buldular. 1922 yılında düşmanı denize dökene kadar Çanakkale, en büyük övünç, en büyük ümitti.

Çanakkale’de Türk müdafaası, maddenin ve tekniğin ruh ve kahramanlık önünde, dize geldiği hadisedir. Akıl, mantık, hesap, istatistik, strateji, harp kaideleri, kuvvetler muvazenesi, maddi varlıklar mukayesesi kısacası bir zaferi temin eden her şey, müttefikler lehine mevcuttu. Ancak zafer Türklerin oldu..

Bazılarının, “biz Çanakkale’de boşuna savaşmışız, onca vatan evlâdı ölmüş; ancak ingilizler üç sene sonra ellerini kollarını sallayarak İstanbul’a girmişler” şeklindeki bu muhteşem zaferi etkisizleştirme ihanetlerine katılmıyoruz.

Eğer Çanakkale kaybedilseydi, bugün müstakil bir Türk devleti olmazdı. Tarih başka türlü yazılır, bugün hür ve müstakil olarak yaşadığımız Anadolu topraklarında, halâ hürriyet mücadelesi veriyor olurduk.

OKUYUNUZ OKUTUNUZ

18 Mart sabahı düşman gemileri Boğaz’a girdi. Ağır ağır ilerlemeye başladı. Bu bir dehşet anıydı. Sanki bütün dünya nefesini tutmuş bekliyordu. Birazdan bu Boğaz’da, dünyanın en büyük deniz savaşlarından birisi yapılacaktı. O güne kadar donanmalar, her zaman karadakilere üstünlük sağlamıştı. Düşman kazanacağından adı gibi emindi.

Ve, çok beklemeye gerek kalmadı…

18 Mart 1915 Perşembe günü Çanakkale ve Ege’de fırtınasız, bulutsuz, sakin bir sabah başlamıştı. Erken saatte Alman Pilot Yüzbaşı Serno ve Gözetleme Subayı Yüzbaşı Scheider keşif için uçakla Çanakkale hava alanından havalanmışlar, Boğaz’ı güneye aşarak Ege’ye ulaşmışlardı.

“1.600 metreden uçuyorduk. Bozcaada önünde 40 kadar savaş gemisi saydık. 15’i İngiliz, 4’ü Fransız olmak üzere 19 ağır zırhlı ve kruvazör, 3 hafif kruvazör, çok sayıda nakliye gemisi, şilep ve uçak ana gemileri gördük. Denizaltılar ise ancak seçilebilmekteydi.

Savaş düzeninde 6 zırhlı Boğaz’a doğru yol alıyordu. Amiral forsu İnflexible adlı İngiliz kruvazörüne toka edilmişti. Arkasında Queen Elizabeth, Lord Nelson, Agamemnon ve Majestic zırhlıları onu takip ediyordu. Harp Flandraları ve işaret filamaları ile süslü Fransız gemileri de yavaş yavaş demir almaktaydı. Fransız zırhlısı Bouvet uçağımıza ateş açtı. Zaten kaybedilecek zamanımız yoktu, rapor vermek üzere geriye döndük.” (1)

Az sonra Pilot Cemal de Ertuğrul adlı uçağı ile havalanarak aynı bilgileri doğrulayacaktı. (2)

Evet, galiba büyük savaş nihayet başlıyordu…

Acaba yalnız donanmayla mı, yoksa hem donanma hem kara kuvvetleriyle Boğazı işgale yönelik ortaklaşa bir hareketle mi karşı karşıyaydık? Kim bilir… Her halde birkaç saat içinde anlaşılacaktı…

İlk haberle birlikte Çanakkale Türk cephesi hareketlenmişti… Her tarafa alarm verilmiş, karası, denizi ile Mehmetçikler savaş yerine koşmuş, komuta yerlerinde dürbünler Boğaz açıklarına, deniz ufkuna çevrilmişti.

Saat 09.00 sıralarında muhteşem donanmanın öndeki büyük zıhlıları artık çıplak gözle bile seçilmeye başlamıştı. Adalardan hareket eden dünyanın en büyük donanmasını oluşturan bu müthiş yüzen kaleler filos tüm görkemiyle, bütün takım taklavatıyla ve seyredenleri gerçekten ürperten görünümüyle Boğaz’a doğru yaklaşmaktaydı. İki taraf savaşçılarını da bu büyük günün heyecanı sarmıştı.

Müttefik donanma için iş aslında pek zor olacağa benzemiyordu. Nihayet bu 1-2 kilometre genişlik ve 7-8 kilometre uzunluğundaki bir suyolunun geçilmesi demekti. Çünkü bugüne kadar geçen bir aylık sürede Boğaz girişindeki dört büyük tahkimat ortadan kaldırılmış, Çanakkale şehrinin 7 kilometre yakınına kadar olan mayınlar temizlenmiş, orta bölgedeki küçük topçu bataryaları da hırpalanmıştı. Zaten bu topçunun pek de önemi yoktu.

Şimdi sıra, asıl Türk topçusunun, yani Merkez Tahkimatı’nın ezilmesine gelmişti. Bunlar da Çanakkale şehri bölgesinde, Boğaz’ın her iki tarafı idiler. Son bir gayretle burası da aşıldımı, mesele bitmişti… Dar yerin asker çıkararak işgali, ikinci üçüncü günü bırakılsa da, donanmanın Marmara’ya girmesi bir güne sığdırılabilirdi.

Amiral De Robeck’in ümitli olması için birçok sebep vardı. Gerek hava keşif subaylarının ve gerekse mayın tarama filo komutanının, Çanakkale’nin 7 kilometre güneyine, Soğandere hizasına kadar olan karanlık Liman’daki mayınların temizlendiğine dair verdikleri raporlar elindeydi.

Amiral De Robeck, bir gün önceki komutanı Amiral Carden’in planını aynen uyguluyordu. Buna göre donanma savaş birbiri peşisıra üç grup halinde girecekti. (3)

BİRİNCİ GRUP

Bizzat amiral De Robeck komutasında Queen Elizabeth (Kuin Elizabet), Agamemnon (Agamemnon), Lord Nelson (Lord Nelsın), İnflexible (İnfileksibıl) adlı dört güçlü İngiliz zırhlısından oluşuyordu.

Bu grubun görevi, en önde Boğaz’a girerek uzak mesafeden, 13 kilometreden Merkez Tahkimatı’nı ateş altına almak ve arkadan gelip ileriye geçecek diğer gruplara destek sağlamaktı.

İKİNCİ GRUP

Fransız Amirali Quepratte komutasında Gaulois (Galua), Charlemagne (Şarlmayn), Bouvet (Büve), Suffren (Söfrın) adlı dört Fransız zıhlısından oluşuyordu.

Bu grup, ikinci sırada bulunacak 1.5-2 saat sonra emirle birinci grubun önüne geçecek ve 5-6 kilometreye kadar sokularak Merkez Tahkimatı’nın imha işine katılacaktı.

ÜÇÜNCÜ GRUP

On eski İngiliz zırhlısından kuruluydu: Prince George (Prens Corc), Majestic (Majestik), Vengeance (Vincıns), Irresistible (Irrezistıbl), Albion (Albin), Ocean (Ovşın), Triumph (Triyamf), Swiftsure (Siviftşur), Corn Wallis (Korn Valis), Canapos (Kenipus).

İkinci gruptan iki saat kadar sonra ileriye çıkarak onun yerini alıp savaşmaya hazır olacaktı.

Bunlardan başka her grubun yanında mayın koruması için mayın tarama gemileri, orta bölgedeki küçük Türk topçusunu sindirecek kruvazörler, muhripler bulunuyordu. Böylece o tarihte Amiral De Robeck emrinde 12’si İngiliz, 4’ü Fransız olmak üzere 16 zırhlı, 4 kruvazör (Biri Rus Ascold kruvazörü), 14 muhrip, altı uçaklı 1 uçak gemisi (Ark Royal), 5’i İngiliz 2’si Fransız 7 denizaltı, 21 mayın tarama gemisi, 30’dan fazla bot, 1 muhrip ana gemisi, 1 gambot ve çeşitli yardımcı gemilerden oluşan toplam 100 parçalık büyük bir donanma vardı. (4)

Plana göre kalan mayınların temizlenmesine bombardımanın ikinci saatinde mayın tarama gemileriyle başlanacak ve Çanakkale’ye kadar 800 metre genişlikte bir koridor açılacaktı. Aynı saatlerde bazı gemiler Boğaz’ın dışında, Gelibolu yarımadasının batısında çıkarma yapılıyormuşcasına gösteride bulunacak, bir kruvazör bu sahilden aşırma ateşleriyle Merkez Tahkimatı’nı ateş altına alacak, diğer bir ağır kruvazör güneyde Kumkale açıklarında Anadolu yakasındaki hedefleri bombardıman edecekti.

İTİLAF DONANMASI BOĞAZA GİRİYOR

Sevgili okurlar,

Limni, Gökçeada ve Bozcaada’dan hareket eden gemilerin, Boğaz açığında üç grup halinde savaş düzenini almaları bir saatten fazla sürmüş, sonra saat 10.05’de mayın tarama gemilerini koruyan iki kruvazör eşliğinde donanma öncüleri Boğaz’dan içeriye girmeye başlamıştı.

Saat 10.30 da önde Triumi Zırhlısı, arkasından Agamemnon, sonra da Lord Nelson, Kuin Elizabeth, Enfleksil, Prens John zırhlıları, Boğaz’ın içerisine doğru ilerlemeye başladılar. Bunları dört Fransız Zırhlısı takip etti. İlk ateş açan Triumi oldu. Ancak cevap gelmedi. Düşman ilerlemeye devam etti. Düşman saldırısı yoğunlaşıyor, Türk saldırısı aynı şekilde mukabele etmiyordu.

Kruvazörlerin hemen arkasından saat 10.30’da Agamemnon’un kılavuzluğunda Amiral De Robeck’in bulunduğu en güçlü gemi Queen Elizabeth ve diğer üç zırhlıdan oluşan birinci grup Boğaz’a girerek yerlerini aldılar. Üçüncü gruptan Triumph ve Prince George da, büyük zırhlıların iki kanadına ilerlemekteydi. Sanki trajik bir oyun için perdelerin açılmasından önce, sahnedeki oyuncuların yerlerini alması bekleniyormuş gibi ortalıkta acaip bir sükunet vardı. Çünkü iki taraf da ateş etmiyordu ve ortalığa korkutucu bir sessizlik hakimdi.

Ama bu pek uzun sürmedi. Kanatlardan ileriye sokulan Trumph zırhlısının Türk orta bölge topçularına ateşe başlamasıyla, saat 11.15’de sessizlik bozuldu. Agamemnon ve Prince George da, orta bölge topçusu sindirme ateşine katıldılar. Şimdi orta bölge Türk topçuları da ateşe cevap veriyorlardı.

Birinci grubun dört büyük zırhlısı ateşe az sonra, saat 11.30’da başladılar. Bunlar, Merkez Tahkimatı’nı hedef seçmişlerdi ve Qoueen Elizabeth “Anadolu Hamidiyesi”, Agamemnon “Rumeli Mecidiyesi”, Lord Nelson “Namazgâh” ve İnflexible de “Rumeli Hamidiyesi”ni hedef almışlardı.

Ve kulakları sağır eden müthiş gümbürtü ancak şimdi başlamıştı. Queen Elizabeth’in 38 cm.lik topları ortalığı cehenneme çevirirken uzaklarda, Çanakkale şehri çevresinde sanki tepeler kaynıyor, yer gök toz toprak içinde havalara savruluyordu. Sonradan tarihlere “18 Mart Deniz Savaşı” olarak geçecek ve Birinci Dünya Savaşı’nın kaderinde çok önemli bir yer tutacak Büyük Savaş başlamıştı.

İşin hazin tarafı, Merkez Tahkimatının çakılı büyük toplarının derin bir suskunluk içinde hiç sesini çıkarmayışıydı. Çünkü onların kolu henüz bu mesafeye erişemiyordu. Bu sırada düşmana ateş eden sadece ortadaki küçük topçuydu. Bunlar yer değiştirerek görevlerini yerine getiriyorlar, düşmanın derinlikteki Merkez Tahkimat topçusunu rahatça dövmesini engelliyorlar ve ateşleriyle düşman mayın tarama gemilerinin ileri sokulmasını önlüyorlardı.

DÜŞMAN KUVVETLERİNE AİT DEV DONANMA DEV TOPLARLA ATEŞ YAĞDIRIYORDU

Sevgili okurlar,

Dört büyük zırhlının korkunç yaylım ateşi dakikalarca ve hızını arttırarak devam etti. Şimdi gemiler hızı kesmiş, akıntıyı karışlayacak bir yolla hareketsiz kalmışlardı. Orta bölgedeki küçük çaplı Türk topçuları ile donanmanın iki kanadındaki muhriplerin çarpışmasını saymazsak, büyükler, yani zırhlılarla Merkez Tahkimatının ağır topçuları arasında sanki tek yanlı bir kavga vardı: Dev itilaf donanması olanca gücü ile insafsızca vuruyor, Türk tarafı sanki sinmiş, susmuş, darbelerden kendini korumaya çalışıyordu.

Amiral De Robeck otuzbeş dakika kadar süren bu tek taraflı bombardımanı yeterli görmüş olacak ki, geride sessizce bekleyen ikinci grubun ileriye geçmesi için emir verdi. Fransız Amirali komutasındaki dört Fransız zırhlısı saat 12.00 sıralarında harekete geçti. Gaulois, Charlemagne soldan, Bouvet, ve Suffren sağdan birinci hat İngiliz zırhlılarını geçerek ileriye yanaştılar. Fransızlar şimdi Merkez Tahkimatındaki ağır Türk topçularının etkili menziline girmiş, onlara 7-8 kilometre yaklaşmıştı. Bu yakınlık en güneydeki Mesudiye ve Dardanos tahkimatına göre 3-4 kilometreye kadar inmekteydi.

İşte asıl kıyamet de bu saatte, yani saat 12.20 sıralarında koptu… O zamana kadar Dev itilaf donanmasının yoğun ateşine ve aldıkları darbelere rağmen rağmen suskun kalan Türk ağır topçuları birden ateşe başladılar. Ölümcül mücadele asıl şimdi tüm dehşetiyle sahnedeydi. Dünyanın en büyük gemilerinden oluşan dev donanma kuvvetleri ile elindeki daha küçük toplara ve kısıtlı imkânlara rağmen vatan savunması gayreti içesinde olan Türk topçusu arasında karşılıklı yaygın ateş başlamış devam ediyordu.

Öne geçen dört Fransız ve arkasındaki dört İngiliz zırhlısının ağır topları hep birden gürlüyor, Çanakkale ve çevresindeki tabyalarda mevzilenmiş Türk topçuları da etrafına düşen dev toplara aldırmadan tüm gücüyle yükleniyordu.

Türk ağır topçusunun aniden ateşe başlamasını bir İngiliz savaş muhabiri sonradan şöyle anlatacaktı:

“Türklerin uzun süre ateşlerimize karşılık vermemesi hepimizi şaşırtmıştı. Fakat tam 12.20’de bir anda kendimizi müthiş bir ateş yağmuru içinde bulduk. Bir Türk mermisi İnflexible zırhlısının prova direğini parçaladı ve güvertede yangın çıkardı. Üç dakika sonra ikinci mermi taretlerden birisini parçaladı. İki dakika geçmeden güvertede üç mermi birden patladı. Bu tarihi öğle vaktinin her dakikası, hatta her saniyesi korkunçtu. Bir başka mermi kontrol kulesini parçaladı ve geminin ateşlerini idare eden Yarbay Werner ağır yaralandı. Türkler bu güzel geminin mesafesini iyi kestirmişlerdi.

Saat 12.27’de prova çanaklığının gemiden uçtuğunu gördüm. Toplarla irtibat tamamen kesildi. Diğer gemilerde de hasar fazlaydı. Queen Elizabeth top ambarı tam isabetle hasara uğradı, ikinci mermi vinçlerini parçaladı, bir üçüncüsü de ön bacasında koca bir delik açtı.” (5)

DÜŞMAN GEMİLERİ BİR KAÇ DEFA ARKA ARKAYA VURULUYORDU

Sevgili okular,

Savaş Türk’ün genetiğinin hücrelerine bile işlemişti. Savaş Türk’ün elinde eşşiz bir sanat şahaserine dönüşüveriyordu. Türklerin eline kılıç versen kılıç ustası, uçak versen onu en iyi kullanan usta pilot, Dev topları versen en kısa sürede mucizevi bir şekilde onun da ustası oluyordu. Türk topçuları ellerindeki pekte fazla olmayan sayıda top mermisi ile bu gün bile şaşılacak derecede olağanüstü atışlar yaparak düşman gemilerine üst üste isabet sağlıyorlardı.

Dakikalar ilerledikçe birinci gruptaki Fransız, hem de ikinci gruptaki İngiliz zırhlıları ölümcül yaralar aldılar.

Fransız Bouvet zırhlısının, özellikle Rumeli Mecidiyesi’nin ateşleriyle direkleri ve bacası parçalanmış ve gemi sancak tarafına yatmıştı. Fransız Gaulois ve Charlemagne’da da hasar vardı. Fransız Suffren zırhlısına da 14 dakika içinde 14 mermi isabet etmiş, gemide yangınlar çıkmıştı.

Deniz yer yer suya düşen ağır mermilerin fışkırttığı su sütunları ile kabarıyor, uzaklardaki sırtlar, toz, duman ve alevler içinde zaman zaman kayboluyordu. Deniz ve kara sanki birbirine karışmıştı. Çanakkale şehri ve karşısındaki Kilitbahir köyü yanmaktaydı. Buna rağmen dev itilaf donanması mekanik dev toplarıyla olanca gücüyle sağanak ateşine devam ediyor. Türk tabyaları da aynı şiddettte karşılık veriyordu.

İtilaf Kuvvetleri taraf zırhlı kalkanların ardında, Türklerse taş ve toprak gerisinde açıktaydı…

Bir taraf yeni ve seri ateşli toplara sahipti, diğeri daha eski ve çoğunlukla adi ateşli toplarla dövüşüyordu. Örneğin en mükemmel bir Türk ağır topu bir mermi atana kadar, yeni kızaktan inmiş Queen Elizabeth mekanize bir şekilde altı dev mermiyi arka arkaya atabilmekteydi. İtilaf Kuvvetlerinin 276 topuna karşılık Türklerin 78 topu bulunmaktaydı. (6) Düşman kuvvetlerinin atış hızı hesaplandığında onların her 15-20 mermisine karşı Türkler ancak 1 mermi ile cevap verebiliyordu.

Üstelik Düşman kuvvetlerinin elindeki bol cephaneye rağmen, Türk kuvvetleri ellerindeki kısıtlı cephaneyle rağmen isabet ettirici atışlar yapacak şekilde bunları kullanmak zorundaydı. Üstelik Türklerin topları değişik cins ve marka olduğundan birinin mermisi diğerine uymuyordu…

Topçulara Türk donanmasının yardımı pek düşünülemezdi. Onları bu korkunç düşman donanmasının karşısına çıkarmak ve daracık Boğaz’a sokup Türk topçularına yardım edin demek, Yavuz gibi bir modern gemi de olsa, onları gözden çıkarmak olurdu. O halde ne yapılacaksa, Boğaz’ın iki tarafına ve Çanakkale çevresine mevzilenmiş bu topçu ile yapılacak, Boğaz ve dolayısıyla başkent ancak bu topçu ile savunulacaktı…

Bu durum, İngiliz Generali Oglander’in sonradan yazdığı resmi İngiliz Harp Tarihi’nde şöyle anlatılacaktı:

“Türklerin şiddetli ve sıhhatli ateşine rağmen taarruz başlangıçta güzel gelişti. Türk ağır toplarının ateşi hala şiddetini korumakla beraber, tahkimatlar hemen hemen susmuş gibiydi. Topçular toplarından ya uzaklaştırılıyor veya kendileri çekiliyorlardı. Tahkimatlar yer yer enkazla doluyor, toplar bu yıkıntıların altında kalıyordu. Gemilerden birçoğu arka arkaya isabetler aldıkları halde, tahkimatların birinden atılan iri bir mermi ile fena bir surette delinen Gaulois’den başkası ağır surette sakatlanmamış olduğu gibi, bu zamana kadar olan kayıp da yok sayılabilirdi.” (7)

Dev itilaf donanması mayın tarama faaliyetlerini başarıyla yürütmüş, öne dik iki sıra mayını temizleyebilmişlerdi. Amiral De Robeck, derinlikte mayın olup olmadığını henüz bilmiyordu. Amiral Carden’in aniden rahatsızlanması üzerine, mayın tarama faaliyetleri aksamıştı. Ancak biraz sonra ileriye sürülecek mayın tarama gemileri meydana çıkaracak ve eğer varsa onları da toplayacak, donanmanın önünü açacaktı. Hele hele Amiral De Robeck’in ve hiç kimsenin Nusrat mayın gemisinin, mayınlardan temizlenmiş alana gizlice yeni mayın döktüğünden haberi yoktu. (8)

Nitekim Buve biraz önce aldığı yaralar sebebiyle yoğun ateşini kesmiş, kendisini kurtarmak için Boğaz’dan dışarı çıkma manevrası yaparken, 7 Mart günü döşenen mayınlardan birine çarpmıştı. Bir kaç saniye içerisinde bütün gövdesi denize yattı. Önce baş taraf, sonra gerisi yok oldu gitti.

Nusrat mayın gemisinin başarıyla döşediği 26 mayın düşmanın başının belası haline geliyordu. Sufren ve Şalman zırhlıları, bu mayınların içerisinden bir türlü kurtulamıyorlardı. Goluva’da, mayına çarpmış, Tavşan Adası’na kadar sürüklenmiş ve karaya oturmuştu.

Olayın tanıklarından İngiliz muhabiri alan Moorehead’in “Bir tabak, suda nasıl kayıp giderse, o da öylece kayıp gitti” diye anlattığı koca zırhlının böyle göz açıp kapayana kadar yok olması inanılır gibi değildi. Görenler, gözlerine inanamıyordu.

Bouvet’nin su yüzünde kalabilen birkaç personeli yakındaki gemiler tarafından kurtarılırken, Türk topçusunun o bölgedeki ateşlerini başka tarafa kaydırması, gurur verici bir durumdu. İndirilen sandallar bu sebeple, denizde çırpınanları rahat bir şekilde toplama imkânı buldular. (9)

Bir başka Fransız zırhlısında, “Gaulois”da görev yapan Doktor Yüzbaşı Laurent Moreau, anılarında “Gök gürültüsünü andıran top sesleri arasında Boğaz’dan içeri girdik ve mavi gökle lacivert denize bir defa daha baktıktan sonra geminin altına, savaş yerine iniyorum” diye saat 12.00 sıralarında gemisinin savaşa girmesini anlatır. Sonra savaş şiddetlenir ve yaralılar gelmeye başlar. Arkasından saat 14.30 sıralarında gemi, Türk topçusundan isabetler alır ve mermilerden biri su kesimi altında büyük bir yara açar:

“Çok şiddetli bir patlama işitildi. Dünyamız, gemimiz iliklerine kadar sarsılıyor. Anlaşılan önemli bir yara aldık. Dışarıda elektrik dairesine giden yolda telaş var. Cephanelik de o tarafta. Biri bağırarak cephaneliğin sular altında kaldığını haber veriyor” diye anılarını sürdürür. Ortalığı sular kaplamıştır. Yaralıları güverteye taşırlar güvertede, o zamana kadar gemide hiç görmediği birine rastlar.

“Gözleri sabit bir noktaya dikilmiş, gözbebekleri iri iri. Yanaklarından kan lekeleri ve ağzının kenarlarında beyaz köpük var. Üniforması da sırılsıklam. Kim olduğunu soruyorum, cevap vermiyor. Birisi alçak sesle:

-Bouvet mürettebatından, diye cevap veriyor.

-Bizim gemide ne işin var, diyorum.

-Bouvet alabora olup battı, diye cevapladı ve Bouvet’in 700 kişilik mürettebatının, daha dün bizi ziyarete gelen o genç subaylar da dahil, sulara gömülmüş olduğunu öğrenerek kahroluyorum.

Kurtulanlar bir avuç asker, sırtlarına örtülen battaniyeler altında titreşiyorlar. Birinin yüzerken kolu çıkmış, öbür eliyle kolunu tutmuş, yüzüme bir bakışı var ki!..” (10) (Gaulois de güçbela savaş alanını terkedecek ve Boğaz’dan çıktıktan sonra küçük bir ada olan Tavşan adasında baştan kara edip karaya oturarak batmaktan zorlukla kurtulacaktı.)

Evet, Doktor Yüz başı Moreau’nun da anlattığı gibi. Bouvet batmıştı ve büyük donanmanın büyük yüzer kalelerinde – Gaulois’de olduğu gibi – ağır yaralar vardı.

Kuşkusuz Türk tarafında da kayıplar vardı. Toplardan bazılar isabet alarak saf dışı kalmış, bazıları arızalanarak ateş edemez hale gelmiş, bazıları da toz toprak altında kalmıştı. Telefon telleri de yer yer koptuğundan, toplarla gözetleme ve komuta yerleri arasında bağlantı sağlanamıyor, bu da ateşe devamı engelliyordu. Bu sebeplerle saat 14.00’e doğru Türk ağır topçusunun ateşlerinde bir yavaşlama sezilmekteydi.

Türk topçusundaki bu ateş azalması Amiral De Robeck’i ümitlendirdi. Herhalde de savunmanın beli kırılmıştı. Öyleyse, daha fazla beklemenin gereği yoktu. Mayın tarama gemilerine muhriplerin korumasında ileri çıkmaları için emir verdi. O da yetmedi, üçüncü grubu -planlanan zamandan 1.5 saat evvel- ön saftaki Fransızların yerini almasını bildirdi. Bunun üzerine gerideki üçüncü grup İngiliz zırhlıları ileriye yanaşmak, öndeki Fransız zırhlıları onlara yer açmak üzere büyük bir çark hareketiyle çekilmek üzere hareket geçtiler.

Karşılıklı top atışları şiddetle devam ediyordu. Saat 16.00’ya doğru birinci gruptan olan ve sabahtan beri topçu ile çarpışırken bir hayli yara alan İngiliz “İnflexible” zırhlısının bir mayına çarptığı ve geminin tehlikeli bir şekilde yana yatmaya başladığı görüldü. İnflexible perişan bir haldeydi ve geriye çekilerek kendini kurtarmaya çalışıyordu.

Arkadan, daha on dakika geçmeden aynı felaket, üçüncü gruptan İngiliz “İnflexible” zırhlısının başına geldi. O da saat 16.10 sıralarında yine Nusrat’ın mayınlarından birine çarpmıştı. Bu patlama sonunda geminin orta bölmesi parçalanmış ve makina dairesine de su dolduğundan gemi hareketsiz kalmıştı. Amiral De Robeck Ocean zırhlısının süvarisine, İrressistible’i yedeğe alıp geriye götürmesini emretti. Ama gemi yedekte çekilip götürülecek durumdan çıkmıştı. Amiral gemisi Queen Elizabeth’e alındı ve hareketsiz kalan gemi, geceleyin kurtarılmak üzere terk edildi. Fakat buna imkân bulunamayacak ve İnflexible kolay bir hedef haline geldiğinden Türk topçularının ateşleriyle az sonra sulara gömülerek gözden kaybolacaktı.

Amiral De Robeck Türk topçusunun, hiç sanıldığı gibi öyle kolayca ezilecek “Hasta Adam”ın bir “Hasta Topçusu” olmadığını Türklerin elindeki az sayıdaki Mayınları yerleştirirken bile savaş tekniklerini ve hesaplarını ne kadar iyi yaptığını anladığında artık çok geçti.

Bu koşullarda harekâta devam etmek eldeki kalan tüm donanmanın da mahvına sebep olabilirdi… İngiliz ve Fransızlar için artık çekilmekten başka hiçbir çare kalmamıştı.

Amiral De Robeck daha fazla beklemeden doğru karara vardı ve emrini verdi:

“Donanma savaşı kesecek ve üslerine çekilecekti.”

Bu sırada saat 17.50’yi gösteriyordu ve savaş başlayalı 6.5 saat olmuştu. Büyük armada içinde gruplar birbirine karışmış, düzen kaybolmuştu. Öne geçmiş olan üçüncü grupla ortadaki ikinci grup, arkadaki birinci gruptan ateş desteğinde geriye doğru sıyrılmaya ve topçu – mayın cehenneminden kurtulmaya koyuldular.

O tarihe kadar dünyanın gördüğü en büyük silah gücüne ve gemilerine sahip donanma, toz toprak içinde kalmış iman gücüyle savaşan Türklerin karşısında yenilgiyi kabul etmiş geri çekiliyordu…

Ama işe bakın ki, De Robeck’in talihsizliği yine de sonra ermemişti. Çekilme emrinden 15 dakika sonra İngiliz “Ocean” zırhlısı, Rumeli Mecidiye Tabyası’ndaki Seyit Onbaşı’nın ateşlediği top ile dümen donanımından vurulduktan sonra Nusret mayın gemisinin döktüğü mayınlardan birine çarpan gemi hızla boşaltıldı. Türk topçusunun atışlarıyla sürekli yara alan Ocean gemisi bugün Çanakkale Şehitler Anıtı’nın bulunduğu, Eskihisarlık diye bilinen yerin karşısında sulara gömülecekti.

1915 yılı Mart ayının o perşembe günü Akşam karanlığı Çanakkale Boğazı’nın bulutsuz göğünü ağır ağır karartırken, yenilmez kabul edilen muhteşem donanma hırpalanmış, yaralanmış, üç büyük zırhlısını geride bırakmış, o cehennem Boğazı’ndan uzaklaşmaya çalışıyordu. En arkadan çekilenler Queen Elizabeth ve Lord Nelson, o hınçla Türk bataryalarına en ağır toplarıyla ateş kusmaktaydılar..

Son toplar da sustuktan sonra etrafa derin bir sessizlik çöktü. Sabahkinden farklı olarak bu sefer sevinç Türkler tarafında, gam ve kasvet düşman saflarındaydı.

Öğle saatlerinde başlayıp akşama doğru biten bu bir günlük Boğaz savaşında, savaşa büyük ümitlerle başlayan büyük donanmanın kaybı, bu gamı artıracak bir boyuttaydı, çünkü o da büyüktü.

Fransız Bouvet, İngiliz İnflexible ve Ocean zırhlıları batmış, İngiliz İnflexible, Agamemnon ve Fransız Suffren, Gaulois zırhlıları görev yapamayacak şekilde ağır hasara uğramıştı. Bu, donanmanın savaş gücünün üçte biri gibi önemli bir orandı. Ayrıca 2 muhrip ve 7 mayın tarama gemisi de batmıştı. Donanmanın asker kaybı da 900 kişiyi bulmaktaydı. (11)

Türk tarafının kaybına gelince: Bugünkü savaşta 58 şehit ve 74 yaralı verilmişti. 9 top elden çıkmış, tabyaların tahkimatında ağır hasarlar meydana gelmişti. Çanakkale şehri ve karşısındaki Kilitbahir köyünün bir bölümü yanmış ve yıkılmıştı.(12)

En öndeki iki sıra mayın hattı daha evvelden düşman tarafından temizlenmişti ancak bugün düşman kalan diğer mayınlara sokulamamıştı. Daha ustaca sıralanmış dokuz sıra mayın hattı el sürülmemiş halde duruyordu ve işin ilginç yanı, bunlar hakkında düşmanın kesin bir bilgisi de yoktu.

Bugünkü savaşta erinden komutanına kadar tüm Türkler, burada başkent İstanbul’u ve bütün yurdu savunduklarını biliyorlardı. Düşman donanmasının Boğaz’ı yarıp geçmesinin ne demek olduğunun da bilincindeydiler. Şimdi tüm dünyanın nefesini tutmuş, bu savaşı seyrettiğinin de farkındaydılar. Saf dışı kalana veya mermileri bitene kadar dövüşeceklerdi.

Ve gerçekten de iyi dövüştüler. Merkez Tahkimatını oluşturan bütün topçular, Avrupa yakasındaki Değirmendere, Namazgâh, Hamidiye, Mecidiye ve Anadolu yakasındaki Nara, Mecidiye, Çimenlik, Hamidiye, Dardanos, Mesudiye tabyaları görevlerini hakkıyla yaptılar. Daha güneyde orta bölge topçuları keza aynı şekilde başarılı oldular.

Bir düşman mermisiyle düşen Dardanos Bataryasının Komutanı Yüzbaşı Hasan ve Gözetleme Subayı Üsteğmen Mevsuf ile dokuz er ve Çanakkale’de o gün kahramanca çarpışırken şehit düşenler bunlardan sadece bir kısmıydı. Ve o tarihten sonra, şehitlerin gömülü olduğu Dardanos’un adı “Hasan Mevsuf” şeklinde değiştirilerek, onların kahramanlık öykülerini o zamandan bugünlere taşıyan bir sembol olacaktı.

SEYİT ONBAŞI

Sevgili okurlar,

Avrupa yakasındaki “Rumeli Mecidiyesi” topçu erlerinden “Edremit’li Mehmet oğlu Seyit”in mermi taşıyan vincin bozulması üzerine, savaşın verdiği o coşku içinde 215 okkalık (276 kilo) mermiyi sırtına alarak topa sürmesi -şimdi inanması zor ama Türk kuvvet ve kudretinin örneği birer anı olarak o günlerden bize ulaşacaktı. Bu yiğit adam 1909’da başladığı askerlik görevini 1918’de tamamlayarak terhis oldu ağır işlerle hayatını devam ettirir. Seyit Onbaşı, Yunanlıların İzmir’i, Ayvalık ve Edremit’i işgal etmesi nedeniyle tekrar cepheye çağırılır. Ordunun 26 Ağustos 1922’de başlattığı Büyük Taarruz’a da iştirak eder.

Düşman bu vatan topraklarından temizlenip savaş sona erdikten sonra köyüne döner Seyit Onbaşı. Çoluk çocuğunun geçimini sağlamak için bin bir meşakkatle dağdan odun getirir, odun kömürü yapıp satar. Oldukça fakir olan Koca gazinin madalyası bile yoktur. “Müracaat et sana madalya versinler, maaş bağlasınlar” diyenlere, “Biz madalya için, maaş için dövüşmedik. Ya şehit olacağız ya gazi dedik. Ücretini Cenab-ı Allah’tan bekledik ve Rabbim bize gazilik rütbesini nasip etti” der.

BİR YİĞİT ADAMIN ONURLU DURUŞU

Sevgili okurlar,

Atatürk yurt içi ziyaretleri sırasında Edremit’e uğrar konuk edildiği evde, akşam saatleri sırasında Edremit kaymakamından yörenin sorunları hakkında bilgi alır. Bu sırada Atatürk’ün aklına aniden Çanakkale Kahramanı topçu Koca Seyit Onbaşı gelir. Atatürk, Edremit Kaymakamına:

“Kaymakam bey, kazanız dahilinde oturan bir kahraman olacak, adı Koca Seyit.. Bu kahramanı tanır mısınız? Bana bu kahramanı hemen bulup getirin” der.

Kaymakam bey, emrindeki adamlarına: “Bu yörede bir kahraman Koca Seyit varmış. Her kimse Koca Seyit, derhal ivedilikle bulunacak.”der.

Kocaseyit’in Manastır köyünde olduğu öğrenilince, köyünden alelacele getirmek için hemen manastır köyüne iki jandarma salınır. Namazdan çıkarken de Koca Seyit’i hemen yakalarlar.

Ayağında eskice çarıkları, saçı sakalı uzamış ve kömür tozundan iyice siyahlaşmış ötesi berisi yırtık pırtık giysileri içinde Kaymakam’ın karşısına çıkarılır. Kaymakam Bey, Atatürk’ün çok önem verdiği bu kahramanı bu kılık, kıyafetle huzuruna çıkarmaktan çekinir, utanır. Nahiye müdürüne “Müdür, çabuk senin şu giydiğin esvaplarından, ayakkabından bir takım getir” der.

Seyit Onbaşı Büyük Kurtarıcının ellerine sarılıp öper “Hoş geldiniz, sefa geldiniz Paşa hazretleri” der. Atatürk, Koca Seyit’i çok yakınına oturtur, önce hal ve hatırını sonra da ne işler yaptığını sorar. Odun, kömür işleri yaptığını duyunca Koca Seyit’in üstünü başını tetkik eder ve sorar: “Sen günlük işine bu kılık kıyafetle mi gidersin Seyit Onbaşı?” der.

“Kaymakam bey böyle lüzum gördü paşam. Atatürk’ün yanına eski, kirli kıyafetle gidilmez dedi ve bene müdürün esvaplarını giydirdiler.”der.

Atatürk, Seyit Onbaşıya “İstiklal Savaşı gazilerine verilen madalyadan kendisine de derhal verilmesini isteyeceğini, Ayrıca gazilere bağlatılan maaştan de kendisine bağlatılacağını” söyleyerek “artık biraz rahat edersin” deyince, Koca Yörük Seyit Onbaşı şöyle der. “Paşam çok teşekkür ederim, beni bağışlayın biz madalya için savaşmadık. Maaş içinde savaşmadık. Biz vatanımız için yapmamız gereken görevi yerine getirdik. Bana bir yardımınız olacaksa, sadece kesime çıkan bölümlerde odun keserken ormancıların bana engel olmamalarının sağlanmasını istiyorum çünkü çoluk çocuk sürekli güç durumda yaşıyoruz” talebinde bulunur. Bu konuda Orman memuruna talimat verilir ancak yerine gelen Orman memurları bu talimatı uygulamaz. Ömrü Cephelerde geçen Seyit Onbaşı hamallık yapar bakımsızlıktan hastalanır 1939 yılında yoksulluk içerisinde hayatını kaybeder.

İTİLAF KUVVETLERİNİN BAŞARISIZLIĞI VE BÜYÜK KAYIPLARI

Sevgili okurlar,

İtilaf kuvvetlerinin deniz saldırısı, başarısızlık ve ağır zayiatla sonuçlanmıştı. Takriben 7 saat kadar süren bu muharebeye, 16 dev zırhlı ile müteaddit kruvazör ve torpido muhripleri katılmıştı. 3 zırhlı ile 2 torpido batmıştı. 3 zırhlı da ağır surette yara almıştı.

Savaşa katılan ve sonradan İngiliz resmi harp tarihini yazan General Oglander şöyle diyecekti:

“Pek uygun başlamış olan gün, bu meçhul mayın hattının o olağanüstü ve ortalığı kırıp geçiren başarısı yüzünden, tam bir başarısızlıkla sona erdi. Bu 20 mayının seferin talihi üzerindeki etkisi ölçüye sığmaz.” (13)

Ya, Winston Churchill, bu seferin baş mimarı olan, ama bütün ümitleri yıkılan zamanın genç Bahriye Nazırı?..

O da 15 yıl sonra “La Revue De Paris” dergisinin 1 Ağustos 1930 tarihli sayısında şunları yazacaktı:

“Çanakkale’nin boğaz ağzı tabyaları, Şubat 1915 sonunda, Müttefik filosunun içeri girip Erenköy önlerinde iç tabyaları uzak mesafelerden bombardıman etmelerine elverişli bir duruma getirildikten sonra, bu bölgede mayın aramasına ve yüzer mayınların kontrolüne başlandı. Bu bölge, geceleri bir İngiliz muhrip filotillası tarafından karakol edilmekte ve gündüzün de muharebe gemileri ve uçaklar tarafından gözetim altında bulundurulmaktaydı. Boğazı savunanlar, büyük taarruza bir hazırlık olarak muharebe gemilerinin hemen hergün bu bölgede bulunduklarını görünce, bunları hasara uğratmak amacıyla, burasını mayınlamaya karar verdiler.

Fırtınalı bir günde, 8 Mart 1915 sabahı, İngiliz muhriplerinin geri çekilmiş olduğu bir saatte Nusrat adındaki Türk mayın gemisi, bilinen mayın hatlarının önüne bu yeni hattı kurdu. Bu hat, diğerleri gibi Boğaz’ın orta hattına dikey değil paralel idi. Bu engel, Türklerin elinde son ihtiyat olan demirli mayınlardan ibaretti. Bunun değeri 6-7 bin franktan fazla olamazdı.

1915 yılında bütün Avrupa’da milyonlarca insan bir ölüm kalım mücadelesine girmişti. Büyük taarruzlar yapılmaktaydı. Büyük milletlerin kahramanları korkusuzca muharebeye atılmaktaydılar. 2-3 milyon asker ölü ve yaralı idi. Milletlerin zenginlikleri akıp gidiyordu. 4-5 bin ticaret ve harp gemisi denizlerde hareket halinde idi. Fakat Nusrat mayın gemisinin gizlice döktüğü bu 26 demir kap, harbin devamı ve dünyanın geleceği bakımından diğer bütün gayretlerden daha mükemmel ve daha kesin sonuçlu hedeflere varılmasını sağlamıştır. Bu Türklerin tüm zorluklara rağmen yılmadan verdikleri esaslı ve planlı mücadelenin bir tezahürüdür.”

18 Mart günü Çanakkale boğazının geçilememesi ve dev gemilerin batması ve yara alması İngilizler tarafından başarı ile başlanmış olan Çanakkale harekâtını durduran bir takım psikolojik karışıklıklar doğurdu. Yalnız başına bu engeldir ki, Çanakkale’nin geçilmesini önledi. Ve yine bu engeldir ki, Türkiye’yi bir bozgundan kurtardı ve Birinci Dünya Savaşını 3,5 yıl daha uzattı.(14)

Bu yüzden mağluplar kadar muzaffer Avrupa da sarsıldı. Kendilerini Fransa, Flandern, Polonya, Galiçya, Balkanlar, Filistin, Suriye ve Kuzey İtalya topraklarının örttüğü milyonlarca insan, düşmanlarının kurşun ve gülleleriyle değil, 18 Mart günü Çanakkale Boğazında Kahraman Türk askerinin muhteşem direnişi nedeniyle bitemeyen savaş sebebiyle yok olup gittiler”

AMİRAL DE ROBECK, YENİLGİYİ KABULLENMEMEKTEDİR

Sevgili Okurlar,

Üç zırhlısını kaybeden, kolu kanadı kırık halde adalardaki üslerine çekilen donanma komutanı Amiral De Robeck, yenilgiyi kabullenmemektedir. Daha o gece, Limni’nin Mondros Limanındaki karargâhından Londra’ya gönderdiği mesajda, savaşı ve kayıplarını sıraladıktan sonra, “Havanın uygun olduğu ilk fırsatta, mayınları temizleme ve Boğaz’ı zorla geçme işine kalındığı yerden devam edeceği”ni bildirir.

İlk aldığı haberlerle tarifsiz bir üzüntüye kapılan Churchill, bu aldığı mesajla yeniden hayat bulmuştu. “Öyle ya, büyük donanmanın ağır bir yenilgiye uğradığı, kendisini çekemeyenlerin abartmasından başka bir şey değildir. Türkler de kuşkusuz ağır kayıplara uğramışlardı ve hepsinden önemlisi, cephanelerinden çoğunu da sarf etmiş olmaları gerekirdi. Ümitsizliğe kapılmak, iradesi zayıf olanların işiydi. O da Amiral De Robeck gibi düşünüyordu ve bundan sonra ilk fırsatta yapılacak ikinci bir taarruzla boğaz açılacaktı.”

Churchill’in cephane konusundaki düşünceleri, bir bakıma doğruydu. Türk topçusu elindeki cephanenin üçte birini harcamış ve ancak iki günlük cephanesi kalmıştı. Ağır topların bazıları için bu, daha da kritikti. Üç topun hiç mermisi kalmamıştı, bazılarının da elinde ancak 18-50 mermi bulunmaktaydı. (16)

Amiral de Robeck, Amiral R. Wemyss’e 18 Mart 1915 akşamında çektiği telgrafta Çanakkale’de uğradıkları felaketi şöyle açıklıyordu. “Yarın benimle görüşmek üzere Bozcaada’ya gelmenizi rica ederim. Bugün gerek yüzen mayınlardan, gerek sahillerde inşa olunmuş torpido kovanlarından atılan torpil isabeti alarak batan gemilerimiz dolayısı ile felaketli bir gün yaşadık”

SON HAÇLI SEFERİ

Sevgili okurlar,

Çanakkale savaşını baştan sona yakından takip eden İngiliz gazetesi “Sunday Times”ın muhabiri E.Ashmead Bartlette, yazılarında bu harekâta bir Haçlılar havası verecek kadar ileri gider:

“Son Haçlı Seferi’nden beri ilk defadır ki Batı böylesine büyük kuvvetlerle Türklere karşı savaşa girişmiş bulunuyor. Hristiyanlık alemi, Fatih Sultan Mehmet’in 29 Mayıs 1453 uğursuz tarihinde, Bizans İmparatorluğu’na indirmiş olduğu şiddetli darbenin öcünü almak için toptan harekete geçmiş bulunuyor.

Birkaç gün içinde kanlı savaşlarla karşılaşacağız. Bu öyle kanlı bir savaş olacaktı ki, sonunda Ayasofya ya Hristiyan âleminin eline geçecek; yahut da Hilal, üst ve başları kanlara bulanmış Yeniçeri askerinin başında olarak 29 Mayıs 1453 uğursuz tarihinde İstanbul’a zaferle girdiği günden daha fazla şan ve şerefe kavuşacaktır.

Geçmişteki Haçlı Seferleri, başarı bakımından o kadar kayda değer şeyler değildir. Hâlbuki bu sonuncu Haçlı Ordusu, bir zamanlar Viyana kapılarından Kudüs’e kadar uzanmış olan eski Osmanlı İmparatorluğu’nun her köşesinde kemikleri dağılıp kalmış olan ortaçağ şövalyelerinin öcünü alacaktır.

Tarihimizin en büyük olay olarak kaydedeceği bir kumarı oynuyoruz. Eğer bu kumarı kazanırsak çok büyük bir servet elde edeceğiz ve harbin sonuna yaklaşacağız. Eğer kaybedecek olursak Batı’daki yerimiz maddeten bir sarsıntıya uğramayacaksa da, manevi yenilgimiz Müslümanlar arasında gürültülü akisler yapacak ve aynı zamanda mücadelenin uzaması için düşmanlarımızı yüreklendirecektir.”

SALDIRI TEKRAR BAŞLAYACAK

Sevgili okurlar,

Amiral Robeck, en geç 4 gün içerisinde harekâtı yenilemek için hazırlıklara girmek istiyordu. İngiltere’den gerekli “olur”u aldı. Churchill ve Fisher, İstihbaratın ele geçirdiği, Alman Kayzeri’nin şifresi çözülmüş bir mesajını okuyunca iyice hırslandılar. Fisher, “Yarın’da 6 gemi kaybedebilirim, ancak saldırı başlıyacaktır” dedi. Londra’da, Deniz Bakanlığı ise bir yenilginin yaşandığı kanaatinde değildi. 18 Mart günü söz konusu olan kayıpların savaş öncesi yapılan tahminler doğrultusunda olduğu, bu yüzden planda bir değişiklik yapmasına gerek olmadığı ve Türklere toparlanmaları için fırsat bırakmadan harekata devam edilmesi kanaatindeydi. Bunun üzerine Bahriye Nazırı Churchill, amiralliğin harp komitesini toplantıya çağırdı ve şu teklifte bulundu: “Derhal Robeck’e telgraf çekelim ve taarruza hiç vakit geçirmeden başlamasını söyleyelim” (17)

Ancak bu telgraf hiç çekilmedi. Çünkü Lord Fisher bu konudaki kararın De Robeck’e bırakılmasında ısrar etti. Amiral de Robeck ise başlangıçta mağlubiyeti kabul etme taraftarı değildi ancak geçen saatler içerisinde aldığı yeni haberler doğrultusunda tereddüt etmeye başladı(18) .

AMİRAL DE ROBECK, TIPKI SELEFİ AMİRAL CARDEN GİBİ KORKMAYA BAŞLAMIŞTI

Sevgili okurlar,

18 Mart gecesi, İngiltere’de, alınan istihbaratlarla bayram yapılırken Amiral de Robeck, tıpkı Amiral Carden gibi üzüntü ve korku içerisinde kıvranmaya başladı. Daha güçlü yeni ve Boğaz geçilene kadar sürecek bir taarruz fikri yerini kOrku ve endişeye bırakmaya başladı. İtilaf kuvvetlerinin dev gemilerinin alabora oluşu veya boğazın sularına gömülüp gitmesi, gün boyu yaşanan hayal kırıklıkları gözünün önünden gitmiyordu.

Çok kıymetli yüzlerce subay ve asker daha ne olduğunu dahi anlamadan gemilerle birlikte suya gömülmüştü. 6 ay hazırlıktan sonra çok rahat bir şekilde geçileceğine inanarak geldiği Çanakkale’de, cehennem ateşinin ortasında kalmış donanmasını zor kurtarmıştı. Amiral Robeck, savaş sonrası yeniden saldıracağını İngiltere’ye bildirmişken, o gece yakınlarına “artık işim bitti bu kadar etkili bir savunmanın ve görünmez mayınların karşısında biz bu boğazı geçemeyiz” dedi.

General Hamilton ile yaptığı istişareden sonra yetkilerini General Hamilton’a devrederek çekilme kararını aldı. Ve Kara Orduları Komutanı Hamilton’un da desteğini alarak, Boğaz harekâtının geri bırakılması hususunda İngiliz Hükümeti’ni razı edecek bir rapor hazırladı. İstihkâmların, yalnız büyük gemi topları vasıtasıyla tahrip edilebileceği kanaatinin yanlış olduğunu, Çanakkale’deki mayın tehlikesinin tahmin ettiklerinden daha fazla bulunduğunu ileri sürerek böyle bir harekâtın tekrarına taraftar olmadığını bildirdi.(19) .

Boğaz harekâtına katılacak Müttefik kara kuvvetlerinin komutanlığına atanan İngiliz Generali Hamilton, karaya çıkıp Boğaz’ı işgal etmeksizin -şimdi olduğu gibi- yalnız donanma ile geçmeye çalışmanın mümkün olmadığı görüşündeydi. Ağır kayıplar pahasına yapılsa bile, yeterli kuvvetlerle karadan ele geçirilip Boğaz güven altına alınmadıkça hem Marmara Denizi gibi bir torbaya giren donanma ve hem de arkasından geçip İstanbul’a karşı harekâta girişecek olan kara kuvvetleri, tehlike içinde olacaklardı.

Diğer yandan Harbiye Nazırı Lord Kitchener’in de ayağı iyice suya ermişti. bu iş, donanmanın yalnız başına yapacağı bir iş değildi…

Hükümet, neticede Amiralin görüşünü destekleme kararı aldı. Ancak Churchill, bu karara sert muhalefette bulundu. Ona göre İstanbul, üç beş mayının arkasındaydı. Doğruydu; ancak İngilizler o mayınları aşacak cesareti bir türlü bulamadılar. Bunun üzerine Çanakkale Boğazı’na yalnız denizden hücum planı 23 Mart’ta resmen terk edildi(20)

TÜRK KUVVETLERİNİN DURUMU

Sevgili Okurlar

Türklerin mayın stoku öylesine tükenmişti ki Türkler, Rusların kendilerine karşı kullandıkları mayınları toplayıp Boğaz’a döküyorlardı.

İstanbul’da tam bir moral çöküntüsü başlamıştı. Söylentiler ve panik arasında, şehrin boşaltılmasına girişildi. Devlet arşivleri ve bankaların altın stokları güvenli yerlere gönderildi. Padişah ve yabancı diplomatik koloni için özel trenler hazırlandı. Enver Paşa, İstanbul’da kalarak kenti savunmak için bir takım hazırlıklara girişti. Ancak panik havasında, neyin doğru neyin yanlış olduğu bilinmiyordu. Çanakkale geçilmemişti ancak, mühimmatımızın çoğunu tüketmiştik.(21) (Yeni bir itilaf Devletleri saldırısına daha dayanma konusunda çok çelişkili bilgiler bulunuyor)

Amiral Robeck, gemisinde savaştan çekilme kararı verirken onun bu kararından habersiz olan Türk. Komutanlar, büyük topların tahrip olması ve mühimmatın azalmasının üzüntüsüyle yeni bir saldırıda son mermilerini atıp, kıyı tabyalarından ayrılacak şekilde son konuşlanmaya hazırlanıyorlardı

Robeck, savaşa bir iki gün gün daha devam etseydi, rahatça çalışan mayın tarama gemileri, yeri tespit edilen mayınları bir kaç saat içerisinde temizleyecek ve gemilerin geçeceği yollar açılacak mühimmatı tükenecek Türk kuvvetleri de Boğazdan geçilmesine engel olamayacaktı.

Aslında Robeck’i korkutan, hiç ummadığı bir mukavemetle karşılaşması oldu. Yıllardır kefenini biçtikleri, bir hafta öncesine kadar paylaşım kavgası verdikleri “Hasta Adam”ın bu hesap edilemeyen direnişi, önce Robeck’i sonra da İngiliz Hükümeti’ni korkutuyordu.

İNGİLİZ VE FRANSIZLAR BU KADAR BÜYÜK KUVVETLERLE GELDİKLERİ ÇANAKKALEDE NEDEN YENİLDİLER?

Sevgili Okurlar,

Kanımızca, gerçekten de Müttefikler stratejik bir hata içindeydiler. İlkin, Çanakkale’de bir cephe açıp açmamakta tereddüde düşmüşler, arkasından donanma ile mi, yoksa hem donanma hem kara kuvvetleri ile mi derken, bir hayli zaman kaybetmişlerdi.

Sonra, kara kuvvetlerini de katmaya karar vermişler, Ancak bunları Çanakkale Boğazı’nı ele geçirmek için değil de İstanbul’u işgal için kullanmayı planlamışlardı. Üstelik bunda da geç kalmışlardı. Çünkü 18 Mart günü Limni ve Bozcaada’da ancak iki tümene yakın az bir kara kuvveti hazırdı, diğer yol hazırlığındaydı. Düşünmeli ki, kara kuvvetlerinin komutanlığına atanan General Hamilton bile karagâhı ile 18 Mart harekâtından ancak bir gün önce Limni’ye gelip komutayı eline alabilmişti.

Karar vermede tereddütler, hedef saptamada yanlışlıklar, yarım tedbirler, uygulamada gecikmeler… İşte bunlar, böyle önemli bir savaşa başlarken, hiç yapılmaması gereken hatalardı.

Ayrıca savaştan önce Osmanlı donanmasında danışmanlık yapmış olan İngiliz Amirali Limpus’un tüm karşı koymasına rağmen harbin daha üçüncü günü Müttefik donanmasının Çanakkale Boğaz tahkimatını topa tutması da bir hataydı.

Çünkü bu, Türk Genelkurmayına bir uyarı olmuş ve o günden sonra Boğaz savunması hazırlıkları Almanların da yardımıyla hızlanmıştı.

O güne kadar Çanakkale Boğazı’na karşı büyük çapta bir deniz ve kara Harekatı’na ihtimal vermeyen Enver Paşa ve Alman danışmanlar, bundan sonra toparlanmışlar ve gerek deniz, gerekse karada önlemler almaya başlamışlardı.

Yerli ve yabancı askerler “Eğer Müttefikler ister yalnız donanma ile ve daha iyisi hem donanma ve hem kara kuvvetleriyle ortaklaşa bir harekâta, Türklerin toparlanmasına fırsat vermeden, harbin başlangıcından girişselerdi başarırlardı” konusunda hemen hemen görüş birliğindedirler.

Türklere göre bir kaç misli daha büyük imkana teknolojiye ve askeri güce sahip İtilaf devletleri Türkler mukavemet edecek kuvvetleri oluşturmadan saldırıya geçememenin bedelini ödüyorlardı.

ÇANAKKALE YENİLGİSİ CHURCHİLL’İN SİYASİ HAYATINA DARBE VURMUŞTU

Sevgili Okurlar,

İliaf Donanmasının büyük hezimeti, Churchill’in, o ateşli maceranın zorlamasıyla meydana gelmişti. Nitekim gelecek vadeden genç politika Churchill’in yıldızı bu yenilgiden sonra kararacak ve iki ay sonra 26 Mayıs 1915’de Bahriye Nazırlığından çekilmek zorunda kalacaktı. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki 1923 seçimleri sırasında halk tarafından “Biraz Çanakkale’den söz açsana!..” diye protesto edilecek, seçimi kaybedecek ve bundan ancak 25 yıl sonra İkinci Dünya Savaşı’na kadar bir daha yönetime gelemeyecekti.(22)

Birinci Dünya Savaşı’ndan sora yazılan Avustralya resmi harp tarihi Churchill için şöyle diyecekti:

“Churchill’in hayal gücünden yoksun olması… Sıradan birinin topçuluktan habersiz olması…. Genç bir heveslinin daha yaşlı, daha ağır işleyen kafaları kandırması…. İşte böylece Gelibolu trajedyası doğmuştur…” (23)

Ve bu trajedya, Churchill’in olduğu kadar Müttefikleri de zor durumda bırakmıştı. Nasıl olmasın ki, dünyanın en güçlü ülkeleri en büyük donanmaları ile Hasta Adam’ın boğazına sarılmışlar, fakat yumruğu yiyip tersyüzü gerilemek zorunda kalmışlardı.

ÇANAKKALE ZAFERİNİN YANSIMALARI

Sevgili Okurlar,

Dünya şimdi hayretler içindeydi. İstanbul’a çıkmak için Odesa’ya yığdığı kara kuvvetleri de donanmasıyla Çar 2. Nikola’nın eli böğründe kalmıştı. Dolayısıyla Odesa’daki Rus Kuvvetleri komutanı General İstomin de keder içindeydi, İstanbul fatihi olmak şansını yitirmişti. Hani, Müttefik donanma Marmara’ya girecek, korktukları Yavuz başta olmak üzere Türk donanmasını ezecek, o da elini kolunu sallayarak Karadeniz’i aşıp İstanbul Boğazı’na çullanacak, milletin yüzyıllardır hasretle ve ümitle beklediği İstanbul ve Boğazlara sahip olacaktı.

Az önce reddedilmesine rağmen, İstanbul seferinde Müttefiklerin emrine sunmak için üç tümen hazırlayan Yunan Başbakanı Venizelos da şaşkındı. O da Müttefiklerin zaferi ile, harbe girmemek için direnen Kral’a karşı bir üstünlük sağlayacak, ne olursa olsun İstanbul seferine katılacak, Konstantinopol (İstanbul) üzerinde söz sahibi olacaktı.

Donanmanın her an Marmara’ya girmesi ve Osmanlı Sultanının elini kaldırıp teslim olması haberini bekleyen İngiliz, Fransız ve diğer müttefik halkları da hayretler içindeydi. Ruslar, Balkanlılar ve Müttefikler safında harbe girmek için fırsat kollayıp her an zafer haberi bekleyen İtalyanlar, hatta kıtalar ötesinde Amerikalılar, ayaklanmaya hazırlanan Osmanlı egemenliğindeki Arap şeyhleri, velhasıl yakın uzak herkes kulaklarına inanamıyordu: Büyük donanma yenilmişti…

Evet, bu gerçekti, yenilmez sanılan büyük armada ağır bir yenilgiye uğramıştı… Artık Birinci Dünya Savaşı’nın tarihinde kocaman bir “18 Mart 1915 Çanakkale Savaşı” vardı… Harbin gidişini değiştiren, çökmekte olan bir imparatorluğun henüz çökmediğini belirleyen İtilaf Devletlerinin moralini sarsan, Türklere ve müttefiklerine yeni umutlar ve zafer heyecanı veren bir Çanakkale Deniz Savaşı….

Türkler sevinç içindeydi. İstanbul halkında ve yöneticilerde günlerdir süren gerilim bitmiş, heyecanlı telaş yerini zafer çoşkusuna bırakmıştı. Artık ne, kent nüfusunun yarısını oluşturan Rum ve diğer azınlıklar kıyılara yığılıp Müttefik donanmasının ufuklarda görünmesini bekliyor, ne de kimse Anadolu’ya çekilmekten bahsediyordu.

Yalnız İstanbul değil, vatan kurtulmuştu…. Bu, büyük Deniz zaferi tarih boyunca en az kayıpla kazandığımız en büyük savaşlardan biriydi. (24)

Bir İngiliz yazarı o günler için şöyle yazacaktı:

“Avrupa diplomasisinin çıkmazlarında ihtiyatla yolunu arayan ve Avrupa devletlerinin birbirine düşmüş meclislerinde kendi lehinde fırsatlar kollamaya çalışan ürkek Osmanlı, artık yerini dimdik, adeta mağrur ve kendine güvenen, Hristiyan düşmanlarına tam bir aşağılama ile bakan bir kişiliğe bırakmıştı.”(25)

18 Mart Türk zaferinden sonra, çok önemli siyasi bir Fransız gazetesi olan Le temps şunları yazıyordu:

“Boğaz girişindeki müstahkem mevkiler şiddetli bir direniş gösteriyorlar. Topla ve mayınlar, Fransız-İngiliz filolarına ciddi ve acılı kayıplar verdirdilerse de bu, harekâtı düzenleyicileri hiç şaşırtmadı. Şu ana kadar batan ya da yara alan gemilerin sayısı, beklenenin hissedilir ölçüde altına (…) Kara ve deniz güçlerimiz, işbirliği halinde, birkaç haftaya kadar İstanbul’a ulaşacaktır(…). Bugün, aklı başında hiç kimse şüphe etmesin ki, Fransa, İngiltere, Rusya’nın bu ortak harekatı, kesin başarıyla sonuçlanıncaya kadar sürdürülecektir.”

18 Mart günü, Fransızların en önemli kaybı Bouvet adındaki zırhlı gemilerinin batmasıdır. Paris’in ünlü haftalık dergisi L’lllustration, geminin fotoğrafı ile batışını gösteren bir de temsili resim yayınlamıştır. Dergiye göre, Bouvet bir mayına çarparak üç dakika içinde altmış metreden daha derine gömülmüş, çoğu subay 600 askerden sadece 64’ü kurtulmuştur.

Türk Nusret mayın gemisinin bu savaşta, üstün büyük başarısı İtilaf donanmasının hezimetini kolaylaştırdı. Çanakkale geçilemedi. Sonuçta İtilaf Kuvvetlerinin donanması büyük bir zayiat vererek geri çekildi. Bu olay Avrupa’nın ve emperyalizmin yenilmezliğinin abartılmış bir efsane olduğunu pek açık bir şekilde ortaya koydu ve Batının sömürge imparatorlukları bu olayda önemli ölçüde sarsıldı.

Düşman, Çanakkale’ye denizden saldıracak cesareti bir daha bulamadı. Churchil’in Kiçner’in, hayâlleri suya gömülmüştü Türkler,, İngilizler’in vazgeçtiğini görünce, İngilizler’in Gelibolu’ya saldırmaktan başka çareleri olmadığını anladılar. Ve 23 Mart 1915’de, Genelkurmay Başkanlığı’nca Gelibolu’da 5. Ordu kurulmasına karar verildi. Alman Generali Liman Von Sanders, Ordu Komutanlığı’na atandı. Böylece Çanakkale Savaşları veya Gelibolu Savaşları denilen, uzunca bir savaşlar dizisi başlamış oldu. (26)

İtilaf Devletleri hem Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü hızlandırmak ve hem de yardım için Rusya’ya ulaşmak amacıyla Çanakkale Boğazı’nı denizden, bunda muvaffak olmayınca da karadan hücuma geçmişlerdir. Boğazı geçemeyen İtilaf Devletleri yarımadayı işgal ederek Marmara’ya geçmeyi denemişler, ancak Türk askerinin efsaneleşmiş karşı koyuşları ile neticeye ulaşamamışlar ve Çanakkale’den çekilip gitmişlerdir.

ÇANAKKALE DESTANI TÜRK’ÜN BAĞIMSIZLIK VE ONUR SAVAŞIDIR

Sevgili Okurlar,

Çanakkale Savaşları; istilacı güçlere karşı büyük ve asil milletimizin ülkesi, bağımsızlığı, bayrağı ve onuru için neler yapabileceğini Dünya’ya bir kere daha gösterdiği savaşlardır. Çanakkale Savaşları; Tarih boyunca destan yapmaktan destan yazmaya vakit bulamayan yüce milletimizin efsaneler yarattığı savaşlardır.

Çanakkale ismi anılınca ruhumuzu ürperten ulvi duygularla titrediğimizi hissederiz.

Çanakkale Savaşlarının bir diğer önemli sonucu da büyük kurtarıcı ve Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü gerek içerde gerek dışarda bir askeri deha olarak ortaya çıkarmasıdır. Büyük Önder Atatürk daha sonra milli mücadelenin de Başkomutanı ve kahramanı olarak modern Türkiye Cumhuriyeti’nin de kurulmasını sağlamıştır.

Aktüel dergisinin 18 Mart 1992 günlü 36. Sayısında Sefa Kaplan’ın Çanakkale savaşını konu alan bir yazısı var; Yazının başlığı şöyle:

“Çanakkale bir zafer mi? Yasmı?”

Bu yazı da Çetin Altan’ın bir takım görüşlerine de yer verilmiş. Çetin Altan diyor ki: “Bizdeki optik hatalar Çanakkale savaşlarının bir zafer olarak gösterilmesiyle başlar. Alman Genelkurmayının kendi donanmasını rizike etmeden, düşman donanmasını Çanakkale’de bizim 250.000 köylüyü öldürterek durdurması, belki Liman Von Sanders için o sıralar bir zafer idi ama hiç bir Alman’ın burnu kanamadığı bu kanlı plan bizim için tam bir Alman kazığı idi. Her yıl kutladığımız Çanakkale zaferi aslında “Çanakkale Yası” olarak anımsandığı zaman düzelebilir oradaki optik hata. Çünkü 250.000 kişi öldükten sonra İstanbul yine İşgal edildi. Böyle ters sonuçlu zafer nerede görülmüştür? Adına Çanakkale zaferi dediğimiz şey, zafer filan değildir.”

Mehmet Altan ve Ahmet Altan’ın Sevgili Babaları Soy arızalı Çetin Altan böyle zehirler saçtı gitti. Hâlbuki Çanakkale de kurulan 5. Ordu komutanlığına Liman von Sanders’i getiren Alman Genelkurmay başkanlığı değil Enver Paşadır. Sanders’in Kurmay başkanı da kurmay heyetinin çoğunluğu da Türk’tü.

Çanakkale de düşman kayıpları Türk kayıplarından fazlaydı. Bu savaşa katılanlar Türk’tü. Türklerin %90’ı o dönemde köylüydü. Ancak 19.yy boyunca devam eden Türk’e dönük yenileşme çabalarının neticesi olarak yetiştirebildiğimiz eğitimli neslimizi ve subaylarımızı Çanakkale Kara Savaşlarındasavaşta kaybettik. Yani cephe de can verenler 15 yaşının üzerinde lise ve Üniversite öğrencileriydi.

Çanakkale bir silkinişti… Bir uyanıştı. Yüzyıllara meydan okuyuştu. Türk’ün şan ve şeref sahifesiydi… Neticede İstiklâl Savaşı’nı kazanmamıza sebep olan en büyük onur sahifesi, Çanakkale oldu. İstiklâl Savaşı boyunca, Çanakkale hiç bir zaman unutulmadı. Türkler, yedi düvele karşı koyacak imanı Çanakkale’de buldular. 1922 yılında düşmanı denize dökene kadar Çanakkale, en büyük övünç, en büyük ümitti.

Çanakkale’de Türk müdafaası, maddenin ve tekniğin ruh ve kahramanlık önünde, dize geldiği hadisedir. Akıl, mantık, hesap, istatistik, strateji, harp kaideleri, kuvvetler muvazenesi, maddi varlıklar mukayesesi kısacası bir zaferi temin eden her şey, Müttefikler lehine mevcuttu.

Görünen dünyanın en haşmetli kuvvetleri, bitkin, hazırlıksız, yetersiz Türklerin üzerinden, Churchill’in tabiriyle, “Bir çığ gibi geçerek Ruslara ekmek, para, silah, giyecek ve malzeme götüreceklerdi”. Bu imkânlardan mahrum bulunduğu için, sahneye çıkamayan 5’i 6 milyonluk Rus Ordusu, Prusya’yı bir anda insan seline boğarak, Almanya’yı kalbinden vuracak; İkinci Dünya Savaşı’na gerek kalmayacak, dünyanın çehresi değişecekti. Çanakkale Savaşları’nı biz istemedik, biz açmadık. Türkler için bu savaşlar, meşru bir savunma hareketidir. Karşı taraf için ise bu hareket, bir çıkmaz olmuştur. Almanya, iki cephede birden harp etme talihsizliği ile uğraşırken, İngiltere ve Fransa da Ruslarla bütünleşme mücadelesi veriyordu. Almanya, iki Müttefiki ayırıyordu. Tek çıkar yol vardı. O da Boğazlardan geçerek, Ruslara ulaşmaktı.

Geniş bir cephe üstünde, insan kaynakları bakımından üstün Çarlık Rusya’sı, bu büyük cepheleri besleyecek harp endüstrisine sahip değildi. Rusya silah, mühimmat, uçaklar, ağır silah ve mermileri nihayet ilaç, yiyecek bakımından da, batı devletlerinin kaynaklarına bağlanmazsa er geç çökebilirdi. Rusya aç kalırsa, orada açlık tahribatı olurdu. Rusya’da, yarım asırdır ihtilâl hazırıkları yapılıyordu. En büyük mesele bu idi. Rusya’da ihtilâl entellektüellerden asilzâdelere ve subaylara kadar taraftar buluyordu. Rusya bir devdi. Ancak aç kalırsa çökecekti. Günlük top sarfiyatı 45.000 civarındaydı. Rus sanayinin bunu karşılaması mümkün değildi. Cephane biterse asker ihtilâlcilerle birleşerek geri dönecekti. Bu durumda Almanya, sadece İngiliz ve Fransızlarla savaşmak zorunda kalacaktı. Böyle bir durumda savaş kazanılsa da, bitmezdi. Çünkü tamamıyla ezilmeyen bir Alman milleti, bir süre sonra daha güçlü olarak onların karşısına dikilecekti. Nitekim bunların hepsi tecelli etti.

Müttefiklerin kazanmasının tek çaresi, Boğazları geçmekti. Boğazları da geçemediler. Nihayet Rus ihtilâli patlak verdi. Çarlık Rusya’sı devrildi yerine geçen Komünist idarecilerin, savaşacak takati kalmamıştı. Ülke içerisinde sayısız kargaşalık vardı. Rusya’nın geri çekilmesi, savaşın makûs talihini değiştirdi. İngilizler, 1918’de İstanbul’u işgâl ettiklerinde, karşılarında ummadıkları problemlerle karşılaştılar. Bazılarının, “Biz Çanakkale’de boşuna savaşmışız, onca vatan evlâdı ölmüş; ancak İngilizler üç sene sonra ellerini kollarını sallayarak İstanbul’a girmişler” şeklindeki ifadelerine katılmıyoruz.

Eğer Çanakkale kaybedilseydi; bugün müstakil bir Türk Devleti olmazdı. Tarih başka türlü yazılır, bugün hür ve müstakil olarak yaşadığımız Anadolu topraklarında, halâ hürriyet mücadelesi veriyor olurduk.

Çanakkale’yi denizden geçemeyen müttefikler, Gelibolu Savaşı’nın en çok bir iki ay sürebileceğini planlarında belirtmişlerdi. Eğer Çanakkale’yi geçebilselerdi Osmanlı’nın ve Türklerin tarih sahnesinden silinmesi ise, en çok bir yıl içerisinde tamamlanacaktı. Çanakkale, en çok iki ayda aşılacak, İstanbul ellerine geçecek, ellerindeki zaferi sağlayacak harp malzemesi, beş altı milyonluk ordusu, bunlardan mahrum Rusya’ya Karadeniz limanlarından ulaştırılacak, Almanya karşı koyamayacağı bu kuvvet karşısında, Versay’da daha önce dikte edilmiş barışı imzalamaya mecbur kalacaktı. Rus Çarlığı’nda başlamış bulunan Komünist kıpırtılar, bu sonuçla birlikte tasfiye edilecek ve Avrupa’da statüko devam edecekti.

Son nefesini vermiş olduğu kabul edilen Osmanlı’nın ardında, dünyada gerçek mânâda bir Türk devleti kalmayacaktı. Sevr Metni, Seni Jani-Moryen’de üçlüler arasında 1914’te hazırlanmıştı. Anadolu’yu, Kırım’ın veya Orta Asya Türk beldelerinden birinin akîbeti bekliyordu. Bu paylaşımda, Rusya İstanbul ve Boğazlar’ı istiyordu. Ege sahil şeridi de, Yunanistan’a veriliyordu. Karadeniz’de Pontus Rum Devleti kuruluyor, büyük Ermenistan Amasya’ya dayanıyor, Doğu Anadolu bu ülkeye terkediliyor, Akdeniz’de Konya’yı da içine alan topraklar, İtalyan nüfuz bölgesine veriliyordu. Adana’dan Antep’e kadar uzanan bölge, İngiltere ile Fransa arasında bölüştürülüyordu.

Kısaca ve tek cümle ile müstakil Türk devri kapanıyordu. Bu netice ile, emperyalist güçlerin sömürgesi halindeki İslâm âlemi için kurtuluş, haysiyet ve hürriyet ümitleri tamamen yok oluyordu. Romanoff Çarlığı, Pan Slavist siyasetini Zaireleştiriyor, ele geçirdiği topraklarda soykırıma başlıyordu. Dünyanın beş kıtasındaki mazlum ve diğer milletler için kurtuluş ümidi kökünden yok oluyordu. İngiltere’nin en büyük emeli, Osmanlı’nın yanında Almanya ve Avusturya İmparatorluklarına son vererek, Amerika’nın da müttefikliğini temin ederek yeni bir dünya düzeni oluşturmaktı. Bu yaklaşık bir buçuk asırdır sömürge İmparatorluğu kurmuş; gerektiğinde silah zoru kullanmak suretiyle veya çeşitli entrikalarla muhtelif Afrika ve Asya ülkeleriyle ticaret anlaşmaları yapmış, hegemonyalar kurmuş İngiltere’nin ellerine dünyayı teslim etmek olacaktı.

Bu durumda Avrupa emperyalizmi, geçmiştekinden çok daha korkunç bir boyut alacaktı. Dünya, bugünkü bağımsız devletlerin yaşadığı dünya değil, esir ve mazlum insanların yaşadığı bir dünya olacaktı.

Düşman Deniz Savaşını kaybedince yüzbinlerce asker ile Gelibolu yarımadasına çıktılar. Asrın en büyük Savaşı denizden karada devam etmeye başlamıştı. Çanakkale’ye Anadolu’nun her yerinden yüzbinlerce asker gelmişti. Bu askerler orada bulunduğu sırada Kaymakam (Yarbay) Mustafa Kemal Bey’in verdiği doğru kararlar ve adeta ölüme karşı meydan okuyuşuyla gerçek bir lider olduğunu görmüşlerdi. İlk önce düşmanın karaya asker çıkaracağı yeri doğru olarak tespit etmiş, daha sonra verdiği isabetli ve cesur kararlarla savaşın gidişatı üzerinde ekili olmuştu.

O saldırı anında askerinin önünde olarak örnek bir komutan olmuştu. Hatta bir taarruzda önde siperden çıktığı anda kurşun göğsündeki ata yadigârı saate çarpmış böylece hayatını kaybetmekten kurtulmuştu. Verdiği isabetli kararlar ve cephedeki kahramanca tutumu sebebiyle kısa sürede tüm cephelerin sevk ve idaresi Mustafa Kemal’e verilmiş rütbesi aradarda yükseltilerek 1916 yılında paşa yapılmış, daha o günlerde yani Atatürk Samsuna çıkmadan 3 yıl önce Anadolu’nun her yerinde “Yaşa Mustafa Kemal Paşa” türküsü bir marş halinde söyleniyor, Türk Milleti Çanakkale de gösterdiği başarı ile vatanı kurtaran bu eşiz kahraman ile gurur duyuyor onu tanıyor ona güveniyordu.

Bakınız Atatürk Çanakkale zaferinin gerçek kahramanının kim olduğunu nasıl anlatıyor:

“Biz kişisel kahramanlıklarla uğraşmıyoruz; yalnız size, “Bomba Sırtı” olayını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperler arasındaki mesafe sekiz metre; yani ölüm muhakkak… Birinci siperlerdekilerin hiç birisi kurtulmamacasına düşüyor. İkinci siperlerdekiler onların yerini alıyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkül ile biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor. Sarsılmak yok. Okuma bilenler, Kur’an-ı Kerim okuyor ve Cennete gitmeye hazırlanıyor. Bilmeyenler, Kelime-i Şahadet çekerek yürüyorlar… İşte, Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren hayret ve tebrike değer bir örnek… Emin olunuz ki, Çanakkale Muharebelerini kazandıran bu yüksek ruhtur.”

“NEFER VE ZABİT ŞEHİT, ORDU GAZİ OLDU, BU GÜN SİZDEN VATAN RAZI OLDU!”

Sevgili Okurlar,

Çanakkalede büyük bir zafer kazandık. Ama bunu düşmanın üstün silahlarına karşı canımızı, kanımızı ortaya koyarak kazandık…

Kendi iç denizimiz Marmara’ya bile güvenemeden, ikmalimizi karadan bin bir zorlukla yaparak kazandık…

Bir neslin gürbüz gençliğini Çanakkale Boğazı sırtlarına gömerek kazandık…

Çanakkale Savaşlarında şehirlerimizle, gazilerimizle, isimsiz kahramanlarımızla kazandık…

O günlerde savaş meydanlarında söylenilen bir türkünün sözleriyle konumuzu bitirelim

“Nefer ve Zabit şehit, Ordu Gazi oldu,

Bu gün sizden vatan razı oldu!”

Vatan ve Büyük Milletim sizden hakikaten razıdır, aziz şehit ve gazilerimiz!

Ancak bizler sizlere layık olamadık. Sizlerin can vererek kurtardığınız güzel vatanımız da Ekonomik istilaya uğradık. “Türk” adından” Andımız”dan bile rahatsız devşirmelere yönetimi kaptırdık.

Yarın ilahi adalet gününde sizlerin önünüzde başımız eğik olmasın umuduyla tüm değerli arkadaşlarımızla birlikte vatan için el ele vererek mücadele ediyoruz.

Yüce Tanrı bu mücadele de olanları korusun ve gözetsin.

Çanakkale Kara Savaşlarını da ayrıca anlatacağız.

Tüm değerli Arkadaşlarıma sağlık mutluluk ve başarılar diler en içten sevgi ve Saygılarımı sunarım.

TANER ÜNAL

18 MART 2021

DİPNOTLAR

1. İbrahim Artuç 1915 Çanakkale Savaşları (O tarihte uçaklarda telsiz olmadığından, raporlar meydana indikten sonra verilmekteydi.)

2. İlhan Akşit-Hayati Tezel: Mustafa Kemal ve Çanakkale 1915.

3. Genkur. Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Bşk.lığı yayınları: Çanakkale Muharebesi 75. Yıl Armağanı.

4. Erol Mütercimler. Destanlaşan Gemiler.

5. Fikret Günesen: Çanakkale Savaşları.

6. Fahri Belen: Birinci Cihan Harbinde Türk Harbi, 1915 Yılı Hareketleri, 2. Cilt.

7. N.Hakkı Uluğ: Çanakkale Destanının 50. Yılı.

8. Fahri Belen: Birinci Cihan Harbinde Türk Harbi, 1915 Hareketleri, 2. Cilt.

9. Taner Ünal O Bir Bozkurt’tu 1994

10. Fikret Günesen: Çanakkale Savaşları.

11. Genkur. Harp Tarihi Bşk.lığı:Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi V. Cilt Çanakkale Cephesi 2. Kitap .

12. Fahri Belen: Birinci Cihan Harbinde Türk Harbi, 1915 Hareketleri, 2. Cilt.

13. Erol Mütercimler: Destanlaşan Gemiler.

14. Erol Mütercimler: Destanlaşan Gemiler.

15. Fahri Belen: Birinci Cihan Harbinde Türk Harbi, 1915 Hareketleri, 2. Cilt.

16. Fahri Belen: Birinci Cihan Harbinde Türk Harbi, 1915 Hareketleri, 2. Cilt.

17. Broad, s.87.

18. Aspinall-Oglander, s.115.

19. Thomaz, s.43.

20. Wilson, s.259.

21. Aspinall-Oglander, s.121-122.

22. N.Hakkı Uluğ: Çanakkale Destanının 50. Yılı.

23. Genkur. Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Bşk.lığı Yayınları: Çanakkale Muharebeleri 75. Yılı Armağanı.

24. İbrahim Artuç 1915 Çanakkale savaşı

25. Alan Moorehead: Gallipoli. (Genkur. As.Tarih ve Stratejik Etüd. Bşk. Çanakkale 75. Yıl Armağanı.

26. Taner Ünal O Bir Bozkurttu 1994

Taner ÜNAL

Related Post

Çanakkale Deniz Savaşı Bölüm-1:

Posted by - 17 Mart 2021 0
Dünya’nın En Büyük Devletleri ve Ordularının Çanakkale Önlerine Neden ve Nasıl Geldiğini Anlatıyoruz. Geçtiğimiz yüz yılın büyük zaferlerinden ilki olan…

Esrarengiz Bir Cani

Posted by - 12 Temmuz 2020 0
-Bir Yunanlının Vasiyetnamesi- Evladım;Şimdi ben gözlerimin önünde uçuşan karaltıların korkunç çehrelerinden çekinerek gözlerimi açtıkça titriyorum. Karşımda çekmecenin üstünde delirmiş masum…

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir