BÜYÜK KURTARICI ATATÜRK’Ü EBEDİYETE İNTİKALİNİN 82.YILINDA SAYGI, SEVGİ, ÖZLEM VE RAHMETLE ANIYORUZ.

Taner Ünal at 10 Kasım 2020 tarihinde gönderildi
326 0

ATATÜRK SADECE TÜRK MİLLETİNİ DÜŞMAN ÇİZMESİNDEN KURTARMAKLA KALMAMIŞ, KURDUĞU HANEDAN DEVLETLERİ TARAFINDAN HORLANMIŞ, YOKSUL BIRAKILMIŞ, TÜRK MİLLETİNİ GÖKTÜRKLERDEN 1200 YIL SONRA ZENGİN ONURLU VE MÜREFFEH BİR MİLLET OLARAK ADETA YENİDEN YARATMIŞTIR. BÖYLE BİR HADİSE BİNLERCE YILIK TARİHİMİZDE İLK DEFA OLMUŞTUR.

TÜRKLERİN BİNLERCE YILLIK TARİHİNDE ATALARA SAYGI ESASTIR. ATA MEZARLARI EN SAYGI DUYULAN YERLERDİR. ANCAK BAZI ATALAR VARDIR Kİ TÜRKLER ONU “KUTSAL ATA” KABUL EDER MEZARLARINA GİDEBİLİRSE GİDER GİDEMESE BİLE ONUNLA DERTLEŞİR ONUN

TÜRKLER BÜYÜK HUN DEVLETİNİN KURUCUSU METE HAN’I, OĞUZHAN İLE ÖZDEŞLEŞTİREREK KUTSAL ATA OLARAK KABUL ETMİŞLERDİR. ATATÜRK MÜTEVAZİ KİŞİLİĞİYLE TARİHTEKİ BÜTÜN BAŞBUĞLARI YÜCELTMİŞTİR. ANCAK ATATÜRK TÜRK MİLLETİ İÇİN HEPSİNDEN ÜSTÜNDÜR. ATATÜRK, TÜRKLERİN KUTSAL ATASIDIR.

İŞTE BU SEBEPLE HER YIL MİLYONLARCA İNSAN ATA’SININ MEZARINA GİDİYOR O’NUN LA BAĞ KURUYOR, O’NUN YANINDAN GÜÇLENEREK UMUT DOLU BİR HALDE GELİYOR.

Sevgili okurlar,

Büyük Önder Atatürk’ün ebediyete intikalinin 82.yılını andığımız bu günde onun 15 yılda gerçekleştirdiği okonomık mucizeyi sizlerle paylaşarak onu anmamızın daha anlamlı olacağını düşünerek Cumhuriyet döneminde yapılanları kısaca anlatıyoruz.

Atatürk’ün uygulamaya koyduğu maliye politikalarının temellerini kavrayabilmek için yeni kurulan Cumhuriyetin devraldığı ekonomik yapı ve şartları da göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Bu anlamda, Osmanlı’dan kalan sosyo-ekonomik mirası bilmek önem arz etmektedir.

Osmanlı’da merkezi yönetim; tıpkı bu gün olduğu gibi üre­timle değil, daha çok gelirin paylaşım, dağıtım ve tüketimiyle ilgili bir örgüt­lenmedir. Üretimle ilgili birimler taban­daki ailelerdir. Onlar geleneksel alış­kanlıkları içinde üretimlerini sürdürür­ken, merkezin daralan gelirleri yüzün­den onların ihtiyaçlarına cevap veremez duruma düştüler.

16.yy’dan itibaren Batı yeni kıtalar keşfetti ve Avrupa’ya kıymetli maden akımı başladı. Avrupa’nın ticaret kapita­lizmi, Avrupa’da servet birikimine yol açtı. Avrupa’da tarım toplumunda var olan özel mülkiyet; toprak sahiplerinin elinde servet birikimine yol açarken; ya­ni ticaret yollarının açılmasıyla (ticari kapitalizm=merkantilizm), “burjuvazi” denilen yeni bir sınıfın (tüccar ve banka­cı ağırlıklı olmak üzere) doğmasına yol açmıştır.(1)

16. ve 17. yy.da Osmanlı’da el sanat­ları, çinicilik, dokumacılık ve gemi yapı­mında Batıdan geri değildi. Zanaat ürünleri bakımından Avrupa’dan çok ilerideydi. Zengin Avrupa evlerini Türk halıları süslüyor, Yapılan bir çok tablo da Türk halıları zenginliğin ölçüsü olarak kullanılıyordu. A18.yy’da ABD’de halkın kullandığı kumaş elbiseler bile Anadolu’da ki atölyelerde yapılıyordu. Kot kumaşı ve Kot pantolonlar yine Anadolu tezgahlarından gidiyordu.

Ancak batı­da sanayi devriminin devreye girmesi, 18 ve 19.yy.da Batıyı öne geçirdi. Osmanlı’da, tersane, tophane, barut­hane, humbarahane, top arabası, fişekha­ne, kurşunhane ve dökümhane gibi as­keri görünümlü işler devlet sermayesi ile kurulmuş ve işletilmişti. İpek, halat, hilat, peştamal ve benze­ri dokuma işlerini özel birimler, ahilik veya lonca sistemi içinde yürütülüyor halkın yoksulluk yaşamasını engelliyordu.

Ahiliğin devlete yardımcı bir sistem olarak hem halkı koruması hem piyasa istikrarını sağlaması bakımından oluşturulan Loncalar bir bakıma yarı resmi ku­rumlardı. Devlet, loncalar yoluyla fiyat ve kalite denetimini sağlıyordu. Üyeleri arasında dayanışma sağlayan loncalar, devletle ilişkilerin düzenlenmesini sağ­lıyordu. 

Batı sermayesinin devreye girmesin­den sonra, onlarla işbirliği içinde bazı yeni sanayi dallan kurulmuştu. Kömür ve tersane işleri, maden çı­kanını, halı dokumacılığı daha ağırlıklı olmak üzere hatta harp sanayi, kısmen, Batılıların işbirliği veya kontro­lünde kurulan sanayi dallan olmuştu. Osmanlı’nın son döneminde, verilen imtiyazlar, ayrıcalıklar ve kontrol mekanizmaları yoluyla Batı için bulunmaz bir pazar durumuna gelmişti.

1820’lere gelindiğinde İngiltere sanayi devrimini tamamlamış ve Fransa’yı yenerek dünya pazarlarında rakipsiz duruma gelmişti. Ancak sanayi devrimini yaşamakta olan diğer Avrupa ülkeleri korumacı önlemlerle İngiliz mamullerinin kendi pazarlarına girmesine engel olmaya başlamışlardı. Bunun üzerine İngiliz sermayesi Avrupa’nın dışındaki ülkelere yöneldi. İngiltere 1840’lara kadar Latin Amerika’dan Çin e kadar pek çok ülkeyle gerek silah gücünü kullanarak gerekse daha yumuşak siyasi yaptırımlarla ticari anlaşmalar yapmış, kendisine yeni pazarlan yani yeni sömürü alanları meydana getirmiştir. 

Diğer taraftan Batı teknolojisinin Osmanlı toplumuna aktarılamayışı, Avrupa’da olduğu gibi kapitalist bir sınıfın teşekkül edemeyişi ve 1830 yılından Yunanistan’ın bağımsızlığını elde etmesinden sonra İmparatorluğun çeşitli bölgelerinde sanat ve ticaretle uğraşan bazı Rumların göç etmesi sanayiimizin çöküşünde bir dereceye kadar rol oynamıştır. Bütün bu olumsuz gelişmeler göz önüne alındığında Osmanlı ekonomisinin, dolayısıyla sanayiinin siyasi gelişmelere paralel olarak daha 18. yüzyılın sonlarından itibaren gerileme dönemine girdiği söylenebilir. (2)

19.yüzyılda Türk iktisadi hayatına ilk büyük darbe 1838 İngiliz Ticaret Anlaşması ile geldi. Bu anlaşma ile Os­manlı pazarlarını Batı kapitalizmine açılıyordu.

1838 Balta Limanı antlaşması neticesinde ticaret hacminde ani bir artış oldu. Genişleyen dış ticaret neticesinde bir yandan tarımsal üretim yaygınlaşırken, diğer taraftan sanayileşmiş ülkelerden getirilen mamul malların ucuz oluşu sebebiyle zaten oldukça zayıflamış zenaatkarlığa dayalı üretim mallarında azalma oldu. Osmanlının kendi bünyesinde meydana getirdiği zanaatkârlık ve tarımsal üretimin dengesine dayanan ekonomik yapısı yerini bu gün olduğu gibi ucuz tarımsal ürün ihraç eden bunun karşılığında mamul madde alan bir toplumsal yapıya bıraktı.

Bu uygulama neticesinde Avrupalı isteği olan hammaddeyi çok ucuz ve bol miktarda elde etmişti. Osmanlının hammadde ihracı artmış, ancak dış ticarette bağımlılık devri başlamıştı. Avrupa’nın önünde ucuz hammedde alıp, sanayi mamullerini pazarlayacağı büyük bir pazar meydana gelmişti. Avrupalı Osmanlıyı yok etmeden önce Osmanlının elinde avucunda ne varsa sömürüp bitirmek, ülke insanlarının geleceğini bile ipotek altına almak istiyordu. İşte bu anlaşma ile Avrupalının isteklerini gerçekleştirebileceği fırsatlar dizisi başlamış oldu.

Balta limanı anlaşması ile daha önce hem ihracattan hem de ithalattan alınan % 3 oranındaki vergilerin yerine İhracata % 12 ithalata % 5 vergi uygulaması getiriliyordu. Daha önce bir mal ülke içersin de yer değiştirirken uygulanan % 8 lik iç gümrük vergisi yeni dönemde sadece yerli tüccarlara uygulanıyor böylece Avrupalı tüccarların güçlenmesi temin ediliyordu. Halbuki bu anlaşma sömürünün ilk merhalesiydi. Osmanlı gümrük vergilerini yüksek tutarak Avrupalıya karşı korunduğunu sanmıştı. Ancak Avrupalılar gümrük vergilerinin dahada düşürülmesi için uygun şartların meydana gelmesini sabırla beklediler ve o şartları organize ettiler. Nitekim 1860 yılındaki mali bunalım ve Lübnan bunalımı sırasında Osmanlı gümrük vergilerini % 1 e indirmek zorunda kaldı.

Bu durum Osmanlı zanaatını büyük ölçüde yok etmiş Avrupa’dan ithal edilen pamuklu tekstil ürünlerindeki artış 1820 den 1914 e kadar yüz mislini geçmişti. Kendi sanayimizi geliştirmek yerine Avrupalıya pazar olmuştuk.

Kırım Harbi ertesinde gidilen borçlanmayı izleyen gelişmeler Osman­lı’nın finansal açıdan Batının kontrolü­ne ve vergi kaynaklarının bile Batının kontrol etmesine kadar uzandı. (3)

İlk borçlanma başlığında inceleyebileceğimiz 1854’den 1876 yılına kadar süren ilk dönemin en belirgin özelliği, Osmanlı devletinin çok büyük miktarda ve çok ağır şartlarda borçlanmasıdır. Ağır şartların en belirgin göstergesi faiz oranlarının yüksekliğidir. Resmi borç anlaşmalarına bakıldığında yıllık faizlerin genellikle %4-5 civarında kaldığını görüyoruz. Ancak yeni tahvillerin piyasa satış fiatı, itibari değerinin çok çok altında kalmaktaydı. Ayrıca tahvillerin piyasa satışından elde edilen gayri safi gelirlerden, bankerler oldukça fazla miktarda komisyon almaktaydılar.

Osmanlı’daki belli başlı kalesi durumuna dönüşen ilk yabancı banka olan Osmanlı Bankasının kurulduğu, ilk demiryolları imtiyazlarının verildiği 1854-1856 yılları Türk devletinin ekonomik alanda köleleşmesinde yeni bir aşama olarak kabul edilebilir. Parasal bağımlılığa doğru yuvarlanmaya devam eden Osmanlı devleti, yabancı bankalardan gittikçe daha çok borç alarak iflasa sürüklendi ve 1881 yılında Osmanlıların devlet borçlarının yönetilmesi görünümü altında ve daha önce Osmanlı Bankasına zaten verilmiş olan bir parasal, daha geniş bir deyimle, ekonomik  denetimin Osmanlı Devleti üzerinde kurulması yoluna gidildi.

Memlekette büyük sanayi doğmamıştı. Her şey Avrupa’dan ithal olunuyordu. Ümrana ait her iş Avrupalıların ellerindeydi. Demiryollarını, limanları, rıhtımları, tramvayları, büyük oteller i yapan hep ecnebilerdi. Gemiler, torpidolar, toplar, tüfekler, asker techizatı hep hariçten geliyordu. Ecnebiler, devlete ait bütün malzemeyi kendi memleketlerinden tedarik eden müteahhitler durumundaydılar. Tabii büyük karIarla. Bunun için onlar da en çok kar getiren çeşitli işlere saldırıyorlardı.

1869-1873 yıllarında Hazineye giren fonların ortalama miktarı 10 Milyon sterlinken Ana para ve faiz ödemeleri ise 7 Milyon sterline çıkmıştı. Yani 10 milyon bulunuyor ancak 7 Milyonu eski paraların faiz ve taksit ödemesine geri gidiyordu. Tabii ki borç borç üstüne bindikçe bu makasta kapanmaya başladı. 1976 yılında bu iş bitti. Yani borç olarak alınan para yıllık geri ödeme faizlerini bile karşılamıyordu. Ana paranın nasıl ödeneceğini ise belli değildi.

Osmanlı İmparatorluğunun dış borçlarını ödeyemez hale gelmesi üzerine Avrupa mali sermayesince borç ödemeleri güvence altına alacak yeni bir yöntem isteme imkânını verdi.

 Avrupa mali sermayesince borç ödemeleri güvence altına alacak yeni bir yöntem isteme imkanını verdi. Bu arada başlayan 1877-1878 (93Harbi) Osmanlı Rus savaşları ile kesintiye uğrayan görüşmeler, 1881 yılının aralık ayında (Muharrem ayında) imzalanan bir antlaşmayla sonuçlandı.

Muharrem Kararnamesi adı verilen bu antlaşma ile borçların miktarı indiriliyor ödeme şartları yeniden düzenleniyordu. Buna karşılık imparatorluk kendi bünyesinde alacaklıları temsilen çalışacak, devletin vergi gelirlerinin bir bölümünü yabancı alacaklılar adına toplayarak Avrupa’ya aktaracak yeni bir örgütün kurulmasını kabul ediyordu. Osmanlı maliyesinin gelir kaynakları arasından tuz ve tütün tekelleri, damga resmi, balıkçılıktan ve alkollü içkilerden alınan vergiler, ham ipekten toplanan öşür ile Doğu Rumeli vilayetinin ödediği yıllık vergi, “Duyunu-u umumiye” (Genel Borçlar) idaresi adı verilen ve yabancı alacaklılar tarafından yönetilen bu yeni kuruluşa teslim ediliyordu. Ayrıca imparatorluk 1883 yılında yabancı sermaye ile kurulacak olan tütün rejisi şirketine imparatorluk içerisindeki tütün üretiminin denetlenmesinde tütün alım ve satımında ve sigara üretiminde ayrıcalıklar tanımaktaydı.

Bu dönemde Osmanlı’nın ekonomik ve mali kaynaklarını denetim altına alan Düyun-u Umumiye İdaresi ikinci bir Maliye Bakanlığı gibi uygulamada bulunabiliyordu. İdare, vergileme hakkını devletin elinden almış ve on civarında farklı vergiyi doğrudan toplamaya başlamıştı. (4)

Böylece Osmanlı maliyesinin vergi kaynaklarının bir bölümü üzerinde ayrıntılı bir denetim kuruluyor ve bu kaynakların gelirleri doğrudan Avrupa’daki alacaklılara aktarılıyordu. Duyun-u Umumiye idaresi, kendi denetimine bırakılan vergi kaynaklarını geliştirmek ve vergileri daha etkin bir şekilde toplamak amacıyla imparatorluğun 20 kentinde beş binden fazla çalışanıyla geniş bir örgüt kurdu. Esas ağırlığı taşrada olan bu örgütün idaresinde 200’den fazla Avrupalı ekonomist çalışmaktaydı.

Saltanat Ali Osman’daydı; fakat bu saltanatın en büyük nimetleri Frenklere düşüyordu! Düyun-u Umumiyenin, bankaların, Galata’nın, Beyoğlu’nun Frenkleri, bu saltanatın gölgesinde yaşayan para krallarıydılar! Bütün imtiyazlar ve teşebbüsler hükümet merkezinde tevzi olunurdu. Şirketler burada teşkil ediliyor, mali kombinezonlar burada hazırlanıyordu. işlerle politika buradan bir hamur haline getiriliyordu. Bu kaynağın etrafında Avrupa için büyük karlar ve temettü hisseleri fışkırıyordu. Bu hırs ile buraya, atılan atılanaydı! (5)

Sevgili Okurlar,

İmparatorlukta 264 işyeri mevcut olup bunun yüzde 56.1’i gıda ve dokuma olmak üzere iki sektör­de toplanmıştı.  Gıda yüzde 28.6 ve dokuma yüzde 27.5. Bunları yüzde 19.4 ile kırtasiye izliyordu.

Bu işyerleri, daha çok İstanbul, İzmir ve Bursa’da yoğunlaşmış olup, işletme­lerin 8’i gıdada ve 10’u dokumada olmak üzere ancak 28 adeti anonim şirkettir. Bu işletmelerde sermaye ve emek mik­tarının ancak yüzde 15’lik oranları Türk­lere ait olup; Rumların payı sırasıyla ser­mayede yüzde 50; emekte yüzde 60’dır. Ermenilerin payı sırasıyla yüzde 20 ve 15, Yahudilerin payı yüzde 5 ve 10’dur.

Sermaye’de Türklerin yüzde 15’1ik bir payı bulunmaktadır. Bu işyerlerinin yüzde 8’i özel kişilerin, yüzde 10,6’si anonim şirketlerin ve yüzde 9.6’sı devle­tindir. Bu işletmelerin yaklaşık yüzde 94’ü çevirici güç kullanıyor. Kullanılan ortalama çevirici güç 85 beygirdir.

Bu ortalama, oldukça küçük işletme­lerin söz konusu olduğunu ortaya koyu­yor. İşte bu yok denecek düzeyindeki Os­manlı sanayisi, 1.Dünya Harbi badiresi­ni, arkasından Kurtuluş Savaşı’nı yaşa­dı. İşyerlerinde sermayenin ve çalışanların sayısının yarıdan çoğu Rumlara aitken bunların Kurtuluş Savaşı ertesinde önemli bir kesiminin ülkeyi terk etmesi, Cumhuri­yet öncesindeki ekonominin durumu gözler önüne serer.

Balkan Savaşının kaç Osmanlı askerinin canına mal olduğuna dair elde kesin bir bilgi yoktur. Yalnız Bulgarlarla yapılan Lüleburgaz Savaşında 30.000 ve Edirne’nin Bulgarlar tarafından kuşatılması sırasında 15.000 kişinin kaybedildiğini, cepheye yakın yerlerde koleradan 40.000 erin öldüğünü belirtmek, Balkan Savaşı kayıplarının büyüklüğü hakkında fikir edinmek için yeterli sayılabilir.

Osmanlı yönetimi, Balkan Savaşından sonra, 14 Mart 1914’te nüfus istatistikleri düzenlettirmiştir. Bu istatistiklere göre, Anadolu’nun toplam nüfusu 11 milyon, 1821’den Balkan Savaşlarına kadar 10 Milyon Türk’ün kalleşçe ve acımasızca katledildiği Balkanların nüfusu ise 630 bindir. (6) Şevket Sütreyya Aydemir Anadolu Türklerinin sayısının 8.5 milyon olduğunu söylemektedir. (7)

1. Dünya Savaşının ilk on yedi ayında, silahaltına alınanların 2.532.000 kişiyi (8) bulduğu Ordu Dairesinin düzenlediği bir belgeden anlaşılmaktadır.(9) Unutmamak gerekir ki, savaşlardaki kayıplarımızla Türk toplumunun yapısı tamamen değişmiş, toplumun 18-35 yaşları arasındaki erkek gücünde büyük bir gedik açılmıştır. Toplumun üretici ve tüketici elemanları arasındaki denge bozulmuş; tüketici durumundaki çocuk ve ileri yaşlılar ile güçlerinde her alanda yararlanılmayan kadınların toplam nüfusa oranı artmıştır. Üstelik, ülkenin son dönemlerde yetiştirebildiği en aydın kitlesi sayılan yedek subay kadrosu da geniş ölçüde erimiş, yok olmuştur.

Osmanlı’dan kalan bu şartlar altında 1920–22 dönemi ülkemiz için Kurtuluş Savaşı’nın yaşandığı zor yıllar olmuştur. Bu dönemde yorgun, maliyesi çökmüş, güzide evlatlarını dört cephede kaybetmiş Türkiye (10) kendi imkanları ile yeterli olma yoluna gitmiştir. (11) Atatürk, bu ekonomik koşullar altında sınırlı kaynaklarla Cumhuriyeti kurabilmek için tam bir bağımsızlık savaşı vermiştir. (12)

İstiklal Savaşı’nın hayatta kalan son gazisi 1895 doğumlu Eskişehirli Yakup Satar 3 Nisan 2008 tarihinde aramızdan ayrıldı.

İstiklal Savaşının şartlarını şöyle anlatıyordu :

Askerin üstünü başını görseniz ağlardınız. Ağustos ayı. Hava kavurucu sıcak. Otlar iyice kavrulmuş, cayır cayır yanıyor. Ayağımız çıplak. Yanan otları ayağımızla söndürüyor, oraya çöküp düşmana ateş ediyoruz. Sivrihisar’a yakın bir yerde mola verdik. Gece gizlice kasabaya gittim, zifiri karanlık. Bir evi fener ışığı aydınlatıyor. Evin kapısını çaldım. Kapıyı açıp açmamakta tereddüt etti. ‘Korkma, ben Mustafa Kemal’in askeriyim. Ayağımda ayakkabı yok. Parasını vereyim, ayağıma giyecek bir şeyler ver’ dedim. Tesadüf, orası yemenici dükkânıymış. Bana bir çift yemeni verdi. Sökülünce dikmem için de balmumu iple iğne de verdi. Hemen yemeniyi ayağıma sardım. O kadar rahat etti ki ayağım. Bana artık karada ölüm yok. Birliğime adeta uçarak gittim.”

“Memleketin kıymetini bilin”

“Biz bu vatanı çok zor şartlarda kurtarıp size teslim ettik, kıymetini bilin…

1922 yılı sonbaharında Türkiye Kurtuluş savaşını fiilen sona erdirir ve yeni bir döneme girerken Osmanlı İmparatorluğundan iyi bir miras devralmıyordu. Ülkenin üçte birine yakın bir kısmı düşman tarafından yakılmış ve yıkılmış, sosyal sabit sermaye esasen yetersiz olmasına rağmen, kurtuluşta tahrip edilmekten kurtarılamamış, geçmiş yönetimin oldukça büyük dış  borcu yeni yönetim tarafından kabul edilmişti. Trablusgarp, Balkan, Birinci Cihan ve kurtuluş Savaşları Türkiye’de şehit girmedik aile bırakmamıştı.(13) Anadolu ve Trakya toprakları üzerinde yaşayan 8 milyon civarındaki nüfusun büyük kısmı, çocuklardan, yaşlılardan, kadın ve savaş malullerinden meydana geliyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarının ekonomik verileri ise şöyle idi: Adam başına gayrisafi milli hasıla 65 dolar, 108 Türk lirasından ibaretti; gayrisafi milli hasılanın %67 sini tarımsal gelirler, %23 ünü hizmet sektörü gelirleri %10’unu ise sanayi sektörü gelirleri teşkil ediyordu. Toplam nüfusun %82 i köylerde yaşıyor, okur – yazar oranı ise %5’ i geçmiyordu.

Osmanlı Devletine ait fabrikalarından Cumhuriyete devredileni ancak 4 adet orta boy eski tesislerdir. Cum­huriyet, Osmanlı’dan, geri kalmış, yan­mış ve yıkılmış bir tarım ekonomisi dev­raldı.  Os­manlı ekonomisi ve maliyesi tamamen yabancı ülkelerin kontrolünde bulunu­yordu. Kurtuluş Savaşı sırasında, harp sanayi dışındaki sektörler daha da geri­lemek zorunda kaldı. Yabancıların dene­timindeki ekonomide, halıcılık ve doku­macılık bile yok olmaya yüz tutmuş ve kalanlar da yabancı şirketlerin elindey­di. Dış ticaret genelde ve iç ticaret ise büyük kentlerde önemli ölçü­de yabancıların elindeydi. (14)

Milli Mücadele başarıya ulaşıp da bağımsızlık kazanıldığı zaman ülke geri kalmışlığının yanında, bir de savaş nedeniyle tahrip olmuştu. Hem geri kalmışlığı yenmek, hem de tahrip olmuş ülkeyi yeniden imar etmek için büyük ve geniş bir çalışma programına ihtiyaç vardı. İşte bu düşüncelerle ülkenin iktisat politikasını tespit etmek için İzmir’de toplanan İktisat Kongresi’nde ulaştırma sorunu oldukça geniş bir biçimde ele alındı. Mustafa Kemal Kongre’yi açış konuşmasında “Memleketimizi, bundan başka şimendiferler ile üzerinde otomobiller çalışır şoseler ile şebeke haline getirmek mecburiyetindeyiz. Çünkü garbın ve cihanın vesaiti bunlar oldukça, şimendiferler oldukça, bunlara karşı merkepler ile, kağnı ile, tabiî yollar üzerinde müsabakaya çıkmanın imkânı yoktur” (15)  diyerek ulaşım ve ulaşım araçlarının önemine değinerek ulaştırma alt yapısının geliştirilmesi gerektiğini belirtmiştir.

Mustafa Kemal 9 Eylül’de İzmir’e girerken “Esas mücadele bundan sonra başlıyor” derken, girişilecek işin zorluğunu ve eldeki olanakların yetersizliğini düşünerek böyle söylüyordu. Yapılacak işler ve gerçekleştirilecek dönüşümler, ulusal birlik temelinde yükselecek yurtsever bir toplumsal iradeyi ve süreklilik gösteren devrimci bir kararlılığı gerekli kılıyordu. Söylenen buydu. Türk ulusu, hemen herkesin hayal olarak gördüğü hedefler için mücadeleye çağrılıyordu. “Bir ulus varlığını ve haklarını korumak yolunda bütün gücü ile, bütün görünür görünmez güçleriyle ayaklanmış ve karara varmış olamazsa, bir ulus yalnız kendi gücüne dayanarak varlığını ve bağımsızlığını sağlayamazsa, şunun bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz” (16) Mustafa Kemal’in bu sözlerle ifade ettiği anlayış, yapacağı işlerin ve varacağı hedefin temel eksenidir.

Atatürk İzmir de Halkla yaptığı bir açık oturumunda nüfusumuzun azlığından yakınıyor ve şöyle diyordu:

“Bir kere insan bulmak lazımdır. Biliyorsunuz ki bizim memleketimiz Almanya’dan iki kere büyüktür. Almanya’nın iki mislidir. Halbuki Almanya’nın belki, 70-80 milyon nüfusu vardır. Bizim 8 milyon nüfuzumuz vardır. 80 milyon nüfusa malik olan bir memleketin iki mislinde 8 milyon nüfus vardır (yaklaşık). O halde bu koskoca memleketi bu 8 milyon işleyemez, işletemez..” (17)

Atatürk devamla “Ülkenin yolu olmadığından bu nedenle Konya’daki Köylünün buğdayını İzmir’e satamadığından ve İzmir deki vatandaşında Yılda 1,5 Milyon lira vererek ihtiyacı olan buğdayı Amerika dan aldığından” bahseder.

Cumhuriyet kurulduğunda nüfusun %90’a yakını köylüydü. Köylüler kapalı birimler halinde yaşayan, ürettiğini tüketen ve yoksulluk sınırının altında yaşayan, örgütsüz ve dağınık bir kitle durumundaydı. (18)

Mustafa Kemal 19 Ocak 1923 de İzmit’te yaptığı konuşmada ülkenin yoksulluğunu şu sözlerle açıklıyordu; “Memlekete bakınız! Baştan sona kadar harap olmuştur. Memleketin Kuzey’den Güney’e kadar her noktasını gözlerinizle görünüz. Her taraf viranedir; baykuş yuvasıdır. Memlekette yol yok, memlekette hiç bir uygar kurum yoktur. Memleket ciddi düzeyde viranedir; Memleket acı ve keder veren, gözlerden kanlı yaş akıtan feci bir görüntü arz ediyor. Milletin refah ve mutluluğundan söz etmek mümkün değil. Halk çok yoksuldur. Sefil ve çıplaktır.” (19)

Sevgili Okurlar,

1919-1939 uygulamalarıyla; kendi kararını kendi alan, kendine yeten, sorunları ve başarıları eşit olarak paylaşmayı amaçlayan, bağımsız ve özgür olarak barış içinde yaşayan ve geleceğe umutla bakan bir toplum yaratılmıştı. Atatürk’ün yarattığı gerçek, Tanzimat ya da AB – IMF batıcılığından çok başka bir şeydi. Atatürk bu gerçeği 1935 yılında şöyle açıklıyordu: “Akdeniz’i Karadeniz’e demirle bağladık. Anadolu’da özel şirketler elindeki bütün demiryollarını satın aldık. Birçok ülke dünya ekonomik bunalımı karşısında sarsılmış ve umutsuzluğa düşmüşken, biz bu kapsamlı yıkım karşısında asla irkilmedik. Yurdun ekonomisini yeni bir düzene yöneltmiş bulunuyoruz. Ulusal ticareti düzenleyerek iç pazarı hareket geçirip, kendimizi korumayı başardık. Asıl önde tuttuğumuz iş, geniş bir endüstri programını gerçekleştirmeye başlamak oldu. Görüyorsunuz ki yepyeni bir planlı ekonomi düzeni kurmakla uğraşıyoruz.” (20)

CUMHURİYET MUCİZESİ İLK 15 YILDA YAPILANLAR

Sevgili Okurlar,

1923-1938 arasında şu işler gerçekleştirilmiştir: Demokratik bir anayasayla halk egemenliği üzerinde yükselen, yeni bir yönetim biçimi olarak Cumhuriyet yönetimine geçildi – Saltanat ve hilafet kaldırıldı – Kapitülasyonlara son verildi – Din ve devlet işleri birbirinden ayrıldı, laiklik ilkesi yerleştirildi – Köylüye toprak, makine tohumluk v.b. dağıtıldı, tarım okulları, tohum ıslah istasyonları, örnek devlet tarım çiftlikleri kuruldu, Yüksek Ziraat Enstitüsü açıldı, Ziraat Bankası aracılığıyla köylüye kredi olanakları arttırıldı –Duyun-u Umumiye’nin elindeki petrol, tuz, şeker, kibrit, tütün tekelleri devlet tekeli haline getirildi.

Üretim ve tüketim kooperatifleri kuruldu, kooperatifçilik teşvik edildi – Dış ticaret devletleştirildi – Ülkenin sanayileşmesi için KİT ler kuruldu (Sümerbank, Etibank, TKİ, M.T.A. v.b.) – Milli nitelikli özel girişimci teşvik edildi – Özellikle liman şehirlerinde, çok büyük bölümü azınlıklardan oluşan tüccarlara ağır vergiler getirildi – beş yıllık kalkınma planları yapıldı ve uygulandı – ÖŞÜR vergisi kaldırıldı

Tekke ve tarikatlar kapatıldı – Eğitim birliği temelinde eğitim parasız hale getirildi ve yaygınlaştırıldı – Halkın kültürel gelişimi ve örgütlenmesi için Halkevleri kuruldu – Köy aydınlanması ve toprak sorununu çözme amacıyla köy enstitüleri planlandı ve sonra uygulandı – Millet mektepleri açıldı, okuma – yazma seferberliği ülkenin her yanına yayıldı – Fikir ve Sanat Eserlerini Koruma Yasası çıkarılarak, tarihsel ve kültürel değerler koruma altına alındı

Medeni Kanun kabul edilerek vatandaşlık hakları yerleştirildi – Yeni ticaret yasası çıkarıldı çağdaş ticari kurumlar kuruldu – Soyadı Yasası çıkarıldı – Ulusal bankacılık geliştirildi, İş Bankası, Emlak Bankası kuruldu – Türk Tarih ve Türk Dil Kurumları kurularak, ulusal tarih ve Türk Dili yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılarak halkın diline dönüldü.

Uluslararası takvim ve saat kabul edildi – Kabotaj hakkı Millileştirildi, yerli üretim gümrük korunmasına alındı – Arapça yazıdan vazgeçildi, latin alfabesi getirildi. – Toprak Yasası çıkarılarak aşiretlerin bir kısmı arazileri kamulaştırılıp, yoksul köylülere dağıtıldı – Kılık Kıyafet Yasasıyla peçe çarşaf, sarık, fes v.b. kaldırıldı – Ağırlık ve mesafe ölçüleri uluslararası standartlara getirildi, okka, dirhem, arşın v.b. yerine kg., gr., metre v.b. kabul edildi

Enerji santralleri, barajlar, şeker, çimento ve tekstil fabrikaları kuruldu – Hafta tatili Cuma’dan Pazar’a alındı – Ordu modernleştirildi – Kadın hakları geliştirildi, seçme seçilme ve çalışma hakları getirildi

Kültürel gelişme devlet desteğine alındı, Devlet Tiyatro Bale ve Operası kuruldu – Yeni üniversiteler açıldı – Büyük adli reformlar yapıldı, mahkeme çeşitliliğine son verildi, çağdaş hukuk kurumları getirildi, mecelle kaldırıldı – Defin ve mezarlık işleyişi düzene sokuldu

Madenler devletleştirildi – Ormanlar ve göller kamulaştırıldı ve korumaya alındı – Gerici ve ayrılıkçı isyanlar bastırıldı – Barışçı dış politika egemen kılındı, özellikle komşu ülkelerle dostça ilişkiler geliştirildi

Duyun-u Umumiye borçları düzenli olarak ödendi – Karşılıksız para basılmadan, denk bütçe her yıl gerçekleştirildi – Halk sağlığı ve kitle sporu geliştirildi, hastaneler, hemşire okulları ve spor tesisleri yapıldı.

Türk tarihinin ilk nüfus sayımı yapıldı – Toprak envanteri çıkarıldı, kadastro örgütü kuruldu – Sivil havacılık geliştirildi, uçak sanayi yatırımlarına özel önem verildi – iletişim yatırımları yapıldı, radyo, telgraf ve telefon işletmeleri kuruldu, devlet posta örgütü yeniden yapılandırıldı. (21)

DEMİRYOLU AĞLARI VE OSMANLININ BORÇLARI

Bu yapılanları ve ne şartlarda hangi çabalarla yapıldığını anlatmak için en az 15 cilt kitap yazmamız gerekiyor. Biz sadece ikisini özet olarak açıklayalım

1-Osmanlı Borçların Harp tazminatı ödetememişler ancak Osmanlıyı yıkılışa götüren borçları yok ve yoksul halimize rağmen ödemeyi kabul etmişiz. Çünkü biz onurlu bir milletiz.

Lozan’a bağlı olarak Milletler Cemiyetinin aracılığıyla 13 Haziran 1928’de Paris’te yapılan anlaşmaya göre Türkiye, 82.456.337 lirası ana para olmak üzere toplam 107.528.461 altın lira tutarında (Bu günkü parayla 400 Milyar dolar) Osmanlı borcu devralmıştır.

Yukarıda anlattığımız yokluk ve yoksulluk içerisinde ki bir ülkenin bir yandan tüm yurdu yeniden mamur hale getirir, ülkeyi her yönüyle yeniden inşa ederek ayağa kaldırırken , Osmanlı Devleti’nin yıkılıp yok olmasına sebep olan böyle büyük bir borcu kabul etmesinin iki yönü vardır.

Birincisi Türk Milleti’nin, emperyalistlerce paylaşılarak sonlandırılan Osmanlı Devletinin yerine düşmanı yurttan atarak yeni bir Türk Devleti kurulduğu halde  Osmanlı Devletinin borçlarını üstlenmesi ile Türklerin onurlu bir millet olduğunu tüm dünyaya gösterilmiştir.

İkincisi Tam Bağımsız bir Ulus Devlet olarak, üretilen imkânların uluslararası emperyalist kuruluşlar yerine halkın elinde kalması kendi kaynaklarımıza dönüşümüz, kısa bir sürede hem ülkemizin kalkınmasını insanlarımızın hayat standardının yükselmesini sağlamış hem de bu kadar devasa bir borcun ödenme imkanı doğmuştur.

Nitekim Lozan’a bağlı olarak Milletler Cemiyetinin aracılığıyla Osmanlı Devletinin borçlarını ödemek için yapılan  anlaşmaya göre, 1920 da başlayan ilk 7 yılda her yıl 2 milyon, 1936-42  döneminde 2.880.000 1943-47 arasında 2.780.000, 1948-52 döneminde  3.180.000, 1952 de sonra da 3.400.000 altın lira yıllık borç taksiti olarak ödenmiştir.

“DEMİR AĞLARLA ÖRDÜK ANAYURDU DÖRT BAŞTAN”

Sevgili Okurlar,

Memlekette bir yerden bir yere ulaşım neredeyse bulunmamaktayken 15 yılda Türkiye Demir yolları ve Kara yolları ile birbirine bağlanmıştır

1925-33 sonuna kadar 2048 kilometre demiryolu yapılmış, Sivas, Malatya, Samsun ve Kütahya’dan, Balıkesir’e ulaşılmıştır.

1933-38 yılları arasında da yapılan demiryolları 963 kilometredir. Cumhuriyetin XV. yılında devletin işletmekte olduğu demiryolu uzunluğu 6719 kilometredir.

Osmanlı devletinden kalanlar, yabancı şirketler tarafından yapılmış 3350 kilometre idi. Bunlar tamamen Cumhuriyet hükümeti tarafından satın alınmıştır.

Aynı zamanda köprü işleri ve karayollarına da mali imkanlar nispetinde önem verilmiştir. 15 yıllık Cumhuriyet devrinde yeni yapılan 84 köprünün uzunluğu 6.465 metredir.

Bütün mali güçlüklere rağmen, ecnebi şirketler (1928-1938) yılları arasında) satın alınarak millileştirilmişlerdir.

Bunlardan demiryolları şunlardır: Anadolu Demiryolları işletmesi (1928) Mersin, Tarsus, Adana işletmesi (1929) Bursa, Mudanya (1931) İzmir, Afyon ve Manisa, Bandırma işletmesi (1934) Aydın demiryolu işletmesi (1935) Şark demiryolları işletmeleri (1937),

Diğerleri de tarih sırasına göre şunlardır: Haydarpaşa liman işletmesi (1928) İstanbul rıhtım işletmesi (1933) İstanbul telefon işletmesi (1936) İstanbul Elektrik işletmesi (1938) İstanbul Üsküdar-Kadıköy tramvay işletmeleri (1938) Ereğli Liman, Zonguldak Çatalağızı demiryolu ve kömür madeni işletmeleri (1937) İzmir Telefon işletmesi (1938).  Bu satın almalar 1938 den sonra da devam etmiştir.

1923-1938 arasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti gümrüklerinin sahibiydi; deniz ve limanlarına egemendi; gümrük rejimini, vergilerini ve resimlerini ulusal çıkarlara göre saptayabiliyordu; yatırımlarını kendi ekonomik çıkarlarına göre özgürce belirleyebiliyordu; iç ve dış siyasette hiçbir ülkeye bağımlılığı yoktu; yabancı devlet uyrukluları Türk yargısına bağlı olarak yargılanıyordu; ülke yabancılar için açık bir sömürge pazarı olmaktan kurtarılmış(22) Türkiye itibar kazanmış.. Uluslararası arenada dünyanın en saygı duyulan devletlerinden birisi haline gelmişti.

TÜRKİYE DÜNYANIN SAYGISINI KAZANMIŞTIR (The Times’ın 1938)

Sevgili Okurlar,

İngilizlerin ünlü gazetesi The Times’ın 1938’deki, yani 65 yıl önceki bir Pazar ilavesinde çıkan “Yeni Türkiye” başlıklı yazısında şunları yazıyordu :

“Avrupa’nın Hasta Adamı’nı birkaç yılda ilerici, modern bir ülkeye ve Balkan Yarımadası’nda, Doğu Akdeniz’de ve Batı Asya’da bir barış ve istikrar abidesine dönüştüren ihtilal (Anadolu İhtilali) gibi sürpriz değişimlere tarihte çok az rastlanmıştır.

Birinci Dünya Savaşı öncesi Türkiye’nin zayıflığı, uluslararası politikada duyulan rahatsızlıkların verimli bir kaynağını teşkil ediyordu. Ülkenin içindeki ayaklanmalar ve baskı olayları, her zaman iştihası kabarık olan dış güçlere müdahale fırsatı vermiş oluyordu. Komşuları, Türkiye’nin sonunu beklerken, çöküntüden pay kapmayı ve zengin mirasını paylaşmayı umuyorlardı.

Finansal rakipler arasında şiddetli siyasi kıskançlıklar vardı. İstanbul, ülkenin doğal kaynaklarını istismar etmek için rüşvet ve siyasi baskılar kullanan ve Türkiye’nin çıkarlarını hiçe sayan yabancı imtiyaz aracıları arasında adeta bir savaş arenasına dönmüştü.

Bugün Türkiye herkesin saygısını kazanmıştır. Artık hiçbir yabancı, Türkiye’nin içişlerine karışmayı aklının ucuna bile getirmiyor. Komşular, bırakın Türkiye’ye kötülük yapmayı, onunla iyi geçinmek ve ortak çıkarlar doğrultusunda Türkiye ile işbirliği yapabilmek istiyorlar.

Yabancı finans çevreleri; yeni Türkiye’nin herhangi bir projeyi, ancak ülkenin çıkarları ve iktisadi bağımsızlık doğrultusunda olduğu taktirde görüşebileceğini artık öğrenmiş bulunuyor.

Kemal Atatürk’ün zaferleri, Lozan Antlaşması ile 1923’te tescil edilmiş ve tanınmış oldu. O tarihten beri onun kurduğu Cumhuriyet, bir diplomatik başarıdan bir yenisine uzandı. Balkan Paktı’nın oluşumu, Bir Asya Paktı olan Sadabat Paktı, Montreaux Antlaşması, Fransa ile İskenderun Sancağı ile ilgili barışçıl anlaşma ve Hatay’ın Ana vatana katılması gibi ülkemizin dört bir yanını garanti altına alan antlaşmalardır. (23)

Türkiye’de Atatürk sonrası egemen olan politik elitler -başta İsmet İnönü olmak üzere, Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Kenan Evren, Turgut Özal, vd. -Atatürk’ün hedeflerinden ayrı bir yol izlemişlerdir. Ancak, bu politika önderlerinin tamamı kendilerini Atatürkçü olarak göstermişler ve Atatürk’ün yolundan ayrılmadıklarını belirtmişlerdir.

 Atatürk’ün ölümünden sonra Atatürkçü düşünce sistemini terk etmek sadece politik elitlerde değil, çoğu kesimde de görülmüştür. Atatürk, görüşleriyle değil, törenlerle ve heykelleriyle gündemde tutulmuştur. Adeta, toplumumuzda bir tören Atatürkçülüğü öne çıkartılmıştır. Atatürk’ün sadece adı resmi ideolojiyle özdeşleştirilmiş ancak kendisini Atatürk’e göre yapılandırmamıştır. Atatürk’ten sonra onun devrimlerinden birer birer vazgeçilmiştir. Ülkemizin ekonomi politik manzarasına baktığımızda bu durum açıkça görülür. Ülkemiz, Atatürk’ten sonra Dini Taassubun önemli unsurlarından tarikatların, cemaatlerin, şeyhlerin, dervişlerin ve müritlerin kendilerini yeniden inşa ettikleri ve siyasette söz sahibi oldukları devletin kurumları içerisinde yapılandıkları hatta söz sahibi oldukları bir yer haline gelmiştir. (24)

Atatürk’ün ölümünden sonra Türkiye’yi çok planlı ve programlı bir şekilde emperyalist Batı’ya, yani Avrupa Birliği ve Amerika ve onların içimize at oynatan şirketlerine, bankalarına, ülkemizi yarı sömürge haline getiren kararlarını emir talimata göre meclislerden çıkararak tarım hayvancılık başta tüm üretim kanallarımızı yabancı şirketlere bağlı hale getirenlerin, Türkiye’ye mandacılığı ve müstemleke anlayışını yerleştirenlerin Atatürk’ün ilke ve hedefleri ile uzaktan yakından bir alakası olabilir mi?

Yunanistan 18 adamızı işgal etmiş, ABD Suriye sınırımıza 100.000 Tır ağır savaş malzemesi yığmış, On bin civarında kendi askeriyle iki yıldır Binlerce PKK’lıyı eğitiyor. İdlip civarında ise 70.000 civarında Taliban İŞİD  başta çok sayıda İslamcı örgüt HTŞ adı altında birleşmişler saldırmak için hazır bekliyorlar. İnsanlarımız iş bulamaz açlık sınırının çok altında yaşama mücadelesi verirken sınırlarımızın içerisinde 7 milyon Suriyeli ulusal bir tehdit teşkil edecek şekilde dolaşıyor yine bilim adamlarının yaptıkları bir toplantıdan izlediğimize göre bu şahıslara elçiliklerde dahi hızla vatandaşlık verilerek ülkemizin demografik yapısı değiştiriliyor.

Türkiye 25 yıldır hızlandırılmış bir şekilde ayaklarımızın altından kayıyor. Pekiyi bu süreçte hükümet ve muhalefet ne yapıyor?  Ankara Hükümeti bir avuç kahraman ile  Kurtuluş Savaşı verirken  Sarayı temsil eden Damat Ferit Hükümeti veya onların değirmenine su taşıyan İstanbul aydınları ne yapıyorsa, onu yapıyor.

Sevgili Okurlar,

Türkiye’yi kol budak gibi saran Uluslararası emperyalizm karşısında Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi veya Atatürk ilkelerinden Milliyetçilik ilkesini temsil eden üçüncü veya dördüncü büyük Siyasi partiler ne yapıyor?  Onlarda Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetçi, Tam Bağımsızlıkçı, Milliyetçi Cumhuriyet Halk Partisi ile aynı çizgide olmadıkları için, onlar da Mütareke İstanbul’undaki aydınlar gibi iktidarın değirmenine su taşımak dışında hiçbir şey yapmıyor.

Şimdi bu siyasi partiler, bu gün -10 Kasım 2020 günü – Büyük Kurtarıcı Atatürk’ün huzuruna gidince Atatürkçü mü olacaklar? Veya kürsüde Atatürk’ü öven konuşmalar yaparken Atatürkçü mü olacaklar?

Tabii ki olmayacaklar.  Çünkü hiç birisi Tam bağımsızlıkçı değil.. Cumhuriyetçi veya gerçek milliyetçi değil. Hiç birisi Atatürk’ü tanımıyor onu anlamıyor bile..

 Seksen yıldır iktidar veya Muhalefet partileri, gerçekten onu anlamış olsalar onun mücadelesini benimseyerek Atatürkçü bir çizgi izlemiş olsalardı, Türkiye bu gün içinde bulunduğumuz, içeride ve dışarıda yaşadığımız bin bir türlü karmaşa ve emperyalizmin iliklerine, kılcal damarlarına kadar sömürdüğü bir ülke olmazdı. İnsanlarımızın yarısından fazlası dünya gelir düzeyinin en alt sıralarında yer aldığı bir yokluğun ve yoksulluğun içerisinde bulunmazdı.

Değerli Arkadaşlarım,

Atatürk Sadece Türk Milletini düşman çizmesinden kurtarmakla kalmamış yeniden zengin onurlu ve müreffeh bir millet yaratmıştır. Böyle bir hadise binlerce yılık tarihimizde ilk defa olmuştur.

Türklerin tarihinde Atalara saygı esastır. Ata mezarları en saygı duyulan yerlerdir. Ancak bazı Atalar vardır ki Türkler onu “Kutsal Ata” kabul eder mezarlarına gidebilirse gider gidemese bile onunla dertleşir onun

Türkler Büyük Hun Devletinin kurucusu Mete Han’ı, Oğuzhan ile özdeşleştirerek Kutsal Ata olarak kabul etmişlerdir. Atatürk mütevazi kişiliğiyle tarihteki bütün başbuğları yüceltmiştir. Ancak Atatürk Türk Milleti için hepsinden üstündür. Atatürk, Türklerin Kutsal Atasıdır.

İşte bu sebeple her yıl milyonlarca İnsan Ata’sının mezarına gidiyor O’nun la bağ kuruyor, O’nun yanından güçlenerek umut dolu bir halde geliyor.

Büyük Kurtarıcı Atatürk’ü Ebediyete intikalinin 82.yılında Saygı, sevgi, özlem ve rahmetle anıyoruz.

10 KASIM 2020 Saat 3.30

TANER ÜNAL

DİPNOTLAR

1-Prof. Dr. Hüsnü ERKAN Cumhuriyet Öncesi ve Sonrası Türk Ekonomisi

2- Rifat Önsoy sayfa: 262

3- Prof. Dr. Hüsnü ERKAN Cumhuriyet Öncesi ve Sonrası Türk Ekonomisi

4-Erdinç Tokgöz, Türkiye’nin İktisadi Gelişme Tarihi (1914 – 1999), İmaj Yayıncılık, Ankara, 1999, s. 20 ve Cihan Duru vd., Atatürk Dönemi Maliye Politikası I, TİSA Matbaacılık, Ankara, 1982, s. 84-85

5- Ersal Yavi Bir Ülke Nasıl batırılır Sayfa 287

6- Sabahattin Selek, “Anadolu İhtilali”, c. I, s. 60-61

7-Şevket Süreyya Aydemir, “Enver Paşa”, c. III, s. 91

8-World Almanac. 1969 Editiop, p. 752 (Source: U.S. War Department ekt Ersal Yavi, Batırılan Bir Ülke Nasıl Kurtarılır, 2. Kitap (1919-1950), S. 48

9-  Türk Tarih Kurumu, Kazım Orbay Arşivi) Savaş sonuna kadar silah altına alınanlarla, genel seferberlik toplamının 2.850.000 kişiye ulaştığı sanılmaktadır.

10- İlber Ortaylı, “15 Mayıs 1919”, Milliyet Gazetesi, 20 Mayıs 2007

11- Durdu Mehmet Burak, “Camılla Jacquart’ın Raporuna Göre Atatürk Döneminde Türk Ekonomisi”,Kastamonu Eğitim Dergisi, c:16, no:1, 2008, s.222

12-Ali Coşkun, “Cumhuriyetin İlk Yıllarında Türkiye Ekonomisi ”, Atatürkçü Düşünce Dergisi, Sayı: 4, Kasım 2003, s. 72.

13-Prof. Dr. İsmail Türk, Atatürk ve Türk Mali Sistemi, Atatürk Dönemi Ekonomi Politikası ve Türkiye’nin Ekonomik Gelişmesi, A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 513, A.Ü. S.B.F. ve Basın-Yayın Yüksek okulu basımevi, Ankara, 1982, s. 7.

14-Prof. Dr. Hüsnü ERKAN Cumhuriyet Öncesi ve Sonrası Türk Ekonomisi

15-Gündüz Ökcün, Türkiye İktisat Kongresi, Ankara, 1981, s. 255

16-Milli Kurtuluş Tarihi” Doğan Avcıoğlu, İstanbul Matbaası 1974, 3. Cilt, sf. 1618

17-Sadi Borak, Türkiye’nin Geleceği Üzerine İzmir’de Halkla Konuşma, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi S. 70-72 Temmuz-Eylül 1973, Atatürk’ün Resmi Yayınlara Girmemiş Söylev, Demeç, Yazışma ve Söyleşileri, Halkevleri Atatürk Enstitüsü Araştırma Yayınları 2, Ankara, 1980, Sayfa 187

18-Mustafa Kemal’le 1000 Gün” Nezihe Araz, APA Ofset Basımevi 1993, 2. Baskı, sf. 137

19-Mustafa Kemal, Eskişehir – İzmit Konuşmaları” Kaynak Yay 1993, sf. 197 Akt Metin Aydoğan,  S. 352

20- Prof.Dr. Bilsay Kuruç “Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi”, , Bilgi Yay. 1987, sf. 18-19 Akt Metin Aydoğan, Avrupa Birliğinin Neresindeyiz?, Tanzimattan Gümrük Birliğine, S. 86

21- Metin Aydoğan, Avrupa Birliğinin Neresindeyiz?, Tanzimattan Gümrük Birliğine, S.88

22-Prof. Dr. Çetin Yetkin Başlangıçtan Atatürk’e Türk halkı Eylemleri ve Devrimler”, Ümit Yayıncılık 1996, sf. 354

23- Vural Savaş, “Karşıdevrim”, CHP’nin Atatürkçü çizgiden uzaklaşmasıyla gerçekleşti, Aydınlık Dergisi, sayı 823, 27 Nisan 2003 sayfa 64. 24-Prof. Dr. Sezgin KIZILÇELİK  Atatürk’ü doğru anlamak, Anı Yayıncılık Ankara Ekim 2004 Sayfa 161

0 0 oy
Yazıyı Değerlendir
Bildirimler
Bildir
0 Yorum
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle

İlgili Yazı

Esrarengiz Bir Cani

Yazar : - 12 Temmuz 2020 0
-Bir Yunanlının Vasiyetnamesi- Evladım;Şimdi ben gözlerimin önünde uçuşan karaltıların korkunç çehrelerinden çekinerek gözlerimi açtıkça titriyorum. Karşımda çekmecenin üstünde delirmiş masum…

Kırım Hanı Hacı Selim Giray Han (II)

Yazar : - 14 Temmuz 2020 0
Osmanlı Devleti, Avusturya sınırında 1685’de Uyvar ve 1686’da Macar Beylerbeyliği merkezi Budin’in düşmesiyle Belgrad’a geçildi.1687’de 2.Mohaç Meydan Muharebesi meydana geldi…
0
Düşüncelerinizi ister misiniz, lütfen yorum yapın.x
()
x