Bugün Yüzlerce Atabegzade İçerisinden Yakın Geçmişte Kaderimizi Değiştirmeye Çalışan Ali Rıza Paşa Anlatılıyor

302 0

Girizgâh…

Topçu Ali Rıza Paşa milletin ve memleketin susturulamayan en kuvvetli ismidir.

Son zamanlarda Uygurlar üzerinden galebe çalınmaya çalışılan Türk milleti de Kıpçak soylu Ahıska Türkleridir. Aynı zamanda bölge sakinleri için de bu karalama kampanyası gizli bir el tarafından organize edilmekte, Rusya ve Gürcistan tarafından da bir takım hakların zamanında tanınmaması dolayısıyla Kafkasların ve Karadeniz’in kilit şehri Ahıska günümüzde Rusçu söylemlerle, kilit tutmayan kapımızın içindeki dış ellerin reklamıyla hareket eden kitle tarafından halen daha muhasara altında olmaya devam etmektedir.

Stalin’in 1944’te Nazilerin Kafkaslara yaklaşmasını bahane göstererek bölgedeki önce Kırım’da yaşayan Müslüman nüfusla Sovyetlere dikleşen kütleleri daha sonra da Ahıska’daki Türklerini bölgeden en sert şekilde uzaklaştırdı. 1 gün içerisinde 115,000 kişi hayvan (sığır ve domuz) vagonlarında perperişan vaziyette 1 ay boyunca eziyet içerisinde sürgün edildi. İnsan fıtratına uygun olmayacak vaziyetlerde dizanteri hastalığı içerisinde doğum yapan hanımlar mı dersiniz, ölü bedeni trenden aşağı sarkmış ihtiyarlar mı dersiniz yoksa ölü doğan bebeğinden ayrılmak istemeyen annelerin kahroluşu mu dersiniz…

Sürgün esnasında 17,000’den fazla insan da hastalık (ağırlıkla dizanteri), açlık ve çeşitli nedenlerden dolayı ölmüştür.

Rahmetli Yunus Zeyrek hocanın anlatımıyla dinleyin bu sürgünü nutkunuz tutulur, nefes alamazsınız kendi evinizde.

115,000’in içerisinde özellikle ayıklanarak sürgüne tabii tutulan Müslüman olan Kürtler, Lazlar, Hemşinliler de bulunmakta. Bugün pek çok insan Stalin’in ve aynı zamanda Mao’nun artığı sosyalist-komünist dürtüde olan organizasyonlara üye olup yahut destek vermekle esasında soydaşlarına, atalarına eziyet çektiren celladına aşık rolünü oynamakta.

Şükür ki destek vermeyenler de var.

Sürgün edilenlerin Türk değil Mesh olduğu ileri sürülüyor sıklıkla. Bu doğruyu yansıtmaz.

“Meshlerin Gürcü olduğunu iddia edenlerin de kesin kaynağı yoktur. Ahıska’nın Rustav köyünde dünyaya gelmiş olan ünlü şair Şota Rustaveli, “Üstadım Genceli Nizamî’dir” demiş ve eserinde tamamen İslâmî motifler kullanmıştır. Şair Rustaveli’nin ad ve soyadının Gürcü isim kalıplarında görülen -vili, -dze gibi ekleri almaması da dikkat çekici bir husustur. Dilinden başka Gürcü kültürüyle ortak noktaları bulunmamaktadır” (1)

“Ahıska bölgesinden sürgün edilen Türk unsuru, Mesh değildir. Bu topluluğun, Kıpçak hâtırası olduğu artık kesinleşmiştir”. (2)

“Eski çağlarda Kıpçak Türkleriyle birlikte bu bölgede yaşadığı anlaşılan Meshler, Kıpçakların yahut Kartvellerin arasında erimiş olmalıdır. Zira Kartvel/Gürcüler, küçük bir millet olmasına rağmen, dünyada emsali az görülecek derecede ırkçı bir yapıya sahiptirler. Ele geçirdikleri yerde ilk başvurdukları yol, yerli halkın isimlerini değiştirmektir. Bunun en son örneği, 1919 yılında işgal ettikleri Posof’ta görülmüştür. “ (3)

Stalin sürgünün nedeninin Faşist Almanlara bağlamıştır. Sürgünden önce savaş patlak verdiğinde Ahıska’dan Türkler toplanıp cepheye gönderilmişti çoktan. Her aileden erkekler özenle seçildi. Cephede sağ kurtulanlar bir müddet savaş bitmedi denilerek (savaşın bittiği halde) maden ocaklarında çalıştırılmaya devam edildi. Bunu yapan Sovyet Rusya. Yaptığı toplum kendi vatandaşları. 1944 sürgünü bittikten sonra 1944 Aralık ayında cepheye toplanan Türkler ve bölge halkının Müslüman kitlesi memleketlerine ulaşım imkanları da sınırlı şekilde sayılarak salındı.

Ailelerine kavuşmanın hasretiyle yanıp tutuşan bu insanlar memleketlerine geldiklerinde çocuk çocuk eş ihtiyar büyük demeden hepsi toplanıp pis koşullarda çoktan sürgün edilmiş, evler bahçeler bağlar Hristiyan ermenilere ve Ruslara taksim edilmişti. Bir süre bu evlerden de vergi alınmamıştır. Cepheden dönen gazilerin kimi kendini asmış kimi de koskoca Rus topraklarında aileleriyle görüşebilmek için kar kış demeden yola vurmuştur kendini. Sonuç ne midir? günümüzde Ahıska dendiğinde Stalin gibi bir vahşiyi savunanların acınası hali…

Bu sürgün için uydurulan “Türklerin Nazilere katılıp Sovyetlere galebe çalacağı endişesi”ni yakın geçmişteki Ahıska’da yaşanan onur kırıcı hadiseyle birlikte kaleme aldığım “İkinci Dağlık Karabağ Soykırımına Zemin mi Hazırlanıyor?” başlıklı yazıya göz atabilirsiniz.

Almanlar 1944 Temmuzunda Varşova’ya kadar geri püskürtüldüğü halde, Berlin istikametinde topuklarlarken Ağustos 1944’te Ahıska sürgününün planlanması ve uygulanması art niyet, etnik temizlik ve açıkça soykırım ortamının tahsis edilmesi olarak değerlendirilmeye pek müsaittir. Sürgün esnasındaki

Aynı zamanda şunu belirtmeden de geçemeyeceğim “26 Nisan 1991’de Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti Yüksek Sovyeti, Boris Yeltsin başkanlığında, tüm kitlesel sürgünleri “Stalin’in karalama ve soykırım politikası” olarak kınayan Bastırılmış Halkların Rehabilitasyonu yasasını Madde 2 ile beraber kabul etmiştir.”

Kıssadan hisse nankör Koba hikayesi…

Çocukluğunda sıklıkla kirli işlere bulaşmış bir Gürcü’nün aynı zamanda yeraltında kaçakçılık işleriyle uğraşmış olması çok manidardır. Elbette her Gürcistanlı Stalin kadar namussuz değildir. Gürcüler içerisinde Türk’e ışık tutmuş, yolunu açmış zor zamanında NKVD’nin peşine düştüğü Türkçüleri saklayanları da vardır. Ancak at ile it izinin birbirine karıştığı dönemlerden bahsediyoruz. Stalin Rus devletine karşı her daim sert mizaçla karşılık vermiş, Çar’ı sıklıkla öldüreceği üzerine antlar içmiş biridir. Öyle ki tutuklanması ve Bakü Bailov Hapishanesine atılması da şans eseri olmayacaktır. Stalin gençliğinde ölmeden önce olduğu gibi kirli ve insan canına mâl olan suçlara karışmıştır.

Mehmet Emin Resulzade

Bailov’dan Mehmet Emin Rasulzade’nin Stalin hapisteyken kurduğu arkadaşlığın neticesinde Eylül ayındaki beraatına dair çabası olumsuz etki verecektir. Aynı ay Resulzade Stalin’i Bailov’dan kaçırır. Böyle de kalmayacaktır ikili arasındaki ilişki. 1908’de hapisten kaçırılmıştır Stalin ancak yollarının ayrılacağı çok belli. Mehmet Emin Resulzade 1911’de Bakü’de Müsavat Partisi’ni kuracaktır. Stalin bu partiye katılmak istemedi. Resulzade doğal bir biçimde Harb-i Umumi döneminde Bakü merkezli olarak ve 1917 kargaşasından da istifade ederek Azerbaycan’da en kuvvetli isimlerle birlikte iktidar oldu.

Kurulan bu hükümet Komünist Rus taraftarlarınca 1920’de 28 Nisan’da devrilecek ve hükümet reisleriyle kabine üyeleri “kaçak” ilan edilecektir. Bazısı için ölüm kararı bazısı içinse tutuklama kararı çıkarılır. Resulzade için tutuklanma emri çıkarılmıştır. 28 Nisan’da Müsavat Hükümeti düşünce tabi yerine Sovyet cuntasının emir erleri, yalakaları başa geçecektir Azerbaycan’da.

Resulzade 4 ay sonra Ağustos 17’de Azerbaycan Komünistleri tarafından yakalanır ve tutuklanır. Stalin hapishaneden kurtulduktan sonraki yaşamından Müsavat’ın devrilişine kadar olan süreçte Sovyet propaganda ajanslarında çalışmak için iş kovaladığı o yıllarda 1913’te yazdığı makalesinin ekmeğini yemekteydi. Mart 1913’te Marksizm ve Ulusal Sorunu makalesini yazmıştı. Bu ses uyandırdı mı? evet uyandırdı. Acıtasyon bir makale olduğundan aş iş ekmek yerine göz yaşı masumiyet ve kin dolu bir makaleydi.

Ses uyandırdı uyandırmasına da 1 ay önce Şubat’ta Yosif Visaryonoviç Cugaşvili Malinovski tarafından St. Petersburg’da enselenmişti bile. 1917 İhtilali sonrasında Lenin’in Şubat ayında 293 numaralı Mühürlü Trenle birlikte S.t Petersburg’a gelecek ve bir dizi olaydan sonra parti yönetimini idame ettirecektir. Aynı yıl 7-9 Kasım’da  toplanan II. Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi’nde oluşturulan kabinede Stalin de bu kabine içerisinde yer alacak ve 1917’de Milliyetler Halk Komiseri olarak atanacaktır.

Stalin’in Bailov (Bakü) Cezaevi’ndeki mahkum kaydı

Resulzade ile olan sürece dönersek Halk Komiserliği elde ettikten sonra nüfuzlanan Stalin, 17 Ağustos 1920’de Resulzade’nin tutuklandığını öğrenince 1908’deki kendisine yaptığı iyilik gelir aklına. Resulzade Bakü’de tutukludur. Stalin 1 Kasım 1920’de gitmiştir Bakü’ye haberi öyle alır. Resulzade Stalin’i kaçış planıyla kurtarmıştır da Stalin onu Moskova’ya davet eder. Çıkışı sağlanır resmi şekilde. Teklifler sunar. Üst kademelerde şeflik teklif eder. Orduda eğitmen olmasını yahut strateji departmanında yöneticilik teklif eder. Resulzade bunların hiçbirini kabul etmeyecektir. Yalnızca Üniversitede ders vermeyi ve bilimsel araştırmalarla kendi alanında çalışmayı istediğini söyler. Gazeteci kimliğiyle kalacaktır artık.

Resulzade’nin hayatı yaptığı iyiliğin karşılığında üst bir mertebe beklemeyecek kadar mağrurdur. 1922’de St Petersbug’a (Sovyet yönetiminde adı Petrograd olarak değişecektir) oradan bir nehir teknesi vasıtasıyla Fin körfezine ulaşacak aynı yıl Paris’e oradan da İstanbul’a geçecektir. Ankara ise ebedi istirahatgâhı olacaktır. 1955’te Ankara’da hayata gözlerini yumdu. Mezarı Cebeci Asir Mezarlığı’ndadır.

Ama gel gör ki…

Genel Sekreterliğe 1922’de gelen Stalin ve 1924 Lenin’in ölümünden sonra iktidarda tek söz sahibi olduktan sonra bir anda nevri dönecek ve Ahıska ve Kırım’da olan hadiselerin gerçekleşmesi adına yayımlatacağı bildiriyi eli dahi titremeden imzalatacaktır. Ahıska’da Lavrenti Beria’nın bu emirle kirli işler döndürmesi de kaçınılmaz olacak…

Stalin’in bunu yapmasındaki amaç nedir? geçmişinde psikolojik olarak yaşadığı sorunların bir sonucu mudur yoksa Gürcüler ile Türklerin kapı komşuluğundaki sosyolojik bir kıskançlık, imrenme yahut benzeri aşağılık duygusuyla bilinçaltında kalmış bir dizi anısına istinaden eline güç geçtiğinde aldığı bir “öç” müdür? yoksa annesinin din eğitimi alması için Ortodoks Kilisesi’ne göndermek isteyip, babasından dayak yiyen biri olması yahut sıklıkla ailesinin kendisine ettiği türlü eziyeti Türklerin fakir oldukları halde çocuklarına eziyet etmiyor olmasında yatan “Obsesif kompulsif bozukluk” (yani sürekli tekrar eden düşüncelere saplantılı, şizofrenik derecede sıklıkla aklına getirmek suretiyle kendisini rahatlatan eylemlere girişme yahut Stalin’de olduğu gibi öldürme, şüphe duyduğunu yargısız infaz etme durumu) mudur? ve daha fazla sosyoekonomik ahvalin halet-i ruhiyesine verdiği ekseriyetle ilgili sorunla olup olmadığını bilemeyeceğiz. Lakin eylemlerine baktığımızda Sovyetlerin Gürcistan’ı işgali de dahil olmak üzere getirdiği zulüm, Holodomor ile Ukrayna’yı açlıkla terbiye etme isteği bunların hepsi oldukça kurnaz bir siyasetin sonucudur.

Hakkında bildiklerimiz yazılanlar çizilenler ve zulüm dolu sürgünün baş aktörü olmasıyla birlikte ölürken geriye bırakacağı idrarıyla ıslanmış pantolonu olacaktır.

Yukarıda sayılanların hiçbirisi azılı bir katil , Türk düşmanı olduğu gerçeğinin üstünü örtmez, örtme aracı olarak da kullanılabilemez.

M Emin Resulzade’nin, bir Türk olarak anne-babasına hayırsız evlat olmuş halde o şahsa kol kanat germesi, düştüğü hapis durumundan kurtarması psikoloji travmalarla sarsılan masumiyetini kaybetmiş aklanma çabalarının da trajikomik bir çaba arz ettiği, emirlerini öfkesiyle birlikte bilinçli verdiği gerçeğiyle Resulzade’nin çabalarını boşa çıkardığı bir israf olduğu aşikardır Stalin’in. Hapiste kalsaydı aynı Hitler’in Passau Nehri’nde rahip tarafından kurtarılıp boğulmasının engellenmesi gibi Stalin’in gazabı da hapiste kalsaydı “belki” ortalığı aleve vermeyebilirdi. Ancak güçlü yorumlar ışığında bu sürgünü Stalin yapmasaydı bile bir başka Sovyet Genel Sekreteri’nin yapmayacağının bir garantisi bulunmamaktadır.

Çark eder tarih, yanar döner emellerle, olan yine bize olur yine bize…

Bütün bir şekliyle düşündüğümüzde Türk ulusunun en samimi ve sadık bölümü olan Ahıska’da ikamet eden Türklerin, son dönemlerde mücadelesini ahlaksız insanların haklarında yaptığı yaftalamalar neticesinde ciğerine taş basarcasına suskunlaştığı biliniyor. Kırım’daki ciğeri parçalananlar kadar Uygurlar kadar organize olmuş ve aktivist yanlarını kullanan mazlumlar kitlesi değildir maalesef Ahıskalılar.

Ahıska’nın kadim idareci sülalesi olan Atabegleri tanımak gerekir.

Biraz Atabekleri ve Kıpçakları tanıyalım..

18 Kasım 2019’de hayatını Ahıska’ya, Türklüğe ve sürgün edilmiş acısı dinmemiş insanlara vakfeden Prof. Dr. Yunus Zeyrek hocanın üzerine ben Ahıska tarihinin neşredildiğini, kaynakların mukayese edilerek derlendiğini, birbirini doğrular nitelikte olanların yahut olmayanların ayıklanmasıyla devasa bir bölge külliyatı çıkaran “tarihçi” bilmiyorum. Bilmediğim için bildiğim ve rahmetle andığım Yunus Zeyrek hocamızın naklettiği şekliyle, Bizim Ahıska Dergisi’ni sizlere referans göstererek bu bölümü aktarmak isterim.

“Gürcü Kralı II. David, Selçuklulara ve İranlılara karşı savaşacak ordusu olmadığından, Kıpçak Türklerini ülkesine davet etti (1118-1120). Azak Denizi doğusu ve Kafkaslar kuzeyinden gelen 45.000 Kıpçak ailesi, Çoruh-Kür ırmakları boylarına yerleştiler ve güçlü bir ordu kurdular.” (4)

“Gürcistan, bu ordu sayesinde canlandı hatta Tiflis’i Selçuklulardan geri alarak topraklarını Erzurum yakınlarına kadar genişletti.” (5)

“Zamanla Gürcistan’da Kıpçak/Kuman unsuru arttı. Bu topraklara yerleşen ve Gürcülerle din birliği bulunan Kıpçak Türkleri, devletin ordu, siyaset ve maliyesinde çok etkili konuma geldiler. Zamanla güçlenen Kıpçak Atabekleri, 1267 yılında Tiflis’e baş kaldırarak bağımsızlık mücadelesi verdiler. Onların bu faaliyeti İlhanlı Hükümdarı Abaka Han tarafından da desteklendi. Bugün Posof’ta kalıntıları bulunan Cak/Caksu kalesi onların hatırasıdır. (6)

Atabek Ailesinin siyasî faaliyetlerinden Gürcü kaynakları bahsetmektedir: Gürcistan’a gelen Moğollara karşı savaşmak üzere  1266 tarihinde Tiflis’e giden Kıpçak Beyi Caklı Sargis, Gürcü Kralı David tarafından tutuklandı. İlhanlı Kağanı Abaka Han, David’den Sargis Beyi serbest bırakıp kendi yanına göndermesini istedi. Sargis Bey, Abaka Hana, artık Gürcü yönetiminde yaşayamayacaklarını ve bağımsız olmak istediklerini bildirdi. Böylece Abaka Hanın desteğini alan Atabek ailesi, Gürcistan’dan ayrı bir hükûmet oldu.” (7)

“Ahıska Atabekleri hükûmet olduktan sonra Osmanlı Devleti ile iyi münasebetler kurmuşlardır. 1500/1516 yıllarında Artvin, Ardahan, Ahıska Beyi olan Kıpçak Atabeki Mirza Çabuk, 1508′de Trabzon Sancak Beyi Şehzade Yavuz Selim’e kendi askeriyle öncülük etmiş; Batı Gürcistan’ın Osmanlı’ya itaatini sağlamıştır. 1514′te Çaldıran Seferi’nde de Osmanlı ordusuna sefer sırasında, sürülerle etlik koyun, yüzlerce yük yağ, bal ve un vererek yardımcı olmuştur. Onun bu siyaseti, Gürcü kaynakları tarafından eleştirilmektedir.” (8)

Atabek Hükûmeti, 310 yıl yaşamış, Anadolu’nun en uzun ömürlü Türk Beyliğidir. “(9)

Osmanlı fethinden sonra 1595 yılında yapılan sayım sonucu hazırlanan Ahıska Tahrir Defteri’ndeki vergi mükellefi köylü isimlerinden bölge halkının Türklüğü açıkça anlaşılmaktadır: Arslan, Ayvaz, Bayındır, Bekâr, Çabuk, Devletyar, Elaldı, Elalmaz, Emirhan, Gökçe, Kanturalı, Korkut,  Murat, Nuraziz, Pirali, Şahmurat,  Temür, Ülkmez, Yaralı, Yusuf…” (10)

Osmanlı padişahı III. Murad Çağı’nda, Dağıstan, Gürcistan ve Şirvan’ın fethine karar verildi. 1 Ocak 1578′de Şeyhülislâmın fetvasını alan Serdar Lala Mustafa Paşa, Safevîler üzerine sefere çıktı. (11)

“5 Ağustos 1578′de Ardahan kalesi güneyindeki ovada konan Serdar Lala Mustafa Paşa, buradan yolu üzerindeki beylere ve hakimlere birer mektup göndererek Osmanlı ordusuna bağlılık bildirmelerini istedi.” (12)

Ertesi günü (9 Ağustos 1578) Ahıska, Tümük, Hırtız, Çıldır ve Ahılkelek kaleleri de fethedildi.(13)

“Tarihe Çıldır Meydan Muharebesi adıyla geçen bu savaş, Osmanlı ordusunun zaferiyle sonuçlandı.” (14)

Böylece Çıldır Eyaleti olarak anılacak ve yöneticileri yine Osmanlı’ya bağlı Atabek sülalesinin mensupları olacaktır.

Atabegler ile tanıştığınıza göre bu sülalenin Artvin kolundan olan “zulüm karşısında susmayan” Topçu Feriki Atabekzade Ali Rıza Paşa’yı takdim etme zamanı geldi…

Haklı bir muhalif doğuyor..

Ahıska merkezli Kıpçak Devleti olan Atabek Kıpçak Türk Devleti’nin sınırları

Ali Rıza Paşa. Ahıska’nın kadim idarecilerinden Atabeg soyundan gelir. Atabeglerin Artvin kolundandır. Atabeglik unvanı zaman içerisinde Gürcüler için de bir yönetimsel anlam kazandı ve kullanıldı ancak Ali Rıza Paşa Türk’tür. Gürcü değil. Aynı şekilde Osman Server (Atabek) Bey’de 1918-1919 arasında Ardahan-Artvin-Tiflis arasında Türk kuvvetlerinin güçlendirilmesi adına çalışmalar yapmış bir isim olarak karşınıza çıkar. Atabeglik ermeniler ve gürcüler tarafından da sıklıkla unvan olarak zaman içerisinde kullanıldığı için günümüze bu Atabek soylarından insanların ulaşması gibi Türk kokulu Kadim bir sülalenin varlığı Gürcü-ermeni tarihine gölge düşürmektedir. Osman Server gibi Ali Rıza Paşa gibi Türk soylu asillerin tanıtımı Gürcü ve Sovyet tarihçilerinin olumsuz propagandaları sonucunda “Gürcü” oldukları, Türk olmadıkları, Ahıska’nın hiçbir zaman Türkler tarafından keşfedilmediği gibi safsatasının yayılması bizlerin içindeki kahramanlar olmaktan ayrı gayrı düşürülme çabasının bir başka yöntemidir.

Ali Rıza Paşa’da Atabeklerin Türk-Müslüman olanıdır. Gürcü olarak kaynaklara düşmüştür fakat yolunuz Ardahan Kongre Binası‘na düşerse orada Ali Rıza Paşa hakkında bilgisi olan insanlar vardır. Kars şehir lokaline giderseniz bilmeyen çıkmayacaktır. Genelde yaşlılar ve emekli öğretmenler Ali Rıza Paşa hakkında hacimli bilgiler veriyor.

Osman Server Atabek’in adının sıklıkla anıldığı müzede kendisine ait ufak bir bölüme de yer verilmekteydi. İki sene kadar önce o bölüm bulunuyordu ancak geçen yaz ziyaret ettiğimde kaldırıldığını öğrendim. Yerine Osman Server Bey ile ilgili malumatların bulunduğu biyografi ve Konağın sahibinin kim olduğuna yer verilmişti. Misak-ı Milli haritasının hemen karşısındaydı Paşamızın biyografisi. Biyografide (yukarıda) belirttiğim üzere Atabeklerin Artvin kolundan olup Gürcü olarak anılmasının Osmanlı döneminde Çıldır Eyaleti üzerindeki Atabekler hakkında detaylı malumata yer verilmemesinden dolayı “Gürcü” geçtiği belirtilmekteydi.

Osman Server Atabeg’de Ardahan’da TBMM’ye milletvekili seçilerek hayatına devam edecektir. İzmir’de 1962’de trafik kazasında hayatını kaybedecektir. Bu kazanın bir suikast olduğu da düşünmekte.

Ali Rıza Paşa’da kalmıştık…

1897 Dömeke Meydan Muharebesi’ne katılan paşalar ve rütbeli isimler. Topçu Ali Rıza Paşa sağdan ikinci sırada olandır.

1854 yılında Artvin’de Vezirköy’de doğdu Ali Rıza Paşa. Dedesi Çıldır Eyaleti idarecilerinden Sefer Paşa’dır. Babası Artvinli Mehmet Medet Bey’dir. Erzurum’da Askeri Lise’den mezun olduktan sonra İstanbul’a gitmiş Mühendishane-i Berri Humayun’dan mezun olmuştur. Mezun olduğunda rütbesi Topçu Üst Teymen’dir.

Almanya’da ve Paris’te bulundu. 1897’de patlak veren Dömeke Meydan Muharebesi’ne katılmış ve top bataryalarının üstün hizmeti kendisini bu konuda ne denli yetenekli olduğunu ispat etmiştir.

Bu savaşta Alasonya ordusunda top bataryalarını yönetti. Trablusgarp’ta, Balkanlar’da savaştı. 31 Mart’ta Meclis önünde saldırıya uğradı. Ölümden döndü. Kaburgasını 2 kez incitti. Trablusgarp’ta, 3 yıl sonra hastalıklarla boğuştu. İstirahat etmesi için İstanbul’a gönderilmek istendi. alınmamış canım var dedi gitmedi. Ölüm korkuttu mu? HAYIR. Yönetim değişmeden önce ermenlerlee sık sık çatıştı.

Balkan savaşlarından önce Picardie Manevraları’na da katılmıştır.

Osmanlı heyeti 1910 Picardie Manevraları’nda. Sırasıyla 1- Topçu Ali Rıza Paşa, 2- Paris Ateşemiliteri Ali Fuat (Okyar), 3- Kolağası Mustafa Kemal (ATATÜRK)

Biliyordu ki günümüzde Stalincilik oynamak isteyenlerin kökleri geçmişte zararlı cemiyetlere mensup kişilerce tatbik edilmekteydi, Ali Rıza Paşa bu minvalde şehitlerin üzerinde yükselmiş devletimiz bu tür etliye sütlüye karışmayan, uzaktan seyreden, kendinden olanın yarasına ekmek banan zihniyete emanet edilmesin, ele ayağa düşmesin diye o hasta halinde 1911’de Trablusgarp’ta, 1912’de Çatalca’da ayrıca mücadele etti.

Çatalca’da mücadele ederken savunma hattı komutanlığında, Çatalca Komutanlığı’nda İstanbul’un ön savunmasında görevliydi.

Osmanlı tarihinde topçuluk üzerine Humbaracı A. Paşanın ve sonrasının yığınlar şeklinde askeriyeye kazandırdığı tecrübeleri Ali Rıza Paşa katlayarak devletin en sıkıntılı zamanında en etkili şekliyle arttırdı. Mühendishanelerde dersler verdi. Kitaplar yazı. Modern topçu subaylar yetiştirdi. Saha savunmalarında topların en etkili kullanımıyla ilgili en kapsamlı ilk “el kitabını” yazmış ve bu askeri okullarda topçu yahut topçu feriki (gözlemcisi) olma yolunda ilerleyen genç subaylara okutuldu. Bir takım yerli top tasarımlarıyla ilgilendi ancak sancılı bir dönem olduğundan vakit ayıramayacaktır. Osmanlı topçularının genelde yaşadığı problemlerden biri de Saha topçularının zamanla yarıştıkları için ön teçhizat tablolarında ateşlenecek malzeme ve soğuma sürelerinin nadiren geçirilmesi yahut erken ateşlenen toplar nedeniyle top bataryalarının infilak etmesiyle subayların şehit olmasıydı. Bunun için Harbiye Nezareti envanterinde bulunan her topun (Krupplar dahil) ateşlenme-soğutma tablosunu oluşturdu. Yani Saha Toplama Özel Teçhizat Tablosunu hazırladı.

Topçu Ali Rıza Paşa

Saymakla bitmeyecek hem askeri hem de barış dönemlerindeki askeri eğitime vakfettiği ömrü çok yıpranacaktır..

Çatalca savunmasından sonraki süreçte I. Dünya Savaşı’nda bir takım terfilere mazhar görülmektedir.

Biter mi Atabeg Paşa’mızın Türk’e olan yarenliği? elbette hayır. Ölene kadar da bitmeyecektir. 1919 senesinde yıldırım kararla Âyan mensubu yapıldı. Buna sevinmedi. Çünkü cephede atmaktaydı yüreği. “ölümün tadı Cephede’dir”der.

Bundan önce Meclis-i Mebusan’daki söz istemesi ve halet-i ruhiyesini açıkça ifade etmesi mest edicidir. Mahmut Esat Bozkurd’un kaleme aldığı Türk İhtilalinde Vatan Müdafaası eserinde bakın Esat Bozkut, Ali Rıza Paşa hakkında neler söylüyor:

Son Osmanlı Meclisi Mebusanı… Ermeni mebuslar, katledilen, tehcir edilen Ermenilerin kanını istiyorlar. Pontusçu Rum mebuslardan birisi, Türk tarihine hakaretler edip Fatih’le alay ediyor. Halep mebusu dayanamıyor: ‘Bir Türk mebus Atina meclisinde senin bu söylediklerini söyleyemezdi’ diyor. Yanıt hazır: ‘Orası adalet ve medeniyet yeridir, aklın ermez senin.’Bir de âyan var hani. Orada da aynı minval üzere işler olmakta. Ahmet Rıza Bey adlı reis, bir önerge veriyor: ‘Ermeni, Rum, Arap kardeşlerimizi taktil ve tehcir eden sorumlular ceza görsün, hem de hemen, divan-ı harbe verilsinler.’ Alkış ve övgüler, gayri Türklerden…Türk’ün sesi ise çıkmaz sanıyorlar. Topçu Feriki Rıza Paşa Hazretleri fırlıyor yerinden: ‘Önergenize Türkleri de koyunuz, zira onlar da Ermeni, Rum, Arap kardeşleriniz kadar mazlumdur. Hatta onlardan daha fazla zulüm görmüşlerdir’ diyor. Kıyamet kopuyor. Meclis Reisi’lüzumsuz’ derken, öbürleri ‘Türk`ü koyacaksak, Çingeneler de dahil Osmanlı’daki tüm unsurları, koymak gerekir’ diye olmazlanıyorlar. Sonunda, kimsenin adı yazılmasın ‘Osmanlı’ densin kararına varılıyor. Tek karşı oy Rıza Paşa’dan ‘Ben Türk Milletiyle beraber kaldım’ diyor.(15)

“Top da vardı, tüfek de… Niçin harp etmediniz de mütareke yaptınız?”

Çanakkale kazanılmış, düşman şehit duvarını geçememiştir. Fakat Dömeke’deki basiretsizlik 30 Ekim 1918 Mondros’ta tekrardan zuhur edecektir.

Mondros Mütakeresi gündem olunca Damat Ferit Paşa’ya heyecanla karışık yorgunluğun verdiği hararetli sesle “Top da vardı, tüfek de… Niçin harp etmediniz de mütareke yaptınız?” çıkışında bulunan kahramandı.

2 sene kadar sonra 1920’de ağza alınıp çiğnenmesi dahi zor olan Sevr’i imzalama dönemi patlak verdi. Saltanat Şuarası’na dahil edildi Ali Rıza Paşa. Sultan Vahdettin tarafından bu oturum bizzat idare edildi.

Ferit Paşa oturumdaki ilk söz alandır. Orhan Koloğlu’nun anlatımıyla Damat Paşa “Paris’te imzalamamız istenen antlaşma, İstanbul’u ve küçük bir toprak parçasını bize bırakıyor. Antlaşmayı imzalarsak iyi kötü bu kadar bir varlığımız olacak. İmzalamazsak dünya haritasından silinmekle tehdit ediliyoruz. Bu antlaşmanın imzasını oya sunuyorum. Susanlar imzalayalım demiş sayılacaktır.” diyerek sözünü bitirdi.

Ortalık sinek avlıyor. Herkes birbirine bakmakta. Son Saltanat Şuarası’ndaki olayları Topçu Ferik’i Ali Rıza Paşa’nın sadık yaveri Tarık Mümtaz Göztepe şöyle devam ettiriyor: “Sultan Vahdettin ayağa kalktı. “Bu antlaşmayı imzalamaktan yana olanlar, rica ediyorum ayağa kalksınlar.” dedi.

Sevr Antlaşması İmzalanırken.

Sözü söylerken Padişah elbette ayaktadır. Kalkan yoktur. iki dakika kadar geçti “rica ediyorum, ayağa kalksınlar” diyerek celallendirdi ortalığı. 43 üyenin 42’si ikinci uyarışta zengin kalkışı yaptı.

Paşa kalkmadı. Şuara oylamasında görüşmeye tek imza atmayan oydu. Terslik oldu sandılar. Şuara’ya oylmayı tekrar sundular. Yine aynı sonuç çıktı; Ali Rıza Paşa’nın atmadığı da biliniyordu. Toplantıyı yöneten erklerden “Reislik” bile imzaladı sen neden imzalamadın diye soruldu.

Ali Rıza Paşa “Zararı yoktur kumandan, ben Milletimle kaldım” dedi. Son Şuara Sevr’e imzacı olurken de bu Topçu Feriki Rıza Paşa kalem kımıldatmayacak ve Sultan’a “Memleketin sahibi, millet kabul etmedikçe, siz kabul etseniz bile ne çıkar!” diye bağırmaktan da geri kalmayacaktır.

Susmayı İhanet Sayan Paşa adlandırması buradan gelir. Sevr’deki 150 imzacı içinde bir tek onun oyu Millet‘in oyu idi.

Sağlıklı olsaydı Ankara’ya kaçacaktı..

Demiştik ya hastalandı, bir muharebe de vücudunda aks etti. Hastalığı bedenine de vuracaktır.

Hele ki ciğerlere indiyse. Ciğerleri top bataryalarını ateşlemekten bittiği söyleniyor. Oğlu Fazıl bey ateşlenen her topun etkisinin 5 paket tütüne bedel olduğunu söylemiştir. Her ateşlediğin batarya dumanı ciğerine 5 paket keş tütün zerk ediyor…

Çatalca’da zatürre geçirdiği bilinmekte. Bu hastalığı atlattıktan sonra istirahat etmesi gerektiği yerde vazifesine tekrar döndü, Sevr’de de tavrını koydu. Ancak mecali Kurtuluş Savaşı’na katılmaya yetmeyecek kadar çökmüştü. 67 yaşında (1921) vefat ederken görünüşü 90 yaşındaki ihtiyarın halindeydi rivayetlere göre.

Türk İstiklal Mücadelesi’ne 1920’de Sevr’i imzalamayarak İstanbul’daki evinden destek verdi Kongre dönemlerinde ayağa kalkamadığı için “döşekte ölmek istirahattir” dedi. Edirne ve Lüleburgaz Kongreleri için canhıraş vaziyette gitmek istedi.

Müşir Ethem Paşa’nın 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nda savaş alanını inceliyor.

Bu tavrı dolayısıyla kaburgasını ikinci kez evinden çıkarken düşüp incindi. Niye? derdi neydi ki? otur yat işte. Kestir ne güzel, bu fırsat ayağına bir daha gelir mi? Onun açısından istirahat zor bir şeydi. Yine ayakta vatanperver niyetiyle ecele kucak açtı.

Salla başı al maaşı ahlaklı olmadığı için. Deri koltuklarda oturmaktan koltuğun rengini attırmadığı içindir bu tavrı. Ahıska yöresinde olanlar yahut doğrudan oralı olanlar, Ahıska Türklerinin aile eğitimine mazhar olabilmişler bilecektir ki görevini yapmayanı geleneklerimizde hakaret sayarız. Gücümüzün yetmeyeceği işi de parası için almaz, liyakat sahibi kimse ona bırakırız. İnsanız. Hatalarımız var mı? var. Doğrularımız var mı? -anlatıyorum işte dikkatlice okuyun..

Ama hıyanet içinde asla olmadık! Bizden olanın acısına ekmek banmadık!

Atabeg Ali Rıza Paşa’nın oyu günümüzdekilere bir ders olmalıdır. Az oya yahut çok oya sahip olmak değil mesele. Haklı olana kaç kişinin destek verdiğidir. Haksızlar içinde haklı sayısı azsa oy saymanın bir amacı yoktur Millet‘in nazarında.

Topçu Ali Rıza Paşa 27 Mayıs 1921’de daha önce geçirdiği elim bir takım kazanın da etkisiyle vefat etmiştir. Acılı bir hayatı vardır. Bulun okuyun derim. Bulamazsanız sempozyumlara gidin, konferanslara gidin konuşmacıları yakalayın bilen birinden dinleyin.

Sadrazam Ali Rıza Paşa ile karıştırmayınız asla.

Şayet hastalıklarla boğuşmasaydı 67 yaşında Ankara’ya kaçıp (çoluğunu çocuğunu bu uğurda emanet etmek suretiyle) Milli Mücadele’ye destek vermenin ateşiyle kavrulmaktaydı. İnanın orada bulunsaydı en yüksek rütbeli tek Paşa olurdu kendisi.

Ulu Önder’imiz Mustafa Kemal ATATÜRK Ali Rıza Paşa vefat ettiğinde biricik oğlu Fazıl Atabeg’e şu telgrafı çeker:

“Babanız bizim kurtuluşumuzu ve ülkemizin kurtuluşunu umut etti. Size başsağlığı diliyorum ve büyük bir saygıyla öpüyorum.”

Dipçe..

Fatih Camii’ndedir mezarı. Fatih Camii’ne karşıya her geçişimde giderim. Fatih Camii Haziresi’ni sıklıkla ziyaret ederim de adımımı içeri her attığımda yüreğim parçalanır. Kalbim, duracak, sökülecek gibi olurum. Ciğerim şişer. Mezarlara bakmadan çıkasım gelir; içten içe canım sıkılır…

Manevralar sırasında Kolağası Mustafa Kemal ve Ali Rıza Paşa’nın yan yana fotoğrafı

Ali Rıza Paşa’ya karşı olan hayranlığımdan dolayı değildir bu. İnsan hayran olduğuna üzülür darılıp, sıkıntıya düşmez. Bu yapmaz bana bunu. Ahıska’nın çilesini bilmeyenlerin attığı çamur aklıma gelir de akli melekelerimi kaybedecek olurum.

Fatih Camii benim nezdimde yaramı açar. Gittiğimde ne kapısında ne de Paşa’nın mezarı başında asla fotoğraf çekilmem. Acı cümleleri, kamerayı her açtığında, galeriyi her temizlediğinde hatırlamak istemem de o sebepledir bu.

Ali Paşa’yı anlatmak bugüne nasip oldu kendi özelimde ilk defa. Mutluyum bunun için.

Kıymetli arkadaşlar zalimin zulmüne uğramış hiçbir toplum ayaklar altında asparagas cümlelerle yaftalanamaz, irin dolu ağızlarda telakki dahi edilemez.

Vicdan, vicdan, vicdan…

Mertcan ABBASOĞLU

—————————————————————————-

Kaynaklar :

(1). Resulzade, E., M., “Azerbaycan Şairi Nizamî“, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, Ankara 1991, s. 189

(2). Kurat, A., N., “Türk Kavimleri ve Devletleri“, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2020, s.241

(3), (4), (5), (6), (8), (9), (10), (11), (13) Zeyrek, Y., “Ahiska Bölgesi ve Ahiska Türkleri“, Pozitf Matbaacilik. 2004 – (Bizim Ahıska Dergisi)

(7). Kırızoğlu, Fahrettin, “Osmanlılar’ın Kafkas Elleri’ni Fethi (1451-1590)”, Türk Tarih Kurumu, 1998, s.148

(14). Uzunçarşılı, H., İ., “Osmanlı Tarihi”, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2015, c.3, s. 69

(15): Bozkurt, E., M., “Türk İhtilali’nde Vatan Müdafaası”, Kaynak Yayınları, 2006, s. 41-42

Mertcan Abbasoğlu

Mertcan Abbasoğlu

Osmanlı ve Türk Tarihi üzerine parlak zamanların darlıklarını araştıran, Atatürk'ün açtığı yolda ilerleyen genç bir müellif talebesi.

Related Post

Çanakkale Deniz Savaşı Bölüm-1:

Posted by - 17 Mart 2021 0
Dünya’nın En Büyük Devletleri ve Ordularının Çanakkale Önlerine Neden ve Nasıl Geldiğini Anlatıyoruz. Geçtiğimiz yüz yılın büyük zaferlerinden ilki olan…

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir