BU GÜN PROF. DR. ZİYA GÖKALP’İN ARAMIZDAN AYRILIŞININ HÜZÜNLÜ HİKÂYESİNİ ANLATIYORUZ

Diplomasi Türk3 hafta önce
251 0

TÜRKÇÜLÜKTEN TOPLUMCULUKTAN, AYDINLIK BIR GELECEKTEN BAHSEDECEKSEK YÜZ ON YIL ÖNCE TÜRK SOSYOLOJİSİNİ KURARAK TÜRKÇÜLÜĞÜ/MİLLİYETÇİLİĞİ SÜREKLİ YÜKSELEN BİR DEĞER HALİNE GETİREN, TÜM HAYATINI, BU IDEALE VAKFEDEREK GENÇ YAŞTA ARAMIZDAN AYRILAN, ATATÜRK’ÜN TABIRIYLE “RADYUM GIBI BIR BEYNE VE YARATICI DÜŞÜNCEYE SAHIP” ZIYA GÖKALP’I TANIMAK VE TANITMAK ZORUNDAYIZ.

ZİYA GÖKALP TÜRK TOPLUMUN YAPISINI ARAŞTIRIRKEN, YENI BIR AHLAK FELSEFESININ, TEMELINI ATMANIN GEREKTIĞINI DERHAL SEZINLEMIŞ; MILLET ANLAYIŞI, VAZIFE, DIL, TARIH, TOPLUMSAL YAPI, SOSYAL BÜTÜNLÜĞÜN SAĞLANMASI VB. GIBI MILLI DEĞERLERIMIZI, KIYMET HÜKÜMLERINI YENIDEN TARIF ETMEK VE AÇIKLAMANIN GEREKTIĞINI GÖREREK BITMEYEN BIR SAVAŞIN IÇERISINDE DEVASA BIR MÜCADELEYE GIRMIŞTIR.

Sevgili okurlar,

Ziya Gökalp, Osmanlı İmparatorluğu ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki geçiş devri içinde yaşamış, öğretisinin önemli bir kısmım savaşlar ve bin bir mahrumiyetle dolu olan yıllar içinde tamamlamıştır.

Bu geçiş döneminde, yeniden şekilleneceği anlaşılan Türk toplumun yapısını araştırırken, yeni bir ahlak felsefesinin, temelini atmanın gerektiğini derhal sezinlemiş; millet anlayışı, vazife, dil, tarih, toplumsal yapı, Sosyal bütünlüğün sağlanması vb. gibi milli değerlerimizi, kıymet hükümlerini yeniden tarif etmek ve açıklamanın gerektiğini görerek bitmeyen bir savaşın içerisinde devasa bir mücadeleye girmiştir.

Gerçi bunlar Tanzimat’tan beri üzerinde durulan ana konulardı. Ancak yapılan çalışmalar, Türk milletinin toplumsal yapısını bilmeyen kişiler tarafından yukarıdan aşağı tasarlandığı için istenilen neticeleri vermemişti.

Yaratıcı ve toplayıcı bir kudrete malik olan bu harikulade insan, yıllardır süregelen karmaşaların içerisinde en yüksek projektörler kadar aydınlık zekasıyla bütünün kavramlar halinde sınıflandırılması, Türk toplum yapısına göre değerlendirilmesi, ortaya çıkan modelin elverişli bir politik ve toplumsal ortamda uygulama alanına sokulabilecek hale getirilmesi ,dağınık fikirlerin bir araya toplanması, onlardan yeni ve genel bir kaynaşma meydana getirilerek Türk Milletinin ufkunu açacak, geleceğine yön verecek programın ve felsefenin çizilmesi Ziya Gökalp’in en büyük başarısıdır.

Bu nedenle geliştirdiği toplum modelinin etkisi Cumhuriyet dönemine yansımıştır. Mevcut devletin devam edemeyeceği, yeni bir devlet şeklinin kaçınılmaz olduğunun anlaşıldığı zaman veya siyasal olaylar değişik gelişmeler gösterdiği hallerde Gökalp, öğretisine yeni şartlara göre yön vermiştir. Bu tür bir fikri yönlenme, bazı araştırıcılar tarafından çelişki olarak kabul edilmiştir.

Aslında Gökalp, belirli bir düşünce sistemini geliştiren düşünür olmaktan öteye, toplumun ihtiyaçlarını inceleyen ve değişen şartlarda yeni çareler arayan bir sosyologdur. Tarih ve kültür anlayışı, halk kavramına yönelişi, toplumsal olguyu ön planda tutuşu bundan ötürüdür. Yirminci yüzyılın en önemli Türk düşünürlerinden birisi belki de ön önde olanı olarak değerlendirilmesi bu niteliklerinden dolayıdır.

Ziya Gökalp, yaşadığı yıllarda Türk aydınları tarafından yakından izlenmiştir. Öldüğünde, geçmiş yılların birikimini hızla değerlendirmek çabası içindeydi; kuruluşunu görme bahtiyarlığına eriştiği genç Türk Cumhuriyeti ise, henüz birinci yıldönümünü kutlamaya hazırlanıyordu. Ölümünden hemen sonra Gökalp’in öğretisi ilgi ile araştırmalar başlamıştır.

Önce, Mehmet İzzet, Necmettin Sadak, Mehmet Emin Erişirgil, İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Kazım Nami Duru, Enver Behnan Şapolyo, Ali Nüzhet Göksel vb. gibi kendisini yakından tanıyanlar, daha sonraki kuşaklar içinde Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Hilmi Ziya Ülken, Orhan Türkdoğan dan başlamak üzere pek çok Türk Bilimadamı ve düşünür Gökalp üzerinde ısrarla durmuştur. Dış ülkelerde de Balkan Harbi yıllarından itibaren, M. Hartmann, .J. Deny, C. Brokelmann, A. Fischer, E. Rossi, U. Heyd vb. gibi tanınmış Doğubilimciler incelemeler yapmışlardır.

Sevgili okurlar,

1911 yılından itibaren Ziya Gökalp Ömer Seyfettin ile birlikte Genç kalemler dergisini çıkaran Genç kalemler dergisi olarak bu günkü konuştuğumuz Türkçe ile ilgili ilk ciddi hamleyi yapmanın yanında Türkçülük fikrinde yeni çığırlar açan ekibin içinde yer alan ünlü Edebiyatçı hocalarımızdan Ali Canip arkadaşı Ziya Gökalp’i bakınız nasıl anlatıyor :

“Yenileşme ve inkılap tarihimizin en mühim safhasını teşkil eden “Türkçülük/Milliyetçilik” cereyanının tetkik edecek düşünürler bu cereyanın en büyük ve en kudretli şahsiyeti olarak Ziya Gökalp’i göstermeye mecburdur. Şüphe yok ki Türk âleminde “Milliyetperverlik” cereyanının oldukça uzun bir mazisi, epey kudretli temsilcileri vardır; bunun doğuş ve inkişafında birçok tarihi amiller, hayati zaruretler, hatta bir takım büyük milli felaketler şiddetle müessir olmuştur. Fakat bu hakikatleri nazarı itibara almakla beraber, bu cereyan içinde Ziya Gökalp’ın adeta bir “mihrak” teşkil ettiğini bilmeli ve ona göre hareket etmeliyiz.”.

Hayatın her şubesini kavrayan bu kadar geniş bir kaynaşma meydana getirebilmek için, Ziya kadar yüksek felsefi kabiliyetle mücehhez büyük bir dimağa ihtiyaç vardı: Lisan, edebiyat, hukuk, ahlak, din, iktisat, terbiye meselelerini büyük bir nüfuzu nazarla kavrayarak Türkçülüğün Genel programını ve felsefesini tespit eden bu emsalsiz düşünür bütün Türk ve İslam dünyasının ilk büyük milli filozofudur. (Ali Canip, Ziya Gökalp, Türk Edebiyatı Antolojisi , S. 431-432)

1924 yılında kaybettiğimiz Ziya Gökalp’tan öğreneceğimiz çok şey var. Her konuda olduğu gibi O’nun 1923’de Küçük Mecmua’da İngilizler hakkında yazdıkları günceldir.

İngilizler için yazılanlar sanki Uluslararası Emperyalizmin bu günkü maşası ABD için bu gün yazılmış gibi. Aşağıda bu yazılardan bazı parçaları alıntılıyorum. İngiliz yerine ABD veya İngiliz-ABD-AB sözcüğünü koyarsanız Ziya Gökalp’ın sanki bugünün Türkçülerine ve Türkiye’sine hitap ettiğini fark edeceksiniz

Ziya Gökalp” İNGİLİZLER, TÜRKİYE’DE MEŞRUTİYET DOĞDUĞU GÜNDEN BERİ DAİMA İRTİCAİ İHTİLALLER DOĞURMAYA ÇALIŞTILAR…”

“İNGİLİZLER MÜSTAKİL, HÜR, MÜTEKÂMİL BİRTÜRKİYE’NİN VÜCUDUNU KENDİLERİ İÇİN TEHLİKELİ GÖRMEYE BAŞLADI. TÜRKİYE’Yİ YAŞATMAMAK İÇİN NE YAPMALIYDI? İLERİ GİTMEK YERİNE GERİYE DÖNDÜRMEK! İNGİLİZLER BUNUN İÇİN DE HANGİ USULLERİ BİZE TAVSİYE ETMELİYDİ? TEOKRASİ VE İRTİCA.”

Ziya Gökalp yüz yıl önce böyle anlatıyor.

Ziya Gökalp’ın anlattığı oyun bu gün yine sahnede o gün parçalanmayı sözde bir İslamcılık ile sağlıyorlar bu günde aynısını izliyoruz!

“UMUM MÜSLÜMANLARIN NAZARINDA İNGİLİZLERLE MÜNASEBETTAR (İLİŞKİLİ) OLMAK DİN HAİNLİĞİNE VE VATAN HAİNLİĞİNE ENAÇIK BİR DELİLDİR” Ziya Gökalp

“İSLAM ÂLEMİ, İNGİLİZLERİN BEĞENDİĞİ DİN HAİNLERİNİ MEL’UN, BEĞENMEDİĞİ MÜSLÜMANLARI MUKADDES TANIR.”

Ziya Gökalp

Sevgili Okurlar,

Gökalp’ın ilmî ve edebî bütün eserleri milliyetçi ruhuyla doygundur. Gökalp’ta Milliyetçilik = Türkçülüktür bu, onda sarsılmaz bir inançtır.

Ziya Gökalp’in büyük hizmetlerinden biri de onu hararetle takip eden gençleri yetiştirmiş olmasıdır. Milli akımların gittikçe genişlemesinde kuvvetlenmesinde ve nihayete Türkçülüğün ana dava olmasında Ziya Gökalp’ın tesirleri büyüktür.

Ziya Gökalp sakin ve ikna edici tavırlarıyla İttihat ve Terakki üzerinde fevkalade etkili olmuş böylece İttihatçıların temel politikalarının oluşmasında, İttihatçıların Türkçülük fikrini devlet politikası haline getirmelerini sağlamıştır.

Ziya Gökalp’ın bir idealist, ama hayalci olmadığı görülecektir. Yapılabilecek olana yapılmasını önerdiğinden daha fazla değer vermiştir. Gerçek olan bugünkü Türkiye şartlarının Ziya Gökalp’siz izah edilemeyeceğidir. Bu gün onun fikirlerine her zamankinden fazla ihtiyaç vardır.

Ahmed Emin Yalman Ziya Gökalp’ı şöyle anlatıyor “Ziya Gökalp, o sırada, yalnız Üniversitenin -o zamanki adiyle Darülfünunun- Sosyoloji Profesörü değildi. Ziya Gökalp Memleketin kaderine hâkim olan İttihat ve Terakki cemiyeti Umumî Merkezinin en nüfuzlu üyesi idi, her tavsiyesi yerine gelirdi. Ziya Gökalp bu tavsiyelerde hiçbir zaman şahsî bir hedef taşımaması, tam bir feragat içinde yaşaması dolayısıyla kendine çok saygı gösterilirdi. Gökalp ile karşılaştığım zaman ilk intibaım şimdiye kadar gördüğüm insanlardan hiçbirine benzemeyen müstesna bir idealist ile birlikte olduğum şeklindeydi.

“Ziya Gökalp’i tanımakla gerçek bir vatanseverin, kendini bilgiye, insanlığa ve yurda adamış bir mukaddes mahlûkun muhitine girmiştim. İki yıl müddet muavin sıfatıyla kürsüde yanında oturdum. Ziya Gökalp’ı yakından tanımak ve tetkik etmek fırsatını buldum. Gökalp ders verirken, bazen kendine mahsus bir âleme dalar, sözünü keser, düşünürdü. Bu haline bakınca, hareketsiz bir insan olduğu zannı uyanabilirdi. Halbuki Ziya Gökalp, inandığı idealleri gerçeğe çevirmeğe çalışmak bakımından en dinamik bir akıncı idi. Tek başına dev bir mücadele adamıydı. O zamanın harp yüzünden bir kat daha taş kesilmiş cemiyeti içinde eskiye, küflüye, kötüye karşı tek başına isyan bayrağını açmıştı.

Ziya Gökalp tam manasıyla modern ve lâik bir Türk cemiyeti istiyordu ve bilhassa kadınların hürriyeti, hakkı ve haysiyeti davasına sarılmıştı. Milletin yarısının köle muamelesi görmesine rızası yoktu.”

” Ziya Gökalp tesettür (örtünme) âdetinin kalkmasına, kadınların umumî hayata karışabilmesine dair şapirografla (daktiloda mumlu kağıda yazılan yazıyı ispirto tekniğiyle çoğaltan makine) broşürler basıyor yeni ufuklar açıyordu.”

Zamanın sadrâzamı Said Halim Paşa koyu muhafazakârlığı temsil ediyor, (Mehmet) takma adıyla yaydığı broşürlerle Ziya Gökalp’in ileri fikirlerine cevap veriyordu.

Ziya Gökalp, halkın İslâm dininin asıl geniş ruhuna uygun bir din anlayışına kavuşmasına şiddetle ihtiyaç duyuyordu. Ziya Gökalp din tacirlerine karşıydı

Nitekim Halim Sabit’le beraber çıkardığı Din dergisinde düşüncelerini hiçbir din âliminin reddedemeyeceği bir şekilde ileri sürüyor, İslam düşüncesini ruhuna uygun hale getiriyordu.

Ziya Gökalp’ın İslam konusunda hayret edilecek kadar derin bir vukufu vardı. Yeni Mecmua’daki yayınlarıyla de gençliğe yeni idealler öğretiyordu.

Bir sosyolog sıfatıyla dilin devamlılığına saygı göstermek lâzım geldiğini kavramış konuşulan dili ve İstanbul lehçesini Rusya’da yaşayan Türk topluluklarına da duyurmuş ve kabul ettirmişti.

Malta sürgününde Ziya Gökalp’ı şöyle anlatıyorlar: “ONDAN DAHA VAKARLI, KAHRA, CEFAYA ONUN KADAR TAHAMMÜLLÜ BİR İNSAN TASAVVUR ETMEK MÜMKÜN DEĞİLDİ”

Ziya Gökalp Malta’da âdeta küçük bir üniversite kurmuştu. Herkesi etrafına toplayıp dersler verir, aynı tarzda çalışmaya teşvik ederdi.

ZİYA GÖKALP’İN ELİM HASTALIĞININ SON GÜNLERİNDE CAN HAVLİYLE BİR YANDAN İNSANLARA BİR ŞEYLER ÖĞRETMEYE ÇALIŞIYOR ELİNDEN GELENİ YAPIYORDU.

BİR ÜLKÜ DEVİNİN ARAMIZDAN HEYBETLE AYRILIŞI

Sevgili okurlar,

Enver Behnan Şapolyo Ziya Gökalp’in son günlerini şöyle anlatıyor:

(Enver Behnan Şapolyo Ziya Gökalp İttihat ve Terakki – Meşrutiyet Tarihi Güven Basımevi İstanbul 1943 s.167)

“Ziya Gökalp mebusluğu sıralarında çok çalışıyordu. Bilhassa Türk Medeniyeti tarihi, Türkolojiye müstenit sosyoloji eserleriyle uğraşıyordu. Bu çalışmalar kendisini çok yoruyordu. Bazı günler yir­ mi sa:at kadar çalıştığını ve yatağının içinde okuyup yazdığını işittim. Öğle ve akşam yemekleri, olduğu gibi kalırmış. Bu çalışmasını görenler kendisine:

– “Niçin bu kadar çok çalışıyorsunuz?” dedikleri zaman:

– “Sayılı günlerimde, yapılacak çok iş var!” Cevabını veriyordu.

Ziya Gökalp çoktan beri mide ağrısı çekerdi. Bu ağrılar geçtikten sonra da tedavisine bakmaz, yine çalışmalarına devam ederdi. Fakat Ankara da bu defa fazla bir rahatsızlığa tutuldu. Istırabı günden güne fazlalaşıyordu. Doktorlar kendisine istirahat etmesini söylediler. Bunun üzerine Ankara’dan ailesiyle birlikte İstan­bul’a gitti. İstanbul da çok sevdiği arkadaşı (Halim Sabit) Beyin evin­ de misafir: kaldı. Daha sonra Nişantaş’ında bir ev tuttu. Fakat burada midesindeki ağrılar daha fazlalaştı, yemekten kesildi, perhiz ediyordu

“Bu ıztıraplara rağmen Cümhuriyet gazetesine (Çınaraltı) yazılarını yazıyordu. Bu yazıları şunlardı: (Meçhul bir filozof), (Tebes­ süm), (Velayet ve salta), (Hedefler ve mefkureler), (Aile adları), ve (Ümit) gibi bir filozofla muhavere şeklinde yazılmı:ştır. Bu yazılar: Dün akşam yine yüce çınarın altında meçhul filozofla birleştik, ona şu suali sordum: şeklinde makale devam ediyor, içinde bir Sokrat edasıyla fikirler akıyordu. Ziya Gökalp’in bu altı makalesi son yazılarıdır.

Sevgili Okurlar,

Ziya Gökalp’ın hastalığı ilerliyor ölüme doğru giderken üniversiteye başvurularını yenilemesine rağmen “Ziya Gökalp gelirse onun gölgesinde eziliriz” düşüncesiyle müracaatları kabul edilmiyordu.

Çok genç yaşta kaybettiğimiz büyük insan hastalığını sevdiklerine ve sevenlerine duyurmak istemiyor ilerleyen hastalığına rağmen son gayretiyle bir yandan kitap çalışmalarına devam ediyor diğer yandan evinin salonunda her zaman olduğu gibi onu takip edeceklerine inandığı gençlere ve üniversite öğrencilerine ücretsiz ders vermeye devam ediyordu.

Hastalığı ilerledikçe hareket imkânı kalmamasına güç şartlarda yemek ve diğer ihtiyaçlarını gidermesine rağmen tükenmekte olduğunu biliyor son bir gayretle kendisini dinlemeye gelenlere faydalı olmaya çalışıyordu.

Ziya Gökalp ağır hasta olmasına rağmen talebeleri artık yarı oturur yarı yatar haldeki bir devrin Ülkü Devinin evinde ders almaya devam ederler. Ziya Gökalp ağır hastalığına rağmen önce vücut yeteneklerini sonra konuşma yeteneğini kaybedene kadar anlatmaya devam eder. Artık benzi solmuş gücü tükenmiştir. Yatağına yatırılır dersler de bitmiştir.

Türk Yurdu mecmuasında Ziya Gökalpin kızı Seniha Gökseloğlu “Babama ait hatıralar” başlıklı yazısında Ziya Gökalp’in hastalık günlerini şöyle anlatıyor:

” Babam artık yatağından kalkamıyordu Türk Medeniyeti Tarihinin tashihlerini yapardı. Zavallı ·babamın, artık aramızda son günlerini yaşadığını biliyorduk. Rengi sararmış, yüzüne bir halsizlik çökmüştü. Fakat, bütün ölümü bildiren acı lametler, yalnız onun derin, rüyalı gözlerinde yoktu. Sanki, ölüm rengi, oraya dokunmadan korkmuştu. Babamın vücudundaki diri taraf sadece gözleri kalmıştı. Bir gün doktorlar , ‘O’nu, Fransız hastanesine kaldırmamızı’ söylediler. Hiç unutmam ben, annem ve iki küçük kardeşim baş başa vermiş ağlıyorduk.

Bu dakikaiar, bilmem ne kadar uzun sürmüştü. Birdenbire babamın sesini duydum. Hemen yanına koştum.

– ‘Kızım Seniha, ben hastaneye gideceğim, belki oradan geri dönmem. Sen annene ve kardeşlerine bakacaksın. Onların çekecekleri acıları azaltmaya çalış.’ Dedi. Ben ağlıyordum. O, başımı elleri arasına aldı, okşadı ve bıraktı. Sabahleyin babamı sedyeye koyup Vapurla götürdüler. Vapura Ruşen Eşret bey geldi. Sohbet ettiler.

Hatırlıyorum, bir gün, Avrupa’ya tahsile gitmek üzere olan bir genç, hastanede babamı ziyarete gelmişti. O gün babam, en sıhhatli ve neşeli zamanlarında olduğu gibi canlandı Biraz sonra yoruldu. Artık kelimeler, dudaklarına yapışıyor gibi büyük bir halsizlik ile ağzından döküldüğünü gören biz ve genç içten içe ağlıyorduk. birkaç defa dalar gibi, dinlenir gibi oldu. Sonra tekrar söze başladı.

– ‘Ne yaz k ki kafamdaki fikirleri veremedim. Eserimi tamamlayamadım, Yapacak çok işim anlatacağım çok fazla şey vardı. Bunları hep beraber yanımda götürüyorum.’ diye hayıflandı ve sustu.

Nihayet hastalık ağırlaştı. Atatürk’ten, İnönü’den telgraf aldık.

Tedavisi için Avrupa’ya gönderilmesi isteniyordu. Telgrafları ona okudum. Memnun oldu. Fakat iş işten geçmişti. İki gün sonra babamı bir daha görmemek üzere kaybettik.”

Ziya Gökalp’in kızı Seniha Gökseloğlu yazısına şöyle devam ediyor:

“Babam, Talat Paşanın en yakın dostu idi. Paşa, arkadaşlarıyla sık, sık bize gelir ve gece geç vakitlere kadar konuşurlardı. O zaman çocuktum. Arada ben odalarına girerdim. Babamı daima ayakta bulurdum. O, mütemadiyen söyler, söylerdi. Arada dostlarının birinin veya kendisinin bir nüktesiyle neşelenir ve gülerdi. Çok kere de evimizde, başta Yahya Kemal olduğu halde, Köprülüzade Fuat Ahmet Ağaoğlu, Necmettin Sadık, Ömer Seyfettin, Halim Sabit ve diğer fikir ve kalem arkadaşları toplanırlar, konuşurlar, münakaşalar yaparlardı. Celal Sahir’in (Cava Klüp) adını verdiği· bizim evde böylece toplanırlardı.”

“İşte böylece babam fikir hayatının en coşkun bir çağını yaşarken, mütareke oldu. Bir müddet sonra, babamı tevkif ettiler. Her gün idam korkusu onun etrafında dolaşırdı. Fakat o korkmadı. Darülfünundan polis müdüriyetine, oradan Bekir ağa Bölüğüne, oradan da Malta zindanına sürüklenmek üzere vapura bindirilirken bile, babamın yüzünde telaş ve korkunun en ufak bir çizgisini bile görmedim.”

“Biz korktukça o bize, teselli ve ümit verirdi. Malta’dan gönderdiği mektuplarda da bize ümit felsefesini anlattı. Zavallı babacığım, ölürken de kendi inandığı ümide, manevi hayata, mefkureye(Ülküye) bizi de inandırarak aramızdan ayrıldı.”

Sevgili Okurlar,

Atatürk onun hastalığını İstanbul’a kaldırılınca öğrenir büyük teessüre kapılır. O büyük insanın kendisine haber verdirmemesi ayrıca üzer. Büyük Önder “Ziya Gökalp’ın kurtarılması için ne yapılması lazım geliyorsa yapılması için” talimat verir ve Gökalp’a acil bir telgraf çeker

Telgrafta şunlar yazılıdır:

“Gazi Mustafa Kemal (21.10.1934)

İstanbul’da Beyoğlu’nda Fransız Hastanesinde Türk mütefekkir-i muhteremi Ziya Gökalp Beyefendiye.

Rahatsızlığınızdan çok teessürle haberdar oldum. Sıhhat ü afiyetiniz haberine memleketçe intizar olunmaktadır. Süratle iade-i afiyetiniz için Avrupa’da tedavinize ihtiyaç varsa eden her şeyin tahsisini tekeffül ediyorum.

Sıhhatiniz ve mahalli tedaviniz hakkında iş’arınızı bekler, muhabbet ar selamlarımı beyan ederim efendim.

Reisicumhur Gazi M. Kemal.”

Fransız Hastanesinin ikinci katındaki 38 numaralı odada yatan Ziya Gökalp hafifçe yatağından doğrularak yastığa dayanmıştır. Başında eşi Vecihe Hanım, kardeşi Yarbay Nihat (Gökalp), Ziya Gökalp’ın yakın dostu olan Müderris (profesör) Halim Sabit ve Doktor M. Zekeriya Bey’ler var.

Atatürk’ün telgrafını Gökalp’a Halim Sabit tane tane ve yüksek sesle okumuştu. Ziya Gökalp’ın gözlerine bir canlılık, yüzüne memnun olduğunu gösteren tatlı bir tebessüm gelmişti. Halim Sabit telgrafı bir daha okuyunca Gökalp bir şeyler söylemek istemiş, dudaklarını kıpırdatmıştı. Kâğıt kalem istediğini belli edince Halim Sabit cebinden defterini çıkardı. Anlaşılır bir sesle, zaman zaman duraklayarak şu cümleleri yazdırmıştı: “Paşa hazretlerine lütfen teşekkürlerimi yazınız. Beni bu haldeyken hatırladığı için minnettarım. Gazi Paşa ve Lâtife Hanıma itafhen yazdığım Türk Medeniyeti Tarihi kitabımın basıldığını göremeden ölüyorum. Çocuklarıma babalık vazifemi lâyık-ı veçhile yapamadım… Onları Milletime ve Halaskarıma bırakıyorum.”

Sözlerinin burasında gözleri dolmuş, kelimeler boğazında düğümlenmişti. Artık konuşamıyordu.

Ziya Gökalp’ın hastaneye kaldırılışı, hastalığın giderek artması basında geniş yankılar uyandırmıştı. Bütün yurtta gençler ve aydınlar gazeteleri elden ele dolaştırıyor, hastaneye “geçmiş olsun” telgrafları yağdırıyorlardı. 23 Ekim 1924 tarihli Cumhuriyet gazetesinde, hastalığın, başından beri Ziya Gökalp’ı tedavi eden Dr. Musa Kâzım’ın ihmali ve bilgisizliğinden dolayı arttığını, eğer zamanında doğru teşhis konmuş olsaydı, hastanın bu duruma düşmeyeceğini iddia eden sert bir yazı yazılmış, doktor suçlanmıştı. Hastaneye kaldırıldıktan sonra hastalığı ile Dr. Âkil Muhtar (Özden), Dr. Mazhar Osman (Uzman), Dr. Hakkı Şinasi Paşa, Fransız Dr. M. Gassen yakından ilgilenmeye başlamışlardır.

Ziya Gökalp hastalığını bile bile yardım istememiş hastalık ilerlemiş artık onun için zaman tükenmektedir.

Sevgili Okurlar,

Ziya Gökalp’ın ölüm haberi ölümünden bir saat sonra İstanbul Vali Vekili Hüsnü tarafından telgrafla Başkâtip Tevfik (Bıyıklıoğlu) na bildirilmiş, o da Atatürk’e duyurmuştu. Haberden çok üzüntü duyan Atatürk İstanbul Valiliği aracılığı ile Ziya Gökalp’ın eşi Vecihe Hanıma aşağıdaki taziyet telgraflarını göndermişlerdir:

Ankara: 26.10.1340 (1924.). Sa:17

İstanbul Vilâyeti Vasıtasıyla Zjya Gökalp Beyin Refikası Hanımefendiye

Muhterem zevciniz Ziya Gökalp Beyin bütün Türk âlemi için pek elim bir ziya teşkil eden gaybubet-i ebediyyesinden mütevellid hissiyat-ı taziyetkâranemi ve Türk Milletinin samimî teessürat-ı kalbiyesini zat-ı ismetanelerine arzeder, Türk Milleti ve Hükümetinin ailesi hakkındaki hissiyat-ı müşfikanesini temin ederim efendim.

Reisicumhur

Gazi M. Kemal

Ziya Gökalp için İstanbul’da büyük bir cenaze töreni düzenlenmiş ve törende Atatürk’ü İstanbul Vali Vekili Hüsnü ve Cebelibereket Milletvekili İhsan temsil etmişlerdir.

Bir süre sonra Türkiye Büyük Millet Meclisine yapılan bir teklifle Ziya Gökalp’in eşi ve çocuklarına maaş bağlanmıştır. Türk Medeniyeti Tarihi adlı eseri de Milli Eğitim Bakanlığınca yayınlanarak Ziya Gökalp’in vasiyeti yerine getirilmiştir. Mezarı, Îstanbul Divanyolu’nda Sultan Mahmude Türbesi bahçesindedir.

Sevgili Okurlar,

Atatürk’ün Ziya Gökalp’ın vefatıyla ilgili “BİR RADYUMA BENZEYEN BEYNİ SÜKÛT ETMİŞTİR” şeklindeki ifadeleri de çok anlamlıdır.

Ziya Gökalp’ın Cenaze törenine, Sovyet Rusya, Bulgaristan ve Romanya gibi komşu Balkan ülkelerinden Resmi temsilcilerin katılmaları da Gökalp’a olan devlet saygısının bir nişanesidir.

Gökalp’ın fikirleri, kendisinin de önemli rol oynadığı Genç Türk hareketinin ideolojisi ile Atatürk rejimi arasında vazgeçilmez bir bağ teşkil eder. Gökalp, 1908-1909 inkılâbının prensiplerinden uzaklaşarak Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, laiklik, halkçılık ve inkılâpçılığa dayanan Atatürk devrimlerine yol açmıştır. Atatürk’ün her meselede görüşlerini paylaşmamakla beraber, Gökalp modern Türk Devletinin nazari temellerinin atılmasında öncü olmuştur.

Antropolog F. Spencer, bir incelemesinde, Atatürk’ün fikirleri üzerinde Gökalp’ın tesirini şu cümlelerle açıklıyordu:

“İngiliz işgal kuvvetleri tarafından Malta’ya sürülen Gökalp, Yunanistan ile savaş esnasında memleketine döndü. Atatürk’ün yakın çevresine hiçbir zaman dâhil olmadıysa da, devamlı yayınları, ünü ve coşkun vatanseverliği ona partide bir yer sağladı.”

Ziya Gökalp’ın ani vefatı yeni kurulmakta olan cumhuriyetin gündemine bir bomba gibi düşmüştü yüz binler ağlıyordu. Ziya Gökalp’in mücadelesi nasıl samimiyse, O’nun açtığı yoldan ilerleyen onu bir nebze olsun tanıyan veya onun mücadelesinden bilgi sahibi olanların gözyaşları da samimiydi.

Atsız Hoca “TÜRK GENÇLİĞİNE YENİ BİR İDEAL AŞKINI AŞILAMANIN EN İYİ YOLU, ONA ZİYA GÖKALP’İ TANITMAKTIR” Demişti.

Halbuki bilhassa son 30 yıl içerisinde Ziya Gökalp sadece öldüğü gün hatırlanıyor. Ziya Gökalp’I gerçek manada tanıyan neredeyse kalmamıştır. Ziya Gökalp kimdir, nasıl yaşamıştır, neler yapmıştır, gerçek fikirleri nelerdir tartışılmamaktadır.

Halbuki Türkçülükten toplumculuktan, aydınlık bir gelecekten bahsedeceksek Yüz on yıl önce Türk Sosyolojisini kurarak Türkçülüğü bilimsel dayanaklarıyla bir çığır haline getiren, tüm hayatını, bu ideale vakfederek genç yaşta aramızdan ayrılan, Atatürk’ün tabiriyle “Radyum gibi bir beyne ve yaratıcı düşünceye sahip” Ziya Gökalp’i öğrenmek zorundayız.

Tüm Değerli Arkadaşlarımıza en içten Sevgi ve Saygılarımı sunar, mutlu, sağlıklı, başarılı, güzel günler diler beğeni yorum ve paylaşımlarınız için yürekten teşekkür ederim.

28.10.2020 TANER ÜNAL

0 0 oy
Yazıyı Değerlendir
Bildirimler
Bildir
0 Yorum
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle

İlgili Yazı

İmparatorluğa Adanmış Hayat

Yazar : - 21 Haziran 2020 0
Asıl adı, Michel Lattas’dır.Hırvatistan’da doğmuştur, fakat kökeni hâlen tartışılmaktadır.Her kaynakta farklı söyleniyor.(Macar-Sırp-Hırvat-Bosna)Onu diğer paşalardan ayıran yönü ise önceden Avusturya İmparatorluğuna…
0
Düşüncelerinizi ister misiniz, lütfen yorum yapın.x
()
x