BEYAZ:LÜBNAN-KIRMIZI:LÜBNAN

421 0

Sami dilinde “beyaz” anlamına gelen Lübnan, Selçuklu ve Memlukleri saymazsak eğer 400 sene boyunca Osmanlı Türk Hakimiyeti altında kalmıştır. Beyaz ya da “Leban-Lübnan” kelimesi ise adını dağlarının doruklarındaki karlı zirvesinden alır. Adı ferah, saf ve temiz bir rengi temsil etse de Lübnan’ın son 100 yıllık tarihi hiçte beyaz değildir.

I. Dünya Savaşı’nın kaybedilmesinin ardından Orta Doğu coğrafyası parçalara bölündü. Bu bölünmeden de Suriye’nin içinden çıkan Lübnan da nasibini aldı. 1920 yılında Fransa himayesinde kurulan Lübnan Devleti, yine sözde bağımsızlığını 1943’de aldı.

Osmanlı’nın en uzun yüzyılı olarak da adlandırılan 19. yüzyılda Araplar arasında ilk ayrılıkçı hareketler de Lübnan’daki Hristiyan Arapların (Maronit) Fransa’ya yüksek tahsil için gidip geri döndüklerinde cereyan etmiştir. Her ne kadar Arap milliyetçiliği ilk Hristiyan Araplar arasında ortaya çıksa da ilerleyen yıllarda Arap coğrafyasının geneline yayılmıştır.

Büyük Türkçü ve ilim adamı Yusuf Akçura’nın Suriye ve Filistin Mektupları adlı eserinde de 20. yüzyılın başlarında bu bölgelere yaptığı ziyaretlerinden aktardıklarına göre de “Lübnan ve çevresi aslında çoktan kaybedilmişti”

1943’de bağımsızlığını kazansa da 1958’de ilk iç savaş başlamıştır. Sonrasında ise uluslararası literatüre de “Lübnanlaşmak” olarak da girmesine neden olan ikinci iç savaş 1975-1990 tarihleri arasında yaşanmıştır. Lübnan’ın ikinci iç savaşı ise gerek Lübnan’a gerekse de sosyo-politik etkileri ile çevre ülkelerine bitmek tükenmek bilmeyen yıkımlar getirmiştir.

Emperyalist Devletlerin Orta Doğu’daki nüfuz bölgesinin merkezi Lübnan olmuştur. Olması da gayet normaldi çünkü küçük Lübnan coğrafyasında 18 farklı etnik grup yaşamaktadır. Her bir grubun farklı çıkarları ve destekçileri vardı. Maronitlerin ve diğer Katoliklerin hamisi 1800’lerin ortasından bu yana Fransa’dır. Şiilerin ve Hizbullah’ın ise her zaman ki İran’dır. Dürzilerin hamisi ise İngilteredir. Diğer grupların ki ise Körfez Ülkeleri, Suudlar ve diğer unsurlardır.

Orta Doğu’nun İsviçre’si olarak da anılan Lübnan’da basın-yayın, ticaret, turizm, eylence gibi faaliyetlerde Arap dünyasının öncü ülkesiydi. Ta ki “Orta Doğu’nun aynası” olana kadar.

1975-1990 İç Savaşının sosyolojik nedenleri ise gelir pastasından nüfus ve etnik yapının adaletli şekilde faydalanamaması diyebiliriz. Yazımızın başında da değindiğimiz gibi Arap aydınlanmasının öncüleri Avrupa’ya tahsile giden Hristiyan Araplardı ancak nüfus bakımından azınlık durumdaydılar. On yıllarca devam eden Avrupa ile ilişkiler ve ticarette söz sahibi olmaları Hristiyan Arapları burjuva sınıfının lideri konumuna getirmiştir. Lübnan ordusu ise bir nevi Fransızların polis kuvveti şeklindeydi ve iç savaşı durduracak kabiliyette değildi. Hatta iç savaş başladığında Lübnan ordusunun sayısı 20 bin kişiyken, 40 farklı milis grupların sayısı 100 bine dayanmıştı. Bu durum bizlere Sevr Antlaşmasını hatırlatmıyor da değil. Hatırlayalım, Türklüğün ve İslamiyetin ilelebet bu topraklardan atılması anlamına gelen Sevr’e göre Osmanlı Ordusunda sadece Jandarma olacaktı ve sayısı da 50 bini geçmeyecekti!

Ülkenin doğal güzellikleri ve biriken zenginliği eşit ya da adaletli şekilde dağılmayınca, bunun üzerine çoğunlukların da ekonomik ve iktisadi rahatsızlıkları eklenince Orta Doğuyu ezelden beri paylaşmak ve karıştırmak isteyenlere gün doğdu. Artan göç, Arap petrolünün gelirlerinin de Lübnan’da birikmesi sosyolojik patlamayı ateşledi.

Daha da önemlisi Filistin Davasının yönetim merkezi de Lübnan’a kaymıştı. Filistinli mültecilerden de rahatsız olan etnik gruplar mevcuttu. Sünni Arap çoğunluğun istekleri ve İsrail ile yapılan mücadele iç savaşı başlattı diyebiliriz.

Sağcı Falanjist Hristiyanlar ile Solcu Müslüman Filistinliler arasında ilk çarpışma meydana geldi. Beyrut yakınlarında bir kilisenin açılışında dört Falanjist kimliği belirsiz kişiler tarafından öldürülünce, Falanjistler suçu Filistinlilerin üstüne attı ve olan oldu. 13 Nisan 1975’de, Tel ez-Za’tar’daki Filistin mülteci kampına giden bir Filistin otobüsüne Marunilerin yerleşim yeri Ayn el-Rummana’da saldırı düzenledi ve 27 kişi öldürüldü. Böylece iç savaş başlamış oldu.

İç savaş üç dönemde meydana geldi, 1975-76, 1977-82 ve 1982-90. Savaşın içine bütün etnik gruplar dahil oldu. Lübnan iç savaşından en karlı çıkan taraf ise hiç şüphesiz İsrail oldu. İlk kez bir Arap ülkesi ile barış bile sağladılar, elbette Mısır’la.

Arapların ünlü şairi Nizar Kabbani, “Ben Beyrut” eserinin 91. sayfasında Lübnan İç Savaşı için şu çarpıcı sözleri sarf ediyor: “Tüm dünyada anlamı üzerinde ittifak sağlamış tüm siyasal terimlerin asıl anlamları, bize gelirken değişir ya da karşıt bir anlama dönüşür. Örneğin, demokrasi, liberalizm, ideoloji sözcükleri Lübnan’a gelince Avrupalı giysilerini çıkardılar, şalvar ve keçe giydiler. Bizim gibi konuşmaya, bizim gibi kahvede oturmaya, bizim gibi yanlarında tabanca taşımaya başladılar”

Beyaz zirveli Lübnan’da renkler kan kırmızısı ve ateş dumanı siyahıydı artık. 1990’da savaş sona erse de Lübnan bir daha asla belini doğrultamadı.

2006 Hizbullah-İsrail Savaşında da bombalanmadık yeri kalmadı Lübnan’ın. Her ne kadar İran destekli Hizbullah biz kazandık dese de, kaybeden hep Lübnanlılar oldu.

Beyrut Limanındaki son patlama ise onlarca yıldır Lübnan’da yaşanan acıların, kayıpların, yitip giden genç nesillerin, savaşın, ayrılıkçılığın ve de yüzyıllar süren emperyalist sömürgenin ürünüydü aslında. Orta Doğu’nun kronik kaderi olan ayrılıkçı hareketler ve savaşlar diğer bir kronik hastalığa yol açtı, sefalet, cehalet ve yolsuzluk.

Böylesine etkili ve tehlikeli bir maddenin Beyrut Limanında yıllarca istif edilmesi, her türlü dış güçlere, istihbarat ve terör örgütlerine bulunmaz bir fırsat vermiştir. Devlet yetkililerinin bile engel olmadığı-olamadığı bu trajedinin kurbanları yine masum Lübnanlılar oldu.

Şimdi başta Lübnanlılar olmak üzere Orta Doğunun geri kalan hakları şu soruları kendilerine sorması gerekmez mi? Neden bu tarz olaylar sadece bizim ülkemizde oluyor? Neden sadece bizim çocuklarımız ölüyor? Neden yasemin kokan sokaklarımız hep kan ve barut kokuyor? Neden bizler Lübanlaşırken, diğerleri Batılılaşıyor?

Cevap çok basit aslında. Yeter ki idrak edin. Bilenlerle, bilmeyenler bir olur mu hiç? İlim Müslümanın yitik malıdır, Çin’de de olsa gidip alın!

Related Post

Turani Kavimler (VII)

Posted by - 31 Ağustos 2020 0
İskit yahut İskülüt Türkleri Kısım 1 Öncelikle belirtmek isterim ki yayıldıkları saha dolayısıyla çokça toplumu himayeleri altına almışlardır. İşte tam…

Kırım Hanı Selim Giray Han

Posted by - 28 Haziran 2020 0
Selim Giray, 1631 yılında Bahçesaray’da dünyaya geldi. Babası Bahadır Giray tahta çıkacağı 1637 yılına kadar Osmanlı’nın rehini olarak bugün Bulgaristan…

BÜYÜK KURTARICI ATATÜRK

Posted by - 3 Eylül 2020 0
BÜYÜK KURTARICI ATATÜRK BİR GÜNEŞ GİBİ YURDUMUZU AYDINLATMAKTA, ONA İHANET EDENLER, ONUN ÖNÜNDE BAŞ EĞMEYE MECBUR KALMAKTADIR. TÜRK MİLLETİNİ IRK…

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir