Bereketli Nil’in Çorak Memleketi Mısır (I)

937 0

Tarihi eşeleyelim. Kurcalayalım ve ilk kelamımızı geçmişin en dibinden neşredelim. Bu bir söz olsun ve Nil’den başlayalım. İşte burada, tarih başlayacak. “Bir zamanlar” deyişi ile değil “o zaman” sözü ile anlatacağız bu serüveni. Bugün sandığımız gibi, bundan 5100 yıl, İsa’nın doğumundan ise 3100 yıl önce Mısır’da Menes adında bir kral hüküm sürmekte idi. Mısır’a nasıl gidildiğini tam olarak bilmek isterseniz, bunun en iyisi bir kırlangıca sormaktan geçmekteydi o zamanlarda. Her sonbaharda ortalık serinleyince kırlangıçlar güneye doğru uçarlar. Avrupa’dan havalananlar dağlar üzerinden İtalya’ya, sonra da bir parça denizi aştıktan sonra Afrika’ya iştirak ederler. İşte burası Afrika’nın Avrupa’ya en yakın olan parçasıdır. Buranın biraz yanında da çorak Mısır memleketi bulunur. Bu memleket öyle ki çorak araziye rağmen hakikaten günümüz ilminin neredeyse temeliyle birlikte düşünsel ve pratikteki babasıdır.

            Mısır yani Afrika haliyle sıcak ve o vakitler için alabildiğine Nil havzasından uzaklaştıkça çoraklaşan bir bölgedir. Aylarca yağmur yüzü görmeyen çatlamış topraklardan tutun da akbabaların yaşam kaynağı diye buldukları leşleri kemirdikleri, fakirliğin miras kaldığı yerdir Afrika. Bundan dolayı bu devasa kıtanın pek çok yeri çoraktır. Ülkenin o bölümleri baştan aşağı çöllerle kaplıdır. İşte Mısır’ın sağı ve solu da bu durumdadır ki ulaşmak isteyenler için kırlangıç en şaşmaz pusuladır. Afrika’da olduğu gibi su yüzü görmemek Mısır’ın da nasibindedir. Ama orada yağmura pek ihtiyaç yoktur, çünkü Nil gibi bir ırmak ülkenin tam ortasından boydan boya akar gider. Bereket çoğunlukla çorak olan ülkenin tam ortasından kıvrılır anlaşılan. Kaynakların bulunduğu çevrede yağmurlar çoğalınca, bu ırmak yılda iki defa bereketini kusar. Bütün çevresini uzak yerlere kadar taşkın suları kaplar. Öyle ki evler ve palmiye ağaçları arasında gidip gelmek için gemilere, ufak sandallara binmek gerekir. Nehir yatağına çekildikten hemen sonra toprak olağanüstü derecede suya doyar ve artık her yer rutubetli bir balçık ile doğal halde gübrelenmiş olur. Bu felaket gibi gözüken hadise esasında tıka basa doymuş bereket havzasının insan için fazlalıklarını boşaltması ve insan için daracık alanların ekilip biçilmeye uygun hale getirmesi olayıdır. Bu olay sonrasında arazide bol güneş altında öylesine buğday yetişir ki hiçbir yerde eşi benzeri rastlanmaz. Adeta Nil taşkınıyla kilometrelerce alan buğday için uygun hale getirilir. Çorak dediğimiz, toprakları çatlatan kavurucu Güneş’te orayı terbiye eder. İşte bu yüzden eski vakitlerden beri Mısırlılar Nil’e sevgili Tanrıları gibi aşıktırlar. Dua edip mal kaybı vermeden bereket istemişlerdir. Yaklaşık 4000 yıl kadar önce Nil için söylenen şu şarkıyı duymak ister misiniz?

Ey Nil, sana şükürler olsun. Sen Mısır’ı beslemek için topraktan gelir, onun içinden akarsın. Sen kırları sulayıp yarattın ki hayvanlar kendilerini doyursun diye. Sudan çok uzakta kalan çöü suya kavuşturursun, böylece orada arpa ve mısır yetişir. Sen siloları doldurursun ve meyve depolarını genişletirsin, böylece yoksullara da bir şeyler kalır. Senin adına çalgı çalıp türkü söylüyoruz. Sen canımızı alma bize arpa mısır ve buğday ver…”

diye devam eder.  Buradan da anlaşılacağı üzere Afrika’nın en bereketli ülkesi gücünü Tanrısal bir hizadan almakta idi. Yani onlar için eğer zafer varsa besinden kaynaklıydı.

            Antik çağın artık gizemini yitirmiş insanları, Mısırlılar böyle şarkı söylerlerdi. Nil için methiyeler düzer, onun gönlünü almaya çalışır, güç ve kudretlerini, Tanrısal telakkilerini Nil’e borçlu görürlerdi. Zira haklıydılar da. Çünkü Nil sayesinde Mısır zenginleşiyor, gelişiyor, havzalarının düzenli kullanılması takdirinde besleyebilecekleri insan sayısı artıyor dolayısıyla bu asker sayısını etkiliyor ve en nihayetinde savaşlarda bu sayede az veya fazla ordu çıkarıyorlardı. Tanrılarına ilahilerini sevgiyle nakşeden bu halk, tek bir tanrının olmamasına karşılık bütün bir devlete tek bir Kral hakim idi. Koskoca Mısır’ın ilk hakimi bilindiği kadarıyla Kral Menes’tir. Onun ne zaman krallık yaptığını anımsayabilmek adına Hz. İsa’nın doğumundan 3100 sene kadarcık geriye gitmemiz gerekiyor. Tevrat’ta ve akabinde Kur’an-ı Kerim’de Mısır krallarına verilen adı anımsayabilen var mı? Evet dilinizin ucundaki sözcük, Firavun… Onlara Firavun denilirdi. Bir firavun düşünmekte güçlük çekeceğimiz kadar yetkiyle donatılmış tek bir kişi demektir. Kralın ve uzu sütunlu, pek çok büyük avlusu olan son derece görkemli, taştan yapılmış sarayları da bulunmakta idi ki o saraylar savaş sırasında hanedanı koruyan bir kale, barış esnasında da barışı koruyan diplomasi trafiğiyle çalkalanan, entrikalara meydan okuyan bina idi. Firavunun söyledikleri Tanrı katından yere fısıldanan sözcükleri gibi algılanıyor ve hakikaten büyük kitleler bu söylenenlere itibar etme zorunluluğu duyuyordu. Firavun, Tanrıların yeryüzündeki sözcüsü idi. Söylediği her kelam mutlak yerine getirilmeliydi. Karşı çıkmak gibi bir lüksünüz yoktu. Tanrıların buyruğu olarak doğuştan itibaren kulağınıza adınızdan önce haykırılan bu zatların ahvalleri karşısında sizlerin o dönemde tek kelime etmeye cesaretiniz anne karnınızda kırılıyordu kısacası. Doğduğunuzda ise devlete ve firavuna hizmet etmek için doğmakta idiniz. İster en alt kademedeki bir köle olun ister Firavunun 1. oğlu olun doğduğunuz gün Tanrıların sözcüsüne biat ederdiniz. Eğer isterlerse ülkenin bütün halkı onun için çalışmak zorunda bırakılabilirdi; bunu kimse istemez. Arada bir bunu istedikleri de olmuştur.

Çorak Mısır’ın Ölüler Diyarı

            En tipik örneği Firavun Menes’ten sonra gelenlerin dönemidir. Firavun Menes’ten sonra gelen ve o inanılmaz yetkiyle donatılmış tahtta sefa süren firavunlardan biri olan ve İsa’dan ise 2500 yıl kadar önce yaşamış olan Keops adlı hükümdarın buyruğudur. Firavun Keops’un verdiği emir bütün uyruklarının mezarının yapımında tüm yönetilenlerin çalışmalarını istemiştir. Bu mezarlık bir dağ kadar kocaman olmak zorundaydı. En tepesi de göğe çıkabildiği kadar çıkmalıydı. Bu iş halledildi tabi. O kadar insanı zoraki çalıştırıp inanılmaz kas gücüyle bu mezar gerçekleşmişti. Mezarın adıysa anımsadığınız gibi günümüze kadar ulaşabilmiş olan “Keops Piramidi” halen daha ayaktadır. Bana kalırsa bu piramit diğerlerine nazaran din resimlerinin en fazla olduğu piramittir. Firavunun veya piramit içerisine defnedilenlerin hayat hikayeleri haricinde en fazla dini motifin bulunduğu yapıdır.  Fakat devasa olduğunu içerisine o kadar resmin işlenmesinden çıkartmak pek mümkün değildir. Yapılan ölçümlerle tahmini yüksekliğinin 146.478 metre olduğu sanılsa da oluşan erozyonlar ve tepe kısmının yok olması hasebiyle günümüzdeki yüksekliği 138.075 metre kadardır. İçerisine Berlin Katedrali, ucu ucuna sığan Aziz Petrus Bazilikası, Jean Katedrali, Ayasofya mabedi, Westmınster Manastırı ve daha niceleri içerisine tek tek sığmaktadır. Tıpkı bir dağa tırmanır gibi her biri son derece büyük taşların üzerinden en üste kadar çıkmak da mümkündür. Kısacası bu yapının neticelendirilmesi için tüm halk çalışmıştır. Keops’un yapımında taşların hareket ettirilmesi için taş parçaları sürüklenerek taşınmış, üst üste bir kule yapar gibi yığmışlardır. Makinelerin olmadığını, sadece tekerler ve kaldıraçlar ile bu dev iş halledildi. Hep el gücü ile bu iri taşlar üst üste kondu, sürüklendi belki eller kollardan, kollar da bedenden en ağır şekliyle koptu parçalandı. Bunu bir de Afrika’nın sıcağında ne kadar zor bir iş olduğunu idrak edebiliyor musunuz? Kaldı ki Hollywood filmlerinde kırbaçlanan kaslı izbandut gibi insanlar Mısır halkını oluşturmamakta idi. Orta boylu tek tip beslenmeden veya yetersiz besin almadan mustarip olunacak ki çelimsiz ve dayanıksız insanlar ülke halkını oluşturmakta idi. Bu şekilde aşağı yukarı 30 sene boyunca 100.000 insan, tarlalarındaki işlerine ek olarak Tanrı krallarının keyfi için didinip durdular. Çalışırken yorulurlarsa kralın adamları cılız vücutlarını harekete geçirmek için tıka basa dolmuş işkemlelerindeki tuzu kuru yetkilerine dayanarak kamçılarla işe dönmeye zorlarlardı. Bu şekilde dev gibi yükler taşıyarak göğe yeryüzünden taşlar indirip çıkarttılar. Ne için? Tanrı Krallarının öldükten sonra da inanç sistemlerinde olan rahatlıktan ödün vermemek için. Bir de canları için.

Anubis

            Doğal olarak soracağınız soruysa: Firavun neden böylesine dışı görkemli içi büyüleyici bir mezar yaptırmak istemiş olsun? Hakikaten de bu soru piramitlerin ilk ölçümlerinin yapıldığı 1880-1882 yıllarından beri sorulan bir sorudur. Sir Flinders Petrie’nin ölçümleri ise Pyramids and Temples of Gizeh (Gize Piramitleri ve Tapınakları) eserinde verilmiştir. Fakat esas soru boyları değil az önce de söylediğimiz gibi neden bu mezarı yaptılar? Sorusudur. Bu sorunun yanıtı eski Mısır inancıyla alakalıdır. Mısır inancında bir değil bir çok tanrı bulunmaktaydı. Böyle dinsel inanç sahiplerine “çok tanrılı dinlere mensup” denilir ve politeismus yapısıyla inancını sürdürenlerin en tuhaf yanıysa çok fazla Tanrıya sahip olmalarına rağmen yeryüzünde (onlar adına) egemen tek bir hükümdarın (firavunun) olmuş olmasıdır. Yani açıkça Tanrılar neden tek bir kişiyi seçmiştir? O zamanın algısıyla bunu sorgulamak hakikaten zordu. Çünkü bir böcek ile eşdeğerde olan köle için neden Tanrılar var da Firavunlar yok demek imkansızın ötesinde kelamdır. Mısırlılara göre, bu tanrıların bazıları bir zamanlar yeryüzünde kral olarak egemen olduğuna inanılırdı. Bilinen 2000 Tanrılık Mısır inancının temelini oluşturan Tanrılarından ikisi olan Osiris ve karısı İsis örnek verilebilir. İnanca göre güneş de başlı başına bir tanrıdır; Ra. Veya ilk Tanrı olarak kabul edilen Amon. Yeraltında çakal kafalı başka bir güç olarak hüküm süren ise Anubis bulunur. İnançlarındaki bu tanrı esasında firavun için çok mühim bir mertebede tutarlardı. Ölen kralın yahut herhangi birinin kalbi tüyle tartılır ve o kalp tüyden hafif gelirse Anubis’in yeraltı krallığına yollanırdı. Anubis’in çakal başlı tasvir edilmesindeki sebep de piramitlerin etrafında ve Mısır çevresinde (kente giremeseler de) çok fazla çakalın bulunuyor olmasıydı. Çakal kelimesinin filolojik kökenine eğildiğimizde ise dilimize yerleşmesi Farsça “şaġāl” kelimesinden geldiği görülür. Kelimenin kökenine indikçe temelinin Sanskritçeye kadar uzandığını görmek pek mümkündür. Biz Anubis’in diyarına dönecek olursak, yeraltında krallığı olmasına rağmen ölülerin mumyalanması durumundan da o sorumluydu. Çakalın Mısır medeniyeti kurulmasından çok daha önce bölgede görülmüş olmasından dolayıdır ki ve inanca göre Mısır halkı iman ettikleri tanrıların kendilerinden önce bu topraklarda yaşadığına ve çakal başlı tanrı (Anubis) tarafından onları da mumyaladığına inanırlardı. Aynı şekilde mezar başlarına veya ağırlıkla piramit girişlerine konan Anubis heykellerinin aynı dev Sfenks gibi ölüleri, mezarları koruyacağı sanılırdı. Öyle ki öteki alem için mahkemeyi de düşünmüştür Mısırlılar. Anubis huzurunda mumyalanan ölülerin sorgusu tüyden hafif kalpleriyle ölçülmezdi de sadece. Öteki alemde, ölüler diyarında Anubis’in memleketinde mahkemeye çıkarılırdı. Mahkeme üyeleri içerisinde bira tanrı daha bulunuyordu ki o da kadın olarak düşlenen Tanrıça Ma’at’tır. Az önce teraziden bahsetmiştik. Evet , o terazi de kalbi tartan tüy de Anubis’in müdahale edemeyeceği mahkemede Tanrıça’nın huzurunda gerçekleşiri. Adalet tanrıçası Ma’at’ın devasa kanatlarından alınan bir tutam tüy mahkemenin tam merkezinde bulunan teraziye konur. Ve terazinin öteki kefesine de günahkarın çilekeş kalbi yerleştirilirdi. Öyle ki genelde öteki alem, ölüler diyarı, ahiret gibi kavramlara yani maddi ölümün ardından başlayacak olan ruhani hayatın diriltilmesi serüveninde birbirine benzer olayların temeli antik Mısır inancında da bulunmaktadır. Adalet mahkemesinde tartılan kalp eğer tüyden hafif gelirse cennete girmeye bilet kazanırdı. Ve beklenen o şatafatlı an Anubis’in küreğini çektiği kayıkla o kişi cennete giderdi. Peki ya kalp tüyden ağır gelir, mahkemede tüyün esamesi okunmazsa? İşte o zaman da ölü yaka paça cehenneme postalanırdı. Günahın âlâsını yapmış olan ölü cehenneme ulaştığında ıstıraplı anlar onu bekliyor olurdu. Oradaki her mahluk adeta tören yiyeceği gibi ölüyü bekler, kapıdan girmesiyle birlikte yeryüzünde Firavun’un işkencesini çekmesi yetmezmiş gibi bir de burada çile çekerdi. Ama olsun ilahi adalet denen orada da böyle işlemekte idi. Cehennem kapısından girildiğinde oyun sonu canavarı su aygırı, timsah aslan karışımı olan “Ammit”e sunulur, kalbiyle ziyafet çekmesi beklenirdi. Öyle ya bu zebani kalple beslenirdi. Bir insan günahı ne kadar fazlaysa Ammit o kişinin ruhuna ve kalbinde o denli işkence yapardı. Böylelikle kalpsiz ruhun sonsuz azapla dolu yılları başlamış olurdu. Ölülere de iyi kötü ayırt etmeden batılılar denirdi. Evet evet aynen öyle. “Batılılar” hemen sevinmeyin Avrupa’dan bahsedilmiyor. Bu insanlar Güneş’e inanılmaz bağlıydı ve Güneş’in doğduğu Nil’in doğu kesimleri sıklıkla yerleşim havzası idi. Fakat dikkat ederseniz yapılan piramitlerin ve diğer mezarların yerleşimi Nil’in batısında olur. Nil’in batısı çorak ve terk edilmiş olmasından dolayı tarihleri boyunca biz Mısır’ı ne batıya doğru yatırım yaptığını görürüz ne de ele geçirmek için batı yönlü bir sefer düzenledikleri görülür. Her zaman doğuya doğru genişleme ve aşk vardır. Şu Avrupalı meselesine geldiğimizde acep bu inanç devam etseydi Avrupalıları hangi kefeye koyar, tüyle mi yoksa demirle mi kalplerini tartmaya çalışırlardı orası meçhul. Öyle ya günümüzde Batı=dünyanın fıtratıyla kavgalı ülkeleri ifade ediyor. Antik Mısırlılar için her firavun esasında Güneş Tanrısı’nın oğludur. Ancak şöyle bir tezatlık vardır ki biz her ne kadar Nil’in doğusu değerlidir desek de Güneş’e tapan bu insanlar arasında korkulacak tanrı Ra olarak ifade edilmez hatta bir adın daha cürretkâr davranılırsa her buyruğuna itaat edilmez idi. Bu hakikaten de ilginçtir. Yani belki de içlerinde en sadaretli olan inançları dahilindeki tapındıkları sembolik varlık Güneş’in hareketlerini tayin etmekte idi, Nil’in bereketini ziyan edecek olan da Güneş idi ve tabii suretle buğdayları yetiştiren de Güneş’tir. Dolayısıyla itaat edilmemesinin başka bir nedeni bulunuyordu. Fakat onu şimdilik izah etmeyelim.  

            Antik Mısır insanı bu sembolik inanç figüranlarına olan tapınmalarını gerçekleştirebilmek için, tanrılarının beş katlı yapılar kadar büyük, taştan görkemli heykellerini yontmuşlar ve bir kent alanı kadar geniş tapınaklar yapmışlardır. Bu ibadethaneler, tapınaklar önüne uzunluğu alabildiğine ve ucu sivri, yekpare granit taşından kestikleri anıtları yerleştirir bütün ruhani inancını tapınak yapıldıktan sonra sergilerlerdi. Tabi ölen ölür, kalan sağlar bizimdir anlayışı insanoğlunun en müstesna telakkilerine yakışır bir zihniyettir. Kalan sağların kutladığı ve uzunlamasına dikerek ucunu sivrilttikleri yapılara ise dikili taş denirdi. Bu taşlardan bir tanesini eğer Türkiye’de görmek isterseniz İstanbul Sultanahmet Meydanı’nda Roma İmparatoru I. Theodosius tarafından M.S 390’da Mısır’dan getirterek diktirdiği, günümüzdeki konumunda görebilirsiniz. Avrupa’nın başka memleketlerinde de Mısır’dan getirtilerek parklara, alanlara konulan bu tür dikili taşlar da mevcuttur. 

Mumyacının Dedikodusu

Sfenks Kedisi

            En geniş tabiriyle Tanrılara doymayan bu inancın bir de hayvanlara olan kutsiyet boyutu bulunuyor. Öyle ki yeryüzü egemenliğinde çokluk kavramını henüz idrak edememiş yönetici kesimin o zamanlardan beri kutsallık atfettiği hayvanlardan bahsediyorum. Örneğin kediler. Kimi Tanrıların hayvan biçiminde olduğu düşünülerek bu mezar ve saray hatta devlet binası süslemelerinde tasvirleri resmedilmiştir. Arslan vücuduna oturtulmuş insan başı şeklinde tasvir edilmiş olan ve hayranlıklarını gizleyemedikleri bu kutsal tiplemenin devasa da bir yapısını dikmişlerdir. Adına Sfenks deniyordu. Ve çok güçlü olduğuna inanılırdı. Bu heykelin içerisinde tapınak bile vardır. Piramitlerin hemen önüne konumlandırılmış olan bu yapı, 5000 yıldan bu yana, binlerce insanın uğruna can verdiği Firavun mezarlarının bekçiliğini yapmaktadır.

            Bu motiflerin, inanç çevresindeki uygulamaların, yapıların, ritüellerin ve bir bina uğruna süründürülen insanların içerisinde henüz aktarmadığım sona bıraktığım Antik Mısır inancının bel kemiğini oluşturan ruhani akıbetin ahvalidir. Öyle ki inançlarına göre bir insan ölünce ruhu vücudunu terk ederdi; ama o ruh, vücudu herhangi bir zaman gene kullanabilirdi. Bu nedenler Mısırlılar için ölen bedenin toprak olup ortadan kaybolması ruha karşı işlenmiş büyük bir suç sayılırdı. İşte tam da bundan dolayı ölenlerin cesetleri (bu düşünceye göre) çok anlamlı biçimde saklandı. Ceset çeşitli merhemler ve bitki özleriyle ovularak bir güzel temizlenir, uzun kesilmiş şeritler haline getirilen bezlerle sarılırdı. Böylece iyice korunan cesetler hiç bozulmadan binlerce yıl saklanmış olurdu. Mumya tahta tabutun içine konulurdu ilk başta.O tabut da taş bir tabutun içerisine yerleştirilirdi. Bu taş tabut toprağa gömülmez kayalar içine oyulmuş mezarlara konurdu. Lâkin Ra’nın oğlunun imkanları varsa, Keops’un yaptığı gibi taşlardan oluşmuş bir dağın içine de bu tabutu koydurtabilirdi. Bu taş yığınının altında mumya güvenli bir durumda kalırdı elbette. Ama Firavun Keops bütün zahmetlerine ve gücüne rağmen bugün piramidinin içerisi sinek avlamaktadır. Ama Firavun Keops bütün zahmetlerine ve gücüne rağmen bugün piramidinin içerisi sinek avlamaktadır. Herodot bu medeniyetin meşhur defin geleneklerinden olan mumyalamakla ilgili bakın ne diyor:

“Eski Mısır’da hatırı sayılır kişilerin kadınları, pek güzel ve pek namlı olan kadınlar, öldükleri zaman hemen mumyacıya verilmezler; ancak üç dört gün geçtikten sonra onlara emanet edilirler. Böylece mumyacının kadına kötü bir şey yapması önlenmiş olur.”

Herodot Tarihi

Biz buradan anlıyoruz ki mumyacılardan birinin kadın cesedine sataştığı ve onu fark eden başka birinin diline dolanan bu hadisenin önce Mısır sokaklarında sonra Mısır illerinde dolaşarak yayıldığı, dönemin magazini haline ulaştığı anlaşılmakta. Ve bu hadise Herodot’un kulağına gidecek kadar dillerde gezmiş olmalı.

            Hulasa sevgili okurlar Antik medeniyetin en köhne devirlerinden bahsetmek istemiş olsam da görüldüğü gibi ilkel çağın belki de en muntazam beldesi ve zamanın alt edemediği, kendinden sonraki medeniyetlere kültürel ve bilimsel aktarım gerçekleştirmiş olduğu Antik Mısır uygarlığı geçmişiyle, kültür-sanatıyla, azmi ve kararlılığı ile büyük badireleri fırsata çevirmesini de bilmiş enteresan bir devlettir. Bu yazıda inanç sistemlerine giriş yapmak ve siyasi teşekküliyatlarının temellerini aktarma gayretinde idim. Bir sonraki bölümde sansasyonel yanlarıyla “Bereketli Nil’in Çorak Memleketi Mısır” aydınlatılmaya devam edilecektir.

Sevgiler…

Mertcan Abbasoğlu

Mertcan Abbasoğlu

Osmanlı ve Türk Tarihi üzerine parlak zamanların darlıklarını araştıran, Atatürk'ün açtığı yolda ilerleyen genç bir müellif talebesi.

Related Post

UNUTULMAZ BİR DEVLET: GÖKTÜRKLER (V)

Posted by - 8 Ağustos 2020 0
İKİNCİ GÖKTÜRK İMPARATORLUĞU Göktürk İmparatorluğun bölünmesi ve yıkılmasından sonra Türk coğrafyası Çin esareti altına girdi. 50 Yıllı esaret döneminde Devlet…

Atatürk’ün Oğlu Nerede?

Posted by - 7 Ekim 2020 0
Merhum Atatürk varlığında ayrı aranmış, yokluğunda ayrı aranmakta olan kişiliktir. Kimi cemiyetlerce düşman, kimi cemiyetlere -küreselcilere- göreyse Anadolu toprağı üzerinden…

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir