Avrupa’nın Yükseköğretim Serüveni ve Osmanlı’da Üniversite Var mıydı? -1

487 0

Yükseköğretim Nedir?

Yükseköğretim, bir ilim yahut sanat alanında bilginin en üst düzeyde öğretildiği, üretildiği, yorumlandığı, eleştirildiği ve tasnif edildiği süreç yahut ortam olarak adlandırılabilir. Bu bağlamda yükseköğretim insanlık tarihinin en eski dönemlerinden beri var olan olgu ve düzenli-yoğun eğitim biçimidir. İnsanlığın son 2-3 yüzyılına kadar varlık, tabiat ve insan büyük ölçüde inanç ekseninde algılandığı ve yorumlandığı için yükseköğretimin mahiyeti de bu eksende vücut bulmuştur. İnsanın temel meselesi kendini ve yaratıcısını tanımak olduğundan yükseköğretimin nihai hedefi de teoloji tahsiliyle biçimlenmiştir. Bunun yanında tıp ve hukuk da teolojiye destek veren alanlar olarak yükseköğretimdeki yerini muhakkak tutmuş ve almıştır. Bunların en üst düzeyi ve ortak noktası olarak felsefe de yükseköğretimde kendine özgün bir yer edinmiştir.

Dünyada yükseköğretim tarihinde bilinen en önemli dönem kuşkusuz Antik Grek dönemidir. Platon felsefe öğretmek, bilgi üretmek ve talebelerine aktarmak için kurduğu mekana “akademia” demişti. Kulağınıza tanıdık geldi değil mi bu sözcük? Elbette günümüz üniversite ile ilgisi olmayan bu kurumda teoloji ve felsefe yapılıyor, teoloji tahsil ediliyordu. Antik Grek dönemi ve kültüründe teoloji ve felsefe tahsil edebilmek için “trivium” denilen gramer, retorik ve diyalektikten oluşan bilgi hiyerarşisi oluştu. Helenistik dönemde bu üçlü yapıya “quadrivium” adında aritmetik, geometri, astronomi ve müzikten oluşan dörtlü bir sistem daha eklendi. Bu şekilde yani bu dörtlü sistemle “yedi hür bilgi” yani sanat ortaya çıktı. Bir anlamda felsefe ve teoloji tahsil edebilmek için yedi temel bilgi türünü öğrenmek gerekmekte idi ki bu İslam eğitim sisteminde de bir benzeri olarak adi ilimleri yani beşeri ilimleri bitirdikten sonra ali ilimlere geçiş sürecinin başlaması söz konusudur. Modern üniversitelerin temel bilimlerini andıran bu sistem, ileri düzeyde bilgi öğrenebilmek ve üretebilmenin zemini oluşturmaktaydı.

Grek, Helenistik Dönem ve Roma Roma dünyasının bilgi sistemi Doğu Roma dünyasında Hristiyanlık ile birleşerek ana yapısında fazla değişikliğe uğramadan Batı dünyasında varlığını binli yıllara kadar devam ettirdiğini söyleyebiliriz. Burada kırılma noktası Kiliselerin variyetiyle mümkün olacaktır. Kiliseler, manastırlar, şövalye mektepleri gibi mekanlarda tıp, hukuk ve teoloji tahsil edilerek bir taraftan din merkezli siyasal dünyanın meşruiyeti sağlanırken, diğer yandan geniş toplum kesimleri üzerinde dünyaya anlamını veren dini düşünce canlı tutulmak istendi. Yani ne ondan ne de bundan vazgeçildi… Biz 7. asra geldiğimizde ortaya çıkan ve kısa sürede eski dünyanın merkezi bütün noktalarına müthiş bir hızla yayılan İslam’da kendi bilgi, anlam ve ruh dünyasını beraberinde önce farklı ve züğürt memleketlere, ardından da bilakaydüşart Hristiyan topraklarına getirdi. Dinin varlığını sürdürebilmesi için üst düzey eğitim kurumlarına ihtiyaç olsa gerek kısa sürede cami ve mescitlerin yanında “beytül’-ilm, beytü’l hikme” gibi merkezlerle bu gereklilik doyuruldu. Kısa zaman içerisinde İslam’ın ana kaynaklarını, bilgisini korumak, onları zamanın şartlarına göre en azından yeniden yorumlamak ve yeni bilgi üretmek amacıyla medreseler ortaya çıkarıldı. Esasında İslam dünyasında ortaya çıkan medreselerin en azından sistem, eğitim-öğretim yönetimi ve bilgi hiyerarşisi bakımından Antik Grek’den büyük bir miras devraldığını ancak ona kendi özgün içeriğini de dahil etmekten kaçınmadığını, günümüz Türk-İslam coğrafyalarındaki tüm üniversitelerden daha da muntazam kaliteye sahip olduklarını belirtmek kimsenin canını yakmayacaktır. Söz konusu eklektik ve ontoloji yapı varlığını biz 20. asra kadar var olarak sürdüğünü de dile getirebiliriz bu bağlamda.

Üniversite Kavramının Doğuşu

İslam’ın prtaya çıkması, eski ana karada hızla yayılması ve en önemlisi de Türklerin Anadolu’ya yerleşerek Avrupa’da ilerlemesi yerleşik nizamı hercümerç etti. Varlıklarına ve geleceklerine yönelik büyük bir tehdit ve tehlike içine giren Hristiyan-Avrupa, kilise marifetleriyle tüm mensuplarını maddi hatta gerektiği anlarda manevi vaatlerle motive-seferber ederek, 11. asırda dünya tarihinin en önemli toplumsal hareketlerinden birini başlattılar. Yaklaşık 200 sene süren Haçlı Seferleri sonucunda gerçeklşmeyen vaatler bir tarafa, Avrupa’daki ciddi dönüşümler meydana geldiği gibi kilisenin sözünü ve dişini geçirebilme katsayısında da ufak azalışlar başladı. İslam dünyasının üzerine yürüyen, onları birer köhne halk olarak algılayarak yıkmaya, kutsallarını işgal ettikleri yönündeki safsatalar yüzünden en acımasızca saldırılarak geçen Avrupalılar, İslam dünyasının mamur ve müreffeh halini gördüklerinde, kiliseye ve otoriteye güvenlerini kaybederken, inançlarını sorgulamaya da başladılar. Diğer taraftan özellikle deniz kenarlarında ticarete müsait alanlardaki otonom koloniler kilisenin kısmen bağımsız ticaretle ve bir taraftan da bilgi-sanatla uğraşarak Avrupa’da yeni bir sınıfın doğmasına da sebebiyet verdiler: Burjuva. Avrupa’da kilise vesayeti eksenli dünya düzeninde şimdi güçlü hükümdarlar ve onların yanında da bilgi, sanat ve ticaretle uğraşan yeni zengin ve rızkı sömürme konusunda aç bir sınıftan müteşekki bir sistem teşekkül etmişti. Bu yeni sistemde kilise hukukunun yanında seküler hukuka daha çok ihtiyaç duyulmaya başlandı.

Kilise kendisine yöneltilen tehditlere karşı sıkı önlemler almaya çalışsa da esasında kontrolü dışında yeni bir bilgi ve ekonomi dünyasının teşekkülüne engel olmakta kokuşmuş zihniyet ve ilimleri engel olamıyordu. Nitekim ülkeler arası ticaretin artmasıyla ihtiyaç duyulan hukuk ve salgın hastalıkların tedavisi için tıp eğitimi kiliseden ve teolojiden kısmen bağımsız, yerel idarenin kucağında palazlanan Venedik,Bologna, Floransa ve Paris gibi şehirlerde 11. asır sonralarında münferit olarak verilmeye başlandı. Bologna ise bizim için daha mühimdir. Bologna’da hukuk öğretimi, Paris’te Hristiyan teolojisine yönelik eğitim bayağı şöhret sahibi olmuştu. Ama bunun yanında zanaat erbabı kökenden gelen Avrupa şehirlerinde yerel seçkinler marifetleriyle ticaret, sanat, zanaat ve ilkel sanayi kollarının da artışta olduğunu belirtelim. Yani ne tamamen körler ne de körlüğe merhem bulabildiler…

Bu eğitimlerle Avrupa’nın en iç ve en güney bölgelerinden büyük talepler de oldu. Ve Bologna’ya dışarıdan hukuk-tıp tahsili için çok sayıda talebe geldi. Bununla da kalmayıp onlara ders veren hocalar daha çok para kazanabilmek için mücadele ediyorlardı. Şehir dışından gelenler yerli halk ve hocalar tarafından hem risk hem de kazanç olarak görülmeye başlanınca, talebeler çıkarlarını korumak adına “universitas” adında koroprasyon kurdu. Bu korporasyon talebeler ders ücreti ve ikamet gibi konularda birleşince hocalar da kendi aralarında bu tür işlevselci kalkışları dizginlemek adına “college” adında bir sendika kurdular. Kısa bir süre ardından talebeler ve hocalar birleşerek bu iki sendikasyonu; yani öğrenci haklarını ve öğretmen haklarını koruyan bu iki derneğin adı Univeritas Societat Magistrorum Discipulorumque” yani Hoca ve talebe dayanışma ve yardımlaşma birliği adı altında birleştirildi. Yani evvelinde birbirlerini soymaya çalışan bu iki grup birleşti. Böylelikle bu birlik sayesinde ilkel üniversitenin prototipini oluşturdular. Bu oluşuma da “Stadium Generale” adı verildi. Burada isim çözümlemesi yapalım.. satium kelimesi yüksek düzeyde eğitim-öğretim için düzenlenen ortam ve ders programı anlamına gelirken, generale kelimesiyse yerleşik halkın dışında talebe kabul eden yeri tanımlamakta idi. Yani Yerel halk dışında da eğitim-öğretim veren bir kurum karşımıza çıktı. Böylece XVIII. asır başlarındaki modernite öncesine kadar manastır ve kilise dışında teolojinin yanında hukuk, tıp, iktisat, siyaset ve ayriyeten anatomi ile doğa bilimeriyle yakından ilgilenen bir öğretim kurumu teşekkül etti. Ancak bu oluşumun “üniversite” adını alması, bu adla anılması ancak XV. asır civarlarında gerçekleşecektir. Tam manasıyla bir ortaçağ kurumu olan üniversite, kiliseden bağımsız olarak Grek mirasıyla ilgilenmeye de başlayacaktır o yüzyılda. Bu ilgisini, Müslüman alimlerin Arapça eserlerini tercüme ederek gerçekleştirdiler. Bu süreç içerisinde bilgi ve akıl ilişkisini üst seviyede kuran Endülüslü filozof İbn Rüşd’ün etkisi inanılmaz büyük olacaktır çünkü Avrupalılar Aristo ve daha nice Grek filozofu İbn Rüşd yani Arap bir filozoftan öğrenmişlerdir. Ve böylelikle Antik Grek mirası büyük ölçüde onun sayesinde keşfedilmiştir. Peki ya öyleyse günümüzde Yunanlar nasıl olur da Avrupalılara rabıta bağıyla bağlanabilir? yoksa Ovanes Kaçaznuni’nin de ifade ettiği gibi Avrupalılar çıkarları için Yunan halkını telef mi etmekte? bırakalım bu soruyu onlar ve onları yönetenler düşünsün. Zira oy vermek çok büyük bir külfettir. Akılsızca yapılan tercihlerin sonunda Hitler gibi kıyım getirenlere gönülden oy vermek günah değil midir?

Avrupa’daki Yükseköğretim

Modernite devri evvelinde Avrupa üniversitelerinde en rövanşta olan bölümler hukuk, tıp ve teoloji idi. Ve bu bölümlerin öğretilmesi inanılmaz gereki görülmekte idi. Bunun yanında matematik ve mühendislik bilimleri de öğretilmekle birlikte mihver yani ana-bütünleşik programın dışında öğretilirdi. Yani günümüzdeki seçmeli dersler gibi. Bu ilimler daha çok münferit olarak öğrenilmekte idi ki teknik, teknoloji ve deneysel araştırmalara dayalı bir üniversite anlayışı sanayi devrimi ile birlikte ortaya çıkacaktır. Yani XVII. asra biz geldiğimizde Thomas Hobes, Bacon, Vico ve Maciavelli gibi filozofların toplum ve devlet teorileri bir sıçrama yaşatacak, bu tetiklemeyle de gelişmeye zaten hep açık olan ticaret, coğrafi keşifler ve sermaye ile somut hal kazanacaktır. Yani Avrupa’da geleneksel devlet ve toplum formasyonu yerini modern denilen yeni bir yapıya terk etmek zorunda kalmıştır.

Bu sancılı süreç içerisinde kilise ve ilahi kaynaklı sanılan ve Tanrı’nın yer yüzündeki tecellisi sayılarak (Tanrı’ya şirk koşulan) Papa ve Papa’dan nakledilen bilgiler, genel anlamda ilahi temelli ve dünya kavrayışı yerine beşer yani humanity eksenli bilgiye kaydı bilginin anlamı. Yeni dünyanın da ihtiyaç duyduğu bilgi tamamıyla insan-akıl meyvesi olacak ve bilginin kutsallığı sarsılarak, farklı toplum kesimlerine ulaştırılacaktı. Bu şekilde hem bilginin insanlar arasındaki sirkülasyonu sağlanacak hem de buna karşılık akıl merkezli bilginin gündelik hayattaki faydası tecrübe edilmiş olacaktır fakirler arasında; bu da kağıt üzerinde mümkün olacaktır. Bu felsefenin bir getirisi yani etkisi de Avrupa üniversiteleri bilgi merkezleri haline geldi ve bilgi üretmenin yanında öğretim de önem kazandı. Eğitim fakültelerinde okuyan okurlarımız varsa beni daha iyi anlayacaklardır. Kendilerine formasyon-öğretmenlik bilgisi adı altında öğretilen derslerde adı geçen ve o öğretilen alanda nam salmış, teorisini kabul ettirmiş 1 Türk profesör ismi söylesinler rica ediyorum. Dikkat ediniz Avrupa’da başlayan bilgi üretme çılgınlığı bizleri dahi etkisi altına almıştır. Yani onların ürettiği bilgiyle biz o bilgiyi nasıl öğretmemiz gerektiğine kadar etkilerinden halen daha kurtulabilmiş değilizdir. Halbuki Hakkari’deki şehir hayatı yaşayan bir çocukla Almanya’nın en köhne yerinde şehir hayatı yaşayan bir çocuğun algı kapasitesi ve terbiye şekli aynı olamaz. Hakkari’deki çocuk akılsızdır yahut Almanya’daki çocuk süper zekadır demiyorum. Eğer Hakkari’deki çocuğu yahut Yozgat, İstanbul, Eskişehir’deki evlatlarımızı iyi yetiştirmek istiyorsak bizim her yıl zibilyon defa değişen eğitim sistemine değil ayakları Anadolu’ya basan öğretim programlarına ihtiyacımız vardır. Aynı şekilde araştırma, deney ve bunların sonunda Avrupa’da toplum ve tabiatı denetim için teknik ve teknolojik, patent alma en önemli hedef haline gelmiştir. Türkiye’nin kaç patenti var? Bunu biraz açalım… EPO 2018 raporuna göre Türkiye’den yapılan Avrupa patent başvurularında bir önceki yıla göre gerileme yaşanması ise dikkat çekti. Türkiye’nin patent başvuru sayısı 2017 yılında 911 iken bu sayı 2018’de 572’ye düştü. Türkiye bu sayıyla 50 ülke arasında 23. oldu. Araştırmada ülkenin nüfusuna oranla yapılan sıralamada ise Türkiye kendine 37. sırada yer bulabildi. 2018’de Türkiye’den 1 milyon kişi başına sadece 7 patent başvurusu yapılırken, bu alanda ilk sırada ise 1 milyon kişi başına 966 patent başvurusu yapılan İsviçre yer aldı.

Elbette günümüzde Anadolu-Avrupa arasındaki bu uçurumun sebebi geçmişteki sebeple aynıdır. Bu gelişmeleri mümkün hale getiren sermayedir arkadaşlar. Bu halde olmamızın sebebi sermaye birikimimizin olmayışıdır. Kartelleşmiş zenginlerden Türkiye kurtarılmalı. Ticaretin gelişmesi ve sürdürülebilir olması için yeniliklere ve teknolojiye ihtiyaç her dönem için sonsuzdur. Bu bakımdan üniversitelerin desteklenmesi hatta tüccarlar tarafından yenilerinin kurulması Avrupa’nın üniversiteleşme serüveninde gerekli görülmüştür. Cambridge, Manchester örneklerinde olduğu gibi devrin demir-çelik, kömür, pamuk ve tütün tüccarları ticari değerlerini arttırabilmek maksadıyla üniversiteler kurdular. Bu üniversitelerde yetişen derece yapmış öğrencilerini de kendi şirketlerinde ar-ge pozisyonlarında değerlendirerek hem onlara bir kariyer sağladılar hem de şirketlerinin sermayesi katlanarak arttı.

Almanya’da 1810 senesinde Wilhelm Humbolt günümüzün üniversitelerini şekillendirdi. Ona göre üniversite, birbirinden farklı derinlemesine uzmanlık alanlarına aryılmış bilim dallarını aynı çatı altında toplayan ve bunlar arasında geçirgenlikler kurabilen bir sistem idi. Yani geçirgenlik derken birbirinden alış-veriş yapabilen yapıda olmalıydı. Bu düşlenen ve kurulan sistemin temel harcı da akademik özgürlük ve akla-deneye, somut veriye dayalı bilgi üretme prensibinden geçmekte idi. Yani yeni üniversitenin mesaisi büyük oranda araştırma ve deney oluyorken, diğer taraftan öğretim de önemli bir eylem ve ihtiyaç olarak tanımlanıyordu. Böylece günümüz üniversitelerinin temeli Almanya’da atılmıştır. Yani bu temel atma töreni tartışmaya açıktır. Çünkü biz bu tartışmaya açık olan tarafı İslam ve Osmanlı medeniyetindeki yükseköğretim gelişim hikayesinde anlayacağız. Nasıl taklit etmişiz görün bakalım. Üniversite modern dünyanın bilgi üretim merkezi haline Avrupa’da gelirken, hayatı tanzim edici mekan işlevi de görmekten alı konmadı. Humbolt’un çılgın fikirleri meyve vermeye başlamışken toplumsal düzeni tanzim ettiği üniversiteyi devlet finanse ediyordu. Elbette bu akademik özgürlük kavramıyla birlikte düşündüğümüzde üniversitenin temel paradoksu olarak da sanılabilir. Çünkü gerçekleri konuşmamız gerekirse sen kimin üniversitesinde (devletin) hangi düzeni eleştireceksin (iktidarı). Dolayısıyla üniversite-devlet ilişkisinin en mühim sorunu da Avrupa’da tam olarak buydu.

Yine aynı yüzyıl ortalarında (XIX) Avrupa’da yükseköğretimin yaygınlık durumu gün geçtikçe artmıyor, var olanların finansmanı için ayrılan bütçeler sabit dahi kalmıyor kimi üniversitenin imkanları da hissedilir düzeyde kısıtlanıyordu. Yani yüzyılın ortasına kadar koskoca Avrupa’da artış gösteren üniversite sayısı %1 oranında artmıştı. Kimi filozof ve dönemin ileri gelen akademisyenleri Britanya’dan William Thoomson, Arthur Cayley; Almanya’dan Paul Ehrlich, Carl Bosch ve Bruno Meissner, Agust Oetker ile Henrich Ruhmkorff üniversite sayısını arttırmak yerine kaliteyi bozmadan standart ve finansmanı arttırılmalı diye düşünmekte idi. Ancak %1’lik olan bu artış halen daha seçkin kesimin ulaşabileceği bir ayrıcalığın en zirve noktasıydı. Avrupa’da ve Amerika’da sınıf, cinsiyet, din-mezhep münakaşası yapmayan bir yükseköğretim anlayışı ancak Osmanlı Devleti yıkıldıktan 10 sene sonra gelişecektir; 1930’lu yıllarda. Gelişen ekonomi artan şehirleşme ve siyasetteki değişim bu oranı hızla yükseltme derdindeydi kaldı ki 20. asrın ortalarında itibaren Batı dünyasındaki ortalama insanlar için üniversiteye erişim bir sorun olmaktan ancak çıkabilmişti.

İslam ve Osmanlı Aleminde Yükseköğretim Anlayışı

Fas’ta 1000 yılı aşkın süredir öğretim yapan Camiatü’l Karaviyyin Medresesi, günümüzde ise Üniversite

Biz bir önceki bölümlerimizde Avrupa Dünyasında üniversitenin gelişim serüvenine baktığımızda, sıklıkla aslında ilk üniversitenin İslam dünyasında kurulduğu, Harran, Nişabur, Sahn ve Nizamiye gibi medreselerin de bir tür üniversite olduğu söylenebilir. Fatma el-Fihhi sayesinde Fas’ta yani 859 senesinde kurulan üniversite (medrese) Camiatü’l Karaviyyin dünyanın ilk üniversitesi olarak iddia edilmektedir. İslam dünyasının bilim ve teknolojide büyük ilerlemeler kaydettiği, hatta modern Avrupa’nın palazlanmasındaki alt yapının İslam dünyasına ait olduğuna yönelik savunmacı söylem yaygındır. Keza 11. yüzyıla kadar Müslümanların ilimde ne denli ileri gittikleri, muazzam keşifler ve icatlar gerçekleştirmeleri dolayısıyla bilinen bir durumdur ve bunu yalanlamaya çalışanlar da açıkça ahmaktır. Halet-i ruhiyesinin de belli kısımları zehirlenmiştir diyebiliriz kısaca. Beşeri ilimlerde özellikle 12. ve 13. asırlarda İslam dünyasında ortaya çıkmış bu düsturda özgün çalışmalar ortaya konulmuş ve dahası olarak Kuzey Afrika, Sicilya hatta Endülüs yoluyla bu muntazam ilimlerin taşkını Avrupa’ya ekseriyetle lütfedilmişçesine intikal etmiştir. Bu konuda halen daha direten arkadaşlar için kıymetli hazinemiz Prof. Dr. Fuat Sezgin hocayı mezarından kaldıramayız ancak o ne denli ileri görüşlü biriymiş ki bizlere kitaplar, ansiklopediler, makaleler bırakmıştır; dileyen detaylıca edinim sağlayabilir.

Bu olan her şeye karşın İslam dünyasındaki bilim ve teknik bilginin ilerlemiş safhasındaki çalışmaların daha çok bireysel ve ağırlıkla konjontürel patlamalar olduğu hatta yer yer de kurumsallaşamadığı söylenmektedir. Ben buraya katılıyorum. Osmanlı’daki müderrislere biçilen cezalardan bunu anlamaktayız. İslam’ın en eğitim bakımından en muhkem ve kurumsal yapısı medrese ise var oluş gereği ve hepsinden daha ağırlıkla yaşadığı asırlar boyunca gösterdiği performans açısından günümüz anlamında üniversite sayılmaz. Medrese bir yükseköğretim kurumudur ancak. Yani bu kurum dini bilginin yükseköğretimidir. Ama aynı zamanda Darü’l Kurra’nın da akabinde sadece Süleymaniye Medresesine mahsus tıp ilmi de öğretilirdi. Yani Süleymaniye’de yalnızca ileri düzey tıp ilmi tahsil ederlerdi talebeler. Fakat genel haliyle Osmanlı’nın engin tecrübelerini çıkardığımızda medrese teolojinin yükseköğretimini ağırlıka kaliteli şekilde verirdi. Günümüz ilahiyat fakülteleri ile karıştırmayın sakın. 15. asır sahn-ı seman medresesinden 1. sınıf talebesiyle günümüzdeki Ankara İlahiyat Fakültesi 3. sınıf öğrencisi karşı karşıya gelse biz hangisinin ilm-i şahaneyle şeref olduğunu, mistiğiyle tanış olduğunu anlayabiliriz. Hepsini kenara bıraktığımızda o yüzyıllarda medrese öğrencileri keşfederek ve genellikle teolojik olguları göbeğinde bulunduğu henüz yeni olgunlaşmış Dünya-inanç faaliyetleriyle kendinden olmayan diğer inançlardaki insanların hakiki ehliyetleri üzerine gerçekleştirdiği hamleler dolayısıyla bölgesel ve içtimai mefkuresini de sindirirdi. Beşeri bilgi, akıl ve deney temelli, araştırma ve teknoloji üretmeyi kendine hedef edinmiş olmadıkları da neyin yüksek tahsilini yaptıklarını ortaya koyar. Fakat şu şununla karıştırılmasın! İslam medreselerinde dönemin en muntazam alimleri yetişiyordu, batıl beldelerinde vasatları vardı şeklinde anlaşılırsa iskemleden düşersiniz.

12. yüzyıla geldiğimizde Avrupa’da meydana gelen üniversitelerin temelinin İslam alemindeki vakıf, külliye ve en gelişmişi olarak medrese olduğuna dair tartışmalar halen daha sürmektedir. Bazı ilim insanlarına göre medrese ile rasathaneler farklı yollarla Batıya taşınmış ve orada ağırlıkla (Avrupa’daki yükseköğretimin serüveninde değindiğim üzere) “kolej” yahut manastır adı altında yeniden kendini ifade ederek biçimlendirmiştir. Bunun akabinde önde gelen medrese tarihçilerinden G. Makdisi Bologna ile zaten de son olarak Paris Üniversitelerinin kökeninin araştırmalarına dayanarak Bağdat’taki ilim merkezlerinin kuruluş felsefesiyle birebir aynı olduğu yönünde açıklaması bulunur. Bilakaydüşart bunun tersini iddia edip, Avrupa yükseköğretim kurumları olan üniversiteleri ile medrese ve vakıf sistemi arasında bağ olmadığını söyleyenler de tabi ki vardır. Sorulara göre yanıtlar alırız arkadaşlar. Sorduğumuz soru koskoca ipin sondan 3. ilmeğine ait bir soruyla onun cevabı gelir, başıysa başına göre gelir. Makdisi’nin de yaptığı hiçbir soru sormaksızın sorulmuş soruları araştırması ve ilmeğin büyük bir kısmını çok uzun bir süre yerine hali hazırda yanıtlanamayanların üzerine giderek açığa çıkartmıştır. Kimse kusura bakmasın, bu kelamlar arap seviciliği değil yiğide hakkını teslim etmektir.

Bir sonraki bölümde Osmanlı’daki yükseköğretim çabasına ve ulema-halk ayaklandı diye tuvalete atılan haritaların hikayesine gireceğiz.

Sevgi ve saygılarımla…

Mertcan Abbasoğlu

Mertcan Abbasoğlu

Osmanlı ve Türk Tarihi üzerine parlak zamanların darlıklarını araştıran, Atatürk'ün açtığı yolda ilerleyen genç bir müellif talebesi.

Related Post

Sahibi Sürekli Değişen Adalar

Posted by - 9 Ocak 2021 0
Gayriaskeri statüsüne rağmen, Yunanistan tarafından silahlandırılan başka bir ada; Sisam / Samos; Bu haberden dolayı, Twitter’da İsmet Paşa’ya söven herifler…

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir