Atatürk’ün Oğlu Nerede?

Mertcan Abbasoğlu at 7 Ekim 2020 tarihinde gönderildi
268 0

Merhum Atatürk varlığında ayrı aranmış, yokluğunda ayrı aranmakta olan kişiliktir. Kimi cemiyetlerce düşman, kimi cemiyetlere -küreselcilere- göreyse Anadolu toprağı üzerinden arındırılması gereken Türk kütlelerinin birkaç yüzyıl daha kalıcı halde olmasını sağlayan ve kendi ölümünden sonra yaftalanması gerektiği düşüncesiyle üst düzey düşman olarak nitelendirilmektedir. Yahut bizler gibi ülke sevdalılarınca iyi anlaşılamadan çok erken ve sevdiklerinin kendisine hasret olarak göçen biri, kurucu devlet lideri olarak anılmaktadır. Hakkında inanılmaz iftira ve ihtilaf söz konusudur. Üst düzey tarihçilerin bu iddia ve iftiralarına getirdiği yanıtları belgeleriyle getirdiği cevapları okumanızda fayda var. Ne demişler? -az-çok okumak arasında uçurum vardır. Çoktan az çıktığında elde avuçta yine bir şeyler kalır ama azdan çok çıkarıldığında eksiye düşersiniz.

Atatürk çocuklara karşı ayrı bir ilgi ve alaka beslemiştir. Kendi himayesinde pek çok mühim isim yetiştirmiştir. Aynı Atatürk gibi çocuklara düşkün olan ve yetimlere karşı zafiyeti bulunan, gördüğü yerde kucağına alıp gönlünü hoş tutmaya çalışan bir kişi daha vardır. Doğu’nun fatihi, Gümrü’nün korkulu rüyası, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk muhalif parti reisliğini üstlenmiş fakat yüreği ve kanı daima Türk gibi atıp vücudunu şereflendirdiği Kazım Karabekir Paşa’dır.

Kazım paşa Doğu illerini müdafaa ettiği gün, ay ve yıllarda pek çok yetim ve öksüz çocuk hatta hem yetim hem de öksüz körpe bebeleri evlat yapmıştır kendisine. Öyle ki bu paşanın en güzel yanı mazlumluğu, temizliği ve saflığı ve ahı şefkat gösterilmedikçe dinmeyecek olan her milletten çocuğa kucak açması olacaktır. Ermeni yetim ve öksüzleri Anadolu’nun kirli işgal ve istila dönemlerinde diğer Türk çocukları gibi kimsesiz kalmıştı. Paşalarımızdaki bu yetimlere şefkat gösterme eğilimi Türk ordusunun da en büyük özelliğini ortaya çıkaracaktır. Onlar da gittikleri yerlerde yetimleri sahiplenmeyi kendilerine vazife bilecektir. Aynı şekilde Türk devleti olan Devlet-i Aliyye’nin yetim çocuklara karşı beslediği özel ilgi ve alaka Darü’leytam adında kurum oluşturmasını sağlamıştır. Bu kurumlarda yetimler ev sıcaklığından ve ana sevgisinden mahrum kalmadan hayata hazırlanırdı. Anne ve babalarının yokluğu onların suçu değil bilakis vatanları için canlarını hiçe sayıp vatanına yetim olarak evlatlarını bırakmaları dolayısıyla devletin boynunda bu çocuklar bir yük değil ancak ve ancak fedakar şehitlerinin mirası idi. Ve bu miras vakfetmek gibi düşünüldüğünde anne olmaktan şükran duyan kadınlarımızca hayata tutundurulmakta idi; onlar canlarını ve kalplerini yetimlere vakfediyorlardı. Binaenaleyh Türk ordusundaki subaylarda da bu hassasiyet yüksektir.

“Yetimler Babası Kahraman Kazım Karabekir Paşa Hazretleri
Trabzon Ermeni Yetimleri Tarafından 9 Eylül 1338”
(1919)

En başta adını zikrettiğimiz rahmetli Kazım Karabekir Paşa gelir bu hususta. Yüzlerce çocuğa dil, din, ırk ve mezhep gözetmeksizin babalık yapmış, sevmiş, özel ilgi ve alakasını biyolojik çocuklarından; kızlarından ayrı tutmamıştır. Doğu cephesinde ve diğer cephelerde vatanları uğruna evlatlarını yetim ve öksüz bırakan ana babaların çocukları Kazım Karabekir Paşa’nın şefkatinde yeşermiştir. Öyle ki Karabekir Paşa cephelerde bulduğu çocukları kuşkusuz himayesi altına almakta ve kendi cebinden doyurmaktadır. Hatta kızlarının farklı yerlere verdiği demeçlerin ortak mesajı şu şekildedir: babam yetimlerle çok alakadar olurdu. Cumhuriyet kurulduğunda, devlet düzlüğe çıktığında babamızı görmenin heyecanını yaşarken ona hasret gittik. Oysa kendi kızlarıyla sabahlaştıktan sonra yetimhanelerde her çocuğu tek tek inceler, elinde kolunda yara bere var mıdır sağlığı nasıldır diye büyük titizlikle koruyup kollardı. Türk subayları ve Karabekir Paşa Türk balalarını himayelerine almıyordu sadece. Ermeni asıllı fakat saf, tertemiz pırlanta gibi sütten çıkmış ak kaşık yavruları da himaye etmekte idi. Ermeni evlatları bu manevi babalarından ayrılmak hiç istememişlerdir. Buna istinaden her biri bir kaç kalem darbesiyle kağıda onun resmini çizip altına da “yetimlerin babası Kazım Karabekir Paşa Hazretlerine, Ermeni Yetimleri ” notunu düşmüştür. Öyle ki bu portre Kazım Paşa’nın fotoğraf olarak çekilen görseli dışında en bilinen ve kartpostallara basılan portesidir. Yukarıda da görüldüğü gibi.

Peki Gazi Mustafa Kemal Atatürk? O Hiç Yetim Çocuk Sahiplenmiş miydi?

Gazi Paşa pek çok yetime kucak açmıştır. Ülkü Adatepe, Sabiha Gökçen, Afet İnan, Nebile İrdelep, Sığırtmaç Mustafa (Mustafa Demir) ve Zehra Aylin.

Fakat Mustafa Kemal Atatürk’ün diğer çocuklardan daha da ayrı fakat adam kayırıcılık gibi düşünülmeyecek derecede özel ilgi beslediği bir yetim daha vardı. Abdurrahim Tuncak. Bu çocuk Atatürk ve ailesi için çok büyük ilgi ile büyütülme şerefine mazhar oldu. Paşa’nın sürekli gözetiminde büyüyen bu isim bir zamanlarda adından çok bahsettirse de maalesef en son Murat Bardakçı’nın hakkındaki ifadeleriyle sırra kadem basmıştır. Peki Murat Bardakçı ne demişti? Şimdilik o bende kalsın.

Büyüklerin hayat hikayesi acıklı bitmiştir. Büyük iş başaranların hayatıysa ıstıraplı geçip acılı şekilde sona ermiştir. Bu acı bazen gerçekleri bilmeden yitip gitmektir bazen de gerçekleri söyleyemeyerek kendiyle birlikte gerçeklerin sır olup gittiği zamanlardır. Abdurrahim Tuncak’ın hikayesinde her ikisi bulunur. Hem kim olduğunu bilmez hem de sırları kendiyle birlikte toprağa girmiştir.

Tuncak 1908 Diyarbakır doğumludur. Fiziksel olarak oldukça narin bir tene ve bir Diyarbakırlı için mütemadiyen hassas bir vücuda sahiptir. 8 yaşında 1916 tarihli Osmanlı-Rus harbinde yetim kalmış ve annesini savaş sonrasında hatırda kalabilecek şekilde yetkinlikle hiç görememiş ve babasının da kim olduğunu bilmeden Atatürk’ün himayesinde hafızasını açmıştır. Başta da belirtildiği üzere Türk subaylarının yetim çocukları savaştan uzaklaştırmak, hayatlarını yitirmemeleri için himayelerine aldığı vakitler bu savaş dahilinde de sürmüştür. A. Tuncak ise esasında bu Türk subaylarının kollarından Gazi Paşa’nın himayesine geçmiştir. Buraya kadar söylenenler sıradan bir hayat hikayesine benzemekte. Pek çok resmi kaynakta da bu böyle ifade edilir. Lakin Abdurrahim Tuncak’ın ailesi tam tersini ifade eder.

Gazi Paşa’nın Pontus ayaklanmalarını sonlandırmak için Samsun’a çıktığı vakitlerde yani 1919 senesinde Tuncak yanında olmayacaktır. Tuncak hayatının büyük bir kısmını Atatürk’ün annesi olan Zübeyde hanımın ve kız kardeşi Makbule hanımefendinin yanında geçirecek, Paşa ile bir sonraki görüşmesi olacağı güne dek onlarla birlikte kalacaktır.

Atatürk’ün himayesi altında büyüttüğü ve dışarıdan da sahip çıktığı Muazzez İlmiye Çığ gibi insanların yanı sıra Mustafa Kemal Atatürk’ün ilgisinin en fazlasıyla nasiplenen kişi Tuncak olacaktır. Yetimhanelerde olmasını istemediği gibi Tuncak’ı sıradan devletin ilkokul ve liselerine yerleştirtmiştir. Nepotizmden hoşlanmayan bu lider aynı şekilde Tuncak’ın okulda gösterdiği üstün başarıların neticesinde öğretmenleriyle özellikle birebir görüşerek kendisinin himayesinde olmasından dolayı bu yüksek notları almadığını teyit etmek istemiştir. Nitekim öyleydi de. Öğretmenleri Abdurrahim’in oldukça başarılı olduğunu Atatürk’e de ifade etmişti. Gazi Paşa Tuncak’ı bu başarılarından mahrum kalmayacak bir iş hayatına sahip olmasını istediği için Berlin’de Berlin Teknik Üniversitesi’ne 1929 yılında gönderildi ve orada elektrik mühendisliği okudu, mezun oldu Tuncak öz bağ ile himaye bağı arasında kalmış biriydi. Hikayesinin sonlarına doğru gelirken iş sahibi olduğu Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB)’ndan bankacı (memur) emeklisi olarak 13 Ocak 1999’da sırlarıyla birlikte vefat etti.

Atatürk’ün Oğlu Olduğu Uydurma mıdır?

Yukarıda anlatılanlar Tuncak’ın da kendi ifadeleridir. Fakat bir yer var ki Atatürk’ün himayesinde olduğu gerçeğini sorgulatmaktadır. İşte bu sorgulamanın esası Atatürk’ün özel hayat hikayesi irdelendiğinde erişilmekte. Şöyle ki bir önceki paragraflarda Tuncak’ın ailesi tarafından çocuğun 8 yaşında Atatürk’ün himayesine girdiğinin tam tersi ifade edilmekteydi dedim. Evet aynen öyle. Atatürk’ün himayesinde 8 yaşında değil 3 aylıkken bulunuyordu. Bu benim fantezi dünyamdan buraya yansımış bir hadise değildir. Ayrıntıları incelediğimizde ne demek istediğimi anlayacaksınız. Bu detaylar Tuncak’ın Fikriye hanımdan olma öz çocuğu olduğu yönündeki iddialardır. Burada sizlere sunacağım kaynak Latife hanımın yeğenleri olan Mehmet Sadık Öke ile Fatih Bayhan’ın kaleme aldığı ve ilk yayımlanmasının da 2011’de gerçekleştiği Teyzem Latife kitabıdır. Bu kitabı bilgi kıtlığı çekerek okumaya kalkarsanız içerisinde kurulu olan bir dizi tuzağa kapılırsınız. Fakat bu kitapta Atatürk’ün çekingen, sıkılgan ve affedersiniz -benim şahsi tespitim- pısırık biri olarak gösterilmesi benim tepkimi ve dikkatimi çeken hadisedir. Zira Mustafa Kemal Atatürk’ü sokak ağızıyla okursanız ve kulaktan dolmayla dinlerseniz keza bu kitapta yazan ifadeler sizler için anlaşılması zor ket vurulmuş gerçekler haline gelebilir. Konuyu fazla uzatmadan bu kitapta neler yazıldığına bir değinelim bu hadise üzerine.

Yazar olanlar yani Latife hanımın yeğenleri bu eserde şöyle ifade etmektedir olayı: Abdurrahim Tuncak’ın Fikriye hanımdan olduğunu söyler. Ve böylelikle Atatürk’ün de babası olduğuna dikkat çeker. Ama tabi bu iki gencin yani yazar olanların bu bilgi kırıntısını tek başlarına bilmeleri imkansızdır. Şimdi başka bir konuya da açıklık getirmek gerekirse, 5186 sayılı kanunun kaldırılmasıyla olan bitenin ortaya çıkacağı konusunda deli saçması bir iddia bulunuyor. Öncelikle bu iddiayı çürütmek gerekir. Öncelikle bu kanun Atatürk hemen vefat etmeden önce kendisi tarafından aman benim özelim çarşaf çarşaf dökülmesin diye çıkarılmadı. Yani kendisi de yapmadı bunu. Ama bazı kesimler var ki ilginç şekilde İsmet Paşa’nın bu kanunu çıkarttığını söylemekte. Bu da zırva bir iddiadır zira kendi aklını ve beynini kullanamayanların, düşünmeye ket vurmuşların birilerinin aklıyla hareket ettiğini izahatıdır evvele. Tarihlere açıklık getirelim. 1951 yılının 25 Temmuz’unda kabul edilen bu kanun 31 Temmuz 1951’de de yürürlüğe girmiştir. Eğer bu iddiaları yapabilen insanlar Ocak, Şubat, Mart, Nisan, Mayıs… diye ayları sırasıyla saymayı biliyorsa şunu da araştırıp tescilletebilirler ki Türkiye Cumhuriyeti’nin 20. Hükumeti 9 Mart 1951 ile 17 Mayıs 1954 yılları arasında Adnan Menderes Başbakanlığında hatta İkinci Menderes Hükumeti olarak da tanınmış adıyla idare edilmiştir.

Peki şimdi gelelim şu Teyzem Latife kitabının yazarlarından olan Fatih Bayhan’ın ifadeleriyle bezendirilmiş olan ve bu halen daha ayları birbirine karıştıran arkadaşların aklını bulandıran Bayhan beyin devletin el koyduğu Latife hanımın belgeleriyle dolup taşan sandukasının gerçekliğine. Hısımı Mehmet Sadık Öke’nin ifadeleriyle devletin el koyduğu bir dizi sanduka ve sanduka içi belge dolu Latife Hanım’ın hatıratları yoktur. Hatta sanduka yoktur ki devlet bunlara el koyabilmiş olsun. Öke’nin ifadesi biri Ziraat Bankası’nda diğeri Osmanlı Bankası kasalarında saklanan bir kaç tane kasanın bulunduğu yönünde. Bu kasa içerisinde güzelce kategorize edilmiş evraklar bulunmakta idi. Tabi bu kategorize etme işlemini Latife hanımın ta kendisi yapmıştır. Öke beyin annesi olan Vecihe İlmen hanımefendidir. Ve Öke beyin annesinden duydukları kadarıyla olaylara vakıftır. Yine kendi ifadesiyle bu kasalardan çıkan belgelerin dikkatlice incelenmesini sağlayan hadise tereke defterlerini kurcalamaktan ibarettir. Yani her vefatın ardından gelişecek normal bir olay vardır ki o da mirasın sahibi tarafından nasıl pay edilmesi gerektiğine dair bir vasiyet bulunup bulunmadığı hakkındaki olaydır. Var ise Latife hanımın malı mülkü hukuka uygun şekilde -çocuğu olmadığı için- yeğenleriyle kız kardeşleri arasında pay edilmesi gerekmekte idi. Çünkü 17 Şubat 1926 tarihli yasayla kadınların, kızların da mirastan eşit düzeyde (dikkat ediniz Osmanlı’da mirastan hak alamazdı değil eşit düzeyde) yararlanabilmesi yasal hale getirilmiştir. Bu belgeler de bir mirastır. Dolayısıyla mücevherler ve diğer mülk parçacıkları gibi evrakların da paylaşımı gerekmekteydi. Ancak aile bu hayatına dair olan koleksiyonu parçalamadan bir arada tutma kararı aldı. Dönemin TTK Kurumu Başkanı Enver Ziya Karal bu haberi aldıktan sonra TTK Başkanı sıfatıyla TTK bünyesinde bu vesikaların saklanmasını teklif etti. Aile de buna dünden razıydı.

Kurumun teftişi için görevlendirdiği Reşat Kaynar bey ile ailenin 18 yaşını doldurmuş olan her bireyi birlikte bu koleksiyonu detaylıca incelemeye tabi tuttu. Burası işte devlet el koydu kısmını doğurmuştur. TTK bir devlet kurumudur. Fakat el koymamış ailenin de rızasıyla kendi tarafından muhafazası ortaklaşa bir kararla kabul edilmiştir. Belgeler tek tek incelendikten sonra oluşan bir olay da vardır bunu izah etmeden konunun bir kapısını kapatmak olmaz maalesef. Aile bireyleriyle Reşat beyin ve TTK’ya teslim edilme sürecindeki bir şart koşma meselesi bulunur. Vecihe İlmen hanımın annesi ve tabi Öke beyin de anneannesi olan Adiviye hanımefendi tarafından Reşat ve Ziya beylerden bir ricası olur. Bu belgeler içerisinde çok özel bilgiler ve döneme dair ayrıntılı bilgiler bulunmakta olması hasebiyle 30 yıl yayın yasağı getirilmesinde ricacı olur. Misal vermek gerekirse içi fokur fokur meraktan kaynayan okurlar için o belgelerde ne yazdığına dair ufak kırıntılar vermek yasaklı olmadığından dolayı ifade etmekte bir beis yoktur. Gazi Paşa ile Latife hanım arasındaki ilişkinin neden ve nasıl bozulduğuna dair ve o ilişkiye balta vuranların kim olduğu gibi ifadeler Latife hanım tarafından kaleme alınmıştır. İkinci bir iddia olan “devletin sansürlediği” iddiasını da burada açıkça çürütmüş bulunmaktayım. 30 yıllık sansürlü belge istemi Adiviye hanımefendinin TTK’ya bu belgeleri teslim edebilmesi için koştuğu şarttır. Sadık Öke’nin ifadesiyle Adiviye hanımın bu sansürü talep etmesindeki sebep 30 yıl neden 30 yıl yani? şu sebepten dolayıdır efendiler: Cumhuriyet’in kurucu kadrosuna karşılık zikredilen bir dizi zor ifadeler bulunmaktadır fakat bu ifadeler yalnızca hoşlanılmadığına dair ifadeler olması yüzünden ve ben yaşlı bir kadınım bu ifadelerin peşinden mahkeme mahkeme koşamam. Dolayısıyla ortalığı karıştıracak hadiselerle muhatap olabilmem pek zordur der. Ve sonra bizim magazin tarihçileri de bu belgelerin sansürlü kalması olayını yanlış anlayıp sanki “Atatürk hakkındaki gizli maddelerin orada yazdığını” ortaya atarak Latife hanımdan bir Godzilla meydana getirdiler. Halbuki böyle bir olay safsatadır. Yani beynini kullanan şunu bilecektir: 30 yıllık yayın yasağı bittiğinde ve ortada bir tehlike var ise -ki yok- 31. yılında o tehlike ortadan sihirli bir şekilde yok olmayacaktır.

Rötarlı bir uçuştan sonra biz rahmetli Tuncak’ın hayatının ayrıntılarına dönersek…

Abdurrahim Tuncak’ın Mustafa Kemal’in (Atatürk değil zira 1912 ile 15 Aralık 1934 yılları arasında Atatürk soyadına sahip değildir, 17 Aralık’ta alacaktır) yokluğunda annesiyle kız kardeşi tarafından büyük ilgiyle bakılıp zararlı şeylerden sakındırılıyordu. Hatta Zübeyde hanım Allah’tan rahmetiyle muamele etmesini niyaz ettiği kızı Naciye hanımın adıyla seviyor, Naciyemin erkeciği diye çağırıyor ve yine aynı hassas sevgiyle aynı babaanne şefkatiyle harmanlamaktaydı sevgisini. Birazdan ifade edeceğim Abdurrahim Tuncak’ın rahmetli Mete Akyol’un (2016’da vefat etmiştir) programına katıldığında kendisine öz ailesi hakkında bilgi verilmesi için soru yöneltildiğinde ifadesi aynen şöyledir: Ben ne anamı ne de babamı bilirim. Gözlerimi açtığımda annem gibi bildiğim Zübeyde hanımı ve halam saydığım Makbule hanımı bir de rahmetli Paşamızı tanıdım. Benim ailem bu dediklerimdir. Fikriye hanımda ikinci anam gibidir. Hayatının sonuna kadar bana analık yapmaktan, çocukluk zamanımdaki kirlerimi temizlemekten hiç gocunmadı. Ben bildim bileli bu ailenin çocuğuyumdur. Gerçekte bir annem ve babam varsa da ben onları hiç görmedim. Detaylardan birisi de Filistin cephesinde çıkan kum fırtınası neticesinde kör olduğu sanılarak bu yaygaranın Zübeyde anneye tez yetiştirilmesi olayıdır. Şimdi 1915-1918 yıllarını kapsayan bu cephe hattı tarihleri içerisinde Abdurrahim’in Mustafa Kemal Paşa’nın yanına getirilmesindeki sebepse Zübeyde hanımın kör olduğuna inanmayıp oğlunun yanına gitmek istemiş olmasıydı. Yanında Tuncak’ı da götürerek Kemal Paşa’ya varır. Kemal Paşa kör olmadığına inandırmak için Tuncak’a dönüp “bak anam canımdan olan Tuncak’ı da görüyorum” deyip kucağına alır. Tarihçilerin kafasını kurcalayan noktaysa Paşa’nın “canımdan olan” ifadesidir. Buranın magazinsel bir boyutunu irdelemek istediğimizde asılsız bir çok düşünce çıkacaktır. Bu düşüncelerden birisi de “neden Atatürk Tuncak hakkında sorulan sorulara yalnızca evlatlığımdır” demesi gibi. Dediğim üzere magazin boyutunu ele almayacağım. Gelelim diğer noktaya. Yani Abdurrahim Tuncak’ın vefatına doğru gelişen biyolojik olaylara.

Tuncak ile Atatürk’ün Fotoğrafları ve Biyolojik Olarak Yaşlılığının Benzemesi

1 Ocak 1917 tarihli Halep’te çekilen fotoğraf

Zübeyde analığı tarafından kendisine refakatçi olarak Abbas Cevdet’in de önlemleriyle birlikte Abdurrahim Tuncak’ın Halep’e getirilmesi ve Zübeyde Hanım’ın evine tek başına dönmesiyle Tuncak Kemal Paşa’ya emanet edilmiştir. 1 Ocak 1917 tarihinde çekilen fotoğraftaysa Tuncak ile Kemal Paşa’nın ilk kez objektif karşısında yan yana gelişi olarak tarihe geçecektir. Şöyle ki Zübeyde hanım ve Kemal Paşa hatta diğer aile üyelerinin yakınlık derecesi fark etmeksizin Tuncak ile olan ilişkileri evlatlıktan daha da farklıdır. Zübeyde hanım yanından ayırmaz, Makbule hanım özel bir şekilde koruyup kollar ve Kemal Paşa Tuncak’ı gördüğünde yüzü gülerdi. Anılarda ifade edilen kadarıyla ve saptırılmadan anlatılanları bu kadardır. Halep’te Kemal Paşa’nın kasaturası Tuncak’ın beline bağlanır ve böylelikle sağda gördüğünüz fotoğraf oluşur.

Zübeyde hanımın 1923 yılındaki vefatı önemlidir. Bu konularda araştırmalar yapmak isteyen zatların da binaenaleyh en iyi ve öncelikli şekliyle incelemesi icap eden vesika merhumenin vasiyetnamesidir. Bu vasiyetin bir özelliği var ki Zübeyde hanım kızı Makbule (Atadan) Hanıma miras bıraktığı gibi öz evladı olmadığı sanılan Abduurahim Tuncak’a da miras bırakmıştır. Eğer medeni kanunu inceler ve miras paylaşımı maddesine bakarsanız göreceksiniz ki “üveylere yahut evlatlıklara” mirastan hiçbir parça pay verilememektedir, yasaktır. Peki öyleyse en başa dönecek olursak Teyzem Latife kitabında da bahsi geçen Fikriye’den doğma Kemal’den olma olarak iddia edilen Abdurrahim Tuncak nasıl oluyor da mirastan “evlatlık” olduğu halde pay alabilmektedir? İşte bu kısım çok kafa karıştırır. Her neyse bunun üzerini şimdilik perdeli bırakarak biz bir sonraki yazımızda aydınlığa kavuşturacağımız ana kadar asıl konumuza yani rahmetli Tuncak’ın sıra dışı olan hikayesini neşretmeye devam edelim.

Soyadı kanunuyla birlikte Atatürk etrafındaki pek çok kişiye soyadlarını bizatihi olarak vermiştir. Bu isimlerden birkaçını yâd etmemiz gerekirse başta Altay adı gelir. Fahrettin Altay Türk Generalleri içerisinde en cüsseli ve uzun boylu olmasından dolayı Gazi Paşa ona Altay Dağı’ndan esinlenerek iri ve heybetli bir Türk dağı olan Altay soyadını vermiştir. Saffet bey’e Arıkan, Lotus-Bozkurt faciasında Lahey’deki üstün başarısından dolayı Mahmut Esat beyin soyadını Bozkurt olarak teveccüh etti, yaveri ve mahalle arkadaşı Salih beye Bozok, Elazığ Halk evinde görevli olan İhsan beye çok çalışkan biri olmasından dolayı Çalışgüven ve Paşa’nın en yakın arkadaşı Fethi bey ise oldu Fethi Okyar ve daha nicesi Türk başbuğunun teveccühleriyle soyadlarını almış oldu. Öyle ki Abdurrahim’de soyadını Atatürk’ün belirlediği şekilde almıştır; Tuncak.

Ve yıl 10 Kasım 1938’i gösterir. Abdurrahim öz babası gibi kendisine şefkat gösteren manevi babası Mustafa Kemal ATATÜRK’ten haber bekler. Elim hadise vuku bulduğunda ve haberi kulağına işittirildiğindeyse Çankaya’da 15 gün kendini bir odaya kilitler. Üniversiteyi bitirip Atatürk’ün yanına gelerek giydiği subay üniformasıyla Gazi Paşa’nın “işte şimdi bir erkek oldun” sözü ile Atatürk’ün ölümü arasından yalnızca 5 yıl geçmişti. Yalnızca 1825 gün. Belki 1 gün bile olsa yüzünü görebilmek, elini tutup öpmek 5 yıla bedeldir Tuncak için. Bu haberi babanızın vefat haberi gibi tasavvur edemedikçe Tuncak’ın nasıl bir ıstırap dolu anlar yaşadığını idrak edebilesiniz.

Fiziksel olarak bir benzerliğin farkındalığı Atatürk’ü yitirmesinin vermiş olduğu acının yıllar içerisinde yüzüne ve fiziğine yansımasıyla tezahür edecektir. Öyle ki Gazi Paşa hakkı rahmetine kavuştuğunda Tuncak yalnızca 30 yaşındaydı. Aradan 10 geçmesine rağmen dinmeyen acısı ve dışa vuran ıstırabı onu fiziksel olarak Atatürk’e benzetmişti. Öne çıkan görselde de görüldüğü üzere Gazi Paşa ile kaşlarının yukarı doğru bir hilal ucu gibi ayrıldığı hat ile burnu ve gülerken yanağında oluşan kıvrımla kulak ve çene yapısı şemalen benzemektedir. Bu fiziksel benzerliğin 40 yaşından sonra yavaş yavaş ortaya çıkmasıyla ve evvelindeki özel alakayla üzerine titreyen Mustafa Kemal ve ailesinin halleri düşünüldüğünde insanların aklı bu yönde “Atatürk’ün gizli çocuğu” şeklindeki düşüncelere yatkınlaşmaya başlamıştı. Kendisine de gelen bu şekildeki sorulara çok yuvarlak bir cevap vererek “her Türk genci onun evladıdır” geçiştiriyor lakin akıllara durgunluk verecek olan son sözüyse hakikaten sırrıyla birlikte soru işlaretlerinden başkasını bizlere miras bırakmayacaktır.

1981 yılında Mete Akyol ile birlikte gerçekleştirdiği ilk ve son röportaj

Kendisine gelen çok soru olmasına istinaden ilk ve son defa 1983 yılında bir program gerçekleştirdi. Bu programın özelliği program bittikten sonra Mete Akyol’a söyleyeceği olacaktır. Mete beyin röportajına kitleler adeta çivi gibi çakılmışçasına dikkatleri kesilmiş halde izliyor ve Tuncak’ın ağzından çıkmasını umdukları “evet” sözcüğünü beklemekteydi. Fakat öyle olmadı. Mete beyin her sorusu Tuncak’ı deşifre etmek demek olmasa da içinde varsa söylememesi tembihlenen bir bilgi onun açığını yakalayabileceği düzeydeki sorulardan oluşmaktaydı. Abdurrahim ise son derece temkinlice dinliyor ve zeki cevaplarıyla gerçekleri saptırmadan hayat hikayesini kuşkusuz bir daha benzeri soruların sorulamayacağı derecede net şekilde cevaplıyordu. Sanki Mete bey ağzını her açtığında Tuncak efendi leb demeden leblebiyi anlıyor ve soru bittikten sonra ufak paragraflarla kökünden cevaplıyordu soruları. Ve o beklenen soruyu Mete Akyol beyefendi sorar: “Cidden de Atatürk’ün oğlu musunuz?” bu soru çok netti. Abdurrahim Tuncak’ın evet dedikten sonra sonunu getireceği her kelime ve cümle birlikteliği kıvırdığına işaret edecekti. Hayır demesiyse benzerliğine yönelik soruları doğuracaktı. Peki Abdurrahim Tuncak ne demişti?

Son derece emin bir ses tonuyla Mete beyi sözcükleriyle kendisine dikkat kesip şöyle dedi: “bazı sırlar benimle birlikte mezara gidecektir”

Daha da enteresan olanı bu röportaj sonrasında iki isimden bozulan sessizlikle birlikte bu kördüğüm daha da merakı ve gizliliği beraberinde getirecektir.

Abdurrahim Tuncak’ın öz kızı olan Nuray Çulha ise şöyle söyler “babamı Atatürk’ün evlatlık alması mümkün değildir. Böyle bir şey olamaz” dedi. Mete Akyol’un da sorduğu direkt soru kızına da yöneltildiğinde bu bilgiyi vermeye hakkım yoktur yanıtını ekledi.

Murat Bardakçı ise bildiklerini ifade etme salahiyetine sahip olmadığını, ailenin sansürlemesine karşılık ifade edemeyeceğini beyan etmiştir.

Peki Abdurrahim Tuncak nerede?

Abdurrahim Tuncak gözü yaşlı ve ana-baba sevgisinin kursağında kaldığı haliyle 13 Ağustos 1999 tarihinde vefat ederek tüm bildikleri ve bilmedikleriyle birlikte hayata gözlerini yumdu ve Ortaköy Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Belki de manevi oğullarından biri olan Abdurrahim Tuncak saklanmıyor ve sadece araştırılması için bir işaret bırakıyordur bizlere ne dersiniz sevgili okurlar?

5 1 oy
Yazıyı Değerlendir
Bildirimler
Bildir
0 Yorum
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle
Mertcan Abbasoğlu

Mertcan Abbasoğlu

Osmanlı ve Türkiye Tarihi üzerine parlak zamanların darlıklarını araştıran bir müellif talebesi.

İlgili Yazı

0
Düşüncelerinizi ister misiniz, lütfen yorum yapın.x
()
x