ABD ve Çin arasındaki ‘yeni soğuk savaş’ dünya için ne kadar büyük bir risk?

139 0

ABD, Çin ile bir ticaret savaşı başlatmış, 5G teknolojisinin liderlerinden Çin telekomünikasyon ve bilişim şirketi Huawei’yi yasaklamıştı.

Çin’in Avrupa ve İngiltere üzerindeki baskıları da giderek artıyordu.

Şimdi, İngiltere’nin de ABD’yi izlemesi bekleniyor. Çin İngiltere yönetimini tehdit ederken, AB ülkeleri Çin ile ekonomik ilişkilerinin baskısı altında karar vermekte zorlanıyorlar.

ABD Çin’in Güney Çin Denizi’nin kimi bölgelerinde iddia ettiği egemenlik hakkını tanımadığını açıkladı.

ABD ve Çin savaş gemileri sık sık bu bölgede karşılaşıyor, birbirlerinin kararlılığını test ediyorlar.

ABD’nin Covid-19 salgınında Çin’i açıkça suçlaması da iki ülke arasındaki gerginliği daha da arttırdı.

Bu ortamda, ABD ile Çin arasında yeni bir “Soğuk Savaş mı başladı?”, “Bu savaşı kim kazanabilir?”, “Avrupa Birliği, Rusya, Hindistan gibi merkezlerin bu “Soğuk Savaş” karşısında tutumları ne olacak?” soruları üzerinde, geleceğe ilişkin oldukça kaygılı tartışmalar giderek yoğunlaşıyor.

Çünkü tarih bize, bir yerleşik ‘süper gücün’ karşısında yeni bir ‘süper güç’ çıktığında, uluslararası ilişkilerin kurallarının, dinamiklerinin hızla değişmeye başladığını söylüyor:

Yerleşik ‘süper güç’ ile yeni ‘süper güç’ arasında, ekonomik, siyasi teknolojik ve sonunda askeri rekabet hızlanıyor; ‘İkincil güçler’, kendilerine bu karşılaşma içinde bir yer bulmaya, taraf seçmeye çabalarken uluslararası istikrarsızlık giderek artıyor.

Bu denklemin içine bir de pandemi ve tarihte benzeri görülmemiş derinlikte bir ekonomik kriz ekledik mi ortaya patlayıcı bir karışım çıkıyor.

Hele ‘süper güçlerden’ birinin yakın gündeminde, yönetim değişikliği olasılığını içeren Başkanlık ve Senato seçimleri varsa…

Dünya

“Chimerica”dan Stratejik rekabete

Soğuk Savaş döneminde, ABD’de Nixon yönetimi, Sovyetler Birliği’ni tecrit etmek için Çin yönetimiyle bir işbirliği süreci başlattı.

Çin yönetimi 1978 reformlarıyla ekonomisini uluslararası sermayeye açtıktan sonra bu süreç, 2007 Büyük Finansal Krizine ve Donald Trump ABD başkanı olana kadar, özellikle de Çin’in 2007’de Dünya Ticaret Örgütü’ne katılmasıyla güçlenerek devam etti.

Bu dönemde, ABD ve genel olarak Batı kapitalizmi Çin’in yıllık ortalama yüzde 10 dolayında büyümeye devam eden ekonomisinden, yatırım alanı ve pazar olarak yararlandı.

Çin de ekonomik ve teknolojik gelişmesini hızlandırmasına olanak verecek kaynaklara ulaşma olanağı elde etti.

Bu sırada, ABD ile Çin arasında adeta bir ekonomik simbiyoz ilişkisi şekillenmişti.

Çin, ABD tahvillerini satın alıyor, ABD’de bu kaynaklarla, ekonomik büyümesini finanse ediyor, Çin’de düşük maliyetli emekle üretilen temel tüketim mallarından ithal ederek çalışan kesimin refahını korumasına olanak sağlıyordu.

Çin de 3 trilyon dolara ulaşacak bir yabancı para rezervi biriktiriyordu.

Bu karşılıklı bağımlılık ilişkisi uluslararası ilişkilere de yansıyor, Çin ABD liderliğini Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde arada sırada sorgulasa da kabul etmiş, Batı merkezli küreselleşmenin kurallarını benimsemiş görünüyordu.

Bu ortamda, ABD’de dış politika çevrelerinde kimi yorumcular, tarihçiler, dünya düzeninin yönetimini, ABD’nin birincil kalmaya devam etmesine izin verecek biçimde üstlenebilecek bir “Chimerica” (Çin+Amerika) ilişkisi hayal etmeye başlamıştı.

Dünya ekonomisi 2007 yılında derin bir finansal krizle sarsıldıktan, ABD ve Avrupa bir düşük büyüme “uzun durgunluk” sürecine girdikten sonra, “küreselleşme süreci tersine dönüyor” tartışmaları hızlanırken, “Chimerica” hayali dağıldı.

Çin’in dünya ekonomisi içindeki ağırlığı “uzun durgunluk” sırasında hızla arttı, Çin dünyanın ikinci büyük ekonomisi konumuna yükseldi.

Çin artık dünyanın uluslararası piyasalarda en fazla kredi veren, dış yardım yapan ülkesiydi.

Çin kaynaklı enerji, finans, telekomünikasyon şirketleri dünya listelerinde ilk ona tırmanıyordu. Dünyanın Batı kaynaklı büyük şirketleri, tedarik zincirleri açısından da Çin artık ‘vaz geçilmez’ ekonomi konumuna yükselmişti.

Dahası ABD’de, Trump yönetimi küreselleşme karşıtı bir tutum geliştiriyordu.

Çin ise küreselleşmeye sahip çıkıyor, “Tek yol Tek kuşak” projesiyle ve bunu destekleyen Asya Altyapı Yatım Bankası kredileriyle, Pasifik kıyısından, başlayarak Orta Asya’dan ve Avrupa’dan geçerek Atlantik kıyılarına kadar uzanan bir ekonomik bölge, bir anlamda “küreselleşme” inşa etmeye başlıyordu.

Bu yeni ‘Çin usulü’ küreselleşme içinde Çin ucuz ve uygun koşullarda dağıttığı kredilerle, ekonomik yardımlarla, Afrika’da, Asya’da Latin Amerika’da “yükselen piyasa” ülkeleriyle arasında bağımlılık ilişkileri kuruyor, stratejik noktalarda limanlar ediniyordu.

Çin Cibuti’de bir askeri üs inşa etti. Askeri harcamalarını hızla arttırdı dünya klasmanında ABD’den sonra ikinci sıraya yerleşti.

Çin, 2000’li yıllarda Şangay İşbirliği Örgütü’nü kurdu, IMF, Dünya Bankası gibi 2010’lu yıllarda uluslararası kuruluşlarda, özellikle Birleşmiş Milletler örgütü bünyesinde Çin’in etkisi hızla arttı.

2019’da Çin, Gıda ve Tarım Örgütünün (FAO) Başkanlığını, ABD adayını yenerek aldı.

Bugün BM’nin 15 özel ajansından dördünün başında Çin’in temsilcileri var.

Çin teknoloji alanında büyük atılımlar yapıyor. Artık, Çin’in süper bilgisayarlar, yapay zekâ, uzay çalışmaları, ‘Quantum haberleşme’ gibi alanlarda dünya lideri olma noktasına çok yakın.

Çin’in ekonomik ve teknolojik olarak gelişme, uluslararası etkisini arttırma sürecinin öbür yüzünde de devletin daha da merkezileşmesi yatıyor.

İnternet ve sosyal medya platformları denetleniyor, dünyanın en ileri izleme gözleme teknolojileri geliştiriliyor, muhalif sesler susturuluyor ve giderek daha da otoriterleşen ve milliyetçi hatta “emperyal” çizgi benimseniyor.

Şimdi, ABD güvenlik çevreleri bu gelişmeleri kaygıyla izliyor. Çin’in yükselmesini durdurma, bir rakip süper güç konumuna ulaşmasını engellemenin yollarını arıyorlar.

Böylece ABD’de Pentagon, Dışişleri Bakanlığı raporlarında, yeni savunma stratejisinde Çin artık “stratejik rakip” olarak tanımlanıyordu. “Yeni Soğuk Savaş” kavramı uluslararası ilişkiler tartışmalarına girdi.

“Çin liderliğinin bakış açısı”

‘Yeni Soğuk Savaş’ saptamaları, bir ABD-Çin sıcak savaşı olasılığı üzerinde düşünmeye çalışırken Çin liderliğinin bakış açısı hakkında biraz olsun fikir sahibi olmak gerekir.

Geçtiğimiz yıllarda Çin liderliği dış politika konularında daha açık sözlü olmaya, küresel liderlik niyetlerini daha açık ifade etmeye başladılar.

Ancak bu iddiaların ve açıklamaların arasındaki mantık hala yeterince açık değil.

Bu noktada, Çin hükümeti tarafından çok taktir edilen, Politbüro üyesi, Başkan Şi Jinping’in en etkili danışmanı Wang Huning’in 21. yüzyılda Çin yaratıcılığının en güzel örneği olarak nitelediği, eserleriyle dünya çapında, ilgi çekerek birçok ödül alan bilimkurgu yazarı Lui Cişin’in ‘Üç Kütle sorunu2, ‘Karanlık Orman’ ve ‘Ölümün sonu’ üçlemesi karşımıza çok yardımcı bir yapıt olarak çıkıyor.

Bu üçleme uzayın derinliklerinde, üç güneşi olduğu için iklimi çok istikrarsız bir uygarlığın, tek güneşli dünyanın yerini öğrenerek, işgal etmeye karar vermesiyle başlıyor.

Cişin’in üçlemesinde, Çin liderliğinin günümüz jeopolitiğine bakış açısına, çoklu merkezin (üç güneş), tek merkeze (tek güneş) kıyasla istikrarsız olarak saptanmasının ötesinde, ışık tutacak üç nokta var.

  • Teknolojik gelişmenin hızı: “Üç güneşliler”, tek güneşli dünyada teknolojik gelişme hızının kendi uygarlıklarındakinden çok daha yüksek olduğunu gözlemliyorlar. Geldiklerinde imha edilmemek için, dünyada teknolojik gelişmeyi durduracak bir önlem alıyorlar.
  • Uluslararası iş birliğinin zorluğu: “Üç güneşliler” uygarlığının Dünya’ya ulaşması 250 yıl sürecek. Hazırlanmak için yeterince zaman var ama, dünya devletleri bir türlü aralarında bir işbirliği kurup ortak bir savunma stratejisi geliştiremiyorlar.
  • Kıt kaynakların paylaşılması: Cişin, yapıtında okuyucuya 3 maddelik bir “Kozmik Sosyoloji” yasası sunuyor. (i) Var olmaya devam etmek her uygarlığın birinci amacıdır. (ii) Uygarlıkların gereksinimleri sürekli artar ancak, evrende madde ve enerji sınırlıdır. (iii) Evren, her köşesinde, kendisinden teknolojik olarak ileriye geçme şansına sahip bir uygarlığı önceden tanıyarak yok etmek için, gizlenmiş avcıların pusuda beklediği bir “karanlık orman” gibidir.

Özetle, Çin liderliği, merkezden yöneten uygarlıkların, uzun dönemde var olabilme şansının daha yüksek olduğunu, teknolojik gelişmenin tüm engelleme çabalarına karşın daha da hızlandırılması gerektiğini, rakiplerinin bunu engellemek için ellerinden geleni yapacaklarını, kaynakları sınırlı olan bir dünyada, hegemonyanın, iş birliği çabalarından etkin olduğunu düşünen yaklaşıma yakın duruyor.

  • Ergin Yıldızoğlu
  • İktisatçı

Related Post

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir