8 Mart Dünya Kadınlar Gününde Tarihte Kadınlara Verilen Önemi Ve Kadınların Genel Durumunu Anlatıyoruz.

244 0

TÜRKLER DÜNYANIN EN BÜYÜK DEVLETLERİNİ YÖNETİRKEN DAHİ, KADINLAR “EVET” DEMEDEN SAVAŞ KARARLARI BİLE ALINAMAZKEN BİZANS’DA ROMA’DA İNGİLTERE’DE ARABİSTAN’DA HİNDİSTAN’DA KADINA VERİLEN DEĞER NEYDİ?

İBRETLE OKUYUNUZ.

TARİH BOYUNCA KADINLARI EN YÜCE DUYGULARLA YÜCELTEN, DEVLET VE AİLE YÖNETİMİNDE YASALARDA EŞİT HAKLAR VEREN YÜCE BİR MİLLETİN EVLATLARI OLARAK KADINA ŞİDDETİ KINIYORUZ.

Sevgili Okurlar,

Orta Asya Türk devletlerinin hepsinde (İskitler, Hunlar, Göktürkler, Uygurlar) kadın önemli hak ve yetkilere sahip bulunmaktadır. Örneğin İskitler’de, her kadının İskit erkekleri gibi savaşçı ve asker olarak yetiştirilmesi geleneği vardı. Bundan dolayıdır ki İskit’li göçebe kadınlar her savaşta erkekleriyle birlikte çarpışıyorlardı.

Türk devletlerinde Türk kadınları bu tür faaliyetleri büyük bir vakar ve haysiyetle yürütmüşlerdir. Hatta bu türlü faaliyetlerde öylesine büyük yetkilerle hareket etmişlerdir ki Büyük Hun İmparatorluğu adına Çin ile ilk barış antlaşmasını Mete’nin hatunu imzalamıştır.

İslam Öncesi Türk toplumlarında kadınlar erkekler ile aynı haklardan faydalanır Erkekler gibi Savaşçı olurlar söz sahibi olurlar yönetimlere katılırlar, yönetirler gerektiğinde hükümdar mevkinde bulunurlardı.

Kadın Erkek her Türk savaşa hazır bir asker gibi yaşamını sürdürürdü. Savaş anında kadın, erkek, genç-yaşlı her birey asker kabul edilir ve faal görev alırdı.

TÜRK MİTOLOJİSİNDE KADIN

Sevgili okurlar,

En eski Türk inancına göre, “Han ile Hatun” gök ile yerin evlatlarıdır. Kadın burada yedinci kat göktedir. Kadına, böylesine bir kutsallık veren törede kadının dövülmesinin, horlanmasının imkanı yoktur. Zaten Türk kültüründe ve destanlarında böyle bir durum göze çarpmamaktadır. Türk destanlarında kadın erkeğin daima yanındadır. Onların güç ve ilham kaynağıdır.

Türk mitolojisine göre kadın kâinatın yaratılışının kilit noktasıdır. Buna göre; kâinat yaratılmadan önce her yer denizdi. Bu âlemde yalnız yaratıcı-tanrı diyebileceğimiz Kayra Han Ülgün Ata vardı. Yalnızlıktan usandığı bir sırada, denizde “Akine” yani “Beyaz Anne” göründü. İşte Ülgün Ata, Akine’yi görüp ondan aldığı ilhamla kâinatı yarattı.

Akine olmasa erkek tanrı Ülgün Ata ilhamsız kalıp, hiçbir şey yaratamayacaktı. Yine Altay Dağ silsilesinde birçok destanda konu olan kadın adını taşıyan bir dağ olduğunu bilinmektedir. Bu Kadın dağı Altay Türklerinin kadınlık şerefine diktikleri bir abide olarak görülmüştür. Genel olarak bakıldığında da birçok destanda kahramanlar, başlarına gelen felaketlerden, eşlerinin ya da kız kardeşlerinin sadakat ve gayretleri sayesinde kurtulur.

Dede Korkut hikayelerinden olan “Deli Dumrul”da, Dumrul canının yerine can bulma çabasına girince bunu kadınından bulmuş, kadın ona hiç çekinmeden canını vereceğini söylemiştir.

Eski Türk kadınının toplumdaki bu yüksek derecesi, toplumun her kademesinde olduğu gibi yaşayışın bir yansıması olan sanat alanında da kendisini göstermiş, kadına verilen öneme ve toplumdaki yerine dair bilgiler aktarmıştır.

HUNLARDA KADIN

Sevgili Okurlar,

Hunlar kendi toplumlarında kadın ile erkek arasında bir fark gözetmiyorlardı. Toplum hayatında kadın bir bereket kaynağı, han, hakan ve cengâverlerin önünde saygıyla eğildikleri bir şeref abidesi olarak görülmüştür.

Hunlar, hayatlarının her devresinde, her işlerinde kadına bir yer ve söz hakkı vermişlerdir. Erkeğin tamamlayıcısı olan kadının dâhil olmadığı hiçbir iş yoktu. Ayrıca toplum içerisinde saygı ve itibar görmüşler, sosyal hayatta da aktif olmuşlardı.

Priskos’taki şu kayıtlarda; “… Attila yaklaştığında kızlar karşılamaya çıktılar. Uzun beyaz tüller altında yedi kız ilerliyordu. Bu tüller o kadar uzundu ki uçlarını da iki kız tutuyordu. Bu tül sırası da epey çok olup bütün kızlar İskit şarkıları söylüyorlardı.”bu durumun en güzel örneğini görmekteyiz. Bir sefer dönüşü Atilla’yı karşılamaya çıkan Hun kadın ve kızları, bir şölen havası içerisinde karşılama yapıp şarkılar söylemiştir. Görüldüğü üzere kadın, kapalı bir mekânda tutularak yaşamaktan çok uzaktır.

İslam Öncesi Türk toplumlarında kadın yalnız savaşlara iştirak etmekle kalmaz, siyasi nüfuzunu da kullanırdı. Nitekim, Atilla’nın Hatun’u Arıkan’m ayrı bir sarayı mabeyincisi ve müstakil gelirleri vardı. Arıkan Hatun’un sarayı siyasi-idari faaliyetler için kullandığı aşağıda vereceğimiz örnekte daha iyi görülecektir.

Grek Tarihçisi, Priskos, Atilla’ya giden Doğu Roma elçilerinin, Atilla’nın huzuruna çıkmadan Arıkan Hatun tarafından kabul edildiklerini yazmakta, bu büyük Türk Kadınının Doğu Roma elçilerine parlak ziyafetler verdiğini belirtmektedir.

Kadınların siyasî – idarî faaliyetlere iştirak etmesi, elçileri, bilim adamlarını yabancı heyetleri kabul ederek, onlarla çeşitli konuları görüşmesi, müzakere etmesi ve hatta ziyafetler tertip etmesi yalnız bir boya mensup olan Türklerde rastlanan gerçekler değil, tarihin her devrinde ve her Türk Devletinde, Türk kadınlarının büyük bir vekâr ve haysiyetle yapmakta devam ettiği tarihi bir gerçektir.

Türk kadını siyasette o kadar büyük roller üstlenmişlerdir k i , Mete’nin Hatun’u Hun İmparatorluğu adına Çin ile ilk barış anlaşmasını imzalamıştır. Türk – Moğol İmparatoru Cengiz Han’ın zamanında kadınlar, Cengiz Han’ın kurultay çalışmalarına da katılır, alınacak siyasi ya da askeri kararlarda faal rol oynarlardı.

Bu sosyal statü içinde Türk kadını kimi zaman hakim, kimi zaman komutan, kimi zamanda bizzat devlet başkanı, hatta bazan Türk ülkesi ve Türk Milleti için savaşan rütbesiz bir askerdir.

GÖKTÜRKLERDE KADIN

Sevgili okurlar,

Göktürk toplumunda kadının konumuna baktığımızda da aynı Hunlarda olduğu gibi yüksek bir değer gördükleri karşımıza çıkmaktadır. Yaşadıkları çağa göre oldukça üstün bir konumda olan Göktürk kadınına her daim saygı ile yaklaşılırdı. Cinsiyet ayrımının hukuk üzerindeki etkisi hiçbir şekilde büyük olmamıştır. Kadın, kocasından bağımsız ayrı bir hukuka sahip olmuştur.

Göktürklerde Kağan’ın karısı Hatun devlet işlerinde kocasıyla birlikte söz sahibidir. Emirnamelerin yalnız Kağan namına değil, Kağan ve Hatun namına müşterek imza edilmesi, resmi yazışmalarda Kağan’ ın Hatundan ayrılması her halde kadının aile hayatındaki ehemmiyetinden gelmektedir. Kağanın eşi devlet işlerinde kocasına yardımcı olduğu gibi yapılacak antlaşmalarda da büyük rol oynuyordu.

Kadının devlet idaresindeki tesirine örnek olarak şu tarihi vesikadaki olay dikkate şayan niteliktedir: 623 senesinin ekim ayında Göktürk Kağanı İl-Kağan, Çin’e elçi göndererek İmparatordan kendisinin bir Çinli Prensesle evlendirilmesini rica etmiştir. Çin İmparatoru ise, isteğinin ancak Ma-i Şehrini kuşatmaktan vazgeçtiği takdirde bu evlenme talebini görüşebileceğini söylemiştir.

Göktürk Kağan’ı İl-Kağan, Ma-i şehrinin muhasarasından vazgeçmek istemiş fakat karısı İ-ch’eng Kon-çuy, şehre yapılan baskınlara devam edilmesini istemiştir.» İşte görüleceği üzre bir hatun’un devlet meseleleri karşısındaki tutumu gayet akıllı ve akıllı olduğu kadar da tutarlıdır. Bu tutarlılığı sayesindedir k i Kağan, Hatun’un görüşünü benimser ve muhasaraya devam eder.

Göktürk, Uygur ve Sabar Türk devletlerinde hükümdar eşlerinin kendilerine özgü saraylarının olduğu ve buralarda yabancı elçileri kabul ettikleri, eşleriyle birlikte ordunun başında sefere çıktıkları, kurultay toplantılarına katıldıkları bilinmektedir. Bu durum kadınların yalnızca sosyal hayatta değil siyasal hayatta da söz sahibi olduklarının kanıtı olmuştur.

Göktürkler dönemine ait, Türklüğün en eski ve en önemli eserlerinden biri olan Orhun Yazıtları’nın bir parçası olan ve 734 yılında ölen Bilge Kağan adına, 735 yılında oğlu Tenri Kağan tarafından diktirilen yazıtta geçen, “Yukarıda Türk Tanrısı, Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye, babam İltiriş Kağanı, annem İlbilge Hatunu yukarı tutup kaldırdı.”20 ifadesinde, İlteriş Kağan ile İlbilge Hatun adları aynı cümlede eşit olarak kullanılmıştır.

Türk milletinin yok olmaması için Türk Tanrısı tarafından verilen lütuf ikisine birden verilmiştir. Anne ile babanın, yani kadın ile erkeğin aralarında -mecburi olan cümle içi sıralamadan başka- bir öncelik ya da farklılık belirtilmemesi ve bu derecede önemli bir görevin kadın ile erkeğe birlikte verilmesi dönemin Türk toplumunda cinsiyetçi ayrımın olmadığını düşündürmekte ve kadının toplumdaki önemini ortaya koymaktadır.

Bilge Kağan, başka bir yerde ise; “Sizler anam Hatun, hala ve teyzelerim, ablalarım, kadınlarım ve kızlarım” şeklindeki hitabı bu görüşü teyit etmektedir.21 Bundan başka, Göktürk kitabelerinde kadınların bilgeliği göze çarpmakta “Annem İlbilge Hatun” ifadesi ile bu bilgeliğe dikkat çekilmektedir. Anne (kadın) tanrıçalara benzetilerek “Umay gibi annem” ifadesi ile yüceltilmiş, kadına gösterilen saygının ve sevginin ifadesi olarak tanrıçaya benzetilmiştir.22 Bu tür hitaplar aynı zamanda, toplumda kadının isim sahibi bireyler olarak algılandığını göstermektedir. Sadece Göktürk yazıtlarında yer alan bu ifadeler bile bahsedilen dönemde kadının toplumsal mevkiini gözler önüne sermeye yeterlidir.

UYGURLARDA KADIN

Sevgili Okurlar,

Uygurlar VII. asırda, henüz devletlerini kurmadan Önce, bu kavimin reisi savaşlarla meşgul olduğu için, anası Ultığ Hatun: “İhtilaflara ve davalara bakıyor; kanunlara tecavüz edenleri şiddetle, fakat adaletle cezalandırıyordu. Bıı sayede Uygurlar arasında da nizam kurulmuş bulunuyordu Arap istilası karşısında, Tuğ-şad küçük olduğundan, anası Kabaç Hatun Buhara hükümdarı bulunuyordu. On beş yıl tahtında kalan Hatun, Araplarla uzun müddet savaş ve barış halinde idi.

İslam öncesi Türk kadınına yazılmış şiirlerin en eskisi olarak kabul edilen ve Uygurlar zamanında görülen, Mani kültür muhitinde yetişmiş VII . ve VIII . yüzyıllarda yazılması muhtemel olan ve en eski Türk şairlerinden kabul edilen Aprinçur Tiğin bir şiirinde doğrudan doğruya sevgiliden bahsetmektedir. Kadının güzelliğinden, güzel huyundan bahsettikten sonra onunla evlenmek isteyişini şöyle şiirleştirmiştir:

Küçlüg priştiler küç bırz-ün / Kudretli melekler kudret versin

koz-i karam birle / gözü karam ile

külüşügin oluralım / güle güle oturalım

Görüldüğü gibi Türklerde kadın, şiirlerde kutsal yerini İslam öncesinde çoktan almış ve Türk erkeği onu her zaman yüce bir varlık olarak göstermiş ve daima yüceltmiştir.

DİĞER TÜRK DEVLETLERİNDE KADIN

Sevgili Okurlar,

Türk devletlerinde ülke savunmasında Kadın veya Erkek her bireyin üzerine düşen sorumlulukları bulunmaktaydı. Ülkenin korunmasında ya da başka devletlere karşı yapılan savaşlarda hakanın yanında yer almak, törenin halka yüklediği görev ve sorumlulukların en başında gelmekteydi. Bundan dolayı Türklerde askerlik, yerleşik yaşam süren ya da ormanda yaşayan kavimlerde olduğu gibi mühim bir meslek gözüyle değerlendirilmez, bilakis vatana hizmet kabul edilirdi.

Kadın veya Erkek Bozkır yaşamının zorluklarıyla mücadele etmeye alışık olduklarından, yaşamlarını idame etmeye yönelik uğraşları onların talimli birer asker olarak yaşamalarında etkiliydi. Küçük yaşlardan itibaren her çocuk ata binmeyi, ok atmayı ve kılıç kullanmayı öğrenirdi. Türklerin, çocuğun ata binmeyi öğrenmesi için önce koyunlar üzerinde talimler yaptırdıkları ve tavuk, sincap, tavşan gibi hayvanlara ok atarak avlamaları için eğitimden geçirdikleri bilinmektedir.

Ok atma, kılıç kullanma gibi eğitimlerin ardından aile büyüklerinin de bulunduğu av günlerinin düzenlenmesi Türklerin çocukluktan itibaren bir asker gibi yetişmesinde etkili olmaktaydı.

Nitekim Bamsı Beyrek Destanı’nda :

“Baba bana bir kız alıverki ben yerimden kalkmadan o kalkmalı, ben hasmıma varmadan o bana baş getirmeli “der.

Türklerin düşmanları, yine atlı olan komşuları idiler. Bu sebepten atlı düşmanları, onları bir anda bastırabiliyor ve her şey de o anda yok olabiliyordu. Yaşamak isteyenler, her an savaşa hazır olmalı idiler. Nitekim Dede Korkut da, “Oğuz’un düşmanı uykudur” demişti. Toplum, bir anda savaş düzenine girmeli ve bu, sosyal bir güdü halinde olmalı idi.

İSLAMİYET KABUL EDİLDİKTEN SONRA TÜRK KADINI

Sevgili okurlar,

Türkler Müslüman olduktan sonra kadın Karahanlı, Selçuklu, Harezmşahlı ve diğer devletler zamanında da mevkiini aynen muhafaza ediyordu.

Türkistan Hanları devlet işlerinde hatunlarla müşavere eder ve onların fikirlerini ustun tuta Türk aile teşkilatı, Türk devlet yönetiminden başlayarak tüm toplumsal, siyasal ve hukuki alanlarda etkisini göstermiştir.

Başta “devlet baba” tabiri olmak üzere birçok deyim ve atasözünden de anlaşılacağı üzere devlet anlayışı aile anlayışıyla özdeşleşmiştir. Bireylerin devlete karşı görev ve sorumlulukları, anne ve babaya karşı görev ve sorumluluklarıyla bir tutulmuştur.

Anne babaya duyulan sevgi, saygı ve güven duyguları aynı oranda devlete karşı da beslenmiştir. Devlete ihanet, anne-babaya ihanetten farksız algılanmıştır. Bundan dolayı olsa gerek ‘Devlete ihanet’ Türklerde pek görülen bir davranış değildir. Bu hassasiyet, devlete ihanet eden evlatların, anne-babaları tarafından evlatlıktan reddedilmesi gibi sosyal bir hukuk kaidesini de beraberinde getirmiştir. Devlet tüm Türklerde aileyle özdeş tutulmuştur.

Burada şunu da unutmamalıyız ki; nasıl aile içerisinde babanın, annenin ve çocukların birer sorumluluk ve görev alanları varsa devletin de aynı şekilde görev ve sorumluluklarının bulunduğuna inanılmıştır.

X. Yüzyıl: El-Belhi’nin eserlerinde Türk Kadını’nın Özgürlüğü Anlatılır:

Onuncu Yüzyılın ünlü coğrafyacısı el-Belhi, Kitabü’l-Bad ve Ve’t Tarih adlı yapıtının bir bölümünde, o dönem itibariyle Türk ülkelerindeki kadının özgürlüğüne ilişkin olayları hikaye ederken, ve özellikle Muaviye’nin oğlu Yezid zamanında Buhara’da hüküm süren Hatun Sultan’dan söz ederken Türk kadını’nın uygarlığı konusundaki hayranlığını gizleyemez.

Anımsamakta yarar vardır ki Yezid’in Horasan’a vali olarak gönderdiği Zeyyad bin Ebihi’nin oğlu, Orta Asya’da Arap fütuhatını genişletmek için saldırılar düzenlerken, Buhara’da devlet yöneten Hatun Sultan, bu saldırılara karşı korunmak amacıyla, başka bir Türk ülkesinin hükümdarı Terkan’dan yardım istemiş ve bu vesile ile evlenme teklif etmiştir.

TÜRK AİLESİ

Sevgili okurlar,

Türk ailesinde baskı ve şiddetin yer almadığı kaynaklarca sabittir. İslam Öncesi ailede kadın ve çocukların söz sahibi olmasına; baba, anne ve çocukların karşılıklı hoşgörü, sevgi ve saygı çerçevesinde bir birliktelik oluşturmasına, Türk toplumları dışında pek nadir rastlanılmaktaydı. Türk ailesinde aile bireyleri belirli sorumluluklara ve haklara sahipti. Aileyi oluşturan fertlerin diğer büyük üyeler tarafından gözetilmesi, törenin emri olarak kabul edilirdi. Mal edinme, isteğe bağlı evlilik yapma, özgürce hareket edebilme gelenek ve göreneklere ters düşmemek şartıyla serbestti.

Eski Türkler döneminde komşu uygarlıklarda ve diğerlerinde kadının durumu nasıldı diye bakacak olduğumuzda Türklerden çok farklı olduğunu görmekteyiz.

Sevgili Okurlar,

Türk kadını her ne kadar doğası gereği erkeklerle eşit güce sahip olmasa da aile içindeki duruşuyla oldukça mühim rollere sahipti. Çocukların gözünde en az baba kadar saygındı. Kadınlar evlenirken ailesi tarafından çeyizi hazırlanır, mal paylaşımında kardeşleriyle eşit oranda hakkını alarak kocasının yanında yer alırdı. Bir başka ifadeyle, miras hakkına sahipti. Yeni kurdukları yuvada kocasıyla birlikte tüm işlerde görev paylaşımı yapardı. Çadırın kurulması, hayvanların beslenmesi, sütlerinin sağılması, yünlerinin kırpılması, çocukların gelenek ve göreneklere göre yetiştirilmesi erkek ve kadının ortak görevleri arasındaydı. Kadın ve erkekler arasında tam anlamıyla iş bölümü yapılmaktaydı.

Kadınlara karşı kötü muamele kesinlikle yasaktı. Kadın döven erkekler halk tarafından ayıplanırdı. Erkek, kadının istemediği davranışlara onu zorlama hakkına sahip değildi. Kadın aile içi şiddete maruz kalmazdı. Sevgi ve saygıya dayalı bir aile anlayışı hâkimdi. Aksi durumlarda kadının kocasından boşanma hakkı vardı.

Kadının iffet ve namusuna sahip çıkması zorunluydu. Gayrimeşru ilişkiler toplumun huzurunu bozacağından en ağır şekilde cezalandırılırdı. Kadının zorla, istemeye istemeye biriyle evlendirilmesi durumuna rastlanılmazdı. Kadının savaş sırasında düşmana esir düşmesi namus meselesi sayılırdı. Türklerde kesinlikle kadınların köle pazarlarında satılmasına izin verilmezdi

Evli kadınlara tecavüz girişiminin cezası hiç tereddütsüz ölüm cezasıydı. Bu durumu kaynaklardan edinilen bilgiler kanıtlamaktadır.

KADINA ŞİDDET BİZE BATIDAN VE ARAPLARDAN GEÇMİŞ KÖTÜ BİR DAVRANIŞ BİÇİMİDİR

Sevgili Okurlar

Her gün Kadınlara yönelik saldırıları üzülerek izliyoruz. Yüzlerce kadın acımasızca katlediliyor. Bazıları Çocuklarının önünde öldürülürken bazıları çocuklarının önünde öldüresiye dövülüyor.

Biz dünyanın en asil milletiyiz Böyle bir durum ne Türk’ün töresinde ne ahlak anlayışında yoktur. Türk’üm diyen er kışının kadınına saygılı olması esastır. Onlar bizim Annemizdir. Kız kardeşimizdir.

Bize hayat arkadaşlığı yapan eşimizdir. Yuvamızı ayakta tutmak için elinden gelen her şeyi yapan çocuklarımıza kol kanat olmak için gerekirse canını verecek kadar fedakarlıklara katlanan yoldaşımızdır.

Kadınların Türk toplumunda kendine hak araması bunun için yazılar yazması bir takım yasal dayanaklar peşinde koşması bile bizler için yüz karası bir durumdur. Hepimizin canı ciğeri kız evlatlarımız hatta kız torunlarımız var. Onun şiddete maruz kalmasına katlanabilir miyiz?

Biz Arap veya Batı ülkelerinden birine mensup değiliz. Biz Türk milletiyiz. Kadına şiddetin son bulması yönünde her birimiz elimizden gelen ne varsa yapmalıyız.

ESKİÇAĞ DEVLETLERİNDE KADIN

İslam öncesi Türk topluluklarında kadına böyle bir bakış açısı var iken, Türk toplumu dışında kalan milletlerde kadının durumu acınacak bir haldedir.

ESKİ YUNANİSTANDA KADIN

Sevgili okurlar,

Eski Yunanistan’da baba aile üyeleri üzerinde sonsuz yetkiye sahipti. Annenin aile içerisindeki görev ve sorumlulukları çocukları yetiştirmek ve bir köleden farksız olarak kocasının isteklerini yerine getirmekti. Çocuklar ya da anne, baba tarafında şiddetli cezalara çarptırılabildikleri gibi, babanın isteğine bağlı olarak da köle pazarlarında satılabilmekteydi. Sparta kentinde bir erkek soylu bir çocuk sahibi olmak istediğinde karısını soylu bir erkekle ilişkiye girmeye zorlayabilmekteydi. Hırsızlığın kahramanlık olarak görüldüğü bu toplumda da kadınların hiçbir insani hakka sahip olmadığı bilinmektedir.

ROMA DA KADIN

Sevgili okurlar,

Roma’da durum Yunanistan’dan farklı sayılmazdı. Baba, aile üyeleri üzerinde sonsuz yetkiye sahipti ve bu yetkiyi gönlünce kullanabilmekteydi. Aile üyelerinin hiçbir şekilde itirazı söz konusu olamazdı. Slav ve Hint kültürlerinde de aile bireyleri aile reisinin kölesi kabul edilirdi. Roma hukukunda kadın, kendi malına hükmedemezdi, vasiyet yapamazdı. Roma hukuku kadını ergin kabul etmiyordu. Onu noksan akıllı sayıyordu. Romalı kadın Jüstinyen devrine kadar tam bir esir hayatı yaşamıştır. Romalı filozof Seneka (ölüm. M.S. 73), Roma’daki boşanma rezaletini anlatırken der ki : “Zamanımız Roma’sında boşanma hadiseleri artık ayıp sayılmamaktadır. Kadınlar bir ömür boyu, yaşlarının sayısından fazla erkekle evlenmek durumunda kalabiliyor”

Roma dönemi Pompei kentinde kadınların çalıştıkları tek iş kolu fahişelik üzerineydi. Kadınlar mevcut yönetim ve erkekler tarafından değersizleştiriliyor kadınlar fuhşa itiliyordu. Gayrimeşru çocuk sahibi olmak ne Pompei’de ne de diğer İtalya şehir devletlerinde anormal karşılanmazdı. Erkekler kadınları üzerinde sonsuz yetkiye sahiplerdi. İlk Çağ’ın en sapkın yaşantılarının görüldüğü Roma’da kız çocuklarının daha 9-10 yaşlarından itibaren fuhşa sürüklenmekteydiler.

İNGİLTEREDE KADIN

Sevgili okurlar,

İngiltere’de ise M.S. V. asırda X I . asra kadar kocalar karılarını satabilirlerdi. İlk günahın işlenmesine sebep olan ve böylece insanlığın felaketine hazırlayan bir kadın olduğuna inanan karamsar Hristiyanlar, kadına daima bir şeytan nazarında bakmışlardır.

İşte böylesine tehlikeli ve zararlı görülen kadın, İngiltere’de murdar bir mahluk sayıldığı için İncil’e el süremezdi. Bu vaziyet ancak kral V I I I . Hanry’in devrinde (1509 – 1547) parlementodan çıkan bir kararla sona erebildi. Bu karara göre kadınlar incil okuyabileceklerdi.

Çok yakın bir tarih olan 1884 yılında Westminster Kilisesinde bir konuşma yapan İngiliz Piskoposu Dour şunları söylüyordu: «Bundan 100 sene evveline gelinceye kadar kadın, erkeğin sofrasına oturmak hakkına sahip olmadığı gibi kendisine sorulmadan söze başlaması da caiz değildi. Kocası da başının ucuna kocaman bir sopa asardı k i karısı ne zaman bir emrini tutmazsa onu kullanırdı. Kadının sözü kızlarına geçmezdi. Erkek çocuklar ise analarma ev içinde bir hizmetçi kadından fazla bir paye vermezlerdi.”

BİZANSTA KADIN

Sevgili okurlar,

Bizans döneminde kadınların diğer uygarlıklardan farklı haklara sahip olduğu söylenemez. Kadınlar köle pazarlarında en revaçta olan mallar arasındaydı. İstanbul sokaklarında gayrimeşru ilişkiler sıradan davranışlar olarak kabul edilirdi. Bizans tahtına kraliçe olan Teodora’nm İstanbul’a gelmeden önce birçok Bizans şehrinde fahişelik yaptığı ve Bizans İmparatorunun da İstanbul’a fahişelik amacıyla getirilen Teodora’yı bir eğlence sırasında beğenip eş olarak seçtiği kaynaklarca sabittir.

11. yüzyılda İslam dünyası üzerine yapılan Haçlı Seferleri sırasında binlerce fahişenin de zorunlu olarak seferlere katıldığı bilinmektedir. Kadınların Orta Çağ’da Avrupa’da da köle pazarlarında satıldıkları ve hiçbir insani hakka sahip olmadıkları bilinmektedir. Haçlı Seferlerine katılan şövalyeler ve soylular karılarının iffet ve namuslarını koruyamayacaklarını ya da korumayacaklarını düşünerek, seferlere katılmadan önce karılarına ya da sevgililerine bekâret kemeri takmaktan geri durmamışlardır.

MOĞOLLARDA KADIN

Sevgili okurlar,

İlk olarak Moğollardan başlayacak olursak, Moğollarda kadının toplum içinde hiçbir hakka sahip olmadığını görmekteyiz. Kadın, köle pazarlarında satılmakta, erkeklerin ihtiyaçlarına göre hizmet etmektedir. Kadınların aile içerisindeki durumu ise babanın hizmetçiliğinden ileriye gitmemektedir. Tecavüz olaylarına ya da diğer şiddet olaylarına karşı kadını korumaya yönelik hiçbir hukuki varlığın olduğu söylenemez.

ÇİN’DE KADIN

Sevgili okurlar,

Çin’de , boşanma hakkı sadece erkeğe mahsustu. yeni doğan çocuk, erkekse pahalı kumaşlara, kız ise bez parçalarına sarılırdı. Çinlilerde kadın hiçbir sosyal ya da siyasal hakka sahip değildi. Çokeşlilik Çin’de de yaygındı. Kadınların tarlalarda ve diğer zor şartlarda çalıştırıldıkları ve köle pazarlarında alım satımlarının yapıldığı bilinmektedir.

HİNDİSTAN DA KADIN

Sevgili okurlar,

Hindistan coğrafyasında da Çin’deki gibi kadınlara önem verilmezdi. Ailenin reisi kadını öldürmeye kadar varan yetki ve güce sahipti. Çokeşliliğin yoğun oldu Hint coğrafyasında zengin ve soylu kişilerin sayıları kırk elliye kadar uzanan kadınlara sahip oldukları bilinmektedir. Her soylu kendi kadınlarının başkaları tarafından karıştırılmaması için ya da bir sahiplik alameti olarak, kızgın demirlerle, görülen yanlarına yani yüzlerine ya da alınlarına kendi işaretlerini kazırlardı. Bir başka ifadeyle, eski dönemlerde hayvanların damgalanmasına benzer bir yöntem uygulanmaktaydı. Birçok kadının burunlarına yandan delik açılıp oraya sahiplerinin belirtisi olan demir parçalan takılırdı. Kulaklarının bir bölümleri kesilerek iz bırakma durumu da yaygındı. Köle pazarlarında kadınlar güç, kuvvet ve güzelliklerine göre fiyatları belirlenerek satılmaktaydı. Kadının “murdar temayüllere, zayıf karektere ve fena bir ahlaka sahip olduğu” kabul ediliyordu. Hintliler arasında dul kadınları yakmak adeti, eski zamanlardan beri vardı, ölen kocasının naşı üzerinde yakılan kadın, sadık ve saygı değer bir zevce olarak kabul edilirdi

İRAN’DA KADIN

Sevgili okurlar,

Eskiçağ İran uygarlığında ise kadınların evlenme, boşanma ya da miras gibi hakları yoktu. Kadınlar insan pazarlarının en değerli ürünleriydi. İranlı erkekler birçok kadınla bir komin hayatı yaşayabilmekteydi. İran’da kendilerine eş olan kızlar günahkar sayılmışlardır. İran’da kanları bozmamak için yakın akrabalarla evlilik uygun görülmüştür. Bu sebepten anaları ve kız kardeşleriyle evlenenler ortaya çıkmıştır. Nitekim Pers İmparatorluğu’nda Kral Darius’un karısının kendi öz evladıyla evlilik yapıp çocuk sahibi olduğu ve bu durumun da doğal olarak karşılandığı bilinmektedir.

ARABİSTAN’DA KADIN

Sevgili okurlar,

Cahiliye devri Araplarında, kadının kocası yanındaki değeri, alınıp satılan bir maldan farksızdır. Arap erkeği adet zamanında kadınla bir arada oturmaz, onunla yiyip içmezdi. Aynı dönemde yine burada kadının miras hakkı yoktu, Kadınların köle pazarlarında ticareti yapılırdı. Toplum içinde hiçbir siyasi ya da sosyal hakka sahip değillerdi. Cinsel arzu ve isteklerini karşılamak için birkaç saatliğine kadınlarla evlenip boşanırlardı. Aile içerisinde her türlü fiili ya da cinsel şiddete maruz kalabilmekteydiler. Arap coğrafyasında kız çocuklarına sahip olmak şerefsizlik sayılmaktaydı. Bu durumdan kurtulmanın en kolay yolu ise kız çocuklarını diri diri toprağa gömme olarak kabul edilmiştir.

Araplar’da maddi menfaatler için, çadırlarda cariyeleri fuhuşa teşvik etmek, hatta zorlamak olağan davranışlardandı . Kadın, alınıp satılan bir eşya dan farksızdı. Kadınlar hiç bir hakka sahip değildi. Kadının bazen miras olarak elden ele gezdiği de olurdu, öyle ki, bir kimse ölen babasının karısına yani üvey annesine varis olabilir,

onunla evlenebilirdi. Erkekler basit sebeplerle karılarını boşayabildikleri halde, kadına bu hak verilmemişti . Erkeklerin eş değiştirmeleri «Nikah-i Bedel» kültürün unsurlarındandı. Erkek çocuk doğurmayan kadın aşağılanmaya mahkum olduğu gibi, öldüğü zaman kocasına taziyette bulunulmazdı. Kısaca evlilik onlara göre, cinsel birleşmeden öte manası olmayan bir müessese idi.

AYNI YÜZYILLARDA TÜRKLERDE KADIN

Sevgili okurlar,

Tüm bunlar düşünüldüğünde, Türk aile anlayışının ve toplumsal yaşantının ne derece ileri bir seviyede olduğunu görmekteyiz. Kadın ve aile Türk toplumunda oldukça önemli bir yere sahiptir. Ailenin korunması, Türk milletinin arı bir ırk olarak günümüze kadar yaklaşık altı bin yıllık bir mazi oluşturmasında başlıca etken olmuştur.

Dede Korkut kitabının İslam’dan sonraki uyarlamalarında Oğuzlar Allah’a dua ediyorlardı. Fakat eski hayat ve inanışlarından birçoğunu da muhafaza ediyorlardı. Nitekim kadın-erkek bir arada kımız içiyor ve müşterek çalgılı eğlenceler yapıyorlardı.

Dede-korkut kitabında kadınların da erkek gibi kahraman olması mecburiyetti. Aynı XV. asırda Türkiye’ye gelen Fransız elcisi B. de la Broquere Türkmen kadınlarının erkeklerden kaçmadığını, çok güzel ve iffetli olduklarını anlatırken Dulkadir oğullarına bağlı 30.000 kadın süvarisi bulunduğunu, erkek gibi silah taşıyıp savaştıklarını söyler, ki Dede-korkut destanının tasvirlerine tamamıyla uygundur.

İbn Batuta, XIV. asrın birinci yarılarında, Anadolu’da göçebelerden başka şehir halkının da erkeklerden kaçmadıklarını, misafirleri ağırladıklarını ve ayrılırken onlardan dua isteyip hediye verdiklerini yazar.

Kadınların siyasi ve sosyal mevkilerine ve serbest hayatlarına rağmen bütün eski kaynaklar Türk Kadınlarının çok marifetli olduğunu ve bunun da herkesçe bilindiğini” belirtmişlerdi.

İbn Fazlan “Türk kadınlarının çok iffetli olduklarından çeşitli müellifler ise şunları yazmaktadır

“Ailenin mukaddesliği ile ilgili anlayış, Mete’nin oğlunun çağından, bugüne kadar geliyordu. Ailenin kişileri, bütün ailece, adeta sigortalanmış gibi idiler. Kadının erkeğe; erkeğin de kadına karşı sağlam dayanakları vardı. Boşanma ve zina kolay değil; oğul ise, eski Roma’daki gibi köle değildi. Baba, babalığını yapma zorunda idi. Cemiyet oğula, babasına karşı müeyyide kullanma hakkını da vermişti. Zaman zaman “aile, devletin savunma sorumluluğunu” bile, yüklenmiş gibi idi.” Denilmektedir.

İbn Fadlan, X. asırda, Şamani Oğuzların tam bir hürriyet icinde yaşadığını anlatırken kadınların erkekler gibi hür yaşamasını şöyle değerlendirmektedir. “Türkler zina diye bir şey bilmezler.

Meşhur Iran şairi Hâkim Senai bir şiirinde Bulgar Türklerini ve “Bulgar Güzellerini” metheder. İbn Fadlan göre Bulgar Türklerinde kadın ve erkekler bir arada konuşur dolaşır sohbet eder birlikte ırmakta yüzer ancak ve kesinlikle arasında saygısızlık veya aile kadının iffetine yenelme gibi bir durum kesinlikle söz konusu olmazdı.

Türk Devletlerinde tamamen hür olan ve Asya erken tarihlerden bu yana ata binip ok attığı, top oynama, güreş gibi ağır spor yaptığı, savaşlara katıldığı tespit edilen, namus ve iffetine düşkünlüğü diğer yabancı kaynaklarda sürekli belirtilen Türk kadını itibar sahibi olup muhaberede düşman eline geçmesi büyük zillet sayılırdı.

İbn-i Fadlan, Gerdizi, Plan Kalpin vb. Türk, Tatar kadınlarının ahlaksal temizliğini övmektedir. Marco Polo’da onlar için “bütün dünyanın en temiz ve ahlaklı kadınları” sıfatını kullanmaktadır. Vambery’e göre eski Türkçede “alüfte, piç sözlerine rastlanılmaz… Özellikle Farsçadan geçmiştir.”‘

Sevgili Okurlar,

Tüm değerli Arkadaşlarıma sağlıklı huzurlu mutlu başarılı güzel bir gün geçirmeyi diliyor yürekten sevgi ve Saygılar sunuyorum TANER ÜNAL

Related Post

TURANÎ KAVİMLER (I)

Posted by - 19 Ağustos 2020 0
-Türklerin Mistik Hususta Kökeni ve Kavimlerin Dağılış Hikayesi Tarihçilere göre Yafes oğullarından Moğol siluetli bir şahıs kavim ve kabilesi dahilinde…

Turani Kavimler (III)

Posted by - 23 Ağustos 2020 0
İnsanoğlunun Çeşitli Kavimlere Bölünüş Süreci- Mistik Anlatımla Bugün Nippo kavminin devamı olarak belirlediğim Fin kavminin içtimai yapısını sizlere aktarmayacağım. Büyük…

İmparatorluğa Adanmış Hayat

Posted by - 21 Haziran 2020 0
Asıl adı, Michel Lattas’dır.Hırvatistan’da doğmuştur, fakat kökeni hâlen tartışılmaktadır.Her kaynakta farklı söyleniyor.(Macar-Sırp-Hırvat-Bosna)Onu diğer paşalardan ayıran yönü ise önceden Avusturya İmparatorluğuna…

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir