40 ASIRLIK TÜRK YURDU HATAY

Dr.Ergenekon Savrun at 24 Temmuz 2020 tarihinde gönderildi
326 0

Anadolu topraklarının her bir karışında tarihe damgasını vurmuş büyük medeniyetlerin izi vardır. Ancak bazı bölgeleri kültür ve medeniyet zenginliği bakımından çok daha zengindir, tarih bonkör davranmıştır. Tarihin bonkör davrandığı şehirlerin başında da Hatay gelir. Tarihi o kadar eskidir ki, buluntular M.Ö. 100.000 ile 40.000’lere kadar dayanır. Hatay adıyla birlikte öne çıkan kentin diğer ad ise “Antakya”dır. M.Ö. 300’de kurulan Antakya daha sonra M.S. 69’da Roma İmparatorluğu egemenliği altına girmiş ve Roma’nın Suriye eyaletinin başkenti olmuştur. Öncesinde de Urartu, Hitit, Mısır, Pers, Asur gibi antik medeniyetlerin de egemenlik kurmaya çalıştığı bir kenttir Hatay.

Daha sonraları Emevi ve Abbasi hakimiyetiyle İslamiyet ile tanışan şehir, M.S. 877’de Tolunoğlu Türk Beyliğinin hakimiyetine girdi. Selçuklu ve Memluk Türk İmparatorlukları da sırasıyla egemen olmuştur Hatay’a. Bu dönemlerde de Haçlı Orduları ile Türk İslam Orduları Hatay için çok kez mücadele etmiştir.

Hıristiyanlar için Hatay önemli bir şehirdir çünkü dünyada kabul edilen ilk kilise Hatay’dadır. Saint Pierre (Mağara) Kilisesi önceleri Pagan dinine mensup Romalılardan saklanmak için ilk Hıristiyanlar tarafından gizlice ibadet etmek için yapılmıştır. Roma’nın Hıristiyanlığa geçmesinin ardında da kilise gotik tarzda yeniden inşa edilmiştir. Bir diğer özelliği ise Aziz Petrus’un burada vaaz verdiğine inanılır. Aziz Petrus ise Katolik aleminde ilk “Papa” olarak kabul edilir.

Müslümanlar açısından Hatay’ın önemi ise; Hatay’ın Müslümanlarca fethinden sonra M.S. 638’de bir cami inşa edilir. Caminin adı ise Habibi Neccar Camisidir. Ancak mazisi çok daha eskilere dayanır. Kuran-ı Kerim’de “Yasin” suresinde anlatılan olayda Hz. İsa’ya iman eden Habibi Neccar adındaki şahsın Antakya halkı ile olan konuşması ve daha sonra kendisinin şehit edilmesi olayıdır. Türbesi de adını taşıyan caminin altındadır.

Rivayete göre, M.S. 40’lı yıllarda Hz. İsa’nın yardımcıları Antakya’ya gelip tanrının tek olduğunu anlatmaya çalıştıklarında onlara inananların başında bir marangoz (Neccar) gelir. Neccar, Pagan inanışından vazgeçip onlara katılır. Ancak havarilerin yeni vaazları halkı öfkelendirir. Kral da havarileri hapse attırır. Bunun üzerine Antakya’ya yeni bir elçi, Şem’un Safa, gönderilir. Şem’un, mucizeleriyle kralı ikna eder ve arkadaşlarını kurtarır. Halk ise havarilere inanmamakta kararlıdır. Uğursuzluk getirdiklerini düşündükleri için onları taşlayarak öldürmeyi planlamaktadır. Habib-i Neccar öfkeli ahaliyi durdurmaya çalıştığı sırada öldürülür. Rivayet edilir ki kesilen başı, Lübnan Dağı’nın tepesinden, şimdi türbesi ve mezarının bulunduğu yere kadar yuvarlanır.  

Cami, Memlük Hükümdarı Baybars zamanında eski bir tapınağın yerine yapılmıştır. Caminin kuzeydoğu köşesinde, yerin 4 metre altında Habib-Neccar’ın ve Şem’un Safa’nın, girişte ise Yuhanna ve Pavlos’un türbeleri bulunmaktadır. Etrafı medrese odaları ile çevrilidir. Cami avlusunda bulunan şadırvan ise 19. yüzyıl eseridir. 

Selçuklu Türk akınları neticesinde de Antakya, Çukurova ve hinterlandı zaman içinde Türkleşmeye ve İslamlaşmaya başladı. Oğuz Türkleri büyük küçük aşiret ve çadırlarıyla Toros dağlarına ve eteklerine yerleşmeye başladı. Bölgenin sıcak ve verimli olması bugün bile çok büyük ekonomik bir nimettir. Amanos dağları ile güney doğuya bir koridor uzanır, İskenderun Körfezi ile de doğal büyük bir limandır Akdeniz’de. Güneyi ise Halep, Şam ve dahası uzanır gider.

Muazzam tarihi ile de Türk hakimiyetinde kaldığı yüzyıllarca hiçbir azınlık ya da gayrimüslim bu topraklarda özellikle de Hatay’da asla dışlanmamıştır. Her etnik guruptan ve dinden insan barış ve huzur içinde bugün de dahil olmak üzere yan yana can cana yaşamıştır. Ta ki bölgeye Fransızlar ve İngilizler gelene kadar!

19. yüzyıl neredeyse tamamı ve 20. yüzyılın başları öyle bir yüzyıldır ki, Türk Milletinin başına gelmeyen felaketler kalmamıştır diye biliriz. Osmanlı Türk İmparatorluğu güçten düştükçe zengin topraklarını paylaşmak için sırtlanların yaralı aslana saldırdıkları gibi Batılı Devletler ve Osmanlı İmparatorluğundaki azınlıklar Türk ve Müslüman halka saldırmıştır.

Hatay’ göz diken Fransa’nın bahanesi ise “Osmanlı ve dünya üzerindeki Katoliklerin hamiliği” üzerine kuruluydu. Rusya’nın Ortodokslara, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletlerinin Protestanlara olduğu gibi! Yukarıda da değindiğimiz gibi Katolik dünyasında ilk Papa olarak kabul edilen Aziz Petrus ne de olsa Antakya’da vaaz vermişti.

İngiltere’de Hatay’a göz koymuştu aslında. 93 Osmanlı-Rus Harbinin ardından 1878 Ayastefanos Antlaşmasını kendi çıkarları doğrultusunda sözde yumuşatarak dayattı Berlin Antlaşması (1878) sonrası Osmanlı İmparatorluğunu Ruslardan koruma bahanesi ile iki deniz üssünden birisini istediler. Birincisi İskenderun, ikincisi Kıbrıs ve Kıbrıs’ta karar kıldılar.

I. Dünya Harbinin sonunda da imzalanan 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi ile vatanın dört bir yanını işgal etmek bekleyen İtilaf Devletleri ilk iş olarak İskenderun’a ve Hatay’ asker çıkarmak istediler. Mustafa Kemal Paşa’da düşmana ilk ateş emrini burada vermiştir. 19 Aralık 1918’de düşman kuvvetlerine ilk ateşi de Hatay Dörtyollu Mehmet Çavuş açmıştır ve sonrasında da Gavur Dağlarına çekilerek çete harbi vermiştir.

Zaten İskenderun-Antakya bölgesi Misak-ı Milli sınırları içinde kalmaktaydı. Misak-ı Milli’nin, sorunun başlangıcından sonuna kadar, Türk tarafınca bölgenin anavatanın ayrılmaz parçası olduğu doğrultusundaki görüşüne kanıt gösterilen bir belge olduğunu da söyleyebiliriz. Bundan sonrada Türkiye, “Sancak” Sorunu’nda temel referans olarak Misak-ı Milli’yi almıştır. 

İstiklal Harbinin belki de Türk ve İslam tarihinin dönüm noktalarından birisi olan Sakarya Meydan Muharebesinde işgalci düşman Yunan kuvvetlerinin büyük bir yenilgiye uğratılarak Sakarya Nehrinin 150 km batısına itilmesi sonucunda 1699 Viyana’dan bu yana devam eden geri çekilme durmuş hatta Anadolu ve Türklük yok olmaktan kurtulmuştur.

I. Dünya Harbinin kazanan ve kaybeden taraflarına yüklediği ağır ekonomik ve insani yük özellikle de İngiliz hükumet yetkililerinin bilinçli Türk düşmanlığı ve Türkiye’nin üstüne Yunanistan’ı salmaları Avrupa kamuoyunda da bir takım karşı homurdanmalara da neden olmuştur.

Fransa’nın ise İngiltere’den ayrı bir özelliği ise son iki yüz yılda Osmanlı aydınlarının, ordusunun ve okullarının Fransızca diline ve kültürüne İngilizce’den daha çok aşina olması faktörüdür. İngiltere savaştan aslan payını almak için birçok yerde en büyük müttefiki Fransa’ya tabiri caizse kazık atmaya kalktığını Fransız devlet yetkilileri de anlamıştı.

Bununla birlikte Güney Cephemizde Fransız ordusuna ve Ermeni çetelerine karşı aldığımız zaferler Fransa’yı iyice zor durumda bırakmıştı.

Fransa ile TBMM Ankara Hükümeti arasında gerçekleştirilen uzun görüşmelerden sonra 20 Ekim 1921 tarihinde Franklin Bouillon ile Yusuf Kemal Bey arasında Ankara Antlaşması imzalanmıştır. Ankara anlaşmasının 8. maddesine göre güney sınırlarımız çizilirken, Sancak (İskenderun) bölgesinin milli sınırlar dışında kalmasına müsaade edilmesi, Türkiye’nin o dönem ki menfaatleri bakımından lüzumlu görülmüştür. TBMM Hükümeti, Ankara Anlaşması ile Sancak bölgesinin Suriye tarafında bırakılmasını kabul ederken, bölgedeki Türklerin menfaatlerini koruyacak ve onlara özerklik verilmesi için gerekli zemini hazırlayacak özel hükümler koydurmayı ihmal etmemiştir. Antlaşmanın 7. Maddesinde “İskenderun bölgesi için özel bir yönetim rejimi kurulacaktır. Bu bölgenin Türk soyundan gelen halkı, kültürlerinin gelişmesi için her türlü kolaylıktan yararlanacaktır. Türk dili orada resmi bir niteliğe sahip olacaktır.” hükmünün yer alması, burada yaşayan Türklerin milli benliklerini koruyarak Türkiye ile bağlarını güçlendirmelerinde ve ileride Hatay’ın Türkiye’ye katılmasında önemli bir faktör olmuştur.

O dönemdeki Türk-Fransız ilişkilerinde Fransa’nın en büyük kaygısı, Lozan Antlaşması ile kalkan kapitülasyonların eski çıkar ve imtiyazlarının korunmasının yanı sıra Türkiye-Suriye sınırının kesin olarak çizilmesi oluşturmuştur. 30 Mayıs 1926’da “Türkiye Cumhuriyeti ile Uluslararası Bağıtlar Gereğince Suriye ve Lübnan Üzerinde Sahip Olduğu Yetkiye Dayanarak Davranan, Fransa arasında Dostluk ve İyi Komşuluk Sözleşmesi” adıyla bir sözleşme imzalanmıştır. Sözleşmeye göre; taraflar, aralarında çıkacak uyuşmazlıkları diplomasi yolu ile halledemedikleri takdirde tahkime başvuracaklar, taraflardan birine yöneltilen silahlı bir tecavüz hareketinde diğeri tarafsız kalacaktır. Sözleşmeye ek protokollerde ise, Türkiye-Suriye sınırındaki tecavüzlerin önlenmesi, suçluların iadesi, Kuveyk ve Fırat nehirleri sularının taksimi, Bağdat demir yolunun Türk ve Suriye ülkelerinde kalan kısımlarında askeri nakliyatın düzenlenmesi ve Payas ve Kilis bölgelerinde Türkiye lehine bazı sınır düzenlemeleri yapılması kararlaştırılmıştır. Bu sözleşmeden sonra Suriye sınırı meselesi ile ilgili Türk-Fransız uyuşmazlığı sona ermemiş, Türkiye-Suriye sınırının kesin olarak çizilmesi ancak 3 Şubat 1930’da Fransa ile imzalanan “Türk-Fransız Dostluk, Uzlaşma ve Hakem Antlaşması” ile mümkün olmuştur.

1930’ların ikinci yarısında ise ilişkiler gerilmeye başladı. Suriyeli Arapların Sancak bölgesindeki Türklere karşı düşmanca turum ve davranışları, antlaşmalara göre elde ettikleri hakları her defasında gasp edilmeye başlanınca Mustafa Kemal Atatürk ve Ankara durumdan iyice rahatsızlık duymaya başladı. Dönemin Türk Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, Sancak Sorunu’nun Fransa ile Türkiye arasında gerçekleştirilecek ikili görüşmelerle halledilmesini teklif etmiştir. Ancak Fransız temsilciler; mandater devlet olarak Fransa’nın Suriye üzerindeki bütün hak ve yükümlülüklerini yeni Suriye Hükümeti’ne devrettiğini, bu sebeple Fransa ile Türkiye arasında bu konuda yapılacak görüşmelere Suriye Hükümeti’nin de katılması gerektiğini bildirmiştir. Böylece Sancak Sorunu Milletler Cemiyeti (MC) gündemine taşımıştır. 31 Aralık 1936 tarihinde Milletler Cemiyeti üç kişilik bir heyeti bölgeye göndermiş ve bölgede araştırmalara başlanmasını sağlamıştır. Bundan sonra 1937 Ocak ayı boyunca meseleye MC çerçevesinde çözüm arayışları devam etmiştir. 

MC tarafından hazırlanan rapora göre; Uzmanlar Komitesi’nce hazırlanacak Sancak Statüsü ve Anayasası uyarınca, Sancak’ın “ayrı bir varlık” olarak, içişlerinde bağımsız kalacağı; dışişlerinin Suriye Devleti’nce yönetileceği, ancak Suriye’nin MC Konseyinin iznini almadan Sancak’ın bağımsızlığına zarar verici kararlar alamayacağı; Suriye ile Sancak arasında bir gümrük ve para birliği olacağı; ortak işler için özel memurlarla eşgüdüm sağlanacağı; resmi dil Türkçe olmak üzere, ikinci bir dil için MC Konseyi’nin karar vereceği; Sancak Statüsü ve Anayasası’na uyulmasını Konsey adına denetlemek üzere Sancak’a Fransız uyruklu bir delege atanacağı; Sancak’ın yeterli jandarma ve polisten başka askeri gücü bulunmayacağı; Türkiye ve Fransa’nın MC Konseyi’nin kararlarına saygılı kalacakları ve aralarında yapacakları bir antlaşma ile Sancak’ın toprak bütünlüğünü güvence altına alacakları; ayrıca Türkiye, Fransa ve Suriye-arasında bağıtlanacak bir antlaşma ile Türkiye – Suriye sınırının dokunulmazlığı ve kışkırtmaların önlenmesi gibi işler için yükümlülükler getirileceği; Türkiye’nin İskenderun Limanı’ndan yararlanması için Sancak Statüsüne hükümler konulacağı; Statü ve Anayasa’nın Konsey’in kararı ile yürürlüğe gireceği ve Konsey’de Sancak ile ilgili kararların 2/3 çoğunlukla alınabileceği kararlaştırılmıştır. Statü ve Anayasa’nın 29 Kasım 1937 günü yürürlüğe girmesi ve bunların Fransa’nın Suriye üzerindeki himayesi süresince uygulanması öngörülmüştür. Ancak ortaya çıkan zorluklar nedeniyle, bu bağıtlar Sancak’ta seçim hazırlıklarıyla birlikte uygulanmaya başlanmış ve ancak 2 Eylül 1938’de Meclis’in toplanıp Cumhurbaşkanını seçmesi üzerine tümüyle işlerlik kazanmıştır.

Burada şunu da vurgulamakta fayda var, Atatürk sadece üstün meziyetlere sahip büyük bir komutan değildi, aynı zamanda dünyayı tanıyan, yabancı devletlerin tutum ve davranışlarına göre orta ve uzun vadede Türkiye’nin ve Türk Milletinin lehine olan stratejileri yeri ve zamanı geldiğinde hiç tereddüt etmeden uygulayan büyük bir diplomat ve siyasi dehadır. Bunu Hayat konusunda da Montrö Boğazlar Sözleşmesinde de görmekteyiz. Çünkü 1930’ların özellikle de ikinci yarısında 2 büyük bela vardı birisi İtalya’nın faşist lideri Benito Mussolini ve diğeri de Almanya’da başa gelen Adolf Hitler’di.

Hatay’a dönecek olursak yine, Hatay’da seçimlerin sonuçlanmasının ardından, meclisin açılması ve devletin kuruluşu için yapılan hazırlıklar hızla tamamlanmıştır. 5 Eylül 1938’de, Abdurrahman Melek Başbakan olarak hükümeti kurmakla görevlendirilmiş, 6 Eylül 1938’de toplanan Hatay Meclisi, hükümete güvenoyu vermiş ve aynı gün Hatay Anayasası kabul edilmiştir. Anayasaya göre: “Sancak” yerine devletin adı “Hatay Devleti” olarak kabul edilmiştir. Meclis’te Hatay Türklerinin de bir milli marşının olması gerektiğini belirterek bütün Türkler için yazılmış olan Türk Milli Marşı’nın aynen kabul edilmesini teklif etmiş ve teklif oybirliği ile kabul edilmiştir.

Tabi Fransa Hatay’ı gerçek sahiplerine bırakmak niyetinde değildi, hatta Türkiye ve Fransa savaşın eşiğine kadar gelmişti. Atatürk çok kararlıydı gerekirse de savaşılacaktı. Hatay sınırında 30 bin askerle tatbikat düzenlendi. Atatürk, Fahrettin Altay Paşa’ya “hazırlan gerilla harbi yapacağız” diyerek direktif bile vermiştir. Fransa da boş durmuyordu, iç isyanları teşvik ediyordu. Dersim (Tunceli) İsyanının arkasında Fransa vardı. Atatürk’ün sağlığı da iyiden iyiye bozulmaya başlamıştı üstelik.

Hatta MC’nin kararından çok kısa bir zaman önce genel sekreteri Hasan Rıza Soyak’a Hatay Meselesi hakkında şunları söylemiştir: “Çocuk! artık benim Hatay’da hatta Paris’te işbaşında bulunan Fransız adamlarına katiyen güvenim kalmadı, meseleyi daha fazla sürüncemede bırakmak doğru olmaz, ne yapmak lazım geliyorsa bir an önce yapılmalı. Türk Hatay Devleti, Milletler Cemiyetinin kararına göre uygun şekilde kurulmalı ve güven altına alınmalıdır. Hükumete de bunu tavsiye ettim.” Bu sözleri sarf ettikten bir gün sonra otomobil ile Florya köşküne hareket ederken arabada fenalaşmış ve yanındakiler kalp krizi geçiriyor sanmışlardı. Görüldüğü gibi sağlığı ne kadar kötü olsa da aklında ve gönlünde tek bir şey vardı o da vatan toprakları ve Türk Milleti.

Türkiye Cumhuriyeti, 30 Eylül 1938 tarihinde Fransız Dışişleri’ne bir nota vererek “Fransa’nın Hatay’daki mandasının fiilen kaldırılması talebinde bulunmuş” ayrıca Hatay’daki Fransız birliklerinin çekilmesini, Hatay’ın Suriye ile ilişkilerini düzenleyen MC kararlarının ortadan kaldırılmasını, Türkiye ile Fransa arasında bir dostluk ve iyi niyet antlaşması üzerinde çalışmalar başlatılmasını istemiştir. Türkiye’nin Hatay’la ilgili istekleri karşısında giderek sıkışan Fransa, 23 Haziran 1939’da, Hatay’ın Türkiye’ye ilhakını öngören ve Hatay Antlaşması olarak da bilinen “Türkiye İle Suriye Arasında Toprak Sorunlarının Kesinlikle Çözümüne İlişkin Antlaşma” Ankara’da imzalanmıştır. Bu antlaşma ile: Milletler Cemiyeti sınır komisyonunun 19 Mayıs 1939’da belirlediği Hatay Devleti sınırları Türkiye-Suriye sınırı olarak kabul edilmiş ve bu sınır ayrıntılı olarak tarif edilmiştir (Madde1). Hatay vatandaşları Türk uyruğuna kendiliğinden geçmiş olacak, isteyen ise 6 aylık süre içerisinde Suriye veya Lübnan vatandaşlığına geçebilecektir (Madde 2 ve 3). Ayrıca, vatandaşı olacakları ülkeye 18 ay içerisinde taşınabilecekler, taşınırken de gayrimenkullerini isterlerse tasfiye edebilecekler ve taşınabilir mallarını yanlarında götürebileceklerdir (Madde 4). Türkiye, Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygı duyacak ve bu ülkenin içişlerini bozacak eylemlerde bulunmayacaktır (Madde 7). Antlaşma, 22 Temmuz 1939 tarihinde yürürlüğe girmiştir.. Hatay Antlaşması’nın imzalanmasıyla birlikte Hatay Sorunu ve Hatay Devleti sona ermiştir. Türkiye, 7 Temmuz 1939’da çıkardığı bir yasa ile Hatay ilini kurup bağlanma işlemini kesinleştirmiş; buradaki yönetimi olağanüstü temsilci Cevat Açıkalın’a devretmiş ve görevli bakanlar da daire müdürü olarak geçici çalışmalarına başlamışlardır. Anılan tarihte çıkarılan “Hatay Vilayeti Kurulmasına Dair Kanun” ile merkezi Antakya olmak üzere Hatay Vilayeti kurulmuştur.

18 Temmuz 1939’da Hatay’ın ilk valisi olan Şükrü Sökmensüer’in Hatay’a gelmesiyle Cevat Açıkalın’ın görevi sona ermiş ve Açıkalın, 19 Temmuzda Hatay’dan ayrılarak Ankara’ya dönmüştür. 23 Temmuz 1939’da ise, Albay Şükrü Kanatlı ile Monet arasındaki devir teslim töreni tamamlanarak Fransız Kuvvetleri Hatay’ı tamamen terk etmişlerdir. Böylece Hatay, zorlu çalışmalardan sonra Türkiye’nin bir ili olarak tarihteki yerini almıştır.

Sonuç olarak: “40 asırlık Türk Yurdu “Hatay” düşman elinde bırakılamaz” diyen büyük Atatürk, yıllar öncesinden Hatay’ın gerçek sahiplerine bir gün muhakkak katılacağını bildiği için silah arkadaşı Tayfur Sökmen’e daha 1920’lerin başında gizli bir emirle Hatay’da kal ve Türklük için çalış emrini vermiştir.

Fransızların bu topraklarda işi yoktur. Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti son yıllarda Suriye üzerinden Hatay’ı da kapsayan oyunlara da boyun eğecek Millet ve Devlet değildir. Eğer Atatürk’ün ömrü vefa etseydi resmi sınırlar dışında kalan birçok Türk Yurdu Anavatan’a katılırdı. Kerkük, Musul nasıl Türk Yurdu ise, İstanbul, Ankara, Kırım, Karabağ, Adalar nasıl Türk yurdu ise Hatay’da kadim Türk Yurdudur.

Ey güzel kent Hatay iyi ki varsın, Sen çok yaşayasın.

Kaynaklar

Zeynep Demir: 23 Temmuz 1939 Tarihte Bugün, Hatay Türk Topraklarına Katıldı.

Prof. Dr. Hikmet Özdemir: Savaşta ve Barışta Kemal ATATÜRK.

0 0 oy
Yazıyı Değerlendir
Bildirimler
Bildir
0 Yorum
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle

İlgili Yazı

Sahada Kazanmak Yetmez !

Yazar : - 19 Ekim 2020 0
Dağlık Karabağ bölgesini de içerisine alacak şekilde ve. %20’ye varan oranda Azerbaycan topraklarını işgal etmesine müteakiben zaman zaman arsızca saldırılarını…

Turani Kavimler (IV)

Yazar : - 25 Ağustos 2020 0
Fİn Kavmi Bir önceki bölümde sevgili okurlardan mantıklı bir sitem tarzında uyarı nitelikli bildiri aldım; çağları hızlı geçtiğime dair. Konuya…
0
Düşüncelerinizi ister misiniz, lütfen yorum yapın.x
()
x