30 AĞUSTOS’TAN 9 EYLÜL’E TÜRK TARİHİNİN BİLİNMEYENLERİNİ ANLATIYORUZ

483 0

Sevgili Okurlar,

27 Ağustos tarihli paylaşımımızda Kurtuluş Savaşımızın 26 Ağustos 1922 – 1 Eylül arasında yaşanan hadiselerden bir özet sunmuş, Başkomutan Büyük Kurtarıcı Atatürk’ün önderliğinde Kahraman Türk askeri ve komutanlarımızın halen dünyanın hayretle andığı Büyük taarruzun ilk 5 gününü anlatmıştık. Bu günkü paylaşımımızda 1 Eylül 1922 -9 Eylül 1922 günleri arasında İzmir’e doğru yaşananları ve Kahraman Ordumuzun İzmir’e girişi öncesinde bile yaşanan tarihi gerçekleri paylaşacağız.

RUMLAR DENİZE NASIL DÖKÜLDÜLER?

Sevgili Okurlar,

Tarih 1 Eylül 1922. Topunu, tüfeğini ve bayrağını bırakarak sadece canını kurtarma derdine düşmüş ve hızla batıya doğru çekilmeye çalışan perişan, bitkin, dağınık; ancak halâ kanlı ve zalim mahlukat sürüsü, geçtiği yerleri kan ve ateş içerisinde bırakarak suçsuz insanları ihtiyar, genç, kadın ve çocuk farkı gözetmeden öldürererek, kadınlara kızlarımızın ırzına tasallut ederek, her tarafı yağma ederek, şoselerden, patikalardan, keçiyollarından ve sarp vadilerden en yakın denize doğru koşuyorlardı.

Yüzlerce yıl, Türk insanı ile huzur içerisinde kardeşçe ve yan yana yaşadıktan sonra, Yunan ordusunun gelişiyle canavarlaşan ve bu ordu ile işbirliği yaparak silahsız Türk halkının boğazına sarılan, on binlercesini insafsızca öldüren; ancak yaptıklarının hesabını vermesinin artık mümkün olmadığını bilen, eskiden vatandaşımız olan Rumlarda Yunan ordusunun bazen önünde, bazen de onlara yetişmek istercesine arkasında İzmir yönünde denize doğru yol alıyorlardı!

Sevgili Okurlar,

Halamın Kocası Mehmet Gül bir zamanlar Burdur’un ileri gelenlerindendi. 1907 doğumluydu. Hatta Mehmet Gül olarak Googl’da ararsanız. 105 yaşına kadar yaşadığı için Huzurevinde yapılan kutlaması Yapılan Mehmet Gül’ün çok görüntüsü var. Belki aşağıdaki hadiseyle ilgili görüntülere bile ulaşabilirsiniz. 60’lı yıllarda Skoda gibi birkaç arabanın ana bayisiydi.

Mehmet Gül; Rumlarla ilgili hatırasını bize şöyle anlatmıştı:“Bir gece sabaha karşı bir çığlık seli koptu. Bizlerde dışarı çıktık. O zamanlar Anadolu ‘da her şehirde hatta ilçelerde bile Türk Mahallelerinin yanında Rum Mahallelerini de vardı.“Anam Oğlum Mehmet git Rum Mahallesinde ne oluyormuş bir öğren dedi. Koşa koşa gittim.”

“Rum Mahallelerinde insanlar çok elzem bir iki bavul eşyasını alarak bir arabaya yerleştiriyor ve çoluk çocuk arabaya biniyorlar ve hızla hareket ediyorlardı. Tanıdığım bir Rum tacire ‘ne oldu bey, çığlık çığlığa insanlar nereye gidiyorsunuz Ne bu telaş’ dedim. Bana “Mustafa Kemal Paşa Afyon’u almış, Türk Askeri İzmir’e doğru ilerliyor. Rumlar kaçıyormuş. Bizim Burdur da ki Rumlar yüzyıllardır dostça yaşadık,  bu işlerle hiç alakamız yok. Ancak Rumlar Batı Anadolu’da Türklere çok eziyet etmiş, bizi buralarda yaşatmazlar artık. Biz de gidiyoruz olanlar için çok üzgünüz. Kabahat bizim Rumlarda böyle olmamalıydı. Hakkınızı helal edin” dedi. At arabasına bindi sürdü iki-üç saatte binlerce Rum haykırışlar içerisinde şehri terk ettiler. Sabah olduğunda Rum Mahallesinde hiçbir kimse kalmamıştı.” Demişti.

Sevgili Okurlar,

Osmanlı’nın son dönemlerinde ki yapılan tespitlere göre Anadolu’da Rumlar %18 Ermeniler % 17 civarındaydı. Ermeniler genelde Amerika ve Avrupa’ya giderken Rum nüfusun büyük bir bölümü 9 Eylül tarihine kadar Anadolu’yu gemilerle terk etti. İzmir limanının çevresinde gemiler sıra bekliyor Rumlar kayıklarla bu gemilere doğru yol alıyor kayıklara binemeyenler suya atlıyor, yüzerek gemilere ulaşmaya çalışıyorlardı. Daha bir hafta evvel çılgınca eğlenen Rum Halkı 850 yıldır en iyi şekilde yaşadıktan kendilerini kardeş bilerek yaşayan Türkleri sırtlarından hançerledikten sonra şimdi de canlarını kurtarmak için Yunanistan’a kaçıyorlardı.

Ormanda ve sarp arazilerde, günlerden beri kaçmaya çalışan iskarpinlerinin topukları kırılmış, ipekli ve şeffaf elbiseler giymiş, Rum kadınlar, sanki kendi yurtlarında seyahat ediyormuş gibi, Afyon’da düzenlenecek balo için Yunanistan’dan gelmiş generallerin ve askerlerin eşleri ve metresleriydi. Onlar da güneşin battığı yere doğru can havliyle kaçmaktaydılar…

Aslında kendi kendilerini denize dökmüşler, kendi canlarının derdindeydiler. Yoksa Türk Askeri onları denizin dibine kadar kovalamış, onların 19 Mayıs 1919 günü 8635 İzmirli Türk’ü katlederken önce bazı Türkleri denize sürdükleri sonra kurşunla veya süngüyle öldürdükleri gibi kimseyi denize itmemiş kimseyi denizde kovalamamıştık

ZULUM VE VAHŞET

Sevgili Okurlar,

Kaçan Yunan askerleri ve Rumların yaptıkları vahşet, akıllara durgunluk verecek mahiyette idi.(1) Konuyu izleyen sonra da gördüklerini kitaplaştıran yazarlar bile, vahşetin bu kadarını kabullenemiyorlardı.

T.Ambelas isimli İngiliz (2), Yunanlılar’ın Anadolu’dan kaçarken daha önce yakmadıkları evleri ve köyleri yaktıklarını, halkı işkence ile öldürdüklerini söyledikten sonra; “Kral Konstantin ve askerleri, pek fena muhariptirler. Fakat soyuculuk ve kitalde, birinci mevkii ihraz ederler, duçar oldukları felâkete lâyıktırlar.”demiştir.

Bakınız Besim Atalay, Meclis’teki konuşmasında ne diyor: “Alçak düşman!.. Uşak’tan çekilirken Validemi ve hemşiremi kurşunla şehit etmiş, evlerini ve dükkanlarını yakmıştır. Memleket haraptır. Namussuzlar, yerlerde kül yüreklerde kin bırakmıştır.”(3)

Halbuki Anadolu’ya girişte 200.000 Türk’ü vahşice katleden 200.000 Kadar kadın ve kızımıza tasallut ederek onları da işkenceyle öldüren Rumların giderken katlettikleri  Türkler’in sayısı binleri aşmıştır. Türklerin birçoğu, yine işkence yapılmak suretiyle öldürülmüştür. Bunlardan, mezarları kendilerine kazdırıldıktan sonra süngülenerek veya kurşunla vurularak öldürülenler olduğu gibi, petrole bulanarak yakılanlar, topuzla başlarına vurulmak ve derileri yüzülmek suretiyle öldürülenler vardır.

KATLİAM.. KATLİAM.. TECAVÜZ..

Sevgili Okurlar,

Karatepe köyü halkından 200 kişi, Cami’ye toplanmış, sonra cami ile birlikte yakılmıştır. Bir Türk çocuğu benzine bulanmış, sonra burnundan tutuşturularak yakılmıştır. Çocuğun çığlıkları, Rumları kahkaha ile güldürmüştür. Ölüleri mezardan çıkararak soymuşlar, bir defasında iki yaşındaki bir çocuğu sırığa geçirerek sokaklarda dolaştırmışlardır.(4)

Tecavüz edilen kadınlar sayısızdır. Alaşehir’de mukim Taşçı Kasap Mehmet namında bir Türk’ün hanımına tecavüze başlamışlar; gördükleri mukavemet üzerine, memelerini süngü ile yaralayıp göğsünü barutla yakmışlardır. Elleri avret mahallinde olarak süngülenen bu genç kadın bilahare ecnebi tetkik heyetleri tarafından da görülmüştür.(5)

Alaşehir’de, Jandarma Giritli Hüseyin Çavuş’un 2 çocuğunu, annelerinin gözü önünde bacaklarından ikiye ayırmışlar ve kadının üzerine atmışlar, sonrada kadını süngülemişlerdi.(6)

Tarihi vesikaları incelediğimizde görüyoruz ki, Alaşehir’deki 4500 evden 4300′ ü kül olmuştu. Kasaba’da 3.000.Kişi katledilmişti. Halk, canını kurtarmak için dağlara kaçmış, günlerce dağlarda aç susuz bir şekilde pençeleriyle düşmanla savaşmıştı.

Bu durum karşısında dehşete düşen 1 Ordu komutanı Nurettin Paşa, verdiği raporda “Yunanlılar’ın önceden tesbit ettikleri plan çerçevesinde Halkımızı ve millî servetimizin tamamını imha etmek üzere hareket ettiklerini” yazıyordu.

Manisa’daki 14.000 evden, sadece 1.400 tanesi ufak zararlarla kurtulabilmişti.

Kınlarından çekilmiş kılıçlarını havada sallıyarak dört nala düşmana yetişmeye çalışan Türk süvarileri ve silahları elde koşan Türk piyadelerine, yanan evlerin enkazı arasından fırlayan insanlar ellerindeki odunlarla, hançer, kama ve bıçaklarla eşlik ediyorlardı. Bunlar, zorla evden alınarak kirletilen sonrada öldürülen veya ölümü seçen kadınların kocaları, çocukları gözlerinin önünde parçalanan analardı. Türk milleti, bir sel dalgası halinde batıya doğru kaçan Yunan’ı kovalıyordu.

Dağlardan, tepelerden, vadilerden, ovalardan göğe doğru yükselen dumanlar ve bunların arasında şimşek gibi parlayan alevler, gökyüzünü kaplamıştı. Duman bulutları, 3.000 metre civarına kadar yükselmişti. Gökyüzü simsiyahtı. Uşak yanıyor, Eskişehir yanıyor; Aydın, Alaşehir, Turgutlu, Ahmetli, Salihli, Manisa Yanıyordu. Kısaca bütün Batı, cayır cayır yanıyordu…

MUSTAFA KEMAL VE TRİKOPİS

Sevgili Okurlar,

Mustafa Kemâl’in çadırı, savaş alanına yakın harap olmuş bir köyde kurulmuştu.(2 Eylül 1922) Çevresinde toplanan köylü kadınlar ona bakıyor, bugüne kadar çektikleri zulmün intikamının alınmasını istiyorlardı. Paşa, savaşı kazanmıştı; ancak çok üzgündü.. Bir türlü sevinemiyordu. Milleti bu kadar keder ve elem içerisindeyken o nasıl sevinebilirdi ki. Perişan vaziyette gelen Yunan esirlerini görünce önce halkının intikamını almak istercesine gerildi, sonra Başkumandan olduğunu hatırlayarak sakinleşti.

Paşa, bir Yunan’ın yakasına yapışsa bütün dünya Türker’e yapılan zulmü unutur; Paşa’nın sadizminden, Türklerin barbarlığından bahsederdi. Bu nedenle, Başkomutan’ın kızmaya dahi hakkı olamazdı.

Gelen esirlerin içerisinden birisi, Selanik’ten tanıdığı bir Rum subaydı. O da Osmanlı’ya ihânet etmiş, Yunan’la birlik olmuş, bugünde Türklere esir düşmüştü. Üniformasında herhangi bir rütbe bulunmayan Mustafa Kemal’i görünce yanına yaklaşarak “Mustafa sen ne arıyorsun burada Tanrı’nın işine bak! Mustafa Sen hangi rütbeyle savaşıyorsun” diye (Türkçe olarak) sordu. Tabii olarak yıllar önce tanıdığı teğmen Mustafa’nın rütbesini merak etmişti. Cephenin ortasında savaşan genç bir subay olsa olsa albay olurdu. Mustafa Kemâl, mütevazı bir şekilde; “Başkomutan ve Mareşâl olarak savaşıyorum.” diye cevap verdi.

BAŞKUMANDAN TİRİKOPİS ESİR ALINIYOR

Sevgili Okurlar,

Yunan ordusu Başkumandanı, General Hacı Anesti idi. İzmir’de oturan Başkumandan’ın muharebeyi idare edemediğini gören Yunan Genelkurmayı, cepheye daha yakın bulunan General Tirikopis’i Başkumandan tayin etmişti. Fakat Yunan ordusu, baskına uğradığından Tirikopis Başkumandan yapıldığına dair emri tebellüğ edememişti; yani haberi yoktu.

Beşinci Kafkas tümeni, 2 Eylül’de saat 16’da Uşak’a bağlı Karlık köyüne doğru yaklaşmıştı.

Tümen’in keşif süvari komutanı, bir Yunan sözcüsü ile birlikte tümen karargahına gelerek, iki Yunan generalinin teslim alınmak üzere beklediklerini söyledi. Bunun üzerine tümen komutanı yanında bulunan tugay komutanı Ali Rıza Paşa’yı Yunan generallerini almaya memur etti. Generallerden birisi, Başkumandan Tirikopis’ti. Diğeri de, yardımcısı Korgeneral Dionisis’ti.

Yunan generaller ve 96 subay, Batı Cephesi Kumandanı Asım Gündüz Paşa’nın huzuruna getirildiler. Asım Gündüz Paşa, “Sizleri muntazam bir ordunun zabitleri diye mi, yoksa hunhar bir çetenin efradı olarak mı karşılayayım. Bunda mütereddidim” diye gürledi. Generaller, önce İsmet Paşa’nın; sonra da, o sırada Uşak’ta bulunan Mustafa Kemâl Paşa’nın huzuruna götürüldüler.

Yunan generaller getirildiğinde Mustafa Kemâl Paşa, Fevzi Paşa ile İsmet Paşa’nın arasında idi. Tutsak generallerin bir yanında Birinci Ordu Komutanı Nureddin Paşa, diğer yanında da Dördüncü Kolordu Komutanı Kemalettin Sami Paşa dimdik duruyordu. Bu suretle sahne, hem hazin hem de muhteşem bir hâl almıştı. Mustafa Kemâl Paşa’nın kendi deyimiyle “Caniler ve katiller”‘in yöneticilerine karşı nasıl bir tavır takınacağını kimse bilmemekteydi.

İsmet Paşa ve Fevzi Paşa, ufak bir selam vermişler ancak ellerini vermemişlerdi.

OTURUN GENERAL YORULMUŞ OLACAKSINIZ!

Sevgili Okurlar,

Mustafa Kemâl Paşa, burada da büyüklüğünü gösterdi. Biraz önce acıdan ve sinirden gerilmiş halini terk ederek Yunan generallere gülümsedi, elini uzattı. “Oturun General, yorulmuş olacaksınız” dedikten sonra kendilerine sigara uzattı, kahve ısmarladı. Yunan General ile, sanki kendi silah arkadaşları arasında sohbet ediyormuş gibi davranarak sorular sordu. İki komutanın tartışması koyulaştı.

Tirikopis, “Sizin Savaşı cepheden yürüttüğünüzü söylediler doğru mu?” diye sordu. Mustafa Kemâl, “Evet” diye cevap verince, hayretini gizleyemedi. Hâlbuki Mustafa Kemâl, o güne kadar bütün savaşlarının en önemli saatlerini cepheden, bazen cephenin en önünden; yani düşen güllelerin vızıldayan mermilerin arasından yürütmüştü.

İki başkomutan savaşı ve uygulanabilecek bütün taktikleri yeniden tartıştılar. Ancak tartışmanın sonucunda, Mustafa Kemâl’in Trikopis’e ait bütün saldırı ve savunma planlarını önceden hesap ettiği ve Yunanlıların her ne surette olursa olsun yenilmeye mahkûm olduğu ortaya çıktı.

Düşman, Türk Paşaların gözü önünde sanki bir kez daha yenilmişti. Tirikopis, yenilmez bir komutanla, bir savaş ustasıyla tartışmasının kendisini ne kadar zor duruma soktuğunu anlamış, mahcup bir vaziyette boynunu bükmüştü.

Artık söyleyecek bir sözü kalmamıştı; düşüncelere daldı. O sırada, hadisenin canlı tanığı olan Halide Edip, bu tartışmayı; “Bir profesyonelin bir amatör ile konuşması” gibi değerlendiriyordu.

Mustafa Kemal, Türklerin Başkomutanı’na yakışır bir tavırla ayağa kalktı, “size nasıl yardımcı olabilirim General “dedi. Trikopis, “İstanbul’daki eşine sağ olduğunun bildirilmesini” istedi.

İki ay sonra Hacı Anesti, Gounaris ve kabineden dört nazır, bir Yunan mahkemesi tarafından idama mahkûm edildiler. Savaşı kaybedenlere, cezalarını ödeme sırası gelmişti. Belki de bu, Anadolu’daki yaptıkları zulmün (dünyadaki) ilâhi neticesi idi. General Trikopis, Yunan mahkemelerinden canını zor kurtardı. Yıllar sonra yaptığı açıklamalarda, “Anadolu’ya karşı yapılan Yunan saldırısının ve vahşetinin yanlış olduğunu, Batılı devletlerin oyununa geldiklerini,” söyledi.

Bizim de kaybettiğimiz savaşlar oldu. Tarihte, Türklerin vahşet sergilediği bir tek hadise yoktur.

BALKANLARDA BİR DİLİM EKMEĞİNİ KEDİYLE PAYLAŞAN TÜRKLER

Sevgili Okurlar,

Türkler, Balkan Savaşı’nı kaybettiklerinde öylesine mazlum bir geri çekiliş sergilediler ki, bütün dünya hayretler içerisinde kaldı. Dağınık bir halde Anadolu’ya ulaşmaya çalışan askerlerimizin çoğu, yollarda soğuktan açlıktan öldüler. Bir tek kapıyı çalıp da içeri girip, bir dilim ekmek istemediler. Ellerinde ki bir dilim kuru ekmeği bile kedilerle paylaştılar.

Avrupa’nın tanınmış gazetelerinden birisinin muhabiri, düşe kalka yürüyen bir Türk askerine yanındaki çikolatayı uzattı. Mehmetçik teşekkür etti almadı. Muhabir, “Olanlara inanamıyorum… Ben böyle asil bir millet görmedim. Biraz sonra açlıktan öleceğini biliyordu. Ancak son nefesine doğru yol alırken bile, hala başı dik ve asalet timsali gibiydi” diyordu.

SİYAH ÖRTÜ KALKTI

Sevgili Okurlar,

Türk ordularının batıya doğru başlamış harekâtı karşısında direnme imkânı bulamayan Yunanlılar, 1 Eylül’de Kütahya ve Uşak’ı, 2 Eylülde Eskişehir’i, 3 Eylül’de İnönü mevzilerini terk etmek zorunda kalmış, 4 Eylül’de bir kül yığını haline getirdikleri Salihli ve Alaşehir’i bırakmışlardı. 6 Eylül günü Yunanlılar Manisa’yı ateşe verdiler. Aynı gün, İngiliz konsolosu, İzmir’deki İngilizlerin İzmir’den ayrılmalarını tavsiye etti.

6 Eylül’de bir başka hadise de, T.B.M.M.’de meydana geldi. Meclis kürsüsüne yas sembolü olarak örtülen siyah örtü kaldırılarak, yerine yeşil bir örtü konuldu.

Mustafa Kemal Paşa, 26 Ağustostan bu yana müdahale olur endişesiyle harekâtı oldukça küçük göstermeye gayret etmişti. Ancak, artık böyle bir duruma imkân kalmamıştı. Bu arada, Müttefikler Mütareke talep etmişler, bilahare bunu nota mahiyetinde sunmuşlardı.

Rauf (Orbay) Bey, durumu Mustafa Kemal’e bildirmiş talimatını istemişti. Gazi Paşa, cevap olarak; “Anadolu diye bir sorunları bulunmadığını Trakya’da 1914 öncesi sınırlarına kadar Türk memurlarına teslim edildiği, esirler iade edildiği, Yunanlıların yaptığı tahribatın ödendiği takdirde görüşmelere başlayabileceğini” söyledi. Bu, Müttefik kuvvetlere ağır bir restti.

İstanbul’da, hadiselerin sonucuna pek güvenilmiyordu. Halâ Venedik’te düzenlenecek konferanstan netice umanlar bulunduğu gibi, mütareke taraftarları da bulunuyordu. Saltanat yanlıları, saldırıyı çılgınca bir durum olarak görüyor, “Boş verin nasıl olsa ağızlarının payını alır otururlar” diyorlardı.

İstanbul’da, Çatalca’daki Yunan ordusunun güvencesinde olduklarını sanan Yunanlılar, şehir kulüplerinde savaşın şerefine şampanya patlatıyorlardı..

Ankara’da, Mecliste, “Yeter, ümmeti Müslüman’ı kırdırmayın bu savaş kazanılmaz” diyen sözde İslamcı güruh, savaşın kazanıldığını görünce, Bu gün bu muazzam savaşı değersizleştirmek için her yolu deneyen vatan haini meczuplar gibi “Yahu bu savaşa ne gerek vardı..İngilizler zaten bize İzmir’i verecekti…Bu kadar basit bir hadiseyi büyütmeyin” diyorlardı.

GÜNEŞ BATMAYAN BRİTANYA İMPARATORLUĞU YENİLMİŞTİ!

Sevgili Okurlar,

Hâlbuki değersizleştirilmeye çalışılan Kurtuluş Savaşı bütün dünyayı ayağa kaldırmıştı. Yunanlılar İngilizlerin maşasıydı. Kocatepe’den İzmir’e giriş Türk Milletinin gücünü dünyaya göstermiş, Son 200 yıldır düveli muazzama devletlerinin başı görülen ve “Güneş Batmayan İmparatorluk denilen, Büyük Britanya- İngiliz imparatorluğunun ağır bir mağlubiyete uğramasıyla sonuçlanmasıydı.

Türk Orduları İzmir’e gireceğinin belli olduğu 7- 8 Eylül günleri Avrupa’da hükümetler teyakkuz halinde gece gündüz toplantılar yapıyor milletvekilleri mecliste sabahlıyordu. Toplantılar hararetle devam ediyor biri biterken diğeri başlıyor koşuşturan yöneticiler şaşkın bir vaziyette ne yapacaklarını tartışıyorlardı.

Müttefiklerin en modern şekilde donattıkları Yunan ordusu perişan olmuştu. Hadise, bütün gazetelerde büyük puntolarla manşet oldu. Yenildi, yok oldu denilen bir milletin kararlı komutanı Dünyaya Türk varlığını, Türk gücünü bir defa daha gösteriyordu.

KİMİN ŞEHRİNİ KİME VERİYORLAR?

Sevgili Okurlar,

İngiltere’de hükümet sallantıya girmiş; İngilizler, ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Dünya, yeniden çıkacak büyük bir savaşı, nefesini tutmuş bekliyordu.

İzmir’deki Levantenler, son dakikaya kadar sorunun bir konferansla çözüleceği düşüncesine saplanıp kalmışlar; içlerine güven verecek şekilde duran Müttefik savaş gemilerinin, Türker’in şehre girmesini önleyeceğini ummuşlardı. Yıllarca Anadolu’yu sömüren bu alçaklar sürüsü 7 Eylül günü bile depolarına kuru üzüm ve incir dolduruyorlardı. Bir sorun olsa İtalya’dan, Hollanda’dan, Almanya’dan gemiler, sonbahar yüklerini almak için limana gelirler miydi?..

Derken Limana, bir Yunan hastane gemisi geldi. Yaralılar ve kaçanlar, yavaş yavaş gelmeye, kanlı savaşlar üzerine hikâyeler anlatmaya başlamıştı. Ortalıktaki söylentiler çoğalmış, kahvehanelerde tüccarlar birbirlerine Türkler gelirse acaba stoklara el koyar mı diye sormaya başlamışlardı.

Derken borsa birden duruverdi. İçeriden gelen yüklü vagonlar gelmez oldu. Ertesi gün, coşkuyla seyrettikleri ticaret gemileri demir alıp hızla uzaklaştılar.

Yalnız eğlenceler durmuyordu. Otel Naim’in taraçasında danslı yemekler veriliyor, Sporting Clup’ta bir İtalyan grubu La Tarvita’yı oynuyor, kahvelerde gitarla şarkılar söyleniyor, sabaha kadar dans ediliyordu. Bütün bunlara rağmen sanki, gelen kötü bir rüzgar herkezi sarmıştı. Şavaşın kaybedilmişliği bir panik halinde hissediliyor, yavaş yavaş “Yahu ne oluyor acaba, böyle giderse ne olacak, gerçekten yok oldubitti denilen Türkler İzmir’e mi geliyor” sözcükleri ortada dolaşmaya başlamıştı.

Yunan çekilişi bir hafta sürdü. Türkler, Yunanlıların önüne geçebilmek için çok çaba gösterdiler..Ancak yayla ile deniz arasındaki 300 Km mesafe, çok dönemeçli ve engebeli arazileri içine alıyordu. Ordu, üç günde yüzelli km yürümeyi başarabilmiş ancak yine de düşmanı yakalayamamıştı.

Düşman yakarak, yok ederek, vahşet sergileyerek gidiyordu. Manisa’da, 18000 evden sadece 500 tanesi ayakta kalmıştı. O da, harap vaziyette idi. Ancak, asker ne kadar gayret etse de, düşmana yetişmeyi başaramadı.

Mustafa Kemâl, karargâhına gelen ordunun daha ilerisine Nif’e taşınmıştı. Müttefiklerden, İzmir limanındaki Fransız Edgar Quinet zırhlısı kanalıyla bir telgraf gönderildi. Konsoloslarından, İzmir’in Türk ordusuna teslimi konusunda görüşmek için yer ve zaman istiyorlardı. Hıristiyan halkı, nasıl koruyacakları hususunda da bilgi istiyorlardı.

Çoğu komutanın sevinçle karşılayacağı bu haber, Mustafa Kemal’de şok etkisi yaptı. Masaya bütün gücüyle yumruğunu vurdu ve kükredi; “Kimin şehrini kime veriyorlar.”

Mustafa Kemal Paşa, 9 Eylül günü İzmir’deydi.. Türk Askeri gelemezler giremezler dedikleri İzmir’e gelmiş, İzmir’e girmişti..

Ancak bu geliş, şerefli ve tavizsiz bir gelişti.

Değerli Arkadaşlarım,

 Önümüzdeki günlerde Türk tarihinin muhakkak iyi bilinmesi gereken bir sayfasını daha sizlerle paylaşacak, Türk Ordusu İzmir’e girdikten sonra yaşananları ve Mudanya restleşmesini anlatacak Kurtuluş Savaşını önemsizleştirmeye çalışan vatan hainlerinin yüzüne bir tokat daha atacağız.

Yarın görüşmek üzere Sevgiler Saygılar

10 Eylül Saat 21.50

TANER ÜNAL

(1)19 T.B.M.M: Zabıt Ceridesi c 23 s.273

(2)Çanakkale olayları Çeviren M.Ali Baykal İstanbul 1970

(3)17.9.1922 T.Bm:m.Zabıt Ceridesi C.23. S.108

(4)(5)(6) Matbuat Müdüriyet-i Umumiyesi Yunun Zulm ve Vahşeti S245-293

Related Post

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir